وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِماًۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ٧٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنْ | -nden |
|
| 2 | أَهْلِ | ehli- |
|
| 3 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 4 | مَنْ | öylesi (vardır ki) |
|
| 5 | إِنْ | eğer |
|
| 6 | تَأْمَنْهُ | ona emanet bıraksan |
|
| 7 | بِقِنْطَارٍ | yüklerle mal |
|
| 8 | يُؤَدِّهِ | onu öder |
|
| 9 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 10 | وَمِنْهُمْ | ve onlardan |
|
| 11 | مَنْ | öylesi (de vardır ki) |
|
| 12 | إِنْ | eğer |
|
| 13 | تَأْمَنْهُ | ona versen |
|
| 14 | بِدِينَارٍ | bir dinar |
|
| 15 | لَا |
|
|
| 16 | يُؤَدِّهِ | onu ödemez |
|
| 17 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 18 | إِلَّا | başka türlü |
|
| 19 | مَا |
|
|
| 20 | دُمْتَ | sürekli |
|
| 21 | عَلَيْهِ | başına |
|
| 22 | قَائِمًا | dikilmeden |
|
| 23 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 24 | بِأَنَّهُمْ | onların (içindir) |
|
| 25 | قَالُوا | dedikleri |
|
| 26 | لَيْسَ | yoktur |
|
| 27 | عَلَيْنَا | bize |
|
| 28 | فِي | karşı |
|
| 29 | الْأُمِّيِّينَ | ümmilere |
|
| 30 | سَبِيلٌ | bir yol (sorumluluk) |
|
| 31 | وَيَقُولُونَ | ve söylüyorlar |
|
| 32 | عَلَى | karşı |
|
| 33 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 34 | الْكَذِبَ | yalan |
|
| 35 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 36 | يَعْلَمُونَ | bile bile |
|
Burada genel olarak Ehl-i kitap’tan söz edilmekle beraber, bu âyetle devamındaki âyetler tarihî bilgilerin ve hadîs-i şeriflerin ışığında incelendiğinde, özellikle kutsal kitaplarındaki ifade ve hükümleri çarpıtarak takdim eden yahudilerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bazı yahudi din adamları, yahudilerin kendi dinlerinden olmayanlara karşı yapacakları haksızlıklardan ötürü sorumlu olmayacakları yorumunu yaymışlardı.
İşte 75. âyette, bu anlayışın bir uzantısı olarak Ehl-i kitap’tan bir kesimin, kutsal bir kitapları bulunmayan Araplar’a “ümmîler” diyerek onları hafife alıp mallarını haklı bir gerekçe olmaksızın yiyebilecekleri ve bu yüzden de hiçbir veballerinin olmayacağı iddiasında bulunduklarına işaret edilmektedir.
Her iki davranış biçiminin hayret anlamı içeren cümle yapısı içinde ifade edilmiş olduğunu belirten İbn Âşûr, bunlardan birincisini “Kendi çevrelerinde emanete hıyaneti meşrû sayan bir anlayış hâkim olmasına rağmen dürüstlükten ayrılmayan insanlar da var!” şeklinde, ikincisini “Allah’ın kitabına tâbi olduklarını iddia ettikleri halde emanete hıyaneti ahlâka uygun sayabilen kişiler de var!” şeklinde açıklar. (III, 285) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
Denera دنر :
Dinar sözcüğünün aslı دِنَّارٌ 'dır. Sonradan iki nûn ن harfinden biri yâ ي harfine çevrilmiştir. (Müfredat)
Elmalılı Hamdi Yazır dinar kelimesi hakkında 'dinar kelimesinin aslı dinnardır. Kimisine göre din ile nar kelimelerinden oluşmuştur. Hakkıyla alınca ‘din’ olur, haksız alınca da ‘nar’ (ateş) olur.' demiştir.
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekli dinardır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مِنْ اَهْلِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اِنْ تَأْمَنْهُ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اِنْ iki muzariyi cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَأْمَنْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِقِنْطَارٍ car mecruru تَأْمَنْهُ fiiline mütealliktir.
فَ karînesi olmadan gelen يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ cümlesi şartın cevabıdır.
يُؤَدِّ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir ه۪ٓ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَيْكَ car mecruru يُؤَدِّ fiiline mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤَدِّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أدي ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِماًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ile istînâfiyyeye matuftur.
İsim cümlesidir. مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اِنْ تَأْمَنْهُ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اِنْ iki muzariyi cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. تَأْمَنْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِد۪ينَارٍ car mecruru تَأْمَنْهُ fiiline mütealliktir.
فَ karînesi olmadan gelen لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ cümlesi şartın cevabıdır.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤَدِّ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir ه۪ٓ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلَيْكَ car mecruru يُؤَدِّ fiiline mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. مَا ve masdar-ı müevvel, zaman zarfı olarak يُؤَدِّه۪ٓ fiiline mütealliktir.
مَا دُمْتَ istimrar (devamlılık) fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder.
دُمْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamir دَامَ ’ nin ismi olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru قَٓائِمًا ’ e mütealliktir. قَٓائِمًا kelimesi دَامَ ’ nin haberi olup fetha ile mansubdur.
قَٓائِمًاۜ ; sülâsi mücerredi قوم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذَ ٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك muhatap zamiridir. أَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harfi ceriyle ذَ ٰلِكَ ’ nin mahzuf haberine müteallik, mahallen mecrurdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamir أَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَالُٓوا cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl لَيْسَ عَلَيْنَا ’ dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
عَلَيْنَا car mecruru لَيْسَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. فِي الْاُمِّيّ۪نَ car mecruru mahzuf habere müteallik olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. سَب۪يلٌ kelimesi لَيْسَ ’ nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فِي harf-i ceri mecruruna mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak vardır / mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. Burada ‘söz ve görüş konusu olarak’ manasındadır. Yani ümmiler hakkında demektir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَقُولُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّهِ car mecruru يَقُولُونَ fiiline veya الْكَذِبَ ’ nin mahzuf haline mütealliktir. الْكَذِبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. هُمْ يَعْلَمُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَعْلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Burada rağmen manasındadır. Yani Allah'a rağmen demektir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal.(Harfi cerli veya zarflı isim)Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِماًۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَنْ , muahhar mübtedadır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsulûn sılası olan terkip اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ , şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَأْمَنْهُ fiiline müteallik car-mecrurdaki قِنْطَارٍ kelimesinin nekreliği kıllet ifade eder.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Fiillerin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle 72. ayetteki وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ cümlesine ya da 69. ayetteki وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ cümlesine matuftur. Kıssanın kıssa üzerine atfı babındandır. Atfın sebebi olan münasebet ise Yahudilerin insanlar arasında İbrahim (a.s)’ın dinine en çok kendilerinin layık olduklarını iddia etmelerine rağmen Müslümanlara olan hasetleri ve İbrahim’in dininden sapmaları dolayısıyla Müslümanlarla ilişkilerindeki müdahaleci halleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ sözündeki müsnedin takdimi iki yerde de müsnedin sılasının muhtevasına taaccüb içindir. İlk cümlede din ehlinin ihanet ihtimali ve adetlerinde ihanet için bir mazeret söz konusuyken emanetin kuvvetine taaccüb edilmiştir. İkincide ise taaccüb; Allah’ın kitaplarından bir kitaba uyan kimsenin ahlakında ihanet olmasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette بِقِنْطَارٍ ve بِد۪ينَارٍ lafızlarının zikredilmesinden murad, çok sayıda veya az sayıda maldır. Yani "Ehl-i kitap içinde, kendilerine çok sayıda para ve mal emanet edildiği halde emaneti yerine getiren son derece güvenilir kişiler bulunduğu gibi,
yine onların içinde, kendilerine az miktarda mal emanet edilse bile hıyanet etmekten çekinmeyen son derece hain kişiler de vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًاۜ cümlesi atıf harfi وَ ’ la … وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَنْ , muahhar mübtedadır.
Muahhar mübteda konumunda olan müşterek has ism-i mevsulûn sılası olan اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًاۜ , şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَأْمَنْهُ fiiline müteallik car-mecrurun د۪ينَارٍ kelimesindeki nekrelik kıllet ifade eder.
فَ karinesi olmadan gelen لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًاۜ şeklindeki cevap cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Masdar harfi مَا ve akabindeki دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًا cümlesi masdar teviliyle zaman zarfı olarak يُؤَدِّه۪ٓ fiiline mütealliktir. قَٓائِمًا , nakıs fiil دُمْتُ ’nin haberidir.
مَا دُمْتُ istimrar fiillerindendir. Devamlılık ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلَيْهِ , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, amili olan قَٓائِمًا ‘ e takdim edilmiştir.
لَا ve اِلَّا ile oluşan kasr fiille müteallıkı arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale-s sıfattır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ cümlesiyle وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ cümlesi arasında sekizli mukabele sanatı vardır.
لَا يُؤَدِّه۪ٓ - يُؤَدِّه۪ٓ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
مِنْ - مَنْ - اِنْ - تَأْمَنْهُ - اِلَيْكَۚ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah burada ehli kitaptan iki fırkayı zikretmiştir. Birinci fırka ihanetten uzak durarak emaneti iade edenlerdir. İkinci fırka ise dinlerinde ihanetin mübah olduğunu sebep göstererek emaneti iade etmeyenlerdir. Bu ayetten maksat ikinci fırkayı zemmetmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تَأْمَنْهُ fiili بِ ile müteaddi kılınmıştır ve bu بِ harfinin عَلَي manasında olduğu da söylenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًا sözünün vakitlerden müferrağ istisna olması caizdir. مَا ‘ nın konumu bu vakitlere delalet eder. Takdiri şöyledir: Sana olan borcunu her zaman iade etmez. Sadece üzerinde dikilip durduğun zaman öder. اِلَّا dan sonra gelen مَا zarf olarak nasb olur. مَا masdariyyenin delalet ettiği masdarlardan müferrağ olması da caizdir. Bu durumda اِلَّا dan sonra gelen مَا hal olarak mansub olur. Çünkü masdarlar hal olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَٓائِمًا kelimesi عَلَي harfiyle müteaddi kılınmıştır. Çünkü القِيامَ ısrar ve tekrar manasında mecazdır. Kıyamın istila harfi ile müteaddi olması istiare için karînedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَلَيْهِ قَٓائِمًا sözünde car-mecrur ihtimam için müteallakına takdim edilmiştir. Bu takdimde ısrar manası vardır. Yani ‘’Sen onun tepesine dikilip durmadıkça emanetini sana ödemez’’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ kavlinin kullanımı مَرَرْتُ بِهِ ve مَرَرْتُ عَلَهِ (Ona uğradım) denilmesi gibidir. اَمِنْتُهُ بِكَذَا ve اَمِنْتُهُ عَلَى كَذَا "Ona falan hususta güvendim" denilir. Buradaki بِ harfi, emaneti yapıştırmak ve bitiştirmek, عَلَى harf-i ceri de emanete hakim kılmak manasındadır. Buna göre bir kimseye bir şey güvenilip emanet edildiği zaman, o kimseye olan yakınlığı ve onu koruyup gözetme münasebetinden dolayı, emanet edilen o şey adeta o şahsa yapıştırılmış ve bitiştirilmiş gibi olur. Yine bu mal emanet edilen kimse, bu emanete hakim olmuş ve adeta onu ele geçirmiş bir kimse gibi olur. İşte bu sebepten dolayı, bu manayı her iki şekilde ifade etmek de güzel olmuştur. اَمِنْتُكَ بِدِينَارِ (Sana, bir dinar emanet ettim) sözünün, "Bu hususta sana güvendim" manasında اَمِنْتُكَ عَلَيْهِ (Sana, onu emanet ettim) sözünün ise "Seni, ona emin ve muhafız kıldım" manasında olduğu söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette geçen قَٓائِمًا lafzı hakkında şu iki izah yapılmıştır:
1) Bazı alimler bunu hakiki manasıyla almışlardır.
Süddî şöyle demiştir: "Bu, "bizzat onun yanında dikilip ondan ayrılmadıkça..." manasındadır. Buna göre ayet, "O, yanı başında dikilip durduğun müddetçe, kendisine verdiğin şeyi itiraf edip kabul eder. Fakat işi ihmal edip geriye bırakır ve ertelersen inkâr eder" demektir.
2- Bazı alimler de bu lafzı mecazî manada almış ve şu izahları yapmışlardır: İbn Abbas (ra), bu ifadeden maksadın ısrar etmek, çekişmek, davalaşmak ve istemek manaları olduğunu söylemiştir. İbn Kuteybe "Bu kelimenin aslı şuna dayanır: Bir Şeyi ısrarla isteyip peşine düşen kimse, o şey için kâim (ayakta) olmuş olur. Onun peşini bırakan kimse ise adeta ona aldırmamış, oturup kalmış olur. Bunun delili, اُمَّةٌ قَاءِمَةٌ (Âl-i İmran, 113) yani, "Allah'ın emrine göre çalışıp, hiç ondan çıkmayan bir ümmet" ayetidir. Sonra bir işin peşini bırakmayan herkes için, bizzat ayakta bulunma söz konusu olmasa da ‘’ اِنَّهُ قَامَ بِهِ (onun peşini bırakmadı denilir)" demiştir. Ebu Ali el-Fârisî de Arapça'da "kıyam" (ayakta durma) kelimesinin, devam ve sebat manasına geldiğini söylemiştir ki biz bunu, يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ (Bakara, 3) ayetinin tefsirinde zikrettik. دِينًا قِيَمًا "Dimdik ayakta duran bir din" (Enam, 161) ayeti de böyledir. Bu "devam eden, mensûh olmayan sabit bir din" demektir. Buna göre ayetteki ifadesi اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِمًاۜ "Emanet ettiğin bu malı ondan geri istemeye ısrarla devam etmedikçe..." manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ
Ayetin bu cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. ذٰلِكَ mübtedadır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgulamanın yanında tahkir ifade eder.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekid harfi اَنَّ ‘nin dahil olduğu بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ cümlesi masdar teviliyle, sebep bildiren بِ harfi ile ذَ ٰلِكَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اَنَّ ‘nin haberi olan قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌ , nakıs fiil لَيْسَ ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عَلَيْنَا ve فِي الْاُمِّيّ۪نَ car mecrurları, لَيْسَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. سَب۪يلٌ muahhar ismidir.
سَب۪يلٌ ’ deki nekrelik kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.
سَب۪يلٌ , cümlede vebal manasında müstear olmuştur.
فِي الْاُمِّيّ۪نَ ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. الْاُمِّيّ۪نَ içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat onlarla ilgili işleri mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Ümmilere yaptıkları kötülükler, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذَ ٰلِكَ ile ehli kitabın durumuna işaret etmektedir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذَ ٰلِكَ ile müşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz.(Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Uzaktaki eşyayı işaret eden ذٰلِكَ kelimesinin kullanılması da onların şer ve fesatta çok ileri gittiklerini zımnen belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فِي harfi burada ta’lil içindir. Ta’lil olması kendileriyle ilgili değildir. Bunun delili فِي harfi ile mecrur olan muzâfın takdiridir. Bu takdir; في مُعامَلَةِ الأُمِّيِّينَ (ümmilerin işlerinde) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْاُمِّيّ۪ ; Kitap ehli olmayan demektir. Bu anlamın en büyük delili bu ayettir. Okuma yazma bilmemek bir kusur değildir. Aksine o zaman için okuma yazma bilmek şaşılacak bir durumdur.
سَب۪يلٌ kelimesi sorumluluk, vebal manasında kullanılmış. Arapça'da sebil kelimesinin kınama, azarlama, eleştiri, suçlama gibi manalarda kullanılması mecazen meşhurdur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Tevbe/91, 93)
Ayette geçen الْاُمِّيّ۪ kelimesinin manası الاُمُّ (ana, asıl, kök, anne...) 'ye '' mensup olan" demektir. Hazret-i Peygamber (sav)'in yazı yazmadığı için "ümmi diye adlandırıldığı söylenmiştir. Bu böyledir, çünkü الاُمُّ bir şeyin aslı ve temeli demektir. Binaenaleyh, yazı yazamayan birisi, aslolan yazı yazamama işini sürdürmüştür demektir. Hazret-i Peygamber (sav)'in "Ümmü'l-Kurâ" (Beldelerin anası, aslı…) olan Mekke'ye nispet edilmesi sebebiyle bu ümmî vasfını almış olduğu da söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَلَى اللّٰهِ car-mecruru يفترون manasını tazmin etmek üzere يَقُولُونَ fiiline mütealliktir.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَقُولُونَ fiiline müteallik olan car-mecrur عَلَى اللّٰهِ , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan الْكَذِبَ ‘ ye takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Hal وَ ’ ıyla gelen وَهُمْ يَعْلَمُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede müsned olan يَعْلَمُونَ ‘ nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder.
يَقُولُونَ - قَالُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mütekellimin amacına göre yapılan takdim-tehirler kelama güzellik kazandırır ve etkisini arttırır.
وَهُمْ يَعْلَمُونَ cümlesinde olduğu gibi müsnedün ileyhi takdim edilmiş terkibin müspet olması ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; Sa‘d ve Dr. Fâdıl Hasan Abbas’a göre yine tahsis ifade eder. Ancak Sekkakî bunun tahsis ifade etmediği görüşündedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
يَقُولُونَ , قَالُوا ve يَعْلَمُونَ kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
[Allah adına yalan söylüyorlar.] Allah Teâlâ onların “Bu (dinimizden olmayanların malları bize helal olması) Tevrat’ta olan şeydir.” sözlerine cevap vermiştir ve [Allah hakkında yalan söylüyorlar.] buyurmuştur. [Halbuki bunu biliyorlar.] Yani Allah adına yalan söylediklerinin farkındalar. Bir görüşe göre onlar Allah’ın Tevrat’ta herkes hakkında emaneti yerine getirmelerini emrettiğini bilmektedirler. Dahhâk şöyle demiştir: Onlar Hz. Muhammed aleyhisselâmın davetinin hak olduğunu biliyorlar. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Bu ayet, alacağını dava yoluyla takip ve ispat sadedinde şahit dinletmek isteyen alacaklının durumunun mübalağalı biçimde ifadesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)