بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَر۪يقاً يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِۚ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ٧٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنَّ | ve şüphesiz |
|
| 2 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 3 | لَفَرِيقًا | bir grup (var ki) |
|
| 4 | يَلْوُونَ | eğip bükerler |
|
| 5 | أَلْسِنَتَهُمْ | dillerini |
|
| 6 | بِالْكِتَابِ | Kitapla |
|
| 7 | لِتَحْسَبُوهُ | siz sanasınız diye |
|
| 8 | مِنَ | -tan |
|
| 9 | الْكِتَابِ | Kitap- |
|
| 10 | وَمَا | (halbuki) yoktur |
|
| 11 | هُوَ | o |
|
| 12 | مِنَ |
|
|
| 13 | الْكِتَابِ | Kitapta |
|
| 14 | وَيَقُولُونَ | ve derler |
|
| 15 | هُوَ | o |
|
| 16 | مِنْ | -ndandır |
|
| 17 | عِنْدِ | katı- |
|
| 18 | اللَّهِ | Allah |
|
| 19 | وَمَا | oysa değildir |
|
| 20 | هُوَ | o |
|
| 21 | مِنْ | -ndan |
|
| 22 | عِنْدِ | katı- |
|
| 23 | اللَّهِ | Allah |
|
| 24 | وَيَقُولُونَ | ve söylerler |
|
| 25 | عَلَى | karşı |
|
| 26 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 27 | الْكَذِبَ | yalan |
|
| 28 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 29 | يَعْلَمُونَ | bile bile |
|
وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَر۪يقاً يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
مِنْهُمْ car mecruru اِنَّ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
فَر۪يقا kelimesi, اِنَّ ’ nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. يَلْوُ۫نَ cümlesi, فَر۪يقًا ’ ın sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَلْوُ۫نَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَلْسِنَتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْكِتَابِ car mecruru يَلْوُ۫نَ fiiline veya اَلْسِنَتَ ’ nin mahzuf haline mütealliktir.
لِ harfi, تَحْسَبُوهُ fiilini gizli اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle يَلْوُ۫نَ fiiline mütealliktir.
تَحْسَبُو fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْكِتَابِ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûle mütealliktir. Takdiri; معدودا من الكتاب (kitaplardan bir kısmı) şeklindedir.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.
هُوَ munfasıl zamir مَا ’ nın ismi olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْكِتَابِ car mecruru مَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, 4) Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. يَقُولُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ‘ dir. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ عِنْدِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ haliyyedir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.
İsim cümlesidir. هُوَ munfasıl zamir مَا ’ nın ismi olarak mahallen merfûdur. مِنْ عِنْدِ car mecruru مَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. يَقُولُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ car mecruru يَقُولُونَ fiiline veya الْكَذِبَ ’ nin mahzuf haline mütealliktir. الْكَذِبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. هُمْ يَعْلَمُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. و haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَعْلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَر۪يقاً يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِۚ
Ayet, önceki ayetteki istînâfa وَ ‘ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مِنْهُمْ car mecruru إِنَّ ’ in, mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
إِنَّ ‘ nin muahhar ismi olan لَفَر۪يقًا ’ daki nekrelik tahkir ifade eder.
يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ cümlesi, لَفَر۪يقًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ ‘[Dillerini eğip bükerler] ifadesi anlamı değiştirirler manasında kinayedir.
[Muhakkak onlardan bir grup (fırka) vardır, dillerini bükerler.] ifadesinde dil ile kastedilen mana kelimeler, sözlerdir. Mecaz-ı mürselden alete isnad vardır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’ nin gizli أنْ ’ le masdar yaptığı لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ cümlesi, mecrur mahalde olup يَلْوُ۫نَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَمَاهُوَ مِنَ الْكِتَابِ cümlesi وَ ’ la gelmiş hal cümlesidir. Menfi isim cümlesi formunda, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَيْسَ gibi amel eden مَا ’ nın haberinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. مِنَ الْكِتَابِ bu mahzuf habere mütealliktir.
لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ cümlesiyle وَمَاهُوَ مِنَ الْكِتَابِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Zamir yerine zahir isim olarak الْكِتَابِ ’ nin zikredilmesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ales’-sadr sanatları vardır.
Türkçede kullandığımız levye kelimesi يَلْوُ۫نَ fiilinden gelir.
وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَر۪يقًا يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ [Ehl-i kitaptan bir grup, kitabı okurken dillerini eğip bükerler.] لي ; bir şeyi ters yüz etmek demektir. Aslında kelime düz bir şeyi eğmek demektir. Ehl-i kitaptan bir grup ağızlarını eğerler. Burada isim haber mevkiinde bulunduğu için başına ل gelmiştir. Tertip üzere zikredildiğinde haber mevkiindedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
الْكِتَابِ kelimesi burada Tevrat için kullanılmıştır.
“Bu kitaptandır.” sözü kizbî haberdir.
يَلْوُ۫نَ [eğerler..] kelimesinin masdarı olan, اَللُّىُّ kelimesi, bir şeyi büküp onu dümdüz ve dosdoğru olmaktan çıkararak eğriltmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ve “O, Allah katındandır.” derler” buyurmuştur. Bil ki bazı alimler, “Cenab-ı Hakk’ın, “Siz onu kitaptan sanasınız diye... Halbuki o, kitaptan değildir.” buyruğu ile ve “O, Allah katındandır, derler. Halbuki o, Allah katından değildir.” buyruğu arasında mana bakımından bir fark yoktur. Fakat bunu, tekid için farklı iki lafızla tekrar etmiştir, demişlerdir.
Muhakkik alimler ise bu iki ifadenin farklı anlamlara geldiğini söyler. Çünkü kitapta olmayan her şeyin Allah katından olmadığı söylenemez. Zira şer’i hükümler bazen kitap bazen sünnet bazen icma bazen de kıyasla sabit olur ki bunların hepsi de Allah katındandır. Buna göre “Siz onu kitaptan sanasınız diye... Halbuki o kitaptan değildir.” ifadesi, hususi bir nefydir. Sonra bu hususi manadaki nefye, Allah, umumi bir nefyi atfederek ve “O, Allah katındandır, derler. Halbuki o, Allah katından değildir.” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ
Ayetin atıfla gelen bu cümlesi, يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi kizbî haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ’ in müteallakı olan haber mahzuftur.
وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ cümlesi, وَ ’ la gelmiş hal cümlesidir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. مَا ’ nın haberinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ bu mahzuf habere mütealliktir.
Veciz ifade kastına matuf عِنْدِ اللّٰه izafetinde Allah ismine muzâf olan عِنْدِ , şan ve şeref kazanmıştır. Bu izafetin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales’-sadr sanatları vardır.
هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ cümlesiyle, وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَى اللّٰهِ önemine binaen mef’ûl olan الْكَذِبَ ’ ye takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Zamir makamında zahir isimle Allah lafzının tekrarlanması durumun önemini vurgulamak ve ikaz içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ales’-sadr sanatları vardır.
Hal وَ ’ ıyla gelen وَهُمْ يَعْلَمُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder.
يَقُولُونَ - الْكِتَابِ - مِنْ - مَا - عِنْدِ - هُوَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ales’-sadr sanatı vardır.
İsm-i celalin (Allah) ve kitap kelimesinin zamir makamında açık olarak zikredilmeleri, cüret ettikleri sözlerin korkunçluğunu zımnen ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَاداً ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ ٧٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَا |
|
|
| 2 | كَانَ | mümkün değildir |
|
| 3 | لِبَشَرٍ | hiçbir insanın |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | يُؤْتِيَهُ | ona vermesinden (sonra) |
|
| 6 | اللَّهُ | Allah |
|
| 7 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 8 | وَالْحُكْمَ | hüküm (hikmet) |
|
| 9 | وَالنُّبُوَّةَ | ve peygamberlik |
|
| 10 | ثُمَّ | sonra (o kalksın) |
|
| 11 | يَقُولَ | demesi |
|
| 12 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 13 | كُونُوا | olun |
|
| 14 | عِبَادًا | kul(lar) |
|
| 15 | لِي | bana |
|
| 16 | مِنْ |
|
|
| 17 | دُونِ | bırakıp |
|
| 18 | اللَّهِ | Allah’ı |
|
| 19 | وَلَٰكِنْ | fakat (der ki) |
|
| 20 | كُونُوا | olun |
|
| 21 | رَبَّانِيِّينَ | Rabbe halis kullar |
|
| 22 | بِمَا | şeyler gereğince |
|
| 23 | كُنْتُمْ | olduğunuz |
|
| 24 | تُعَلِّمُونَ | okuyor |
|
| 25 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 26 | وَبِمَا | ve |
|
| 27 | كُنْتُمْ | olduğunuz |
|
| 28 | تَدْرُسُونَ | öğretiyor |
|
Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara "Allah’ı bırakıp bana kul olun" demesi düşünülemez. Aksine "Okuyup öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince rabbin halis kulları olun!" der.
Peygamber, kendisinin kul olduğunu, kulların da kullukları ve ibadetleriyle yöneldiği biricik ilâhın Allah olduğunu kesin olarak biliyordu; insanlardan kulluğu gerektiren ilâhlık sıfatını kendisine yatırmalarını istemesi mümkün değildi.
Hiçbir peygamberin insanlara “Allah’ı bırakarak bana kul olun” demesi söz konusu olamaz. Peygamberin onlara çağrısı “Allah’a kul olmayı benimseyin” şeklindedir. Allah’ın kulları ve köleleri olarak Allah’a bağlanın, ibadet ile yalnız ona yönelin. Hayat sisteminizi yalnız O’ndan alın.
Böylece tertemiz ve Rabbanîler olarak O’na yönelin. Kitabı bilmenizin ve onu tetkik etmenizin hükmü ile Rabbaniler olunuz. Çünkü kitabı bilmenin ve onu tetkik etmenin gereği budur. (Fizilal’il Kur’ân)
ما كانَ şeklindeki olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. Bundan maksat şudur: “Allah’ın kendisine peygamberlik verdiği ve şeriat gönderdiği peygamberin uluhiyet iddiasında bulunması, bırakın bunun meydana gelmesini, aklen tasavvur dahi edilemez” demektir (Sabuni).
مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
لِبَشَرٍ car mecruru كَانَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, كَانَ ’ nin muahhar ismi olarak mahallen mnasubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
Fiil cümlesidir. يُؤْتِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْكِتَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ kelimeleri, atıf harfi وَ ’ la الْكِتَابَ ’ ye matuftur.
Buradaki مَا كَانَ ifadesinde iki vecih vardır:
Birincisine göre bu ifade nefy anlamındadır. Yani hiçbir peygamber bu niteliğe sahip olamaz. مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ [Allah elbette evlat edinmiş değildir. (Meryem Suresi, 35)] ayeti de böyledir.
İkinci vecih ise “Böyle bir şey yapması peygambere haramdır. şeklindedir. Mesela, bir kişiye: مَا كَانَ لَكَ اَنْ تَفْعَلَ كَذَا (Senin böyle yapmaya hakkın yok.) denildiğinde de işin yasak olduğu anlaşılır. وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَغُلَّ [Hiçbir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz.” (Âl-i İmran Suresi, 161) ayetinde de böyle bir anlam vardır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْتِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَاداً ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَقُولَ fetha ile mansub muzari fiildir. لِلنَّاسِ car mecruru يَقُولَ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavli, كُونُوا عِبَادًا ل۪ي ’ dur. يَقُولَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُونُوا nakıs, ن ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. كُونُوا ‘ nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عِبَادًا kelimesi كُونُوا ’ nun haberi olup fetha ile mansubdur.
ل۪ي car mecruru عِبَادًا ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. مِنْ دُونِ car mecruru ل۪ي ’ deki mütekellim zamirinin mahzuf haline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ
Cümle, mukadder fiilin mekulü’l kavlidir. Takdiri; ولكن يقول كونوا şeklindedir.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنْ istidrak harfidir. لٰكِنّ ’ den muhaffefedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُونُوا nakıs, ن ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. كُونُوا ‘ nun ismi cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. رَبَّانِيّ۪نَ kelimesi, كُونُوا ’ nun haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. مَا ve masdar-ı müevvel fiil manasında olduğu için بِ harf-i ceriyle رَبَّانِيّ۪نَ’ ye mütealliktir.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. تُعَلِّمُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’ ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تُعَلِّمُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle رَبَّانِيّ۪نَ ’ ye mütealliktir. Çünkü fiil manasındadır.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَدْرُسُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’ ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تَدْرُسُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ [Fakat der ki: Rabbânî olunuz.] اَلرَّبَّانِيُّ kelimesi, tıpkı رَقَبَانِي ve لِحْيَانِي kelimeleri gibi اَلرَّب kelimesine bir انِ ilave edilerek yapılmış bir ism-i mensubdur. Anlamı ise; ‘’Allah’ın dinine ve O’na itaate çok sıkı bir şekilde bağlı olan kimse’’dir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُعَلِّمُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi علم ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi كَانَ ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur olan لِبَشَرٍ , nakıs fiil كَانَ ‘ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
لِبَشَرٍ ’ deki nekrelik kıllet ve umum içindir. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre, umum ifade eder.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ’ nin muahhar ismi konumundadır.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle, lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
وَالْحُكْمَ ve وَالنُّبُوَّةَ kelimeleri الْكِتَابَ ’ ye atfedilmiştir cihet-i camia tezayüftür. Kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَا كَان ‘ li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir 3/79)
الْحُكْمَ kelimesi “hikmet” anlamına gelir ki bu da sünnettir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
بَشَرٍ kelimesi hükmün illet ve sebebini zımnen açıklıyor. Çünkü İsa’nın beşer olması, o kâfirlerin kendisine isnat ettikleri emre münafidir. Yani hiçbir beşer, Allahu Teâlâ kendisine, hakkı açıklayan, tevhidi emreden ve şirki yasaklayan kitap, hikmet (ilâhî sünneti anlayıp kavrama ilmi) ve nübüvvet verdikten, onu bu şereflerle şereflendirdikten sonra insanlara dönüp: “Allah’ı bırakıp da veya Allah ile beraber bana kulluk edin!” demesi kendisine yaraşmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ما كانَ لِبَشَرٍ sözündeki لِ istihkak manasındadır. Hiç bir insanın bunu hak etmediğini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesi, terahi ifade eden atıf harfi ثُمَّ ile masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولَ fiilinin mekulü’l-kavli olan كُونُوا عِبَادًا ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesi, كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Car-mecrur ل۪ي , nakıs fiil كان ‘ nin haberi عِبَادًا ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ car-mecruru ise ل۪ي ‘ deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Sıfatın ve halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مَا كَانَ - كُونُوا arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
لِبَشَرٍ - لِلنَّاسِ kelimeleri arasında mürâât- nazîr sanatı vardır.
“Allah’ın yanında (yanı sıra) bana kullar olun.” ifadesinde geçen مِنْ دُونِ اللّٰهِ ibaresine “Allah'ın yanı sıra” manasının verilmesi uygundur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Mustafa Yıldız, Ümit Şimşek, Mahmut Kısa)
Burada vahiy, hüküm ve nübüvvet verilen kişilerin, “Allah'ı bırakın da bana” veya “Allah’ın yanında bana da kulluk edin.” demesinin yakışık almayacağı ifade edilmiştir.
Ayetin anlamı, كُونُوا عِبادًا لِي sözünün hiçbir insan için geçerli olmadığıdır. Bu لّ harfi, وما كانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ [Halbuki Allah, onlara azap edecek değildir.] (Enfal Suresi, 33) ayetinde olduğu gibi asıl cuhûd lam’ı manasında gelmiştir. Cuhûd lam’ının bulunduğu bütün cümleler burada olduğu gibi mübalağalı bir olumsuzluk ifadesi için kalp kabilindendir. Öyle ki böyle bir fiili yapacak bir müsnedün ileyhin varlığı olumsuzlanır. Yani yaratılış olarak böyle bir fiili yapmaktan uzaktır. Bunun için de cuhûd olarak isimlendirilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ
İstidrak harfinin dahil olduğu وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ cümlesi وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ cümlesi, takdiri يقول ( der) olan mukadder fiilin mekulü’l kavli olarak mahallen mansubdur.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf fiilin mekulü’l kavl cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ cümlesi masdar tevilinde, رَبَّانِيّ۪نَ ‘ ye mütealliktir. كاَن ’ nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İkinci masdar harfi ve aynı üslupta gelen sılası كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ , masdar tevilinde önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir.
كان ’ nin haberi olan تُعَلِّمُونَ ‘ nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
كان ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’ nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كُونُوا - كُنْتُمْ - كَانَ kelimeleri arasında iştikak cinası, لٰكِنْ - كَانَ arasında cinas-ı nakıs ve bu gruplardaki kelimeler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كُونُوا - الْكِتَابَ - اللّٰهِ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
تُعَلِّمُونَ - الْكِتَابَ - تَدْرُسُونَۙ kelimeleri arasında mürâât- nazîr sanatı vardır.
رَبَّانِيّ۪نَ kelimesi İbranicede de ‘alimler’ manasını taşır, dolayısıyla “alimler olun” anlamı vardır.
Bu ayette kitabın manası daha umumi olabilir. Vahyi veya nazil olan kitapların hepsini ifade eder.
İlmin ve dersin konusu kitaptır ve en geniş manada vahyedilen kitaptır.
Kitabı öğrenmekten sonra ders çalışmanın zikredilmesi öğrenimin ancak ders yoluyla müzakere ve tekrarla yerleşeceğini ifade eder.
Ayet; ilmin, talimin ve tedrisin insanın rabbani olmasının sebebi olduğunu gösterir. Binaenaleyh kim bundan başka bir gaye ile öğretim ve eğitim işiyle meşgul olursa onun gayretleri boşa gitmiş ve işi neticesiz olmuş olur. Bu, zahiren güzel görünen bir ağaç dikip meyvesinden istifade edemeyen bir kimsenin durumuna benzer. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İlim, talim ve tedris, sahibinin rabbani olmasını gerektiren şeylerdir. Sebep, şüphe yok ki müsebbebden (neticeden) başkadır. Binaenaleyh bu durum bir kimsenin rabbani olmasının, alim, muallim ve tedriste devamlı bir kimse olmasından farklı bir şey olmasını gerektirir. Bu da ancak o kimsenin Allah rızası için öğrenmiş, öğretmiş ve tedrisatta bulunmuş olmasıyla mümkün olur. Velhasıl onu bütün bu işlere sevk eden, Allah rızasını elde etme gayesi; her türlü kötü fiilden vazgeçiren de Allah’ın cezasından sakınma isteğidir. Peygamberin, insanlara bunu emrettiği sabit olunca insanlara kendisine kulluğu emretmiş olmasının imkânsızlığı sabit olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
[İnsanlara “Allah’ı bırakıp bana kul olun!” demesi mümkün değildir.] Yani bana tapın ve beni ilâh edinin demesi imkân dışındadır. Sizi Üzeyir’i ve İsa’yı rab edinmekten alıkoyan Hz. Muhammed’in (s.a.v) böyle bir şey yapması nasıl mümkün olabilir? O kendisi hakkında böyle bir şeye nasıl razı olur? Bir görüşe göre bu ayet ehl-i kitaba cevaptır. Yani kendilerine kitap verildikten sonra İsa ve Üzeyir’in veya başka bir peygamberin insanlara böyle bir şey teklif etmesi mümkün değildir. Bilakis şöyle demesi gerekir: ‘’Rabbe halis kullar olunuz.’’ Yani bu peygamber insanlara ancak ‘’Rabbanî alimler olunuz.’’der. Mukātil şöyle demiştir: ‘’Allah Teâlâ’ya ibadet eden kimseler olunuz.’’ Kelbî şöyle demiştir: “Tevrat’takileri öğreniniz.” Bir görüşe göre “Hikmet sahibi alimler olunuz.” demektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
“Rab” kelimesine elif ve nûn harflerinin ilave edilmesi, bu sıfatın kemâline işaret etmek içindir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَا يَأْمُرَكُمْ اَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيّ۪نَ اَرْبَاباًۜ اَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ اِذْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟ ٨٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | يَأْمُرَكُمْ | ve size emretmez |
|
| 3 | أَنْ | diye |
|
| 4 | تَتَّخِذُوا | edinin |
|
| 5 | الْمَلَائِكَةَ | Melekleri |
|
| 6 | وَالنَّبِيِّينَ | ve peygamberleri |
|
| 7 | أَرْبَابًا | tanrılar |
|
| 8 | أَيَأْمُرُكُمْ | size emreder mi? |
|
| 9 | بِالْكُفْرِ | inkar etmeyi |
|
| 10 | بَعْدَ | sonra |
|
| 11 | إِذْ | olduktan |
|
| 12 | أَنْتُمْ | siz |
|
| 13 | مُسْلِمُونَ | müslümanlar |
|
Bu âyette yer alan “peygamberleri rab edinme” ifadesiyle madde âleminde bulunan, “melekleri rab edinme” ifadesiyle de madde ötesi âlemde bulunan mahlûkatın en üstün mertebede olanları zikredilerek, hangi meziyetlere sahip olursa olsun Allah’tan başkasına kulluk etmenin ilâhî dinlerin ilkeleriyle bağdaşmayacağı ve bir peygamberin bu ilkeyi çiğneyen bir öğretiye sahip olabileceğinin hiçbir akıl sahibince tasavvur olunamayacağı vurgulanmaktadır.
Buradan öncelikle çıkan bir anlam da şudur: Veli, şeyh, rahip, haham, kâhin, cin, şeytan vb. varlıkları rab yerine koyarak onlara bel bağlamak, hele akıl sahibi olmayan yahut cansız varlıkları bu mertebeye çıkarmak, insanı “kulluk etme”ye yönelten duygu ve sâikin temel karakteriyle bağdaşmaz. Bu tür ikameler son tahlilde, amaca hizmet etmeyen oyalanmalardan ibarettir ve insana bahşedilen akıl nimetinin beyhude yere harcanması demektir.
Zira “kul”luk ancak kulların ve bütün evrenin yaratıcısı olan, varlığı ve gücü başka hiçbir varlığa bağlı olmayan yüce Allah’a içtenlikle boyun eğme noktasına ulaştığı zaman anlam kazanır ve insan gerçek değerine sadece böyle bir kullukla erişebilir. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
وَلَا يَأْمُرَكُمْ اَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيّ۪نَ اَرْبَاباًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ile önceki ayetteki يُؤْتِيَ fiiline matuftur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَأْمُرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel amili يَأْمُرَ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَتَّخِذُوا fiili ن ’ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْمَلٰٓئِكَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
النَّبِيّ۪نَ atıf harfi وَ ’ la makabline matuf olup, nasb alameti ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. اَرْبَابًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَّخِذُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi أخذ ’ dir.
İftial babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَرْبَابًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ اِذْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. يَأْمُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْكُفْرِ car mecruru يَأْمُرُ fiiline mütealliktir.
بَعْدَ zaman zarfı, يَأْمُرَكُمْ fiiline mütealliktir. اِذْ, zaman zarfı, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟ cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُسْلِمُونَ haber olup, ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْلِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَأْمُرَكُمْ اَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيّ۪نَ اَرْبَاباًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la önceki ayetteki mevsulün sılası يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır. Cümle menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَتَّخِذُوا الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيّ۪نَ اَرْبَابًا cümlesi, masdar teviliyle يَأْمُرَكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَالنَّبِيّ۪نَ , tezayüf nedeniyle الْمَلٰٓئِكَةَ ‘ ye atfedilmiştir.
تَتَّخِذُوا fiilinin ikinci mef’ûlün bihi اَرْبَابًا ’ deki nekrelik, tahkir ifade eder.
ولا يامُرُكُمْ sözünde gaibden muhataba iltifat vardır.
الْمَلٰٓئِكَةَ - النَّبِيّ۪نَ - اَرْبَابًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلَا يَأْمُرَكُمْ ifadesi ثُمَّ يَقُولَ ifadesine matuf olarak mansub okunmuş olup iki şekilde açıklanabilir. İlkine göre لَا harfi, مَا كَانَ لِبَشَرٍ ifadesindeki olumsuzlama anlamını tekid etmek için gelmiş olan zaid bir ifadedir. Anlam; ‘’Hiçbir beşerin, putları terk edip sadece Allah’a kulluk etmeye çağırmak üzere Allah tarafından peygamber olarak seçilip de sonra insanları kendisine kul olmaya çağırması ve “melekleri ve peygamberleri rab edinin” demesi söz konusu değildir.’’ şeklindedir. İkinci değerlendirmeye göre لَا zaid değildir. Şöyle ki: Allah Resulü, Kureyşlileri meleklere kulluktan, Yahudi ve Hristiyanları da Üzeyir ve Mesih’e kulluk etmekten sakındırıyordu. Peygambere (s.a.v), “Seni mi rab edinelim?!” dediklerinde onlara şöyle denildi: “Allah tarafından nebi seçilen hiçbir beşerin, daha sonra insanlara kendisine kulluk etmelerini emretmesi söz konusu değildir; hele meleklere ve peygamberlere kulluk etmekten sizi men ederken…” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bil ki ayetteki “hiçbir insanın” ifadesinden maksad, “Bu sözü onun söylemesi haram olur.” manası değildir. Çünkü böyle bir şey söylemek, bütün mahlukat için haramdır. Ayetin zahiri, bunun, Allah’ın o kimseye kitap, hikmet ve nübüvveti vermesi sebebiyle olmadığına delalet eder. Yine bundan maksad, bir haram kılma olsaydı, şüphesiz ki bu, Hıristiyanların bunu Hz. İsa için iddia etmiş olmalarında onları yalanlama manasına gelmezdi. Çünkü bir başkasının bir şey yaptığını iddia eden kimseye, “Onun bunu yapması helal değildir.” denilmesi, o kimseyi iddiası hususunda bir yalanlama olmaz. Cenab-ı Hakk bununla Hz. İsa’nın (a.s), onlara “Allah’tan başka, beni ilâh edininiz.” dediğini iddia ettiklerini anlatmıştır. Binaenaleyh bundan murad, bizim söylediğimiz manadır. Bunun bir benzeri de “Allah’ın evlat edinmesi olacak şey değil!” (Meryem Suresi, 36) ayetidir. Bunu, bir çocuğun olması halini kendi zatından nefyetme yoluyla söylemiştir; tahrim ve nehyetme üslûbunda değil. Hakk Teâlâ’nın, “Bir peygamberin emanete hainlik etmesi yakışık almaz.” (Âl-i İmran Suresi, 161) buyruğu da böyledir. Bundan murad da “nefy”dir, nehiy değildir! Allah en iyi bilendir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
اَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ اِذْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İnkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle asıl olarak soru manası taşımamaktadır. Taaccüb ve tenkit ifade eden cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بَعْدَ اِذْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟ izafetinde zaman zarfı اِذْ ’ in muzâfun ileyhi اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟ cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنْتُمْ mübteda, مُسْلِمُونَ۟ haberdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan مُسْلِمُونَ۟ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
مُسْلِمُونَ۟ - الْكُفْرِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, يَأْمُرُكُمْ - لَا يَأْمُرَكُمْ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı selb sanatı vardır.
يَأْمُرُكُمْ fiilinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu; kınama ve olumsuzlama manasında bir sorudur. Yani Allah Teâlâ size bunu asla emretmez. “Müslüman olmanızdan sonra!” Yani sizi İslam’a davet ettikten ve bazılarınız bu davete icabet ettikten sonra demektir. Bir görüşe göre ayet şu anlama gelir: Siz yaratılış şehadeti ile Müslüman olduktan sonra Allah size hiç inkârcı olmanızı emreder mi? (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَـمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ ٨١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve ne zaman |
|
| 2 | أَخَذَ | almıştı |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | مِيثَاقَ | şöyle söz |
|
| 5 | النَّبِيِّينَ | peygamberlerden |
|
| 6 | لَمَا | elbette |
|
| 7 | اتَيْتُكُمْ | size verdim |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | كِتَابٍ | Kitap |
|
| 10 | وَحِكْمَةٍ | ve hikmet |
|
| 11 | ثُمَّ | sonra |
|
| 12 | جَاءَكُمْ | geldiğinde |
|
| 13 | رَسُولٌ | bir peygamber |
|
| 14 | مُصَدِّقٌ | doğrulayıcı |
|
| 15 | لِمَا | bulunan(Kitap)ı |
|
| 16 | مَعَكُمْ | yanınızda |
|
| 17 | لَتُؤْمِنُنَّ | mutlaka inanacak |
|
| 18 | بِهِ | ona |
|
| 19 | وَلَتَنْصُرُنَّهُ | ve ona mutlaka yardım edeceksiniz |
|
| 20 | قَالَ | demişti |
|
| 21 | أَأَقْرَرْتُمْ | bunu kabul ettiniz mi? |
|
| 22 | وَأَخَذْتُمْ | ve aldınız mı? |
|
| 23 | عَلَىٰ | üzerinize |
|
| 24 | ذَٰلِكُمْ | bu hususta |
|
| 25 | إِصْرِي | ağır ahdimi |
|
| 26 | قَالُوا | dediler |
|
| 27 | أَقْرَرْنَا | kabul ettik |
|
| 28 | قَالَ | dedi |
|
| 29 | فَاشْهَدُوا | o halde tanık olun |
|
| 30 | وَأَنَا | ben de |
|
| 31 | مَعَكُمْ | sizinle beraber |
|
| 32 | مِنَ |
|
|
| 33 | الشَّاهِدِينَ | tanık olanlardanım |
|
Qarra قَرَّ :
Yerinde donuk bir biçimde sabit kaldı anlamında kullanılır. Bu fiilin mastarı قَرارٌ şeklinde gelir. Kelimenin aslı soğuk, soğukluk anlamındaki قُرٌّ sözcüğüdür. Çünkü soğuk hareketsizliği, sükunu gerektirir.
Kuran-ı Kerim'de قَرارٌ kelimesinin geldiği farklı manalar vardır. Yerleşilecek yer manasındaki anlamı, durak anlamı, sabitlik anlamı, emniyet ve istikrar anlamı bunlardandır.
إقْرارٌ ise bir şeyi sabit kılmak/ispat etmektir. Bu sabit kalma kalple, dille ya da her ikisiyle gerçekleşebilir. Ancak kişiye Tevhid ve benzeri şeylere ikrar husususunda kalple ikrar eklenmedikçe dille ikrar hiçbir fayda vermez.
Kuran-ı Kerim'de birkaç defa benzer formlarda geçen قُرَّةَ عَيْنٍ ifadesi bir kimsenin gözünün sevinçle/sûrurla dolması demektir. Bir görüşe göre de bunun aslı soğuk manasındaki قُرٌّ kelimesinden gelir ki gözü serinleşti ve sağlığına kavuştu demek olur. Diğer bir görüşe göre bu قَرارٌ sözcüğünden gelir. Buna göre mana Yüce Allah ona kendisiyle gözünün sukûnet bulacağı ve böylece başkasına gözünü dikip bakmayacağı/tamah etmeyeceği şeyi versin demek olur. Diğer bir görüşe göre ise mutluluktan akan yaş soğuk, üzüntüden akan yaş ise sıcak olduğu için böyle denmiştir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 38 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri karar, takrir, ikrar, istikrar, karargah ve mukarrerdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَـمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. اَخَذَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخَذَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. م۪يثَاقَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّبِيّ۪نَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Muzâf hazfedilmiştir.Takdiri; أتباع النبيّين أو أولاد النبيّين (nebilerin takipçilerine veya çocuklarına) şeklindedir.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
مَا iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اٰتَيْتُ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ كِتَابٍ car mecruru مَٓا ’ nın mahzuf haline veya mahzuf halin temyizine mütealliktir. حِكْمَةٍ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ ifadesindeki لَ ,[yeminden sonraki şart cümlelerinin başına gelen] hazırlık لَ ’ ıdır; çünkü misak almak yemin ettirmek demektir;
لَتُؤْمِنُنَّ ifadesinde de yeminin cevabının başına gelen لَ vardır. مَٓا , şart manası içeren مَٓا ’ ya da hamledilebilir; bu durumda hem kasemin hem de şartın cevabı yerine geçer. Yine, ism-i mevsûl مَٓا ’ sı da olabilir ki bu durumda anlam, “size vermiş olduğum şeye kesinlikle inanacağınıza dair” şeklinde olur. لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ ifadesi, لَمَٓا اٰتَيْنَاكُمْ [size vermiş olduğumuz şey] şeklinde de okunmuştur. Hamza b. Zeyyât, lam’ın kesresi ile لِمَٓا اٰتَيْتُكُمْ şeklinde okumuştur ki: “Size bazı kitaplar ve hikmet vermiş olduğum için ardından da elinizdekini tasdik eden bir elçi geldiği için ona mutlaka inanacaksınız.” demektir. Bu durumda لِمَٓا اٰتَيْتُكُمْ ’ deki مَٓا, masdar مَٓا ’ sı olur ve مَٓا ile birlikte اٰتَيْتُكُمْ ve جَٓاءَكُمْ fiilleri de masdar manasında olur. لِ ise gerekçelendirme anlamı vermek üzere fiilin başına gelmiş olur.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَسُولٌ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مُصَدِّقٌ kelimesi رَسُولٌ ’ ün sıfatı olup damme ile merfûdur.
مَٓا müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle مُصَدِّقٌ ‘a mütealliktir. Mekân zarfı مَعَكُمْ ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
تُؤْمِنُنَّ fiili mahzuf ن ' un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan cemi و ' ı fail olup iki sakin bir araya geldiği için mahzuftur. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. بِه۪ car mecruru تُؤْمِنُنَّ fiiline mütealliktir. تَنْصُرُنَّ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
تَنْصُرُنَّ fiili mahzuf ن ' un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan cemi و ' ı fail olup iki sakin bir araya geldiği için mahzuftur. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
تُؤْمِنُنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُصَدِّقٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Mekulü’l-kavl ءَاَقْرَرْتُمْ ’ dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. اَقْرَرْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخَذْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى ذٰلِكُمْ car mecruru اَخَذْتُمْ ‘deki hitap zamirin mahzuf haline mütealliktir. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْ ise muhatap zamiridir.
اِصْر۪ي mef’ûlun bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim يَ ’ sı muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَقْرَرْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قرر ’dir.
قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl اَقْرَرْنَا ’ dır. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَقْرَرْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
اَقْرَرْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قرر ’ dir.
قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Mekulü’l-kavli mukadder şart cümlesi ve cevabıdır. قَالَ fiilinin mef‘ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن أقررتم فاشهدوا (Kabul ettiyseniz şahit olun!) şeklindedir.
اشْهَدُوا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. Mekân zarfı مَعَ mahzuf hale mütealliktir. مِنَ الشَّاهِد۪ينَ car mecruru mahzuf habere müteallik olup, cer alameti ی ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَّاهِد۪ينَ ; sülâsi mücerredi شهد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Zaman zarfı اِذْ , takdiri اذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ cümlesi, اِذْ ’ in muzâfun ileyhi konumundadır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ [Peygamberlerden alınan söz] konusunda birden çok yorum söz konusudur. Birincisi; ifadenin zahiri üzere anlaşılması yani peygamberlerden söz alınmış olmasıdır. İkincisi; sözün peygamberlere atfedilmesinin, tıpkı Allah’ın misakı ve Allah’ın ahdi ifadelerinde olduğu gibi söz alınana atıf şeklinde değil, söz alana atıf şeklinde olmasıdır. Burada sanki “Hani Allah, peygamberlerinin ümmetlerinden almış olduğu o sözü almıştı.” denilmiştir. Üçüncüsü; peygamberlerin evlatlarının, yani İsrailoğullarının misakının kastedilmiş olması ve ifadede muzâfın hazfedilmiş olmasıdır. Dördüncüsü; ehl-i kitap kastedilerek alaycı bir üslupla ibarenin onların iddialarına göre getirilmiş olmasıdır. Zira onlar, “Peygamberliğe biz daha layığız, çünkü biz ehl-i kitabız; peygamberler hep bizden çıkmıştır!” demekteydiler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetteki م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ [Peygamberlerin misakı] tabirine gelince bil ki masdarların failine de mef’ûlüne de muzâf olması caizdir. Binaenaleyh bu tabirden murad, Allah’ın bizzat peygamberlerin kendilerinden aldığı ahid olabileceği gibi peygamberleri için başkalarından aldığı ahid de olabilir. İşte bundan dolayı müfessirler, bu ayetin tefsirinde ihtilaf ederek her iki şekilde de mana vermişlerdir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَـمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ
Tefsiriyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiili ve muksemün bihin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ ifadesindeki لَ , yeminden sonraki şart cümlelerinin başına gelen hazırlık lam’ıdır; çünkü misak almak, yemin ettirmek demektir; لَتُؤْمِنُنَّ ifadesinde de yeminin cevabının başına gelen لَ vardır. مَا , şart manası içeren مَا ’ ya da hamledilebilir; bu durumda لَتُؤْمِنُنَّ hem kasemin hem de şartın cevabı yerine geçer. Yine ism-i mevsûl مَا ’ sı da olabilir ki bu durumda anlam, “size vermiş olduğum şeye kesinlikle inanacağınıza dair” şeklinde olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Kasemin cevabı olan bu cümle şart üslubunda gelmiştir.
Şart ismi olan مَا , mukaddem mef’ûldür. Müspet mazi fiil sıygasındaki اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ cümlesi, şarttır.
مِنْ كِتَابٍ ve ona matuf plan حِكْمَةٍ car-mecruru, مَٓا ‘ nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kelimelerdeki nekrelik tazim içindir. Aralarında murâât-i nazîr sanatı vardır.
Şartın cevabı, ikinci mahzuf kasemin cevabı olan لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ ‘ nin delaletiyle hazfedilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ cümlesine atfedilen ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müsnedün ileyh olan رَسُولٌ kelimesinin nekre gelmesi tazim ifade eder.
رَسُولٌ ‘ un sıfatı olan مُصَدِّقٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müşterek ism-i mevsûl olan مَٓا harf-i cerle مُصَدِّقٌ ‘ a mütealliktir. Sıla cümlesi mahzuftur. مَعَكُمْ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
رَسُولٌ - النَّبِيّ۪نَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَمَٓا اٰتَيْتُكُمْ ifadesinde gaibden muhataba dönüş (iltifat) sanatı vardır. Zira daha önce gaib sıygası olan م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ geçmişti. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayette geçen مَٓا , ism-i mevsûl manasındadır. ‘’Size verdiğim kitap ve hikmet gibi şeylere mutlaka iman edip tasdik edecektiniz.’’ Bundan dolayı Allah Teâlâ der ki: “Ey Muhammed hatırla o vakti ki Allah peygamberlerden söz almıştı ve onlara şöyle demişti.” Ayeti kerimede ‘’Onlara şöyle demişti’’ ifadesi hazfedilmiştir. Yahut burada söz alma ile kastedilen “size verdiğim kitap ve onun açıklaması”dır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et- Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ
Fasılla gelen لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır.
Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Muksemun bih, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Aynı üsluptaki لَتَنْصُرُنَّهُ cümlesi, makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪ي cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Bu cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına karşın takrir amacı güdüyor olması sebebiyle vaz edildiği manadan çıkmıştır. Bu nedenle terkip mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Allah Teâlâ için soru sorup cevap bekleme gibi bir durum söz konusu olmadığı için istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪ي cümlesi de istifhama dahil olarak atıf harfi وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında gelen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
عَلٰى ذٰلِكُمْ car-mecruru اَخَذْتُمْ ‘ deki muhatap zamirinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلٰى ذٰلِكُمْ car-mecruru, ihtimam için, mef’ûl olan اِصْر۪ي ‘ ye takdim edilmiştir.
İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak, uzağı işaret eden özelliğiyle onu net bir şekilde gösterip, mertebesinin yüksekliğini belirtmiştir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكُمْ ile Allah'ın resullerden aldığı söze işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
اِصْر۪ي kelimesinde istiare vardır. Ağır yük anlamında olan kelime ahid için müstear olmuştur. Allah’a verilen söz ağır bir şeye benzetilmiştir. Câmi’; taşıma, yerine getirme, mesuliyet zorluğudur.
قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَقْرَرْنَا cümlesi hudus, istikrar ve temekkün ifade eden mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan فَاشْهَدُوا , şart üslubunda gelmiştir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, إن أقررتم (eğer kabul ettiyseniz…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan فَاشْهَدُوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayetin fasılası olan وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ cümlesi, وَ ’ la gelmiş haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır. اَنَا۬ mübtedadır. مِنَ الشَّاهِد۪ينَ car-mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.
مَعَ mekân zarfı الشَّاهِد۪ينَ ‘ nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَاشْهَدُوا - الشَّاهِد۪ينَ ile قَالَ - قَالُٓوا ve اَخَذَ - اَخَذْتُمْ ve ءَاَقْرَرْتُمْ - اَقْرَرْنَاۜ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَعَكُمْ - مِنَ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah Teâlâ, peygamberleri gaib yoluyla zikretmiş, daha sonra da “Size... verdim.” buyurmuştur ki bu bir hitaptır ve burada bir hazif vardır. Bunun takdiri, “Allah, peygamberlerden ahd alıp onlara hitap ederek ‘Ben size kitap ve hikmet verdim.’ demiştir.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ٨٢
فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَوَلّٰى şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. بَعْدَ zaman zarfı, تَوَلّٰى fiiline mütealliktir. ذٰ işaret ismi sükun üzere mebni, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda veya fasıl zamiridir. الْفَاسِقُونَ kelimesi هُمُ’ ün veya اُو۬لٰٓئِكَ ’ nin haberi olup ref alameti و ‘ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلّٰى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الْفَاسِقُونَ ; sülâsi mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
فَ , istînâfiyyedir. Ayet şart üslubunda gelmiştir.
Şart cümlesi مَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ , sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İki fiili cezm eden şart ismi مَنْ , mübtedadır. تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ cümlesi مَنْ ’ in haberidir.
Mübtedanın haberi müspet mazi fiil sıygasında gelmiştir. Haberin mazi sıygada fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, sebat, istikrar ve temekkün ifade eder.
İşaret isminde istiare vardır. Muzâfun ileyh konumundaki ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve ikaz ifade eder. اُو۬لٰٓئِكَ ; bu çirkin vasıf sahiplerinin şerde ve fesatta çok ileri gittiklerini zımnen belirtir. Direk olarak “Siz fasık olursunuz!” buyurulmamış, tariz yapılmıştır.
الْفَاسِقُونَ haber, هُمُ fasıl zamiridir. Fasıl zamiriyle oluşan kasr, (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ maksûr/mevsûf, الْفَاسِقُونَ maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Mübalağa ifadesi için gelmiştir. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların fasık olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.
Cümlede müsned الْفَاسِقُونَ ‘ nin harf-i tarifle marife gelmesi bu özelliğin müsnedün ileyhte kemal derecede olduğuna işarettir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْفَاسِقُونَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
هم zamiri mübteda ile haberin arasına girdiği için îrabdan mahalli olmayan fasl zamiri olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ [Artık bundan sonra kim yüz çevirirse] ifadesi kim sözünden cayar ve anlaşmayı kabul ettikten sonra onu bozarsa anlamına gelir. [Onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir.] Burada çoğul kipi kullanmıştır. Çünkü “kim” anlamına gelen مَنْ kelimesi çoğul için de kullanılabilir. Peygamberler verdikleri sözden asla yüz çevirmezler ve günahkârlıkla nitelenemezler. Ancak bunun iki yönü vardır. Birincisi şudur: Buradaki anlaşma peygamberler ve tebeiyyet yoluyla ümmetleri hakkındadır. Yüz çevirme işini yapan hususen onların ümmetleridir. İkincisi şudur: Önceden defalarca zikredildiği üzere ismet (günahsızlık) sıfatı imtihanı ortadan kaldırmaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Allahu Teâlâ, kendilerinden ahd almış olduğu kimselerin, Hz. Muhammed’e (s.a.v) iman etmemeleri halinde fasık olacaklarına hükmettiğini tekid etmektedir.
Fasık olmak vasfı peygamberlere değil, onların ümmetlerine yakışır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Fasık, her taifenin haddi aşanlarıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Uzağı gösteren ذٰلِكَ kelimesinin kullanılması, işaret ettiğini tazim içindir. Yine uzağı işaret eden اُو۬لٰٓئِكَ kelimesinin kullanılması, o çirkin vasıf sahiplerinin şerde ve fesatta çok ileri gittiklerini zımnen belirtmek içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ ٨٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَفَغَيْرَ | başkasını mı |
|
| 2 | دِينِ | dininden |
|
| 3 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 4 | يَبْغُونَ | arıyorlar |
|
| 5 | أَسْلَمَ | teslim olmuştur |
|
| 6 | مَنْ | olanların hepsi |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 9 | وَالْأَرْضِ | ve yerde |
|
| 10 | طَوْعًا | isteyerek |
|
| 11 | وَكَرْهًا | ve(ya) istemeyerek |
|
| 12 | وَإِلَيْهِ | ve O’na |
|
| 13 | يُرْجَعُونَ | döndürüleceklerdir |
|
Kerahe كره :
Bir görüşe göre كَرْهٌ ve كُرْهٌ sözcüklerinin her ikisi de iğrenme, tiksinme ve nefret anlamlarına gelir. Diğer bir görüş ise كَرْهٌ ün insana dışarıdan uygulanan baskı nedeniyle zorla yaptırılan işler olduğu, كُرْهٌ ün de kişinin kendi başına karar verip hoşlanmayarak ya da tiksinerek yaptığı işler olduğu ifade edilmiştir ki bu da iki çeşittir: Birisi doğal olarak tiksinilen şeyler, diğeri de akıl ya da şeriat bakımından hoşa gitmeyen şeylerdir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 41 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri kerih, kerhen, mekruh, ikrah, istikrah ve kerahattir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ istînâfiyyedir. Veya atıf harfi olup, mukadder istînaf cümlesine matuftur. Takdiri, أيتولّون فغير دين الله يبغون ..şeklindedir.
غَيْرَ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. د۪ينِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يَبْغُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. وَلَهُٓ اَسْلَمَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. لَهُٓ car mecruru اَسْلَمَ fiiline mütealliktir. اَسْلَمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ fail olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur. طَوْعًا hal olup fetha ile mansubdur. كَرْهًا atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُون [Allah’ın dininden başka bir din mi arzu ediyorlar?] Kınama maksadıyla sorulmuş bir sorudur. Buradaki فَ takibiyye anlamına sahiptir. غَيْرَ kelimesi يَبْغُونَ fiilinin mef’ûlü olduğu için mansubdur. Yani bu kadar ayetten sonra Allah’ın dininden başkasını mı diliyorlar? (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
يَبْغُونَ talep ederler demektir. بَغَا - بُغًا kelimenin masdarıdır, ‘istemek’ anlamındadır. بَغَا - بِغًا ise zina etmek demektir. بَغَا - بَغْيًا de zulmetmek demektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
طَوْعًا وَكَرْهًا ifadeleri, hal mahallinde gelmiş olan birer mef’ûlu mutlak oldukları için mansûb olmuşlardır. İfadenin takdiri ise; طَائِعًا وَ كَارِهًا şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil cümlesi ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَسْلَمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سلم ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
إِلَیۡهِ car mecruru يُرْجَعُونَ fiiline mütealliktir. يُرْجَعُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ
فَ , istînâfiyyedir. Hemze inkarî istifham harfidir. Ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle istifhamda tecâhül-i ârif sanatı, اللّٰهِ isminde tecrîd sanatı vardır.
Muzari fiil sıygasında gelen cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan غَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ izafeti önemine binaen amili olan يَبْغُونَ fiiline takdim edilmiştir.
د۪ينِ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan د۪ينِ şan ve şeref kazanmıştır. Ya da o gün başka dinlerin Allah’ın dini olarak kabul edilmeyeceği içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Buradaki istifham azarlamak ve uyarmak içindir. 81. ayetteki muhatap zamirden gaib zamire iltifatın sebebi, kelamın ehli kitaptan Müslümanlara yönelmesi ve onlara bunu söylemek konusundaki isteksizlikten dolayıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ifadenin başındaki hemze, istifham içindir. Bu istifhamdan maksat, onların yaptıklarını yadırgamak (istifham-ı inkarî) veya onların yaptıklarını sadece belirtmek (istifham-ı takrirîdir). Bu istifham edatının esasen yeri يَبْغُونَ lafzıdır. Bunun takdiri ise; اَ يَبْغُونَ غَيْرَ دٖينِ اللّٰهِ “Allah’ın dininden başkasını isterler mi?” şeklindedir. Çünkü istifham ancak fiil ve hadiseler hakkında olur. Ama ne var ki Cenab-ı Hak, mef’ûl olan غَيْرَ kelimesinden önce getirmiştir. Çünkü bu, hemzenin manası olan inkâr etme ve yadırgamanın, batıl bir mabuda yönelmiş olması itibariyle daha mühimdir. Bu ifadenin başında bulunan فَ harfi ise cümleyi cümleye atfetmek için getirilmiştir. Takdiri; فَاُولٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ فَغَيْرَ دٖينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ (İşte bunlar, fasıkların ta kendileridirler ve onlar yine Allah’ın dininden başkasını isterler.) şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً
Lafza-i celâlden hal olarak وَ ’ la gelen cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلَيْهِ , kasır ifadesi için, amili olan اَسْلَمَ fiiline takdim edilmiştir. Kasr, fiille car-mecrur arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/mevsûf, اَسْلَمَ maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kâinattaki her şey istisnasız Allah’a boyun eğmektedir.
وَلَهُٓ اَسْلَمَ [O’na boyun eğmiştir.] ifadesi, hasr ifade eder. Yani “Göklerde ve yerde bulunan her şey ve herkes başkasına değil, sadece ve sadece O’na boyun eğmiştir.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَسْلَمَ fiilinin failinin konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘ in sılası mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ bu mahzuf sılaya mütealliktir. وَالْاَرْض tezat nedeniyle فِي السَّمٰوَاتِ ’ ye atfedilmiştir.
طَوْعاً hal konumunda mansubdur. وَكَرْهاً, aynı kalıpta gelerek, tezat nedeniyle طَوْعاً ’ a atfedilmiştir. Aralarında muvazene sanatı vardır. Masdar kalıbında gelmeleri, mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Bu halin zamandan ari oluşuna işaret eder. Sahibu’l-hal, مَن ’dir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ ve طَوْعًا - كَرْهًا gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
السَّمٰوَاتِ ’ tan sonra الْاَرْضِ ’ nin zikredilmesi umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
اَسْلَمَ - طَوْعًا arasında mürâaât-ı nazîr vardır.
Ayete göre göktekiler Allah’a ve O’nun belirlediği kadere طَوْعًا teslimiyet gösterirken, yeryüzündekilerin bir kısmı طَوْعًا , bir kısmı da kerhen boyun eğeceklerdir. Kur’an’a göre müminler طَوْعًا, kâfirler ise كَرْهًا teslimiyet göstereceklerdir. Kâfirlerin كَرْهًا boyun eğişleri farklı zaman ve mekânlar için söz konusudur. (Kur’an Tefsirinde Farklı Yorumlar)
Kâfirler boyun eğmemiş gibi görünüyorlar ama dünyaya gelirken kendi iradesi dışında buna boyun eğmişlerdir. Dünyada başına gelenlere de boyun eğmişlerdir. Ölünce de boyun eğerler ve ahirette de boyun eğeceklerdir. Allah Teâlâ’nın iki çeşit kanunu vardır. Tekvînî ve teşrîî kanunlar. Tekvînî kanunlara bütün mahlukat kayıtsız şartsız itaat eder. Bunlar kâinatın yaratılışı ve işleyişi hakkında konmuş kanunlardır ki fizik, kimya, biyoloji gibi bilimlerin konusudur. Buna bütün varlıklar kayıtsız şartsız boyun eğer. Teşrîî kanunlar, dini kanunlardır. Bunu kabul etmeyenler de vardır.
وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
Cümle atıf harfi وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsned olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur اِلَيْهِ , ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan يُرْجَعُونَ fiiline takdim edilmiştir.
Bu cümlede lazım-lezum alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. ‘O’na döndürülürler’ cümlesiyle, yaptıklarının karşılığı sevap veya ceza olarak verilecek olması kastedilmiştir. Yani vaad ve tehdit ifade eder.
يُرْجَعُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ [O’na döndürülürler.] Yani ahirete; O’nun, iyilik ve kötülüğe karşı vereceği karşılığa dönerler. Bu ayette teşvik ve tehdit vardır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
İnsanların çoğu sabırsızdır ama sabırsızlığını gösterme şekilleri farklıdır. Kimisi pes eder, kimisi hayatı başkalarına zorlaştırır, kimisi kendisini yalnızlaştırır. Liste uzar gider. Çoğunluğu ise maneviyatını gerekenlerle doldurmadığında, o boşluğu kapatmak için somut şeylere ihtiyaç duyar. Sıkıntılarından kurtulmak veya umduklarına kavuşmak için dünya içinde dua niyetiyle bir şeyler yapmak ister. Belki dileklerini yazıp bir yere gömer. Belki belli isteklerini, belli rakamlarla istemesi gerektiğine inanır. Belki çareyi başka inançların adetlerinde veya sembollerinde arar.
Halbuki “Allah’a teslim oldum” diyen kul, yüzünü İslam’a döndüğünde, aslında duanın ne kadar zahmetsiz bir iş olduğunu görür. Allah’a dua etmek oldukça kolaydır. En güzel isimleriyle kapısına gitmek bedavadır. Yeryüzünün her temiz köşesinde secdeye gidebilmekte ve ellerini açabilmektedir. Her an Rabbine sığınabilme lüksüne sahiptir. Bedeni bir işin peşinden koştururken, kalbiyle duasını edebilmektedir. Ayaktayken, otururken ve yatarken Rabbini anabilmektedir. Yaratan her an onunladır ve her duasını işitmektedir.
Rabbim! Evimizi, bedenimizi ve kalbimizi batıl inançlardan arındır. Hayatımızın her döneminde ve her alanında daima Hak üzerine yaşamamızı kolaylaştır. Yalnız Senden isteyen ve Sana hakiki manada tevekkül eden kullarından olmamızı nasip et. Kalbimizi ve zihnimizi hakikatinle doldur. Ahiret ilimlerimizi hayırla arttır. Bilmediğimiz ama yaptığımız yanlışların doğrusunu öğrenmemizi ve karşımıza çıkan o doğruları gören kullarından olup hatalarımızı düzeltmemizi nasip et.
Rabbim! Bizi İslam’la şereflendirdiğin için hamd olsun. Senin dininden başkasını aramıyoruz. Din olarak İslam’dan razıyız. İslam üzerine yaşayıp ölenlerden olmak duasıyla.
Amin.
•••
Medrese yıllarından kalma ders kitabından rastgele bir sayfa açtı ve kenarına aldığı notları okumaya başladı:
“İnsanın fikirleri değerlidir ama kendisinin zannettiği kadar değildir. Kendi aklına yatıp yatmadığını kontrol etmeden önce Allah katındaki ve sünnetteki yerine bakmalıdır. Aksi takdirde, fikirlerine ölçüsüzce ve hiçbir kontrol filtresinden geçirmeden kıymet veren insanın yanlışa batması çok kolaydır. Tarih ve günümüz, insana mantıklı gelen ve kimilerinin menfaatine hizmet eden birçok sapkın ya da topluma zararlı fikirlerle doludur. Görünürde mantıklı, sevimli ya da zararsız gelen fikirleri, içlerindeki çürüklüğün ya da tehlikenin ihtimalini görür görmez, terk edebilmek dünya hayatında imtihanın bir parçasıdır.”
Ey Allahım! Sözlerimizde, düşüncelerimizde, hareketlerimizde ve niyetlerimizde; bizi Kur’an ve sünnet filtresi kullananlardan eyle. Senin emir ve yasaklarından biri hatırlatıldığı zaman, bizi nefsini susturmasını bilenlerden, batıl olduğunu fark ettiklerimize derhal sırtını dönenlerden ve hakikate kulak verip Sana itaat edenlerden eyle.
Amin.