7 Haziran 2024
Âl-i İmrân Sûresi 195-200 (75. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Âl-i İmrân Sûresi 195. Ayet

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ اَنّ۪ي لَٓا اُض۪يعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰىۚ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُو۫ذُوا ف۪ي سَب۪يل۪ي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ ثَوَاباً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ  ١٩٥


Rableri, onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَاسْتَجَابَ ve karşılık verdi ج و ب
2 لَهُمْ onlara
3 رَبُّهُمْ Rableri ر ب ب
4 أَنِّي elbette ben
5 لَا
6 أُضِيعُ zayi etmeyeceğim ض ي ع
7 عَمَلَ işini ع م ل
8 عَامِلٍ (hiçbir) çalışanın ع م ل
9 مِنْكُمْ sizden
10 مِنْ
11 ذَكَرٍ erkek ذ ك ر
12 أَوْ veya
13 أُنْثَىٰ kadın ا ن ث
14 بَعْضُكُمْ hepiniz ب ع ض
15 مِنْ
16 بَعْضٍ birbirinizdensiniz ب ع ض
17 فَالَّذِينَ kimseler
18 هَاجَرُوا göç eden(ler) ه ج ر
19 وَأُخْرِجُوا ve çıkarılanlar خ ر ج
20 مِنْ -ndan
21 دِيَارِهِمْ yurtları- د و ر
22 وَأُوذُوا ve işkence edilenler ا ذ ي
23 فِي
24 سَبِيلِي benim yolumda س ب ل
25 وَقَاتَلُوا ve vuruşanlar ق ت ل
26 وَقُتِلُوا ve öldürülenler ق ت ل
27 لَأُكَفِّرَنَّ elbette örteceğim ك ف ر
28 عَنْهُمْ onların
29 سَيِّئَاتِهِمْ kötülüklerini س و ا
30 وَلَأُدْخِلَنَّهُمْ ve onları sokacağım د خ ل
31 جَنَّاتٍ cennetlere ج ن ن
32 تَجْرِي akan ج ر ي
33 مِنْ -ndan
34 تَحْتِهَا altları- ت ح ت
35 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
36 ثَوَابًا bir karşılık olarak ث و ب
37 مِنْ
38 عِنْدِ katından ع ن د
39 اللَّهِ Allah
40 وَاللَّهُ Allah
41 عِنْدَهُ katındadır ع ن د
42 حُسْنُ en güzeli ح س ن
43 الثَّوَابِ karşılıkların ث و ب

Rivayete göre müminlerin annesi Ümmü Seleme, “Ey Allah’ın rasûlü! Yüce Allah Kur’ân’da (erkeklerin hicretini övüyor), kadınların hicreti hakkında hiçbir şey söylemiyor” demiş, bunun üzerine bu âyet inmiştir (Tirmizî, “Tefsîr”, 5; İbn Kesîr, I, 165). Bu rivayetten de anlaşılacağı üzere Kur’ân’da hicret ve cihadın önemi Arap dilinde erkekler için kullanılan fiil kalıplarıyla vurgulandığından hanımlar, burada vaad edilen mükâfatlarda kendilerinin payının olup olmayacağı konusunda tereddüt etmişler, Allah bu âyeti indirerek kadınların amellerin karşılığı konusunda erkeklerden ayrı tutulmadığını haber vermiştir. Çünkü onlar da erkeklerle beraber Allah yolunda çeşitli eziyet ve işkencelere katlanmışlar; müşriklerin baskıları neticesinde hicret etmeye ve yurtlarından çıkmaya mecbur kalmışlardır. Nitekim gerek Habeşistan’a gerekse Medine’ye erkeklerle birlikte müslüman hanımlar da hicret etmişler ve hicretin sıkıntılarına onlarla birlikte katlanmışlardı.

Savaşlara gelince, müslüman hanımlar bu cihada da –uygun şekillerde– katılarak sevabından paylarını alırlar. Nitekim Hz. Peygamber zamanında ve sonrasında bazı hanımların savaşa katılarak hastalara bakma, yaralıları tedavi etme, askerlere su verme vb. hizmetler gördükleri, hatta gerektiğinde düşmanla yiğitçe vuruştukları bilinmektedir. Uhud Savaşı’nda Medine’de kalıp savunma savaşı yapmayı teklif edenler savaşta hanımlardan ve çocuklardan da yararlanmayı düşünmüşlerdi; Rasûlullah da bu grubun içindeydi (bk. Buhârî, “Cihâd”, 62-68; Müslim, “Cihâd”, 134-137).

Unutmamak gerekir ki müslüman askerleri tedavi edip sağlığına kavuşturmak, düşman askerlerini etkisiz hale getirmek için savaşmak kadar değerli olduğu gibi bilfiil savaşacak askerleri yetiştirmek ve onlara mânevî destek sağlamak da savaştaki başarının önemli bir parçasıdır. Allah, erkek olsun kadın olsun, kendi yolunda cihada katılanların günahlarını affedeceğini ve onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyarak ödüllendireceğini vaad etmiştir. Bu ödül insanların hayal edemeyeceği kadar güzel ve değerlidir. Hz. Peygamber de Allah yolunda şehit olanların, kul hakları hariç bütün günahlarının affedileceğini haber vermektedir. (İbn Kesîr, II, 166; “sevap” hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/145) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ اَنّ۪ي لَٓا اُض۪يعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰىۚ

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. اسْتَجَابَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  لَهُمْ  car mecruru  اسْتَجَابَ  fiiline mütealliktir. رَبُّهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  ب  harfi ceriyle  اسْتَجَابَ  fiiline mütealliktir. Takdiri, استجاب لهم ربّهم بأنّي لا أضيع ...şeklindedir.

İsim cümlesidir. اَنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

ي  mütekellim zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَٓا اُض۪يعُ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahalen merfûdur. 

لَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اُض۪يعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdir  انا ’dir. عَمَلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. عَامِلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  مِنْكُمْ  car mecruru  عَامِلٍ  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. مِنْ ذَكَرٍ  car mecruru  عَامِلٍ  mahzuf haline veya ikinci sıfatına  mütealliktir. اُنْثٰى  atıf harfi  اَوْ  ile makabline matuf olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

اسْتَجَابَ  fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi جوب’ dir,  

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar. 

اُض۪يعُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ضيع ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

عَامِلٍ ; sülâsi mücerredi عمل  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

               

بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ 

 

İsim cümlesidir. بَعْضُكُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مِنْ بَعْضٍ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

 

 فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُو۫ذُوا ف۪ي سَب۪يل۪ي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا

 

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  هَاجَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

هَاجَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اُخْرِجُوا  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اُخْرِجُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ دِيَارِهِمْ  car mecruru  اُخْرِجُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اُو۫ذُوا ف۪ي سَب۪يل۪ي  cümlesi atıf harfi  وَ ’la  هَاجَرُوا ’ye matuftur. 

اُو۫ذُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يل۪ي car mecruru  اُو۫ذُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قَاتَلُوا  fiili atıf harfi  وَ  ile  هَاجَرُوا ‘ya matuftur.

قَاتَلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قُتِلُوا fiili atıf harfi  وَ  ile  هَاجَرُوا ‘ya matuftur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هَاجَرُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi هجر dir.

قَاتَلُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل 'dir.

 Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اُخْرِجُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ’dir. 

اُو۫ذُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أذي ‘dir.


  لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ

 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

Fiil cümlesidir. اُكَفِّرَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. عَنْهُمْ car mecruru  اُكَفِّرَنَّ  fiiline mütealliktir.   

سَيِّـَٔاتِهِمْ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ  cümlesi, atıf harfi وَ ’la kasemin cevabına matuftur.  

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

اُدْخِلَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

جَنَّاتٍ  ikinci mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi,  جَنَّاتٍ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.  

تَجْرِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru الْاَنْهَارُ ’un mahzuf haline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, من تحت أشجارها şeklindedir. الْاَنْهَارُ  fail olup damme ile merfûdur.

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

اُكَفِّرَنَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كفر  ’dir. 

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

لَاُدْخِلَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  دخل ’dir.    

 ثَوَاباً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ


ثَوَابًا  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup damme ile merfûdur. مِنْ عِنْدِ  car mecruru  ثَوَابًا  ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.  اللّٰهِۜ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

ثَوَابًا  [Bir sevap olarak] kelimesi tekid edici masdar durumunda olup sevap verme veya ödüllendirme anlamındadır. Hem de “Allah katından verilen” bir sevaptır, çünkü لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ [kötülüklerini elbette örteceğim] ve  وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ [onları cennetlere sokacağım] ifadesi, onları ödüllendireceğim anlamındadır. مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ  [Allah katında] ifadesi temsilî olup “O’na, O’nun kudret ve ihsanına mahsus, başkasının ödüllendiremeyeceği, kendisine güç yetiremeyeceği bir mükafat” demektir. Bir kimsenin, o anda yanında olmasa da, onun kendisine mahsus ve gücü dahilinde olduğunu ifade etmek üzere “Senin istediğin benim yanımda” demesi gibi.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عِنْدَ  mekân  zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

حُسْنُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الثَّوَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ اَنّ۪ي لَٓا اُض۪يعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰىۚ  بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ

فَ , istînâfiyyedir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak, onları şereflendirmek için faile takdim edilmiştir.

Müsnedün ileyhin Rab ismiyle gelmesi, o kişilere Allah Teâlâ’nın rahmetinin göstergesidir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olmasına rağmen Rab isminin zikri tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبُّهُمْ  izafeti, muzâfun ileyh olan  هُمْ  zamirinin işaret ettiği kişilerin şanı içindir.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’yi takip eden  اَنّ۪ي لَٓا اُض۪يعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰىۚ  cümlesi, masdar tevilinde takdir edilen  ب  harfiyle  اسْتَجَابَ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ‘nin haberi  لَٓا اُض۪يعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰىۚ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede Rab ismindeki gaib zamirden, لَٓا اُض۪يعُ ‘daki müfret mütekellim zamirine iltifat vardır.

عَمَل - عَامِلٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, ذَكَرٍ - اُنْثٰىۚ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Amel edenlerin kadın ve erkek olarak sayılması taksim sanatı, sizden amel edenler dendikten sonra bedel-i mutabık olan kadın ve erkek açıklaması ıtnâb sanatıdır. 

Veciz ifade kastına matuf  عَمَلَ عَامِلٍ  izafetinde muzafun ileyhi  عَامِلٍ ‘in nekreliği, nev ve umum ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.

اَنّ۪ي  tekid ifadesidir. Müslümanların hiçbirinin amelinin kesinlikle zayi edilmeyeceğine vurgu yapılmıştır. Ayetin devamında kadın erkek ifadeleri de kullanılarak bu durum daha da netleştirilmiştir. (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı, Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme)

Fasılla gelen  بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ  cümlesi,  عَامِلٍ ‘nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Bu cümlenin, اُض۪يعُ عَمَلَ عَامِلٍ  cümlesiyle, فالذين هاجَرُواْ  cümlesi arasında itiraziyye olduğu da söylenmiştir. 

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur  مِنْ بَعْضٍ ‘ nin müteallakı olan haber mahzuftur.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

بَعْضٍ ’ nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بَعْضٍ  kelimesi tenvinli olarak gelmiştir. Bu tenvine ivaz tenvini denir. Hazfedilmiş muzâfun ileyh yerine gelmiştir. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

 


 فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُو۫ذُوا ف۪ي سَب۪يل۪ي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ ثَوَاباً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ

 

فَ , istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ , mübteda, kasem cümlesi haberdir.

Bahsi geçen kişileri tazim etmek ve olayın önemini vurgulamak kastıyla müsnedün ileyh ism-i mevsûlle gelmiştir. Cemi müzekker has ism-i mevsûlün sılası olan  هَاجَرُوا, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üsluptaki  وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ  ve  وَاُو۫ذُوا ف۪ي سَب۪يل۪ي  ve  وَقَاتَلُوا  ve  وَقُتِلُوا  cümleleri, atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesi olan  هَاجَرُوا ‘ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اُخْرِجُوا , اُو۫ذُوا , قُتِلُوا  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

سَب۪يل۪ي  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan mütekellim zamirine muzâf olan  سَب۪يل۪  şan ve şeref kazanmıştır.

ف۪ي سَب۪يل۪ي  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah’ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

Ayrıca  سَب۪يل۪ي  ibaresinde de istiare vardır.  سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.

وَقَاتَلُوا  ve  وَقُتِلُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olan terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Cevap cümlesi mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَنْهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak ve ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

هَاجَرُوا - اُخْرِجُوا  ve  اُو۫ذُوا - قُتِلُوا  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هَاجَرُوا - اُخْرِجُوا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

قَاتَلُوا - هَاجَرُوا  kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Aynı üsluptaki   وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ ثَوَاباً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ  cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Allah yolunda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenler sayıldıktan sonra bu gruplar cennete girmekte cem edilmişlerdir. Cem’ ma’at-taksim sanatıdır.

اُدْخِلَنَّهُمْ - اُخْرِجُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

جَنَّاتٍ  ‘deki nekrelik, tazim ve kesret ifade eder. 

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi,  جَنَّاتٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan  الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ثَوَابًا  mahzuf fiilin tekid ifade eden mef’ûlü mutlakı veya  جَنَّاتٍ ’den ya da  لَاُدْخِلَنَّهُمْ ‘daki  هُمْ zamirinden haldir.  مِنْ عِنْدِ  car mecruru   ثَوَابًا ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  عِنْدِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.  

ثَوَابًا  kelimesinde irsâd sanatı vardır. Bu kelime ayetin son cümlesinde tekrarlanmıştır.

ثَوَابًا  [Bir sevap olarak] kelimesi tekid edici masdar durumunda olup sevap verme veya ödüllendirme anlamındadır. Hem de “Allah katından verilen” bir sevaptır, çünkü لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ [kötülüklerini elbette örteceğim] ve  وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ [onları cennetlere sokacağım] ifadesi, onları ödüllendireceğim anlamındadır. مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ  [Allah katında] ifadesi temsilî olup “O’na, O’nun kudret ve ihsanına mahsus, başkasının ödüllendiremeyeceği, kendisine güç yetiremeyeceği bir mükafat” demektir. Bir kimsenin, o anda yanında olmasa da, onun kendisine mahsus ve gücü dahilinde olduğunu ifade etmek üzere “Senin istediğin benim yanımda” demesi gibi.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ  ifadelerinin başındaki  ل  yemin lamıdır. İfadelerin sonlarında da tekid nunu yer almıştır. Böylece Allah yolunda hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Allah yolunda cihad edenler ve şehid olanların günahlarının kesin olarak affedileceği ve altından ırmaklar akan cennetlere konulacakları vurgulanmıştır. (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı, Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme) 


وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsme isnad edilen bu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade eder. Lafza-i celâl mübteda,  عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayetin başındaki mütekellim zamirinden, gaib zamire iltifat edilmiştir. 

Haber olan  عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mekan zarfı  عِنْدَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  حُسْنُ الثَّوَابِ , izafeti muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan  حُسْنُ الثَّوَابِ  izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238) 

حُسْنُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Az sözle çok anlam ifade eden  عِندَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  عِندَ  şan ve şeref kazanmıştır. 

Zamir makamında zahir isim  اللّٰهُ  lafzı zikredilerek zihinlere yerleştirmek amacıyla lafza-i celâl tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الثَّوَابِ - عِنْدَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır.  وعِنْدَهُ مَفاتِحُ الغَيْبِ  (Enâm/59) cümlesi de bunun gibidir. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazi olarak kullanılır.  وعِنْدَهُ عِلْمُ السّاعَةِ (Zuhruf/85) ve وعِنْدَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ  (İbrahim/46) ayetleri bu manadadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/57)

Âl-i İmrân Sûresi 196. Ayet

لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِۜ  ١٩٦


Kâfirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 يَغُرَّنَّكَ seni aldatmasın غ ر ر
3 تَقَلُّبُ gezip dolaşması ق ل ب
4 الَّذِينَ kimselerin
5 كَفَرُوا inkar eden(lerin) ك ف ر
6 فِي
7 الْبِلَادِ şehirlerde ب ل د

Her ne kadar söze Hz. Peygamber’e hitap eden bir ifade ile başlanmışsa da asıl muhatap ümmetidir. Râzî’nin kaydettiğine göre bazı müminler ticaretle uğraşan Mekke müşriklerinin nimetler içerisinde yaşadıklarını görünce, “Allah’ın düşmanları refah içinde yaşıyorlar, biz ise açlıktan ve takatsizlikten ölüyoruz” demişler, bunun üzerine bu âyetler inmiştir. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

غَرَّ gaflet anında yakalayıp istediğini alma demektir. Bu kelimenin aslı bir şeydeki belirgin iz anlamındaki ٌغَرّ kökünden gelmektedir.  غَرُور ; insanı kandıran mal,makam,şehvet ve şeytan gibi herşeydir.

Örneğin غارَتِ النّاقَة 'devenin sütü azaldı; fakat daha önce azalmayacağı zannediliyordu,sanki deve sahibini kandırmış oldu' demek olur. غَرَر: tehlike de ٌغَرَّ kökünden gelir.  (Müfredat) Türkçedeki kullanımları gurur ve mağrur'dur. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

Kur’ân- ı Kerim'de türevleriyle birlikte 27 kez geçmiştir. (Mucemul Mufehres)

لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِۜ

 

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَغُرَّنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

تَقَلُّبُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  فِي الْبِلَادِ car mecruru  تَقَلُّبُ ‘ye  mütealliktir.

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Müsnedin ileyh olan  تَقَلُّبُ  ‘nun muzâfun ileyhi konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘ nin sılası  كَفَرُوا فِي الْبِلَادِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Kâfirlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri onları tahkir amacına matuftur.

[Seni aldatmasın] sözünde sebebe isnad vardır. Bu üslup mübalağa ifade eder.

Başıboş dolaşmak yerilmiştir.

كَفَرُوا  fiiline müteallik olan car mecrur  فِي الْبِلَادِ ’ deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.   الْبِلَادِ lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Belde, içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Mübalağa ifade eden bu üslupta belde ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

لَا يَغُرَّنَّكَ  [Sakın seni aldatmasın] ifadesinde tağlib sanatı vardır. Hz.Peygamber nezdinde hitab herkesedir.

[Sakın seni aldatmasın] hitabı Peygambere (s.a.v) veya herkese olup “Onların sahip oldukları bol rızık ve diğer nimetlere, dünyalık elde etmiş olmalarına, dünya hazlarına sahip olmalarına bakma; onların görünürde yeryüzünde genişleyip tasarruflarda bulunmalarına, ticaret yapıp kazanç elde etmelerine, servet yığmalarına ve önde gelenlerin hep bunlardan olmasına aldanma!” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Âl-i İmrân Sûresi 197. Ayet

مَتَاعٌ قَل۪يلٌ ثُمَّ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ  ١٩٧


(Onların bu refahı) az bir yararlanmadır. Sonra onların barınağı cehennemdir. Ne kötü bir yataktır orası!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَتَاعٌ bir geçimdir م ت ع
2 قَلِيلٌ azıcık ق ل ل
3 ثُمَّ sonra
4 مَأْوَاهُمْ gidecekleri yer ا و ي
5 جَهَنَّمُ cehennemdir
6 وَبِئْسَ ve ne kötü ب ا س
7 الْمِهَادُ yataktır (orası) م ه د

Riyazus Salihin, 464 Nolu Hadis

Müstevrid İbni Şeddâd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Âhirete göre dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. O kişi parmağının ne kadarcık bir su ile döndüğüne baksın.”

Müslim, Cennet 55

مَتَاعٌ قَل۪يلٌ ثُمَّ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ 

 

İsim cümlesidir.  مَتَاعٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri هو  şeklindedir. Yani التقلّب  demektir.  قَل۪يلٌ  kelimesi  مَتَاعٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  مَأْوٰيهُمْ  mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  جَهَنَّمُ  haber olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَل۪يلٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَبِئْسَ الْمِهَادُ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istinâfiyyedir. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fildir.  الْمِهَادُ  fail olup damme ile merfûdur. بِئْسَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri,  جهنّم  şeklindedir.   

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

Failinin  ال ’lı gelmesi  Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi  Bu fiillerin  مَا  Harfine Bitişik Olarak Gelmesi  Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَتَاعٌ قَل۪يلٌ ثُمَّ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümledeki  مَتَاعٌ  kelimesi, takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın haberidir. 

قَل۪يلٌ  kelimesi  مَتَاعٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ  cümlesi tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مَأْوٰيهُمْ  mübteda,  جَهَنَّمُ  haberdir. Cümlede müsnedün ileyhin izafetle gelmesi, tahkir ve az sözle çok anlam ifadesi içindir.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede müsnedün ileyhin izafetle gelmesi tahkir içindir.  

Cehennemin sığınılacak yer olması ifadesinde tehekkümî istiare vardır. Burada Cehennemin, insanın huzur bulmak, sığınmak için gittiği bir yere benzetilmesi, cehennemin korkunçluğunu mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir. Onlar bu dünyada din ile alay ediyorlardı, bu sözlerde de onlara karşı alay vardır.

مَتَاعٌ قَل۪يلٌ  [Az bir zevk…]  cümlesi  mahzuf bir mübtedanın haberi olup “o” yani ‘’diyar diyar dolaşmak’’  şeklinde mukadderdir. Bu azlıkla, onun kaçırdıkları ahiret nimetleri yanında veya Allah’ın müminler için hazırladığı nimetlere nazaran azlığı veya sona erecek olduğu ve sonu olan her şeyin de az olduğu gerekçesiyle onun zâtî azlığı murad edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَبِئْسَ الْمِهَادُ

 

وَ , istînâfiyye, cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem fiili olan  بِئْس ’ nin takdiri  جهنم (Cehennem) olan mahsusu, mahzuftur. Mahsusun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder.  

الْمِهَاد [Yatak] lafzı, tehekkümî istiaredir. Cehennem, insanın rahat edip dinlendiği yatağa benzetilmiştir. Dünyada rahatı, zevki, safayı tercih edip Allah'ın ayetlerini alaya alanların cezası aynı alay üslubu ile ifade edilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Âl-i İmrân Sûresi 198. Ayet

لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا نُزُلاً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ لِلْاَبْرَارِ  ١٩٨


Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah katından bir konaklama yeri olarak, içinde ebedî kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah katında olan şeyler iyiler için daha hayırlıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَٰكِنِ fakat
2 الَّذِينَ kimselere
3 اتَّقَوْا korkan(lara) و ق ي
4 رَبَّهُمْ Rablerinden ر ب ب
5 لَهُمْ vardır
6 جَنَّاتٌ cennetler ج ن ن
7 تَجْرِي akan ج ر ي
8 مِنْ -ndan
9 تَحْتِهَا altları- ت ح ت
10 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
11 خَالِدِينَ ebedi kalacaklar خ ل د
12 فِيهَا orada
13 نُزُلًا ağırlanacaklardır ن ز ل
14 مِنْ
15 عِنْدِ tarafından ع ن د
16 اللَّهِ Allah
17 وَمَا bulunanlar ise
18 عِنْدَ yanında ع ن د
19 اللَّهِ Allah
20 خَيْرٌ daha hayırlıdır خ ي ر
21 لِلْأَبْرَارِ iyiler için ب ر ر

لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا نُزُلاً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ


İsim cümlesidir. لٰكِنِ  istidrak harfidir. Amel etmemiştir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اتَّقَوْا رَبَّهُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اتَّقَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İsim cümlesidir.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  جَنَّاتٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi,  جَنَّاتٌ  ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.   

تَجْر۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru  تَجْرِي  fiiline mütealliktir. الْاَنْهَار  fail olup damme ile merfûdur. خَالِد۪ينَ  hal olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.

ف۪يهَا  car mecruru  خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir. نُزُلًا  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, تنزلهم نزلا şeklindedir. مِنْ عِنْدِ  car mecruru نُزُلًا  ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّقَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

خَالِد۪ينَ , sülâsi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ لِلْاَبْرَارِ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عِنْدَ اللّٰهِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur. لِلْاَبْرَارِ car mecruru  خَيْرٌ ’e mütealliktir.

خَيْرٌ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا نُزُلاً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ 


İstidrak harfi  لٰكِنِ  ile başlayan ayet, istînâfiyedir. لٰكِنِ , idrâb yani  بَلْ  manasındadır. 

İdrâb, sözlükte ‘dönüş yapmak, vazgeçmek’ demektir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faideî haber inkârî kelamdır.

الَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlu mübteda, لَهُمْ جَنَّاتٌ  cümlesi haberdir. Müsnedün ileyhin mevsûlle marife olması söz konusu kişileri tazim ve sılaya dikkat çekme amacına matuftur. Sılası olan  اتَّقَوْا رَبَّهُمْ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  رَبَّهُمْ  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  هِمْ  zamirinin ait olduğu müminler şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

الَّذ۪ينَ ‘nin haberi   لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا نُزُلًا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ  cümlesinde takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَنَّاتٌ , muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan  جَنَّاتٌ  kelimesinin nekre gelmesi tazim, kesret ve nev içindir. 

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi,  جَنَّاتٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ تَحْتِهَا  ihtimam için fail olan الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde mekân alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

خَالِد۪ينَ  kelimesi  لَهُمْ ‘deki zamirden haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

خَالِد۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni,  ف۪يهَا  car mecruruna müteallak olmasını sağlamıştır.

Önceki ayette de geçen bu cümlenin zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نُزُلًا  mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Tekid ifade eder.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  عِنْدِ , şan ve şeref kazanmıştır. 

Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/57)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.

Burada geçen  اتَّقَوْا  kelimesi daha önce zikredilen hasletlerin takva bağlamında olduğunu bildirir.

نُزُلًا  kelimesinde misafir gibi ağırlanmak manası akla gelir. نُزُلًا  [Bir konukluk] demekle Cenab-ı Allah, müminin ahirette bir misafir gibi ağırlanacağına işaret etmektedir. Allahu Teala nimetini bol bol verecek olan kerem sahibidir. Onların Allah katındaki değerleri mübalağalı olarak bildirilmiştir.

عِنْدَ اللّٰهِ  [Allah katında]  olmakla kendilerinden söz edilmesi, onların üstünlüklerine, yüksek mevkilerine ve şereflerine bir işarettir. Oldukça yakın olmalarını gerektiren bir tabirdir. Yoksa burada "yanında olmak" mekân, mesafe, yakınlık ve sınır itibariyle değildir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)


  وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ لِلْاَبْرَارِ


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَا  ism-i mevsûlu mübteda, خَيْرٌ لِلْاَبْرَارِ  haberdir.

Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا  ‘nın sılası mahzuftur.  عِنْدَ اللّٰهِ Bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Müsnedün ileyhin mevsûlle gelmesi tazim ifadesi içindir.

Az sözle çok anlam ifade eden  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olması  عِنْدَ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır. Bu izafet ayette bahsi geçen kişilere verilen nimetlerin kaynağının belirtilmesi ile şereflenmeleri ve zihinlerde yerleşmesi için tekrar edilmiştir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned olan  خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.  لِلْاَبْرَارِ  car-mecruru  خَيْرٌ ‘a mütealliktir.

اتَّقَوْا - لْاَبْرَارِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خَيْرٌ لِلْاَبْرَارِ  [İyiler için hayırlıdır] buyrularak ayetin başındaki muttakilerin başka bir ismi zikredilmiştir, sanki iki farklı grup varmış gibi söylenmesi dolayısıyla tecrîddir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

خَيْرُ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Âl-i İmrân Sûresi 199. Ayet

وَاِنَّ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ خَاشِع۪ينَ لِلّٰهِۙ لَا يَشْتَرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ  ١٩٩


Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah’a derinden saygı duyarak inanırlar. Allah’ın âyetlerini az bir değere satmazlar. Onlar var ya, işte onların, Rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّ doğrusu
2 مِنْ -nden
3 أَهْلِ ehli- ا ه ل
4 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب
5 لَمَنْ öyleleri var ki
6 يُؤْمِنُ inanırlar ا م ن
7 بِاللَّهِ Allah’a
8 وَمَا ve şeye
9 أُنْزِلَ indirilene ن ز ل
10 إِلَيْكُمْ size
11 وَمَا ve şeye
12 أُنْزِلَ indirilene ن ز ل
13 إِلَيْهِمْ kendilerine
14 خَاشِعِينَ saygılıdırlar خ ش ع
15 لِلَّهِ Allah’a karşı
16 لَا
17 يَشْتَرُونَ satmazlar ش ر ي
18 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
19 اللَّهِ Allah’ın
20 ثَمَنًا paraya ث م ن
21 قَلِيلًا azıcık ق ل ل
22 أُولَٰئِكَ onların
23 لَهُمْ vardır
24 أَجْرُهُمْ ödülleri ا ج ر
25 عِنْدَ katında ع ن د
26 رَبِّهِمْ Rableri ر ب ب
27 إِنَّ şüphesiz
28 اللَّهَ Allah
29 سَرِيعُ çabuk görendir س ر ع
30 الْحِسَابِ hesabı ح س ب

Hadis kaynaklarında bildirildiğine göre Hz. Peygamber’e iman etmiş olan Habeş Necâşîsi Ashame vefat ettiği zaman Hz. Peygamber onun öldüğünü sahâbeye haber vermiş ve “Habeşistan’daki bir kardeşiniz öldü, onun için namaz kılın” buyurarak namazgâha çıkmış, ashâbı saf haline getirip Necâşî için (gıyabî) cenaze namazı kıldırmıştır. (Müslim, “Cenâiz”, 21/62-67)

Bu olayı istismar etmek isteyen münafıklar, “Habeşistan’da ölen bir hıristiyanın namazını kılıyor!” demişler, bunun üzerine bu âyet inmiştir (İbn Kesîr, II, 169). Âyetin iniş sebebi bu olay olmakla beraber hükmü geneldir. Ehl-i kitap’tan olup da Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed’e indirilen Kur’ân’a ve ondan önceki peygamberlere indirilen kitaplara iman edenler ve Allah’a içtenlikle saygı duyup O’nun âyetlerini dünya menfaati ile değiştirmeyenler cennete gireceklerdir. Onların Allah katında mükâfatları vardır. (ayrıca bk. Bakara 2/41, 79, 174; Mâide 5/69, 83-85) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

خشع: خُشُوع  kavramı gönülden yalvarmaktır. Huşû çoğu zaman insanın vücut organları üzerinde gözüken duruş için kullanılır.  Kur’ân- ı Kerim'de türevleriyle birlikte 17 kez geçmiştir.(Mucemul Mufehres) Türkçedeki kullanımları huşû'dur. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاِنَّ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ خَاشِع۪ينَ لِلّٰهِۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.

مِنْ اَهْلِ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ  ‘dir. Aid zamir هُو ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. يُؤْمِنُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  بِاللّٰهِ  car mecruru  يُؤْمِنُ  fiiline mütealliktir. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  اللّٰهِ  lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ ’dur. Aid zamir هُو ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  اِلَيْكُمْ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ’la makabline matuftur.

خَاشِع۪ينَ  kelimesi,  يُؤْمِنُ  ’deki failin hali olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.  لِلّٰهِ  car mecruru  خَاشِع۪ينَ ’ye mütealliktir.

Zarf aralarını ayırdığı için, اِنَّ ‘nin ismine Lâm eklenmiştir.  وَاِنَّ مِنْكُمْ لَمَنْ لَيُبَطِّئَنَّ [“Şüphesiz, aranızda işi ağırdan alacak kimseler var.] (Nisâ 4/72)] ayetinde olduğu gibi.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)    

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir. 

يُؤْمِنُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

خَاشِع۪ينَ ; sülâsi mücerredi  خشع olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)        

                    

لَا يَشْتَرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْتَرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِاٰيَاتِ  car mecruru  يَشْتَرُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ثَمَنًا  mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur. قَلِیلًا  kelimesi  ثَمَنًا ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَل۪يلًاۜ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ اَجْرُهُمْ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَجْرُهُمْ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.

عِنْدَ  mekân zarfı  اَجْرُهُمْ  ‘un mahzuf haline mütealliktir. رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

 

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَر۪يعُ  kelimesi  إِنَّ  ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْحِسَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَاِنَّ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ خَاشِع۪ينَ لِلّٰهِۙ لَا يَشْتَرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ  car mecruru  إِنَّ ’in, mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası  يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî  kelamdır.

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَ  ’la  بِاللّٰهِ  ‘ye atfedilen mecrur mahaldeki ikinci ism-i mevsûlün sılası olan  اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî  kelamdır. 

Ayetteki ikinci ism-i mevsûl  مَٓا  ve sılası olan aynı üsluptaki  اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ  cümlesi, birinciye matuftur.

اُنْزِلَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

يُؤْمِنُ ’nin failinden hal olan  خَاشِع۪ينَ  dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır. 

خَاشِع۪ينَ  ism-i fail kalıbındadır. Car-mecrur   لِلّٰهِۙ ’yi müteallik olarak alabilmesi bu sayededir.

اُنْزِلَ - للّٰهِ - مَٓا - هُمْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

لَا يَشْتَرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ  cümlesi, يُؤْمِنُ ‘deki failin müekked hali olarak ıtnâbtır. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

Tekid edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَشْتَرُونَ  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  izafetinde, ayetlerin lafza-i celâle muzâf olması, ayetlere tazim ve teşrif ifade eder. Lafz-ı celâle muzâf olması, ayetlerin kemâl vasıflara sahip olduğuna da işaret eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

ثَمَنًا ’deki tenvin nev, kıllet ve tahkir içindir. Olumsuz siyakta nekre selbin umumuna işaret eder.

قَل۪يلاً  kelimesi  ثَمَناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

لَا يَشْتَرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ  [Allah'ın ayetlerini az bir pahaya satmazlar.] cümlesi hem hakikat hem de mecaz mana ifade eden istiare-i vefakiyedir. Hakikat manası; Yahudilerin sahtekâr adamları Tevrat’ı değiştirerek para kazanıyorlardı. Mecazî mana; dünyayı ahirete tercih etmek, kârsız hatta zararlı bir satış muamelesine benzetilmiştir. قَل۪يلًاۜ  [az paraya] derken, bunun mefhumu muhalifi alınmaz. Yani çok paraya da satılmaz. Ayrıca dünya metaı çok olsa da ahiret nimetlerine nispetle çok az olduğuna işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Maide/44) 

[Allah’ın ayetlerini az bir paraya satmazlar.] ifadesi, Tevrat ve İncil’i tahrif edenlere tarizdir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)    


اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اُو۬لٰٓئِكَ ; mübteda,   لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir. 

Haber olan cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَجْرُهُمْ, muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyh olan  اَجْرُهُمْ ‘un izafetle gelmesi gelmesi az sözle çok anlam ifadesi içindir.

Burada onlara Allah’ın katından olan karşılığın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder.

اَجْرُهُمْ  ibaresinde istiare vardır. Allah’a inanan kimselerin mükafatı, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.

اَجْرُهُمْ ‘dan mahzuf hale müteallik  عِنْدَ رَبِّهِمْ  izafetinde iman edenlere ait zamirin Rab ismine muzafun ileyh olmasıyla onlar, yine Rab ismine muzaf olmasıyla  عِنْدَ zarfı, şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rabb olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/57)

اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

 

 

Ayetin fasılla gelen son cümlesi müstenefedir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması ve ayete üç kez tekrarlanması, ikazı ve kalplerdeki korkuyu artırmak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.

Müsned  سَر۪يعُ الْحِسَابِ , az sözle çok anlam ifade eden izafet şeklinde gelmiştir. Sıfatın mevsûfuna muzaf olduğu bu izafette mübalağa sanatı vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz. 

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7, S. 238)

Müsned olan  سَر۪يعُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

الْحِسَابِ , her türlü cinse şamil olan masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır.  اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ  [Allah hesabı çabuk görendir.] ifadesinin manasında, hakkıyla iman edenlerin de inkâr edenlerin de gereken karşılığı göreceği manası idmac edilmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. 

اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ [Allah’ın hesabı çok çabuktur.] Yani o hemen Allah Teâlâ’nın huzuruna gelir ve Allah onu hemen hesaba çekip küfrüne karşılık cezasını verir. Bir görüşe göre Allah’ın hesabı çabuk görmesi cezasının şiddetli olması anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (lʿilmi)’t-tefsîr)

“Bu (ifade); ya Allah Teâlâ’nın kemal-i ilminden –alınan sevaplar ve hak edilen dereceler miktarınca- kinayedir ya da (aynı ayette bulunan ‘İşte onların rableri katında mükâfatları vardır’ ifadesine binaen) vaad edilen ecrin yakın oluşundan kinayedir. Zira hesabın süratli oluşu, cezanın da süratli olmasını gerektirir.” Allah Teâlâ hakkıyla iman eden kullarına mükafatını vaad etmiş, hesabı çabuk göreceğini zikrederek de bu vaadinin yakın olduğunu beyan etmiştir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Âl-i İmrân Sûresi 200. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ  ٢٠٠


Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 اصْبِرُوا sabredin ص ب ر
5 وَصَابِرُوا ve sabırda direnin ص ب ر
6 وَرَابِطُوا ve savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun ر ب ط
7 وَاتَّقُوا ve korkun و ق ي
8 اللَّهَ Allah’tan
9 لَعَلَّكُمْ umulur ki
10 تُفْلِحُونَ başarıya eresiniz ف ل ح

Sözün kısası ey iman edenler, siz telaş etmeyiniz, sabırlı olunuz, (haberde geldiğine göre sabır üç derecedir: Musibet (ansızın gelen bela)e sabır, itaat etmekte sabır, isyandan sabır), ve sabırda Allah düşmanlarıyla yarışıp onların üstüne çıkınız, yani imtihan ve mücahede mevkilerinde düşmanların sabrının üstüne çıkmaya ve nefsinizin arzularını yenmeğe çalışınız ki, sabırlı olmaya alışırsanız bunu yapabilirsiniz. Ve murabata edi (nöbetleşi)niz, ribat yapı (sağlam yürekli olu)nız, İmam ardında cemaatle namaz gibi birbirinize bağlanıp vazifeye dikkatli olunuz ve özellikle savaşa düşmanlarınızdan çok hazırlıklı bulunarak atlarınızı bağlayıp hududlarda ve mevzilerde karakol bekleyiniz. "Ribat", Allah yolunda devam etmektir. Bu aslında "rabt-ı hayl" yani at bağlamaktan alınmıştır ki, düşmana karşı atını bağlayıp gözetlemek ve beklemek demektir. Sonra İslâm hudud (sınır) şehirlerinden birinde bekleyenlere, gerek süvari ve gerekse piyade olsun, genelde murabıt (nöbet bekleyen, nöbetçi) adı verilmiştir. Fakihlerin ıstılahlarında murabıt, hudud şehirlerinden birine bir müddet beklemek için gidendir. Aile ve efradıyla beraber oralarda oturan ve hayatını kazanarak yaşayan hudud sakinlerine murabıt denilmez. Zamanımız terimine göre murabıt, Allah yolunda silah altında bulunan, kışla ve karakollarda duran ve nöbet bekleyen askerler demek olur. Buhârî ve Müslim'de Sehl b. Sa'd'den rivayet olunduğu üzere Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki, "Allah yolunda bir gün karakol beklemek, dünya ve mafiha (onda olanlar)dan hayırlıdır". İbnü Mâce sahih senedle Ebü Hureyre'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte de Rasûlullah buyurmuştur ki: "Her kim Allah yolunda murabıt olarak, yani karakol beklerken ölürse, işleyegeldiği iyi amel üzerine icra edilir, rızkı da üzerine gönderilir durur, fitnecilerden emin olur ve Allah Teâlâ onu korkudan emin olarak diriltir." Ebu'ş-Şeyh'ın Hazreti Enes'den merfû olarak tahric ettiği bir hadiste: "Karakol yerinde namaz, iki milyon namaza eşittir". Abdullah b. Ömer (r.a.)den rivayet edilmiştir ki: "Ribat (nöbet bekleme), cihaddan daha faziletlidir. Zira ribat, müslümanların kanını muhafazadır. Cihat ise müşriklerin kanını dökmektir".

Bunları yapınız Allah'dan gereği gibi korkunuz, mutlak olarak emirlerine karşı gelmekten sakınınız, korumasına koşunuz ki, felah bulasınız (kurtulasınız), isteklerinize nail, temennilerinizde başarılı olasınız, dualarınızın kabul olduğunu göresiniz. İşte Bakara Sûresinin sonundaki "kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!" duasının da tam cevabı.

Burada Âli İmran Sûresi son bularak Zehraveyn (iki zehra) bir kavuşma noktasında buluşmuş ve bunun özel bir inkişafı olmak üzere rabbânî terbiye, insan yaratılışı ve kardeşliğinden tutarak, sosyal hayata ait oluşum ve ilişkilerin bir aslı olan aile hayatıyla ilgili haklar ve vazifelerin açıklanması ve din eğitiminin tamamlanması yolunda, aşağıda geleceği şekilde, Nisâ Sûresi başlamıştır. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

Aşur ve Kur’ân Yolu bu cümleyi bir vakit namazı kıldıktan sonra ikinci vakti beklemek, birini diğerine bağlamak istemek şeklinde yorumlanmıştır. Raptiye kelimesi de bu kökten gelir.

İmanımıza karşı yapılan saldırılara karşı savaşmak, bu yolda birbirimizle yardımlaşmak, nöbetçi gibi uyanık olmak ve Allah'ın bizi gördüğünün, her ânımızi bildiğinin farkında olmak olarak yorumlayabiliriz.

İsbirû: Her konuda sabır gösterin, emirlere uyun, masiyetten kaçının, dünyevi sıkıntılara sabredin.

Sâbirû: Birbirinizle kararlılıkta yarışın. Bu fiil babı fiilin karşılıklı olarak yapıldığına delalet eder. Kendisi ile başkası arasındaki olumsuz durumlara göğüs germek olarak da yorumlanmıştır. (Kur’ân Tefsirinde Farklı yorumlar)

Râbitû: Düşmanın geleceği yeri bekleyerek koruma altına almak.

Sahihi Buhari'nin bir rivayetine göre Rasûlullah sav teheccüd namazı için uyandığında Ali İmran suresinin son on ayetini okur, müslümanlar da ona uyarak bu ayetleri okurdu. (Tanrı Buyruğu, s. 24)

Riyazus Salihin, 1293 Nolu Hadis

Sehl İbni Sa'd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Allah yolunda bir gün hudut nöbeti tutmak, dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin kamçısının cennetteki yeri, dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır. Kulun Allah Teâlâ'nın yolunda akşamleyin veya sabah erken vakitteki yürüyüşü de dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır."

Buhârî, Cihâd 6, 73, Bed'ü'l-halk 8, Rikâk 2; Müslim, İmâre 113-114. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 17, 25, Tefsîru sûre (3) 22; İbni Mâce, Zühd 39

Riyazus Salihin, 1295 Nolu Hadis

Fadâle İbni Ubeyd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Hudutta Allah yolunda nöbet tutanlar dışında her ölenin ameli sona erdirilir. Hudutta nöbet tutarken ölenin yaptığı işlerin sevabı kıyamet gününe kadar artarak devam eder, kabirdeki imtihanda da güvenlik içinde olur."

Ebû Dâvûd, Cihâd 15; Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  اصْبِرُوا ‘dur. 

اصْبِرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. صَابِرُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına matuftur.

صَابِرُوا fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَابِطُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına matuftur.

رَابِطُوا fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اتَّقُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına matuftur.

اتَّقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

İsim cümlesidir. لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُفْلِحُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تُفْلِحُونَ fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.

تُفْلِحُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  فلح dır. 

İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

صَابِرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  صبر ’dir.  

رَابِطُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ربط ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekid türlerini barındırmaktadır. 

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

Iman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Nidanın cevap cümlesi  اصْبِرُوا ; emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabına atfedilen  وَصَابِرُوا  ve  وَرَابِطُوا  ve  وَاتَّقُوا اللّٰهَ  cümleleri de emir üslubunda talebi inşâî isnaddır. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Bu inşâ cümleleri irşad (doğru davranma şeklini göstermek, insanları hatadan kurtarmak) için gelmiştir. 

اصْبِرُوا - صَابِرُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın,  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’anî edeptir.

یَـٰۤأَیُّهَا ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟  şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi  يَٓا  gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)  

Ayette zikredilen birinci sabır, mutlak olarak zikredilmiştir. Her tür sabır bu ifadenin içine girer. İkinci sabır ise müşareket ifade eden mufâale sıygası ile ifade edilmiştir. Bundan maksat da Müslümanların, kâfirler karşısında metanet göstermeleridir. 

Ribat, Allah yolunda mülazemettir. Fîsebilillah silah altında bulunan kışla ve karakolda duran, nöbet bekleyen askerlere “Ribat” denir. Düşman önünde nöbet tutan insanlar, kendilerini sınırlarda hapsedip oradan ayrılmadıklarından, onlara bu sıfat verilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Dine ve dinî yükümlülüklere karşı  اصْبِرُوا [sabredin]  ve” cihatta “karşınızdakilerden”, yani Allah düşmanlarından صَابِرُوا [daha dirençli olun,] savaşın zorluklarına karşı direnmede onlara galip gelin; onlardan daha az dirençli ve sebatkâr olmayın.

Daha dirençli olma manasına gelen  اَلْمُصَابَرَةُ  kelimesi, sabr kökünden gelen özel bir sabır olup [düşman direnci karşısında yılmamak, en az onlar kadar dirençli olmak] daha sıkıntı verici ve daha zor olduğundan, sabretme emrinden sonra özellikle zikredilmiştir. “Daima teyakkuzda olun,” yani sınırlarda atlarınızı bağlamış, düşmanı gözetler ve savaşa hazır bir halde bulunun. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تُفْلِحُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub;  “ لَعَلَّ  kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Ayet terecci/umut ifade etmektedir. Bu da kurtuluşu ve başarıyı elde etmek için ayette istenilen sabretme ve kenetlenme emirlerine uyulması durumunda olacağının işaretidir. (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerim’de Cihad Kavramı, Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme)

Günün Mesajı
Nüzul; misafiri ağırlamak için sunulan ikramlara denir. Allah Teala bu sayfada kadın olsun erkek olsun müminlerin duasını kabul ettiğini ve onları cennette misafir olarak ağırlayacağını ifade etmiştir. İman edenlere sabretmelerini, sabırda yarış etmelerini, savaşa hazırlıklı olmalarını ve takvalı olmalarını emretmiştir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Mü’min her manada dengeyi sağlamaya veya orta yolu tutturmaya çalışandır. Kendini beğenme noktasında da böyle olmalıdır. Rabbine şükür edecek kadar halinden memnun kalmalı ama nefsi duygularını şımartacak kadar da ileriye gitmemeli. Kendisinde beğendiklerinin her an elinden gidebileceği bilinciyle hareket etmeli. Ve her şeyin asıl sahibinin kim olduğunu hatırlamalı.

Bir çok insan kendisini başkalarıyla kıyasladığı için aşağı görür. Gözleri hep başkalarının hayatlarına takıldığı için kendininkini yaşayamaz. Bunun sebepleri: Belki başarmak istediklerini yapamamak, belki varmak istediği hedefe bir türlü ulaşamamak, belki de sahip olduğu bedenden, evden ve aileden hoşnut olmamaktır. İşte böyle bir insan, kendisine baktığı aynadan üç adım geriye giderek silkelenmelidir.

Aynadaki yansımasına şunları söylemeli:

Sen öyle bir kulsun ki. Rabbin Allah, kitabın Kur’ân-ı Kerim, Peygamberin hz. Muhammed (sav). Gönlünde bir iman bahçesi. Müjdelerle ve nice nimetlerle sarmalanmışsın. Rabbin seni hiç bir kulundan ayırmadan, cennetine ve rahmetine davet etmiş. Öyle özelsin ki, Allah, baban hz. Adem (ra)’ı yarattığında, meleklerine secde emri vermiş. Allah yolunda yapmaya çalıştığın en ufak çaban için kıpırdattığın tek bir kasına bile bir değer biçilmiş. Allah rızası için koştururken çarptığın parmağının acısı bile boşa gitmezmiş. Hastalıkların, üzüntülerin, sevincinde gösterdiğin şükürlerin ve daha nicesi hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağı bildirilmiş. Bunlara sahip bir kulun aşağılık olma ihtimali var mı? Yeter ki Rabbi için yaşasın.

Ey alemlerin Rabbi olan Allahım! Günahlarımızı sil ve bizi cennetine koy. Şüphesiz, en güzel nimetler Senin katındadır.

Duası kabul olanlardan, sahip olduklarının değerini bilenlerden, şükrünü ve tövbesini edenlerden, sabredenlerden, düşmana karşı daima tetikte olanlardan ve Allah’tan sakınanlardan olmak duasıyla.

Amin.

***

İslam dininde duygu ve düşüncelerin doğru kılıflarda, doğru yansıtılmaları gerektiği öğretilir. Zira her şeyin aşırısı insanı bedenen, zihnen yıpratır ve maddi, manevi dünyasını sıkıntıya sokar. 

İmrenme duygusu ve ondan doğan düşünceler, neredeyse herkesin hayatında var olan bir gerçektir. Bu duygu doğru çerçevelerde yaşanınca adı ‘gıbta etmek’, aşırı hali ise ‘kıskançlık’ ve hatta ‘hased’ olur.

Gıbta etmek yasaklanmamıştır çünkü insanı daha fazla çabalamaya teşvik eder ve başkası adına mutlu olmaya mani değildir. Nefsi elindekilerden memnuniyetsizliğe, nankörlüğe ve başkasının mutsuzluğunu dilemeye sürüklediği için kıskançlık ya da hased hoş karşılanmamıştır.

Günümüzde duyguların kesinlikle kontrol edilemediği ve bu yüzden de hayatı akışına bırakarak anı yaşamak gerektiği düşüncesinin reklamı sıklıkla yapılmaktadır. Aslında, ifadeye tersten bakılırsa, duygular tarafından kontrol edilmemeyi öğrenmek kesinlikle mümkündür.

Şöyle bir gerçek vardır: insan ancak değer verdiğine özenir. Yanlış nimetlere ya da kişilere özendiğini farkeden kişinin, sevdiklerinin listesine çekidüzen verme ve Allah’ı ve O’nun dinini ve O’nun Rasul’unu daha doğru tanımasının zamanı gelmiş demektir. Kişi, her manada, sevdikleriyle beraberdir. Onları, aklında ve kalbinde, her yere taşır ve bütün seçimlerini de onlara göre yapar.

Ey Allahım! Kalbimizi ve zihnimizi; doğru işlerle, niyetlerle ve kişilerle meşgul eyle. Her şeyin aşırısından, duygu ve düşüncelerin yanlış hallerinden, nefse teslim olarak iki cihanını da harcayanlara benzemekten muhafaza buyur. Yanlış hallere sürükleyecek mekanlardan, insanlardan uzaklaştır ve uzaklaşmak için ihtiyacımız olanı ver. Hayatımızın her alanını, gözlerimizin ve kulaklarımızın aldığı her zerreyi, kalplerimizin sevdiği her güzelliği; Seni hatırlatacak ve bizi Sana yaklaştıracak alametlerle doldur. Ve bizi bu hakikat alametlerini farkeden, Senin rızan için yaşayan ve Sana kavuşan kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji