Âl-i İmrân Sûresi 79. Ayet

مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَاداً ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ  ٧٩

Allah’ın, kendisine Kitab’ı, hükmü (hikmeti) ve peygamberliği verdiği hiçbir insanın, “Allah’ı bırakıp bana kullar olun” demesi düşünülemez. Fakat (şöyle öğüt verir:) “Öğretmekte ve derinlemesine incelemekte olduğunuz Kitap uyarınca rabbânîler (Allah’ın istediği örnek ve dindar kullar) olun.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا
2 كَانَ mümkün değildir ك و ن
3 لِبَشَرٍ hiçbir insanın ب ش ر
4 أَنْ
5 يُؤْتِيَهُ ona vermesinden (sonra) ا ت ي
6 اللَّهُ Allah
7 الْكِتَابَ Kitap ك ت ب
8 وَالْحُكْمَ hüküm (hikmet) ح ك م
9 وَالنُّبُوَّةَ ve peygamberlik ن ب ا
10 ثُمَّ sonra (o kalksın)
11 يَقُولَ demesi ق و ل
12 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
13 كُونُوا olun ك و ن
14 عِبَادًا kul(lar) ع ب د
15 لِي bana
16 مِنْ
17 دُونِ bırakıp د و ن
18 اللَّهِ Allah’ı
19 وَلَٰكِنْ fakat (der ki)
20 كُونُوا olun ك و ن
21 رَبَّانِيِّينَ Rabbe halis kullar ر ب ب
22 بِمَا şeyler gereğince
23 كُنْتُمْ olduğunuz ك و ن
24 تُعَلِّمُونَ okuyor ع ل م
25 الْكِتَابَ Kitap ك ت ب
26 وَبِمَا ve
27 كُنْتُمْ olduğunuz ك و ن
28 تَدْرُسُونَ öğretiyor د ر س
 

Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara "Allah’ı bırakıp bana kul olun" demesi düşünülemez. Aksine "Okuyup öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince rabbin halis kulları olun!" der. 

Peygamber, kendisinin kul olduğunu, kulların da kullukları ve ibadetleriyle yöneldiği biricik ilâhın Allah olduğunu kesin olarak biliyordu; insanlardan kulluğu gerektiren ilâhlık sıfatını kendisine yatırmalarını istemesi mümkün değildi. 

Hiçbir peygamberin insanlara “Allah’ı bırakarak bana kul olun” demesi söz konusu olamaz. Peygamberin onlara çağrısı “Allah’a kul olmayı benimseyin” şeklindedir. Allah’ın kulları ve köleleri olarak Allah’a bağlanın, ibadet ile yalnız ona yönelin. Hayat sisteminizi yalnız O’ndan alın. 

Böylece tertemiz ve Rabbanîler olarak O’na yönelin. Kitabı bilmenizin ve onu tetkik etmenizin hükmü ile Rabbaniler olunuz. Çünkü kitabı bilmenin ve onu tetkik etmenin gereği budur. (Fizilal’il Kur’ân)

 

 ما كانَ şeklindeki olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. Bundan maksat şudur: “Allah’ın kendisine peygamberlik verdiği ve şeriat gönderdiği peygamberin uluhiyet iddiasında bulunması, bırakın bunun meydana gelmesini, aklen tasavvur dahi edilemez” demektir (Sabuni).

 

 

  مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ 

 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. 

لِبَشَرٍ  car mecruru  كَانَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  كَانَ ’ nin muahhar ismi olarak mahallen mnasubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

Fiil cümlesidir. يُؤْتِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْكِتَابَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ  kelimeleri, atıf harfi  وَ ’ la  الْكِتَابَ ’ ye matuftur.

Buradaki  مَا كَانَ  ifadesinde iki vecih vardır: 

Birincisine göre bu ifade nefy anlamındadır. Yani hiçbir peygamber bu niteliğe sahip olamaz.  مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ  [Allah elbette evlat edinmiş değildir. (Meryem Suresi, 35)] ayeti de böyledir. 

İkinci vecih ise “Böyle bir şey yapması peygambere haramdır. şeklindedir. Mesela, bir kişiye:  مَا كَانَ لَكَ اَنْ تَفْعَلَ كَذَا  (Senin böyle yapmaya hakkın yok.) denildiğinde de işin yasak olduğu anlaşılır.  وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَغُلَّ  [Hiçbir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz.” (Âl-i İmran Suresi, 161) ayetinde de böyle bir anlam vardır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) 

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُؤْتِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَاداً ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ

 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَقُولَ  fetha ile mansub muzari fiildir. لِلنَّاسِ  car mecruru  يَقُولَ  fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavli, كُونُوا عِبَادًا ل۪ي ’ dur. يَقُولَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُونُوا  nakıs, ن ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. كُونُوا ‘ nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عِبَادًا  kelimesi  كُونُوا ’ nun haberi olup fetha ile mansubdur. 

ل۪ي  car mecruru  عِبَادًا ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. مِنْ دُونِ  car mecruru  ل۪ي ’ deki mütekellim zamirinin mahzuf haline mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)       

 

وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ


Cümle, mukadder fiilin mekulü’l kavlidir. Takdiri;  ولكن يقول كونوا  şeklindedir.  

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنْ  istidrak harfidir.  لٰكِنّ ’ den muhaffefedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كُونُوا  nakıs, ن ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. كُونُوا ‘ nun ismi cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. رَبَّانِيّ۪نَ  kelimesi, كُونُوا ’ nun haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. مَا  ve masdar-ı müevvel fiil manasında olduğu için  بِ  harf-i ceriyle  رَبَّانِيّ۪نَ’ ye mütealliktir.  

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  تُمْ  muttasıl zamir  كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. تُعَلِّمُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ’ ün haberi olarak mahallen mansubdur. 

تُعَلِّمُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir.  مَا  ve masdar-ı müevvel بِ  harf-i ceriyle  رَبَّانِيّ۪نَ ’ ye mütealliktir. Çünkü fiil manasındadır.

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَدْرُسُونَ  cümlesi,  كُنْتُمْ ’ ün haberi olarak mahallen mansubdur. 

تَدْرُسُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ  [Fakat der ki: Rabbânî olunuz.]  اَلرَّبَّانِيُّ  kelimesi, tıpkı  رَقَبَانِي  ve  لِحْيَانِي  kelimeleri gibi  اَلرَّب  kelimesine bir  انِ  ilave edilerek yapılmış bir ism-i mensubdur. Anlamı ise; ‘’Allah’ın dinine ve O’na itaate çok sıkı bir şekilde bağlı olan kimse’’dir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُعَلِّمُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

 

 

مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ

 

 Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi  كَانَ ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur olan لِبَشَرٍ , nakıs fiil  كَانَ ‘ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.

لِبَشَرٍ ’ deki nekrelik kıllet ve umum içindir. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre, umum ifade eder.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ’ nin muahhar ismi konumundadır.

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle, lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. 

وَالْحُكْمَ  ve  وَالنُّبُوَّةَ  kelimeleri  الْكِتَابَ ’ ye atfedilmiştir cihet-i camia tezayüftür. Kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَا كَان ‘ li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir 3/79) 

الْحُكْمَ  kelimesi “hikmet” anlamına gelir ki bu da sünnettir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

بَشَرٍ  kelimesi  hükmün illet ve sebebini zımnen açıklıyor. Çünkü İsa’nın beşer olması, o kâfirlerin kendisine isnat ettikleri emre münafidir. Yani hiçbir beşer, Allahu Teâlâ kendisine, hakkı açıklayan, tevhidi emreden ve şirki yasaklayan kitap, hikmet (ilâhî sünneti anlayıp kavrama ilmi) ve nübüvvet verdikten, onu bu şereflerle şereflendirdikten sonra insanlara dönüp: “Allah’ı bırakıp da veya Allah ile beraber bana kulluk edin!” demesi kendisine yaraşmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ما كانَ لِبَشَرٍ  sözündeki  لِ  istihkak manasındadır. Hiç bir insanın bunu hak etmediğini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesi, terahi ifade eden atıf harfi  ثُمَّ  ile masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يَقُولَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كُونُوا عِبَادًا ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesi,  كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Car-mecrur  ل۪ي , nakıs fiil  كان ‘ nin haberi  عِبَادًا ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car-mecruru ise  ل۪ي ‘ deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Sıfatın ve halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مَا كَانَ - كُونُوا  arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

لِبَشَرٍ - لِلنَّاسِ  kelimeleri arasında mürâât- nazîr sanatı vardır.

“Allah’ın yanında (yanı sıra) bana kullar olun.” ifadesinde geçen  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  ibaresine “Allah'ın yanı sıra” manasının verilmesi uygundur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Mustafa Yıldız, Ümit Şimşek, Mahmut Kısa) 

Burada vahiy, hüküm ve nübüvvet verilen kişilerin, “Allah'ı bırakın da bana” veya “Allah’ın yanında bana da kulluk edin.” demesinin yakışık almayacağı ifade edilmiştir. 

Ayetin anlamı, كُونُوا عِبادًا لِي  sözünün hiçbir insan için geçerli olmadığıdır. Bu  لّ  harfi,  وما كانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ [Halbuki Allah, onlara azap edecek değildir.] (Enfal Suresi, 33) ayetinde olduğu gibi asıl cuhûd lam’ı manasında gelmiştir. Cuhûd lam’ının bulunduğu bütün cümleler burada olduğu gibi mübalağalı bir olumsuzluk ifadesi için kalp kabilindendir. Öyle ki böyle bir fiili yapacak bir müsnedün ileyhin varlığı olumsuzlanır. Yani yaratılış olarak böyle bir fiili yapmaktan uzaktır. Bunun için de cuhûd olarak isimlendirilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

 وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ

 

İstidrak harfinin dahil olduğu  وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ  cümlesi وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ  cümlesi, takdiri  يقول ( der) olan mukadder fiilin mekulü’l kavli olarak mahallen mansubdur.

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf fiilin mekulü’l kavl cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. 

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ  cümlesi masdar tevilinde,  رَبَّانِيّ۪نَ ‘ ye mütealliktir. كاَن ’ nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İkinci masdar harfi ve aynı üslupta gelen sılası  كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ , masdar tevilinde önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir.

كان ’ nin haberi olan  تُعَلِّمُونَ ‘ nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm  ifade etmiştir. 

كان ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’ nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُونُوا - كُنْتُمْ - كَانَ  kelimeleri arasında iştikak cinası,  لٰكِنْ - كَانَ  arasında cinas-ı nakıs ve bu gruplardaki kelimeler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كُونُوا -  الْكِتَابَ - اللّٰهِ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

تُعَلِّمُونَ - الْكِتَابَ -  تَدْرُسُونَۙ  kelimeleri arasında mürâât- nazîr sanatı vardır.

رَبَّانِيّ۪نَ kelimesi İbranicede de ‘alimler’ manasını taşır, dolayısıyla “alimler olun” anlamı vardır. 

Bu ayette kitabın manası daha umumi olabilir. Vahyi veya nazil olan kitapların hepsini ifade eder.

İlmin ve dersin konusu kitaptır ve en geniş manada vahyedilen kitaptır.

Kitabı öğrenmekten sonra ders çalışmanın zikredilmesi öğrenimin ancak ders yoluyla müzakere ve tekrarla yerleşeceğini ifade eder.

Ayet; ilmin, talimin ve tedrisin insanın rabbani olmasının sebebi olduğunu gösterir. Binaenaleyh kim bundan başka bir gaye ile öğretim ve eğitim işiyle meşgul olursa onun gayretleri boşa gitmiş ve işi neticesiz olmuş olur. Bu, zahiren güzel görünen bir ağaç dikip meyvesinden istifade edemeyen bir kimsenin durumuna benzer. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İlim, talim ve tedris, sahibinin rabbani olmasını gerektiren şeylerdir. Sebep, şüphe yok ki müsebbebden (neticeden) başkadır. Binaenaleyh bu durum bir kimsenin rabbani olmasının, alim, muallim ve tedriste devamlı bir kimse olmasından farklı bir şey olmasını gerektirir. Bu da ancak o kimsenin Allah rızası için öğrenmiş, öğretmiş ve tedrisatta bulunmuş olmasıyla mümkün olur. Velhasıl onu bütün bu işlere sevk eden, Allah rızasını elde etme gayesi; her türlü kötü fiilden vazgeçiren de Allah’ın cezasından sakınma isteğidir. Peygamberin, insanlara bunu emrettiği sabit olunca insanlara kendisine kulluğu emretmiş olmasının imkânsızlığı sabit olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

[İnsanlara “Allah’ı bırakıp bana kul olun!” demesi mümkün değildir.] Yani bana tapın ve beni ilâh edinin demesi imkân dışındadır. Sizi Üzeyir’i ve İsa’yı rab edinmekten alıkoyan Hz. Muhammed’in (s.a.v) böyle bir şey yapması nasıl mümkün olabilir? O kendisi hakkında böyle bir şeye nasıl razı olur? Bir görüşe göre bu ayet ehl-i kitaba cevaptır. Yani kendilerine kitap verildikten sonra İsa ve Üzeyir’in veya başka bir peygamberin insanlara böyle bir şey teklif etmesi mümkün değildir. Bilakis şöyle demesi gerekir: ‘’Rabbe halis kullar olunuz.’’ Yani bu peygamber insanlara ancak ‘’Rabbanî alimler olunuz.’’der. Mukātil şöyle demiştir: ‘’Allah Teâlâ’ya ibadet eden kimseler olunuz.’’ Kelbî şöyle demiştir: “Tevrat’takileri öğreniniz.” Bir görüşe göre “Hikmet sahibi alimler olunuz.” demektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

“Rab” kelimesine elif ve nûn harflerinin ilave edilmesi, bu sıfatın kemâline işaret etmek içindir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)