Âl-i İmrân Sûresi 86. Ayet

كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ  ٨٦

İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَيْفَ nasıl ك ي ف
2 يَهْدِي yol gösterir ه د ي
3 اللَّهُ Allah
4 قَوْمًا bir topluma ق و م
5 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
6 بَعْدَ sonra ب ع د
7 إِيمَانِهِمْ İman ettikten ا م ن
8 وَشَهِدُوا ve gördükten ش ه د
9 أَنَّ gerçekten
10 الرَّسُولَ Resul’ün ر س ل
11 حَقٌّ hak olduğunu ح ق ق
12 وَجَاءَهُمُ ve kendilerine geldikten ج ي ا
13 الْبَيِّنَاتُ açık deliller ب ي ن
14 وَاللَّهُ Allah
15 لَا
16 يَهْدِي doğru yola iletmez ه د ي
17 الْقَوْمَ toplumu ق و م
18 الظَّالِمِينَ zalim ظ ل م
 

Bu, korkunç bir uyarıdır; içinde zerre kadar iman taşıyan, işin hem dünyada hem de ahiretteki önemini kavrayan her kalbi titretir. Bu, kendisine kurtuluş imkanı tanındığı halde ondan bu şekilde yüz çevirenlere gerçekten uygun bir cezadır. 

Fakat İslâm, bununla beraber tevbe kapılarını açık bırakıp, tevbe etmek isteyen sapıkların yüzüne bu kapıyı kapamıyor. Gelip bu kapıyı çalmasından başka bir yükümlülük de getirmiyor. Kişi O’na doğru yönelip yaklaşmaya çalıştığında, önünde hiçbir engel bulunmadığını görecektir. Yeter ki güven veren sığınağa gelsin ve güzel işler yapmaya koyulsun. Ve böylece, tevbenin, gerçekten pişmanlık duyan bir gönülden kaynaklandığını göstersin. (Fizilal’il Kur’ân)

 

كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ 


كَيْفَ  istifham harfi olup, mukaddem hal olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. يَهْدِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. قَوْمًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَفَرُوا  cümlesi, قَوْمًا  ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بَعْدَ  zaman zarfı  كَفَرُوا  fiiline mütealliktir. ا۪يمَانِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  شَهِدُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.  اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  بِ  harf-i ceriyle  شَهِدُٓوا  fiiline mütealliktir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

الرَّسُولَ  kelimesi  اَنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. حَقٌّ  kelimesi  اَنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.

وَ  atıf  harfidir.  جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْبَيِّنَاتُ  fail olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

    

وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  لَا يَهْدِي  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي  fiili ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. الْقَوْمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ ’ nin sıfatı olup nasb alameti  ي ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

الظَّالِم۪ينَ ; sülâsi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ


Fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Âşûr’a göre istinaf cümlesidir. كَيْفَ  inkârî istifhamdır. 

كَيْفَ  istifham ismi,  يَهْدِي  fiilinin failinden mukaddem haldir. Hal, ıtnâb babındandır.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eden cümle, her ne kadar istifham üslubunda gelmişse de anlam itibariyle, taaccüb, uyarı ve inkar manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca tecâhül-i ârif sanatı söz konusudur.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mef’ûl olan  قَوْمًا ‘ deki nekrelik tahkir ifade eder.

قَوْمًا كَفَرُوا  küfreden kavim ifadesinde irsâd sanatı vardır. Küfreden kavim ayetin sonunda ‘’zalim kavim’’ olarak zikredilmiştir.

كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ  cümlesi  قَوْمًا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

Sıfat cümlesine matuf olan  وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ  cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi  اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ , masdar tevilinde, mahzuf  بِ  harf-i ceriyle  شَهِدُٓوا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ la  شَهِدُٓوا ’ ya matuftur.

Sıfat cümlelerinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ  ifadesinde istiare vardır. الْبَيِّنَاتُ  [apaçık ayetler],  وَجَٓاءَهُمُ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Ayetlerin, gelmek fiiline isnad edilmesi, ayetlerin önemini vurgulamaktadır.  الْبَيِّنَاتُ , iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Apaçık ayetlerin yüceliğini artıran bu mübalağalı ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.

Kafir kavmin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır. 

كَفَرُوا - ا۪يمَانِهِمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

ا۪يمَانِهِمْ - يَهْدِي - الرَّسُولَ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


  وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek, korkuyu artırmak için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Menfi fiil cümlesi formunda gelen  لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ  şeklindeki müsned, muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

 Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.

 Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ  için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
يَهْدِي - كَفَرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
ٱلظَّـٰلِمِینَ - كَفَرَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
 الظَّالِم۪ينَ - حَقٌّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
 يَهْدِي - لَا يَهْدِي  arasında tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
 وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ [Allah zalim kavmi hidayete erdirmez.] Yani iddialarında batıla tabi olanları geçerli delile sevk etmez. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)
 Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)  

Son cümlede “Allah zalim kavme hidayet etmez” sözünden,  peygamber’in gerçekten peygamber olduğuna tanıklık ettikten sonra; kendilerine tanıklar yani peygamberliği ispat eden Kur’an gibi mucizeler geldikten sonra hâlâ nankörce inkâr eden kimselerin zalim oldukları anlaşılmaktadır.