بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۖ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ٨٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | امَنَّا | inandık |
|
| 3 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 4 | وَمَا | şeye |
|
| 5 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 6 | عَلَيْنَا | bize |
|
| 7 | وَمَا | ve şeye |
|
| 8 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 9 | عَلَىٰ |
|
|
| 10 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’e |
|
| 11 | وَإِسْمَاعِيلَ | ve İsma’il’e |
|
| 12 | وَإِسْحَاقَ | ve İshak’a |
|
| 13 | وَيَعْقُوبَ | ve Ya’kub’a |
|
| 14 | وَالْأَسْبَاطِ | ve sıbtlara |
|
| 15 | وَمَا | ve şeye |
|
| 16 | أُوتِيَ | verilen |
|
| 17 | مُوسَىٰ | Musa’ya |
|
| 18 | وَعِيسَىٰ | ve Îsa’ya |
|
| 19 | وَالنَّبِيُّونَ | ve peygamberlere |
|
| 20 | مِنْ | tarafından |
|
| 21 | رَبِّهِمْ | Rableri |
|
| 22 | لَا |
|
|
| 23 | نُفَرِّقُ | ayırım yapmayız |
|
| 24 | بَيْنَ | arasında |
|
| 25 | أَحَدٍ | hiçbirinin |
|
| 26 | مِنْهُمْ | onlar |
|
| 27 | وَنَحْنُ | ve biz |
|
| 28 | لَهُ | O’na |
|
| 29 | مُسْلِمُونَ | teslim olanlarız |
|
قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl اٰمَنَّا بِاللّٰهِ ’ dır. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اٰمَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اٰمَنَّا fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا , atıf harfi وَ ile lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ عَلَيْنَا ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو’ dir. عَلَيْنَا car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا , atıf harfi وَ ile önceki ism-i mevsûle matuftur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو’ dir. عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ kelimeleri اِبْرٰه۪يمَ ’ e matuf olup, gayri munsarif olduklarından cer alameti fethadır.
Ayette geçen اُنْزِلَ kelimesi hem اِلٰٓى hem عَلَى cer edatıyla müteaddi (geçişli) hale gelir, işte bu bakımdan Bakara Suresi 136. Ayetinde اِلٰٓى ile müteaddi olmuşken Â-i İmran Suresinin, bu ayetinde عَلَى cer edatı ile müteaddi olmuştur. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Peygambere (s.a.v), kendisinin ve beraberindekilerin iman ettiğini haber vermesi emrolunmaktadır. Bu nedenledir ki قُلْ [de] fiilinde zamir tekil, اٰمَنَّا [iman ettik]’ te ise çoğul yapılmıştır. Ayrıca Peygambere (s.a.v), peygamberin itibarını yükseltmek için kendisine dair konuşurken kralların konuştukları gibi [çoğul sıygasıyla] konuşması da emredilmiş olabilir. Şayet اُنْزِلَ fiili isti’la harfiyle [عَلَى] müteaddi yapıldı ama daha önce niye intiha harfiyle [ اِلٰٓى ] yapılmıştı? dersen, şöyle derim: [İnzalde] iki mana da mevcut olduğu içindir. Çünkü vahiy yukarıdan iner ve peygamberde son bulur. Dolayısıyla birinde manalardan biri öbüründe ise diğeri ile birlikte ifade edilmiştir. Bazı kimseler, “Peygamberle müminleri ayırmak için قُلْ karşılığında عَلَينَا (üzerimizde), قُولُوا karşılığında da اِلَيْنَا kullanılmıştır demiştir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنَّا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۖ
Fiil cümlesidir. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تِيَ مُوسٰى ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. مُوسٰى naib-i fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. ع۪يسٰى وَالنَّبِيُّونَ atıf harfi وَ ile مُوسٰى ’ ya matuftur.
مِنْ رَبِّ car mecruru اُو۫تِيَ ‘ deki mukadder zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, ما أوتيه موسى ... منزلا من ربّهم şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اُو۫تِيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نُفَرِّقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. بَيْنَ mekân zarfı نُفَرِّقُ fiiline mütealliktir. اَحَدٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْهُمْ car mecruru اَحَدٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir.
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ile hal cümlesine matuftur. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur.
لَهُ car mecruru مُسْلِمُونَ ’ ye mütealliktir. مُسْلِمُونَ haber olup, ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُفَرِّقُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فرق ’ dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُسْلِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۖ
İstînafiyye olarak fasılla gelen ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muhatab Efendimiz (s.a.v)’dir.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli اٰمَنَّا بِاللّٰهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.
Ayetin son kelimesinin buna yakın manada مُسْلِمُونَ kelimesi olması dolayısıyla اٰمَنَّا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Lafza-i celâle matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘ nın sılası اُنْزِلَ اِلَيْنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki ism-i mevsûller birbirine matuftur. Cihet-i camia temasüldür. Sıla cümleleri, aynı üslupta gelmiştir.
ع۪يسٰى ‘ ya atfedilen وَالنَّبِيُّونَ , umumun hususa atfı babında ıtnâb sanatıdır.
رَبِّهِمْ car-mecruru اُو۫تِيَ fiilindeki mukadder zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf olan رَبِّهِمْ izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla هِمْ zamirinin ait olduğu iman eden kişiler şeref kazanmıştır.
اُنْزِلَ ve اُو۫تِيَ fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlara şeklindeki sıralamada derecelendirme söz konusudur. Bu istidrac sanatı, iman edilmesi istenenlerin sıralanması taksim sanatıdır.
İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunları daha sonra Musa ve İsa (a.s) tarih sırasına göre zikredilmişlerdir. Bu üslup, ıttırad sanatıdır.
إِبۡرَ ٰهِـۧمَ - إِسۡمَـٰعِیلَ - إِسۡحَـٰقَ - یَعۡقُوبَ - مُوسَىٰ - عِیسَىٰ ve ٱللَّهِ - رَّبِّ guplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
أُنزِلَ - أُوتِیَ - مَاۤ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 234)
Özel isimlerin zikri tazim, telezzüz ve teberrük içindir.
Bu şekilde övülen kişinin silsilesinin manayı bozmayacak sıkmayacak şekilde sıralanması muhataba zevk verir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)
مَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَالنَّبِيُّونَ ifadesinde umumi olan النَّبِيُّونَ kelimesi, hususi olan Musa ve İsa kelimelerine atfedilmiştir. Burada umuminin hususiye atfı söz konusudur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Musa ve İsa (a.s)’a “verilen”, diğerlerine “indirilen” buyurulmuştur. Belki o iki peygambere kitap geldiği içindir. O peygamberlerden Musa (a.s) Kelimullah, İsa (a.s) ise Kelimetullah olarak anılır.
لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Fasılla gelen cümle, اٰمَنَّا fiilinin failinden müekked hal olarak ıtnâbtır.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَحَدٍ ’ deki nekrelik, kıllet ve umum ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.
Buradaki ٍ اَحَدٍ kelimesi, cemaat anlamında olduğundan önüne َ بَیۡنَ [arasında] kelimesi gelebilmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni ’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Burada muhtemelen bir kısaltma ifadesi vardır ve kastedilen “Hiçbiri ile bir diğeri arasında iman konusunda fark gözetmeksizin” -ki böyle yaparsak tıpkı Yahudiler ve Hristiyanlar gibi peygamberlerin sadece bazılarına iman etmiş oluruz- manasıdır. Bir görüşe göre anlam şöyledir: ‘’Biz bu peygamberlerin dinin aslı konusunda farklı olduklarını söylemeyiz. Aksine şeriatları farklı da olsa hepsinin dininin tevhid ve itaate dayandığını söyleriz.’’ (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ [Onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız.] Yahudiler gibi bir kısmına iman eder, bir kısmını inkâr eder değiliz. اَحَدٍ lafzı nefy siyakında olduğundan geneldir, بَيْنَ ‘ nin ona muzâf olması caiz olmuştur.(Beyzâvî, Envârü’t - Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu cümlede Yahudi ve Nasranilere tariz vardır. Cümlede takdir edilmiş وآخَرَ (ve diğerlerinden) mahzuftur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin son cümlesi olan وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ , hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُ , ihtimam için amili olan مُسْلِمُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Müsned olan مُسْلِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اٰمَنَّا - مُسْلِمُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اُنْزِلَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ cümlesinde teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪يناً فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ٨٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 2 | يَبْتَغِ | ararsa |
|
| 3 | غَيْرَ | başka |
|
| 4 | الْإِسْلَامِ | İslam’dan |
|
| 5 | دِينًا | bir din |
|
| 6 | فَلَنْ | (bilsin ki) asla |
|
| 7 | يُقْبَلَ | (o din) kabul edilmeyecek |
|
| 8 | مِنْهُ | ondan |
|
| 9 | وَهُوَ | ve o |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | الْاخِرَةِ | ahirette |
|
| 12 | مِنَ |
|
|
| 13 | الْخَاسِرِينَ | kaybedenlerden olacaktır |
|
Qabele قبل :
قَبْلُ önce demektir ve öne geçmekle ilgili kullanılır. Zıddı بَعْدُ sözcüğüdür.
قَبْلُ kelimesi değişik anlamlarda kullanılır. Örneğin mekan, zaman, makam/mevki ve yapılan bir işteki sıralamada öncelik için kullanılır.
İkbâl إقْبالٌ tıpkı istikbal إسْتِقْبالٌ gibi öne yönelmek demektir.
قَبِلَ ve تَقَبَّلَ fiilleri kabul etmek anlamındadır.
تَقَبُّلٌ bir şeyi karşılığında hediye vb. bir mükafatı gerektirecek tarzda kabul etmektir.
Kefalete de قُبالَةٌ denir, çünkü kefalet en sağlam kabuldur.
Yine bu köke ait tekâbül تَقابُلٌ ve mukâbele مُقابَلَةٌ sözcükleri insanların ya bizzat ya da yardımlaşarak; ya çaba sarf ederek veya sevgiyle birbirlerine yönelmeleridir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de pek çok farklı türevde 294 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri kabul, makbul, kâbil, kâbiliyet, kabala, kıble, kabile, mukabil, mâkabl, mukabele, ikbal, tekabul, istikbal, müstakbel, (hissi) kablel (vuku) ve mütekabildir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪يناً فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَبْتَغِ şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. غَيْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْاِسْلَامِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. د۪ينًا kelimesi غَيْرَ ’ nın temyizi olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يُقْبَلَ fetha üzere mebni meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُوَ ‘ dir. مِنْهُ car mecruru يُقْبَلَ fiiline mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَبْتَغِ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru الْخَاسِر۪ينَ ’ ye mütealliktir. مِنَ الْخَاسِر۪ينَ car mecruru mahzuf habere müteallik olup, cer alameti ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
خَاسِر۪ينَ ; sülâsi mücerredi خسر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪يناً فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪ينًا cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪ينًا cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsned muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
د۪ينًا , muzaf konumundaki غَيْرَ ‘ nın temyizidir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ cümlesi, şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif vardır. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru الْخَاسِر۪ينَ ‘ ye mütealliktir. مِنَ الْخَاسِر۪ينَ car- mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.
الْخَاسِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
فِي الْاٰخِرَةِ ibaresindeki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الْاٰخِرَةِ lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Ahiret hayatı içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Ahiret ile zarfiyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ ٨٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 2 | يَهْدِي | yol gösterir |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | قَوْمًا | bir topluma |
|
| 5 | كَفَرُوا | inkar eden |
|
| 6 | بَعْدَ | sonra |
|
| 7 | إِيمَانِهِمْ | İman ettikten |
|
| 8 | وَشَهِدُوا | ve gördükten |
|
| 9 | أَنَّ | gerçekten |
|
| 10 | الرَّسُولَ | Resul’ün |
|
| 11 | حَقٌّ | hak olduğunu |
|
| 12 | وَجَاءَهُمُ | ve kendilerine geldikten |
|
| 13 | الْبَيِّنَاتُ | açık deliller |
|
| 14 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 15 | لَا |
|
|
| 16 | يَهْدِي | doğru yola iletmez |
|
| 17 | الْقَوْمَ | toplumu |
|
| 18 | الظَّالِمِينَ | zalim |
|
Bu, korkunç bir uyarıdır; içinde zerre kadar iman taşıyan, işin hem dünyada hem de ahiretteki önemini kavrayan her kalbi titretir. Bu, kendisine kurtuluş imkanı tanındığı halde ondan bu şekilde yüz çevirenlere gerçekten uygun bir cezadır.
Fakat İslâm, bununla beraber tevbe kapılarını açık bırakıp, tevbe etmek isteyen sapıkların yüzüne bu kapıyı kapamıyor. Gelip bu kapıyı çalmasından başka bir yükümlülük de getirmiyor. Kişi O’na doğru yönelip yaklaşmaya çalıştığında, önünde hiçbir engel bulunmadığını görecektir. Yeter ki güven veren sığınağa gelsin ve güzel işler yapmaya koyulsun. Ve böylece, tevbenin, gerçekten pişmanlık duyan bir gönülden kaynaklandığını göstersin. (Fizilal’il Kur’ân)
كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ
كَيْفَ istifham harfi olup, mukaddem hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. قَوْمًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَفَرُوا cümlesi, قَوْمًا ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بَعْدَ zaman zarfı كَفَرُوا fiiline mütealliktir. ا۪يمَانِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. شَهِدُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mahzuf بِ harf-i ceriyle شَهِدُٓوا fiiline mütealliktir.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
الرَّسُولَ kelimesi اَنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. حَقٌّ kelimesi اَنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْبَيِّنَاتُ fail olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَهْدِي cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الظَّالِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ ’ nin sıfatı olup nasb alameti ي ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الظَّالِم۪ينَ ; sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ
Fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Âşûr’a göre istinaf cümlesidir. كَيْفَ inkârî istifhamdır.
كَيْفَ istifham ismi, يَهْدِي fiilinin failinden mukaddem haldir. Hal, ıtnâb babındandır.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eden cümle, her ne kadar istifham üslubunda gelmişse de anlam itibariyle, taaccüb, uyarı ve inkar manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca tecâhül-i ârif sanatı söz konusudur.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mef’ûl olan قَوْمًا ‘ deki nekrelik tahkir ifade eder.
قَوْمًا كَفَرُوا küfreden kavim ifadesinde irsâd sanatı vardır. Küfreden kavim ayetin sonunda ‘’zalim kavim’’ olarak zikredilmiştir.
كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ cümlesi قَوْمًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)
Sıfat cümlesine matuf olan وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ , masdar tevilinde, mahzuf بِ harf-i ceriyle شَهِدُٓوا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la شَهِدُٓوا ’ ya matuftur.
Sıfat cümlelerinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ ifadesinde istiare vardır. الْبَيِّنَاتُ [apaçık ayetler], وَجَٓاءَهُمُ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Ayetlerin, gelmek fiiline isnad edilmesi, ayetlerin önemini vurgulamaktadır. الْبَيِّنَاتُ , iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Apaçık ayetlerin yüceliğini artıran bu mübalağalı ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.
Kafir kavmin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
كَفَرُوا - ا۪يمَانِهِمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
ا۪يمَانِهِمْ - يَهْدِي - الرَّسُولَ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek, korkuyu artırmak için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ şeklindeki müsned, muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Son cümlede “Allah zalim kavme hidayet etmez” sözünden, peygamber’in gerçekten peygamber olduğuna tanıklık ettikten sonra; kendilerine tanıklar yani peygamberliği ispat eden Kur’an gibi mucizeler geldikten sonra hâlâ nankörce inkâr eden kimselerin zalim oldukları anlaşılmaktadır.
اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ ٨٧
اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
جَزَٓاؤُ۬هُمْ ikinci mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, ikinci mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
عَلَيْهِمْ car mecruru اَنَّ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. لَعْنَةَ kelimesi اَنَّ ’ nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ kelimeleri atıf harfi وَ ’ la lafza-i celâle matuftur. اَجْمَع۪ينَ manevi tekid olup, cer alameti ي ‘ dir. ي tenvinden ıvazdır.
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette manevi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَجْمَع۪ينَ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ cümlesi haberdir. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ve kınama ifade eder.
Haber olarak gelen cümlede mübteda olan جَزَٓاؤُ۬هُمْ , az sözle çok şey anlatmak yollarından izafetle marife olmuştur. Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’ nin dahil olduğu اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ şeklindeki isim cümlesi, masdar tevilinde haberdir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur عَلَيْهِمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. لَعْنَةَ اللّٰهِ izafeti اَنَّ ‘ nin muahhar ismidir.
وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ kelimeleri muzâfun ileyh olan lafza-ı celâle matuftur.
اَجْمَع۪ينَ manevi tekittir. وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ kelimeleri için tekit ifade eder.
لَعْنَةُ اللّٰهِ tabirinde lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Bu tabirde onların yaptıkları sebebiyle iflah olmayacakları etkili bir şekilde anlatılmak istenmiş ve onlar zemmedilmiştir.
لَعْنَةُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
لَعْنَةَ اللّٰهِ izafeti, lafza-i celâle muzâf olan لَعْنَةَ ’ ya tazim ifade eder. Lanetin bütün kemâl ve celâl sıfatlara şamil Allah ismine muzâf olması, az sözle çok anlam ifade etmenin yanında, heybeti ve korkuyu artırmak amacına matuftur. Ayette mütekellimin Allah Tealâ olması dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Allah’ın laneti, onları rahmetinden uzaklaştırmasıdır. Diğerlerinin laneti, bunun için dua etmektir.
‘’Lanet vardır’’ diyerek lazım söylenmiş, rahmetten mahrum kalıp cehenneme gitmek şeklinde melzûm kastedilmiştir. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اَنَّ , isim cümlesi ve lafzî tekit olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ ٨٨
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ
خَالِد۪ينَ önceki ayetteki عَلَیۡهِمۡ ’ deki zamirin hali olup nasb alameti ى ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. فِیهَا car mecruru خَـٰلِدِینَ ’ ye mütealliktir.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُخَفَّفُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. عَنۡهُمُ car mecruru یُخَفَّفُ fiiline mütealliktir. ٱلۡعَذَابُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
لَا harfi zaiddir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Atıf harfi وَ ile یُخَفَّفُ 'ya matuftur. Munfasıl zamir هُمۡ mübteda olarak mahallen merfûdur. یُنظَرُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
یُنظَرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
یُخَفَّفُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi خفف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يُنْظَرُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نظر ’ dır.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
خَالِد۪ينَ ; sülâsi mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ
خَالِد۪ينَ , önceki ayetteki عَلَيْهِمْ ‘ deki zamirin halidir. Hal; anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Orada ebediyyen kalıcı olma, mezkur kişilerin müekked halidir.
ف۪يهَا ’ daki zamir lanete aittir. Onlar lanetin içinde ebedi kalacaklardır. Bu ifadedeki ف۪ي harfinde zarfiyet anlamı dolayısıyla istiare vardır. Onları her yönden kuşattığını mübalağalı bir şekilde ifade etmek için lanet, içi olan bir nesneye benzetilmiştir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ cümlesi خَالِد۪ينَ ‘deki gizli zamirden müekked hal olarak ıtnâbtır.
Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir vardır. Car mecrur عَنْهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.
Makabline وَ ’ la atfedilmiş وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Müsned olan يُنْظَرُونَ ‘ nin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve zem makamı olması sebebiyle de istimrar ifade eder. Muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde olay muhatabın muhayyilesinde canlanır. Bu da konunun daha iyi kavranmasına yardımcı olur.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَا [Orada (ebedi) kalıcıdırlar.] sözünden sonra azabın hafifletilmeyeceğinin söylenmesi tetmim ıtnâbıdır.
يُنْظَرُونَ ve يُخَفَّفُ fiilleri meçhul bina edilerek failin aşikâr olduğu bu durumda, mef’ûle dikkat çekilmiştir.
Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ [Onların azabı hafifletilmez ve onların yüzüne bakılmaz.] Yani onların azabı sükûnet bulmaz ve onlara mühlet verilmez.اِنْظَار kelimesi ile اَلْاِمْهَال kelimesi arasındaki fark şudur: اِنْظَار, bir kişinin durumuna bakılması için kendisine mühlet verilmesidir. اَلْاِمْهَال ise teklif edilen işin kolaylaştırılması için kişiye mühlet vermektir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٨٩
İslâm’da günah işleyenlere bir daha dönüşü olmayan bir yola girmiş ve tamamıyla dışlanmış insanlar olarak bakılmadığı ve yüce Allah’ın –işledikleri günahın ağırlığı ne olursa olsun– kullarına karşı ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğu bu âyette çok açık bir biçimde ifade edilmiştir.
86-88. âyetlerde tasvir edilen günah ve cezadan sonra “tövbe” kapısının hâlâ açık olduğunun belirtilmesi, müslümanlara insanlar arası ilişkilerde de bağışlama ve hoşgörünün yaygınlaştırılmasında başkalarına örnek olma ödevini yüklemektedir. Şu var ki büyük günahı işleyen kişilere tövbe kapısının açılması zâhiren pişmanlık belirtmelerinin istenmesi demek değildir. Nitekim âyette “Ama bundan sonra tövbe edip kendilerini düzeltenler başka” buyurulmuş ve tövbenin samimi olduğunun iyi davranışlarla ortaya konması istenmiştir. Buna göre beşerî ilişkilerde de kusurlu tarafın bağışlanma ve hoşgörülme beklentisi içine girerken kendisine düşen vecîbeleri ihmal etmemesi, kuru kuruya bir özür dileme ile yetinmeyip duyduğu üzüntü ve pişmanlığı hal ve hareketleriyle ortaya koyması gerekir. (Fizilal’il Kur’ân)
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا
اِلَّا istisna harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَابُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. تَابُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِ car mecruru تَابُوا fiiline mütealliktir. ذا işaret ismi olup sükun üzere mebni, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصْلَحُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصْلَحُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صلح ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İsim cümlesidir. فَ ta’liliyyedir. Takdiri, فالله يغفر لهم إنّ الله غفور رحيم. ( Allah oları affeder, Çünkü Allah gafur, rahimdir.) şeklindedir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ kelimesi إِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا
Ayet, önceki ayettekilerden istisna edilenleri bildirmektedir. Müstesna olan has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’ nin sıla cümlesi olan تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müstesnanın ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlere tazim yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Veciz ifade amacıyla gelen بَعْدِ ذٰلِكَ izafetindeki işaret isminde istiare vardır. ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî bir şey için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
وَاَصْلَحُوا cümlesi aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Lanetten kurtulmanın yolunun tevbe ve islah etmek şeklinde belirtilmesi taksim sanatıdır.
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ [Ancak bundan sonra tevbe edenler] Yani inkârlarından tövbe edenler ve kendilerine tâbi olanların aldatmaları ve azdırmaları sebebiyle bozdukları işleri düzeltenler müstesnadır. اغوي, bozmak demektir. Doğru yola geri döndürmek ise اَصْلَحُ ’ dur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Ayetin son cümlesine dahil olan فَ , takdiri فالله يغفر لهم (Allah onları affeder) olan cümle için ta’liliyyedir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Allah’ın غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle ifadeler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ile, haberdeki mübalağa sıygalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri ziyadelik ifade eder. فعول ve فعيل vezinleri ziyadelik ifade eden kalıplardandır. Bunların hepsi bu sıfatların ziyadeliğini ifade eder.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Nur/5)
تَابُوا - غَفُورٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
“Muhakkak ki Allah çok merhametli ve affedicidir.” lazımdır, onları da affedecek ve cennetine koyacaktır manası melzumdur. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ ٩٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | onlar ki |
|
| 3 | كَفَرُوا | inkar ettiler |
|
| 4 | بَعْدَ | sonra |
|
| 5 | إِيمَانِهِمْ | inandıktan |
|
| 6 | ثُمَّ | sonra |
|
| 7 | ازْدَادُوا | arttı |
|
| 8 | كُفْرًا | inkarları |
|
| 9 | لَنْ |
|
|
| 10 | تُقْبَلَ | kabul edilmeyecektir |
|
| 11 | تَوْبَتُهُمْ | onların tevbeleri |
|
| 12 | وَأُولَٰئِكَ | ve işte |
|
| 13 | هُمُ | onlar |
|
| 14 | الضَّالُّونَ | sapıkların ta kendileridir |
|
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بَعْدَ zaman zarfı كَفَرُوا fiiline mütealliktir. ا۪يمَانِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. ازْدَادُوا atıf harfi ثُمَّ ile sılaya matuftur. ازْدَادُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. كُفْرًا temyiz olup fetha ile mansubdur.
لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ cümlesi, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تُقْبَلَ fetha üzere mebni meçhul muzari fiildir. تَوْبَتُهُمْ naibi- fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ازْدَادُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi زيد ’ dir. İftial babının fael fiili د ذ ز olursa iftial babının ت si د harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Munfasıl zamir هُمُ fasıl zamiri veya ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur.
الضَّٓالُّونَ kelimesi هُمُ ‘ ün haberi veya اُو۬لٰٓئِكَ ’ nin haberi olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
ضَّٓالُّونَ ; sülâsi mücerredi ضلل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, sonraki habere dikkat çekmenin yanında bu kişilere tahkir ifade eder.
Mevsûlün sılası كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
كَفَرُوا ‘da irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda bu kelimeye uygun olan الضَّٓالُّونَ kelimesi zikredilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam ازْدَادُوا كُفْرًا cümlesi, sılaya ثُمَّ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كُفْرًا temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha etkili olur.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)
Cümlenin müsnedi لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ, cümleyi tekid etmiştir.
Müsnedin muzari fiil cümlesi formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm, ayrıca zem makamı olduğu için istimrar ifade etmiştir.
تُقْبَلَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Naib-i fail olan تَوْبَتُهُمْۚ izafeti, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
كَفَرُوا - كُفْرًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, كَفَرُوا - ا۪يمَانِهِمْ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Küfrün artması, istiaredir. İmandan sonra küfre dönmek bir şeyin miktarının artmasına benzetilmiştir. Câmi’; her iki durumda da meydana gelen değişikliktir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi isnadın tekrarı ve لَنْ olmak üzere birden fazla tekit unsuru içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ازْدَادُوا كُفْرًا [İnkârları iyice pekişenlerin…] Bunlar Hz. Musa ve Tevrat’a iman ettikten sonra Hz. İsa ve İncil’i inkâr eden ve daha sonra Hz. Peygamberi ve Kur’an’ı inkâr ederek küfürlerini pekiştiren Yahudiler veya peygamber olarak gönderilmeden önce kendisine iman ettikleri halde Hz. Peygamberi inkâr eden ve daha sonra bu tutumlarında ısrar edip sürekli olarak O’nu kötülemek, O’na düşmanlık etmek, O’na verdikleri sözden dönmek, müminleri yoldan çıkarmak, O’na iman etmekten alıkoymak ve inen ayetlerle alay etmek suretiyle inkârlarını pekiştiren Yahudilerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْ [Onların tövbeleri kabul edilmeyecektir.] Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Yani gönderilmeden önce Hz. Peygambere iman etmeleri kabul edilmez. Bir başka tefsire göre: “Ümitsizliğe düştüklerinde iman etmeleri kabul edilmez.” Yüce Allah şöyle buyurmuştur: [Bizim azabımızı gördüklerinde iman etmeleri onlara fayda vermez. (Mümin Suresi, 85)] Başka bir görüş ise şöyledir: Göstermelik olarak ettikleri tövbe kabul edilmez. Çünkü onlar bu tövbelerinde samimi değillerdir. Bunun delili ayetin devamında “Onlar sapkın olanlardır.” yani kalpleri önceki sapkınlıkları üzere kalanlardır buyurulmasıdır. Bu Abdullah b. Abbas’ın görüşüdür. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ
Cümle atıf harfi وَ ‘la, haber olan لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, هُمُ الضَّٓالُّونَ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.
اُو۬لٰٓئِكَ ‘ nin haberi olan هُمُ الضَّٓالُّونَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin الْ takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirmiştir.
هُمُ için haber olan الضَّٓالُّونَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Bunun manası, dalalette olma özelliğinin onlarda sabit olduğudur.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هم zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.
الضَّٓالُّونَ - كَفَرُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
[İşte onlar sapkınların ta kendileridir.] Yani onlar sapkınlıkları üzere kalanlardır. Bir görüşe göre onlar bu tövbe ile umdukları sevabı kaybedenlerdir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟ ٩١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | كَفَرُوا | inkar eden |
|
| 4 | وَمَاتُوا | ve ölenler |
|
| 5 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 6 | كُفَّارٌ | kafir olarak |
|
| 7 | فَلَنْ |
|
|
| 8 | يُقْبَلَ | kabul edilmeyecektir |
|
| 9 | مِنْ | -nden |
|
| 10 | أَحَدِهِمْ | hiçbiri- |
|
| 11 | مِلْءُ | dolusu |
|
| 12 | الْأَرْضِ | dünya |
|
| 13 | ذَهَبًا | altın |
|
| 14 | وَلَوِ | ve olsa dahi |
|
| 15 | افْتَدَىٰ | fidye vermiş |
|
| 16 | بِهِ | onu |
|
| 17 | أُولَٰئِكَ | işte |
|
| 18 | لَهُمْ | onlar için vardır |
|
| 19 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 20 | أَلِيمٌ | acıklı |
|
| 21 | وَمَا | ve yoktur |
|
| 22 | لَهُمْ | onların |
|
| 23 | مِنْ | hiçbir |
|
| 24 | نَاصِرِينَ | yardımcıları |
|
Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştu: “Kıyamet gününde Allah Teala Cehennem’de azabı en hafif birine: “Yeryüzünde ne varsa senin olsaydı, kurtulmak için onları verir miydin?” diye soracak. Adam “evet” diye cevap verecek. Bunun üzerine Allah Teala ona “Baban Adem’in sulbünde iken, Ben senden, bundan daha kolayını istedim. Allah’a hiçbirşeyi ortak koşmayacaksın diye senden söz aldım, ama sen Allah’a ortak koşmakta direttin” diyecektir. (Buhari, Enbiya 1, Rikak 49, 51; Müslim, Kıyamet 51)
(Kaynak: Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ - Prof. Dr. Mehmet Yaşar KANDEMİR)
Mele'e ملأ : مَلأ sözcüğü bir görüş üzerinde bir araya gelenlerdir. Gözleri, görüş ve duruşları itibarıyla, kalpleri saygınlık ve heybet yönünden dolduran ileri gelen topluluk demektir.
Bu kökten gelen مِلْءٌ lafzı dolu kabın aldığı miktardır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 40 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا۟ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مَاتُوا۟ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.
مَاتُوا۟ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. هُمْ كُفَّارٌ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمۡ mübteda olarak mahallen merfûdur. كُفَّارٌ haber olup damme ile merfûdur.
فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ cümlesi اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
فَ zaiddir. لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يُقْبَلَ fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. مِنْ اَحَدِ car mecruru يُقْبَلَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِلْءُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَرْضِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ذَهَبًا temyiz olup fetha ile mansubdur. لَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. لَوِ gayr-ı cazim şart harfidir. افْتَدٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. بِه car mecruru افْتَدٰى fiiline mütealliktir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; فلن يقبل منه (Ondan asla kabul edilmez.) şeklindedir.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder.(Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Bu ayette bulunan فَلَنْ يُقْبَلَ kavlindeki فَ harfi, bu cümlenin şart ve ceza cümlesi olarak geldiğini bildirmek içindir. Bu kimselerden fidyenin kabul edilmeme nedeni, bunların kâfir kimseler olarak ölmelerindendir. Daha önce geçen 90. ayetteki benzer ifadenin başında فَ harfinin yer almaması, cümlenin mübteda ve haber cümlesi olduğunu yani isim cümlesi olduğunu göstermek içindir. Onda sebep- sonuç ilişkisine dair hiçbir delil yoktur. Ayetteki ذَهَبًا kelimesi de temyizdir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl - Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ [Şüphesiz inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya…] cümlesindeki وَ hal içindir. فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا [Fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi kabul edilmeyecektir.] Ayette geçen مِلْءُ kelimesi “bir şeyi dolduran miktar” anlamına gelmektedir. ذَهَبًا [altın] kelimesi temyiz olarak mansubdur.
Temyiz iki çeşittir: Birincisi: اَحَد عَشَرَ دِرْهَمًا وَ عِشْرُونَ دِينَارًا (on bir dirhem, on iki dinar) örneklerinde olduğu üzere fertlere ait olanlar; ikincisi ise عِنْدِي مَلؤ زقِّ عَسَلاً (Bende bir tulum bal var.) örneğindeki gibi miktarlara ait olanlar. Temyizin mansub oluşu şöyle açıklanabilir: Temyizden önceki kelime marife/bilinen bir miktardır. Miktara konu olan şey ise meçhuldür. Marifeden sonra nekre geldiği için mansub olmuştur. Temyiz bilinmeyen şeyin ne olduğunu açıklamaktadır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوِ افْتَدٰى بِه [Eğer fidye olarak verseydi.] ayetindeki وَ harfi tekid (pekiştirme) için getirilmiştir. عَلَيْكَ بِالصِدْقِ وَ اِنْ ضَرَّكَ (Sana zararı dokunsa da doğru söylemen gerekir.) sözünde olduğu gibi.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en- Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
افْتَدٰى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فدي ’ dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. أَلِیمٌ kelimesi عَذَابٌ ‘ nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَلِیمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. ; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ harfi zaiddir. نَاصِر۪ينَ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfû olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Türkçemizdeki “himaye eden”, “kollayan”, “yardım eden” gibi kelimelerin karşılığı olan نَاصِرٌ kelimesi Kur’an-ı Kerim’de نَاصِرُونَ ve اَنْصَارُ şeklinde iki farklı cemi kipi ile gelmektedir. Bunlardan cemi müzekker salim kipi ile gelen نَاصِرُونَ kelimesi sekiz yerde, cemi kıllet kipi ile gelen اَنْصَارُ kelimesi de on bir ayette geçmektedir.
نَاصِرُونَ ; Âl-i İmran, 3/22, 56, 91, 150; Nahl, 16/37; Ankebût, 29/25; Rûm, 30/29; Casiye, 45/34; اَنْصَارُ; Bakara, 2/270; Âl-i İmran, 3 /52, 192; Maide, 5/72; Nuh, 71/25; Tevbe, 9/100, 117; Saff, 61/14. (Abdurrahman Güney, Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri)
نَاصِر۪ينَ۟ ; sülâsi mücerredi نصر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ mübteda, فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا cümlesi haberdir.
اِنَّ ’ nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, sıladaki habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
Müsnedün ileyh konumundaki الَّذ۪ينَ ’ nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
İsm-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’ nin sılasına hükümde ortaklık sebebiyle atfedilen وَمَاتُوا müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal وَ ’ ıyla gelen وَهُمْ كُفَّارٌ , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا cümlesi اِنَّ ‘ nin haberidir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
لَنْ يُقْبَلَ fiili meçhul bina edilerek failin aşikâr olduğu bu durumda, mef’ûle dikkat çekilmiştir.
Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُقْبَلَ fiiline müteallik olan مِنْ اَحَدِهِمْ ifadesi durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.
Az sözle çok anlam ifade eden مِلْءُ الْاَرْضِ izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
ذَهَبًا , temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
كَفَرُوا - كُفَّارٌ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا [yer dolusu altın] mübalağanın gulüv türüdür. لَوِ harfi dolayısıyla makbul olmuştur.
Şart üslubunda gelen terkipte, وَ haliyye, لَوِ şartiyyedir. وَلَوِ افْتَدٰى بِه cümlesi, cevabı mahzuf şart cümlesidir. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şartın , takdiri فلن يقبل منه (Asla onlardan kabul edilmeyecek) olan cevap cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Eğer kâfir kıyamet gününde yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye verme imkânı olsa ve bunu da yapsa bu ondan kabul edilmeyecek ve bunun kendisine faydası dokunmayacaktır. Zeccâc’a göre bu ayetin manası şudur: Dünyadayken kâfir kalarak bu kadar malı verseydi yine kabul edilmezdi. وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ [Eğer fidye olarak verseydi.] cümlesindeki وَ harfi tekid (pekiştirme) için getirilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, bahsi geçenleri tahkir içindir.
اُو۬لٰٓئِكَ şeklindeki mübtedanın haberi لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ şeklinde isim cümlesi formunda gelmiştir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.
عَذَابٌ için sıfat olan اَل۪يمٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
عَذَابٌ ’ deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan اَل۪يمٌ ’ le sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ ifadesindeki اَل۪يمٌۙ kelimesi ism-i fail kalıbındadır. İşârî olarak o öyle bir azap ki azap verirken kendisi bile acımaktadır, şeklinde düşünülebilir. اَل۪م kökünden gelen elem acı, ağrı; اَل۪يمٌۙ ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada elim acı duyan anlamına alınırsa bu azabın değil azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı tekid) vardır.
عذاب مؤلَم yerine عَذَابٌ اَل۪يمٌ gelmesi mübalağa için mecaz-ı mürseldir.
عَذَابٌ - اَل۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Burada elim azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder.
Buna karşılık onlara büyük azap türleri içerisinden öylesine büyük bir azap vardır ki bu azabın künhünü Allah’tan başkası bilmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟
Makabline matuf son cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar haber نَاصِر۪ينَ ’ ye dahil olan مِنْ harfi, zaiddir. Tekid ifade eder.
نَاصِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Müsnedün ileyh olan مِنْ نَاصِر۪ينَ۟ ’ deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Tekid ifade eden zaid مِنْ harfi de kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır.
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ [Onlara elim bir azap vardır.] Yani elem verici bir azap vardır. وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟ [Onların hiç yardımcıları yoktur.] Yani onlardan azabı kaldıracak, onların kınanmasını önleyecek kimse bulunmaz. Onların küfür üzerinde ısrarcı olmaları insanların mallarını alma amacına yöneliktir. Allah Teâlâ yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye olarak verseler dahi bunun kendilerine fayda vermeyeceğini bildirmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Sahip olduğum her nimet, bedenimdeki her hücre ve bulunduğum yerde gördüğüm görmediğim her zerre şahidim olsun:
"Biz Allah’a ve bize indirilene; kezâ İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunlarına indirilenlere; yine Mûsâ, Îsâ ve bütün peygamberlere rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onlar arasında ayırım yapmayız ve biz O’na teslim olmuşuzdur."
Bizi İslam fıtratı üzerine yaratan, Kur’ân-ı Kerim'le tanıştıran, Peygamber Efendimiz (s.a.v)'i ve Peygamberleri sevdiren, bizi imanla boyayan Allah'a; gördüğüm ve göreceğim her şeyin her noktası, aldığım ve alacağım her nefes, attığım ve atacağım her adım ve daha nicelerin adedince hamd olsun. Tövbe edenlerden ve tövbesi kabul olanlardan, ahirette kazananlardan, doğru yolda ilerleyenlerden, meleklerin ve insanların selam verdiklerinden ve ebedi huzura kavuşanlardan olmak duasıyla.
İmanımı güçlendir Rabbim! Kalbimde tek bir boşluk kalmadan imanla boyanıp, tertemiz ölenlerden olmayı nasip et!
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji