Âl-i İmrân Sûresi 37. Ayet

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاًۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ  ٣٧

Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. “Meryem! Bu sana nereden geldi?” derdi. O da “Bu, Allah katından” diye cevap verirdi. Zira Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَتَقَبَّلَهَا kabul buyurdu onu ق ب ل
2 رَبُّهَا Rabbi ر ب ب
3 بِقَبُولٍ kabulle (şekilde) ق ب ل
4 حَسَنٍ güzel bir ح س ن
5 وَأَنْبَتَهَا ve onu yetiştirdi ن ب ت
6 نَبَاتًا bir bitki (gibi) ن ب ت
7 حَسَنًا güzel ح س ن
8 وَكَفَّلَهَا ve onun bakımını üstlendi ك ف ل
9 زَكَرِيَّا Zekeriyya da
10 كُلَّمَا her ك ل ل
11 دَخَلَ girdiğinde د خ ل
12 عَلَيْهَا onun yanına
13 زَكَرِيَّا Zekeriyya
14 الْمِحْرَابَ mihraba ح ر ب
15 وَجَدَ bulurdu و ج د
16 عِنْدَهَا yanında ع ن د
17 رِزْقًا bir rızık ر ز ق
18 قَالَ derdi ق و ل
19 يَا مَرْيَمُ Meryem
20 أَنَّىٰ nereden? ا ن ي
21 لَكِ sana
22 هَٰذَا bu
23 قَالَتْ (O da) derdi ق و ل
24 هُوَ Bu
25 مِنْ
26 عِنْدِ katından ع ن د
27 اللَّهِ Allah
28 إِنَّ şüphesiz
29 اللَّهَ Allah
30 يَرْزُقُ rızık verir ر ز ق
31 مَنْ kimseye
32 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
33 بِغَيْرِ olmaksızın غ ي ر
34 حِسَابٍ hesap ح س ب
 

“Ey Meryem...” şeklinde başlayan soru haza ile soruluyor. Ama Hz.Meryem soruya cevabı hüve ile veriyor. Yani şu an hemen önündeki sorulan nimetleri değil, bugüne kadar kendisine verilen tüm nimetleri de “hüve” ile cevaba katıyor. “Her ne görüyorsanız Allah katındandır” diyerek... Böylece Zekeriyya peygambere de bir hatırlatmada bulunuyor... “Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır”.

Rabbim bizi de hesapsızca rızıklandırdıkların arasına dahil eyle…

 

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir. تَقَبَّلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.  رَبُّهَا  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بِ  harf-i ceri zaiddir.  قَبُولٍ  lafzen mecrur, masdardan naib mef’ûlu mutlak olarak mahallen mansubdur. حَسَنٍ  kelimesi  قَبُولٍ  ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْبَتَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  نَبَاتًا  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  حَسَنًا  kelimesi  نَبَاتًا  ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ [Rabbi Meryem’e hüsnükabul gösterdi.] Yani Allah Teâlâ onu kabul etti ve ondan razı oldu. قَبُولٍ  kelimesi  تَقَبَّلَ  kelimesinin değil,  قَبِلَ  fiilinin masdarıdır. Aynı anlamı taşıdığı için  كَرُمَ  yerine  تَكَرَّمَ  demenin caiz olduğu gibi  قَبِلَ yerine  تَقَبَّلَ  demek de caizdir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَقَبَّلَ  fiili ,sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi قبل ’ dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

اَنْبَتَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نبت ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. كَفَّلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. زَكَرِيَّا  ikinci mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.

كُلَّمَا  şart manası taşıyan zaman zarfı olup, şartın cevabı  وَجَدَ  fiiline mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

دَخَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  عَلَيْهَا  car mecruru  دَخَلَ  fiiline mütealliktir. زَكَرِيَّا  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. الْمِحْرَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

دَخَلَ  fiili  عَلَي  veya  اِلَى  harf-i ceriyle müteaddi olur.(Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)

كُلَّمَا  kelimesi  كُلَّ  ile masdariyye  مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا  ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)   

كَفَّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كفل ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاًۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ

 

Fiil cümlesidir. وَجَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Bilmek manasında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir. Şartın cevabıdır. عِنْدَ  mekân zarfı  وَجَدَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رِزْقًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l-kavli  يَا مَرْيَمُ ’ dur. قَالَ  fiilinin mef'ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.  

يَا  nida harfidir. Münada olan  مَرْيَمُ  müfred alem olup, damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  اَنّٰى لَكِ هٰذَا ’ dır.  

اَنّٰى  istifham ismi olup, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. لَكِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İşaret ismi  هٰذَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.    

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

 

Fiil cümlesidir. قَالَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. Mekulü’l-kavli   هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ ’dir.  قَالَتْ  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ عِنْدِ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.  اللّٰهِۜ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur.  يَرْزُقُ  cümlesi, إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَرْزُقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. بِغَيْرِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir.  حِسَابٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

 

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ

 

فَ , istînâfiyyedir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Mef’ûlü mutlak ve zaid harfle tekid edilmiştir. 

Mef’ûlü mutlak olan  بِقَبُولٍ  ‘ e dahil olan  بِ , tekit ifade eden zaid harftir.

Veciz ifade kastına matuf  رَبُّهَا  izafetinde, Hz. Meryem’in annesi, kendisine ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olmasıyla tazim ve şeref kazanmıştır. 

Aynı üslupla gelen  وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ  makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Birbirine matuf iki cümlede mef’ûlu mutlakların sıfatı konumundaki  حَسَنٍ  kelimeleri sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اَنْبَتَهَا - نَبَاتًا  ve  فَتَقَبَّلَهَا - قَبُولٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نَبَاتًا  ve  قَبُولٍ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

اَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا [Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi.] ayetinde de masdar olarak  اِنْبَاتًا  değil, نَبَاتًا  kelimesi kullanılmıştır. Bunu daha tafsilatlı bir şekilde  مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا  [Allah için güzel bir borç verecek kimdir? (Bakara 2/245)] ayetinde anlatmıştık. قَبُولٍ  fetha ile gelen nadir kullanımlı bir masdardır. Ebu Amr b. el-Alâ o, bu kalıptaki tek masdardır. Benzeri yoktur, demiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Müspet mazi fiil sıygasındaki  وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ  cümlesi  وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ  [Biz onu bir bitki gibi yetiştirdik.] ifadesinde bir teşbih vardır. Bitki bir yerde durur, hareket etmez. Hz. Meryem de kiliseden hiç ayrılmamıştır. Ayrıca başkasına muhtaç durumdadır. İtina gösterilmesi gerekmektedir. Başka şeylerden etkilenmeden ot gibi temiz olarak gelişmiş.

Yüce Allah kız çocuğunun büyüyüp gelişmesini, yavaş yavaş gelişen ekine benzetmiştir. Bu söz, istiâre-i tebeiyye yoluyla bütün hallerinde ona faydalı olacak şeylerle çocuğu yetiştirmekten mecazdır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ  [Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile karşıladı.] yani onun erkek çocuk yerine kız çocuğunu adamış olmasından razı oldu, adağını kabul etti. وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ  [Onu güzel bir bitki gibi özenle yetiştirdi.] ifadesi, onu güzel bir şekilde eğitmiş, her halinde kendisine faydalı olacak şekilde yetiştirmiş olmasını ifade eden bir mecazdır. [Allah onu Zekeriya’ya tevdi etti, Zekeriya’yı ona kefil (bakıcı, sorumlu) kıldı, onun faydasına olan şeyleri muhafaza etmesini sağladı.] şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

تَفَعَّلَ  vezni, söz konusu olan işi ortaya koyan kimsenin, o işi çok itina ile yaptığına delalet eder.  تَصَبَّرَ ، تَجَلَّدَ  ve benzeri kelimelerde olduğu gibi. Çünkü bu iki kelime, sabır ve celadet göstermede ciddiyeti ifade etmektedir. Buradaki  تَقَبَّلَ  fiili de bunun gibi kabul göstermede ileri bir dereceyi ve mübalağayı gösterir. تَقَبَّلَ  lafzı, her ne kadar bu manayı ifade ediyorsa da aynı zamanda mizacın aksine bir çeşit tekellüfü ve zora girmeyi de ifade etmektedir. Kabul lafzı ise mizaca uygun ve tekellüfsüz bir kabul etme manasını taşımaktadır. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ önce, ciddiyet ve önem vermeyi ifade etmek için  تَقَبَّلَ  fiilini, sonra bunun, mizacın hilafına değil de mizaca uygun bir kabul olduğunu ifade etmek için kabul masdarını getirmiştir. Bu manalar, Cenab-ı Allah hakkında her ne kadar imkânsız ise de mecaz yoluyla bu, bu kız çocuğunun terbiyesine Cenab-ı Hakk’ın büyük bir ilgi ve itina gösterdiğine delalet eder. İşte bu izah, yerinde ve makul bir açıklamadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Duanın teferruatlandırılması kabulun daha hızlı olması içindir. Duada tefrî’ sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاًۚ


İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle şart üslubundadır.  كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

Şart cümlesi olan  دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. دَخَلَ  fiiline müteallik olan car-mecrur  عَلَيْهَا , konudaki önemine binaen, fail olan  زَكَرِيَّا ‘ ya takdim edilmiştir

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًاۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî  kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Mef’ûl olan  رِزْقًاۚ ’ daki nekrelik tazim, kesret ve nev ifade eder.

الْمِحْرَابَۙ , “yukarıda ve yüksekte bulunan yer, oda” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الْمِحْرَابَ  kelimesindeki tarif, cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًاۚ  cümlesi,  وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا  cümlesinden bedel-i iştimâldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَا , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ  cümlesi ise istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Zaman zarfı ve soru ismi  اَنّٰى ’nın müteallakı olan mukaddem haber mahzuftur. Car-mecrur  لَكِ  de mahzuf habere mütealliktir.

Muahhar mübtedanın işaret ismi  هٰذَا  ile marife olması işaret edilene tazim ifade eder.

İstînâfî beyaniyye olarak fasılla gelen  قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ  cümlesinin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالَتْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif vardır.  مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ  car- mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.

عِنْدِ اللّٰهِ  izafeti veciz ifadenin yanında muzâfa tazim ifade eder.

قَالَ - قَالَتْ  fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَنّٰى  harfi, şaşma ifade eder. Beklenmedik durumlarda zaman ve mekân için kullanılır. Nereden ve nasıl gibi. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Denildiğine göre Zekeriya (a.s) onun için mescitte bir mihrap yani merdivenle çıkılan yüksekçe bir oda inşa etmiştir. Bir görüşe göre mihrap, meclislerin en ön ve kıymetli yeridir. Bu durumda Hz. Meryem sanki Beyt-i Makdis’in en kıymetli yerine konulmuş olmaktadır. Bir başka görüşe göre İsrailoğulları mescitleri mihrap olarak isimlendirirdi. Rivayete göre Hz. Meryem’in mihrabına sadece Zekeriya (a.s) girer, başka kimse girmez; Zekeriya (a.s) çıktığı zaman da yedi kapıyı üst üste kilitlermiş. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl) 

اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ


Fasılla gelmiş müstenefedir.  اِنَّ  ve kasrla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ’ nin isminin lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.  اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ  cümlesi  اِنَّ ‘ nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِنَّ ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘ in sılası olan  يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بِغَيْرِ حِسَابٍ  hasr anlamındadır. Çünkü hesap, hesaplanan şeyin artmayacak ve eksilmeyecek şekilde hapsedilmesini, sabitlenmesini gerektirir. Bunun manası şudur: Allah, dilediği kişinin rızkını miktarı bilinmeyecek şekilde verir. Çünkü o miktar Allah’ın lütfuna emanet edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

بِغَيْرِ حِسَابٍ  car-mecruru  يَرْزُقُ  fiiline mütealliktir. Kasr ifade eder. حِسَابٍ ‘ a muzâf olan غَيْرِ , kasr ifade eder. Kasr, fiille car-mecrur arasındadır. يَرْزُقُ  maksur-sıfat, بِغَيْرِ حِسَابٍ maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

حِسَابٍ ‘ deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre umum ve şumûle işarettir. 

Ayetin son cümlesinde mütekellimin Hz. Meryem mi Allah Teâlâ mı olduğu tartışmalıdır.

Kur’an’da ismi geçen tek kadın Hz. Meryem’dir. 34 kere geçmiştir. Meryem, İbranice’de “Rabbin hizmetçisi olan kadın” demektir. 

زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا  [Zekeriyya, mabede her girişinde onun yanına, bir rızık bulurdu.] Tefsirlerde bu rızkın, kışın yaş üzüm ve incir gibi yaz meyveleri, yazın da kış meyvesi olduğu söylenmiştir.  يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ  [Ve ey Meryem, bu sana nereden geliyor, derdi.] Yani bu [meyveler] sana nereden geldi? Halbuki senin yanına benden başka kimse girmiyor. Ayrıca şu an bu meyveler, bu dünyada da yoklar. 

قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ  [O da: Bu, Allah tarafındandır.] Yani bana onu Cebrail, Allah Teâlâ’dan getiriyor. Onu Allah benim için yaratıyor.  اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

[Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.] Bir görüşe göre bu, Hz. Meryem’in sözünün devamıdır. Hasan-ı Basrî, “Bu söz Allah Teâlâ’nın hitabıdır.” demiştir. Yani Allah ona ameli karşılığında hak ettiğini hesap etmeden verir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî ʿilmi’t-tefsîr)

Rızkın Hz. Meryem’in yanında bulunması, onun şanının yüceliğine, şerefinin derecesine ve bu meziyet ile diğer insanlardan üstün oluşuna bir delildir.

Ayetteki  رِزْقًا  kelimesinin nekre olması, bu rızkın şanının yüceliğine delalet etmektedir. Sanki şöyle denilmiştir: “Bir rızık, yani nadide ve hayranlık uyandıran bir rızık…” بِغَيْرِ حِسَابٍ  “Hesapsız” tabiri, “çokluğu ölçülemeyecek derecede” veya “isteyen bir kimsenin, meydana gelmesine uygun bir şekilde istemesi bulunmaksızın, yani istemediği kadar” manasındadır. Bu, “(Allah) onu, hesaba katmadığı bir taraftan rızıklandırır.” (Alâk/3) ayeti gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)