اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ ٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوَلَمْ |
|
|
| 2 | يَسِيرُوا | gezmediler mi? |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 5 | فَيَنْظُرُوا | baksınlar |
|
| 6 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 7 | كَانَ | olduğuna |
|
| 8 | عَاقِبَةُ | sonunun |
|
| 9 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | قَبْلِهِمْ | kendilerinden önceki |
|
| 12 | كَانُوا | idiler |
|
| 13 | أَشَدَّ | daha güçlü |
|
| 14 | مِنْهُمْ | kendilerinden |
|
| 15 | قُوَّةً | kuvvet bakımından |
|
| 16 | وَأَثَارُوا | alt-üst etmişlerdi |
|
| 17 | الْأَرْضَ | toprağı |
|
| 18 | وَعَمَرُوهَا | ve onu imar etmişlerdi |
|
| 19 | أَكْثَرَ | daha çok |
|
| 20 | مِمَّا |
|
|
| 21 | عَمَرُوهَا | bunların imar ettiklerinden |
|
| 22 | وَجَاءَتْهُمْ | onlara gelmişti |
|
| 23 | رُسُلُهُمْ | elçiler |
|
| 24 | بِالْبَيِّنَاتِ | delillerle |
|
| 25 | فَمَا | fakat |
|
| 26 | كَانَ | değildi |
|
| 27 | اللَّهُ | Allah |
|
| 28 | لِيَظْلِمَهُمْ | onlara zulmedecek |
|
| 29 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 30 | كَانُوا | onlar |
|
| 31 | أَنْفُسَهُمْ | kendi kendilerine |
|
| 32 | يَظْلِمُونَ | zulmediyorlardı |
|
Yeryüzünde gezip dolaşma ve ibret alma çağrısına yer verilirken, muhataplar, sahip oldukları güç ve yeryüzünü imar açısından kendileri ile önceki toplumlar arasında bir mukayese yapmaya davet edilmektedir. Tefsirlerde genellikle Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekkeliler’i esas alan yorumlar yapılmış, özellikle bu bölgenin ziraat ve toprağın işlenmesi açısından çok sınırlı imkânlar taşıdığı, buna karşılık onlar tarafından haberleri bilinen birçok geçmiş toplumun büyük insan gücüne ve servete sahip oldukları, dolayısıyla toprağı çok iyi işledikleri ve görkemli mimari eserler vücuda getirdikleri üzerinde durulmuştur. Bu karşılaştırmanın böyle başlatılması tabii olmakla beraber, burada bütün insanlara yöneltilmiş ve kıyamete kadar sürecek bir çağrının bulunduğunda da şüphe yoktur. Zira âyetin içerdiği temel mesaj, insanların gerek birey gerekse topluluk olarak sahip oldukları güç ve imkânların kendilerini ilâhî bildirimleri inkâr etme şımarıklığına götürmemesi, beşerin kendisi hakkında yapacağı mukayesenin de hiçbir zaman Allah’ın mutlak iradesi ve karşı konulamaz kudreti dairesine uzanmaması gerektiğidir. Yine bu ve müteakip âyette, önceki kavimlerin başına gelen kötü sonuçlar incelenirken, bu sonuçların kendi kötülükleri yüzünden meydana geldiğine ve Allah’ın haksızlık etmesinin asla söz konusu olamayacağına dikkat çekilmektedir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 295-296
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi وَ ile mukadder istinâfa matuftur. Takdiri, أقعدوا ولم يسيروا. (Mekânlarında oturup kaldılar mı?) şeklindedir.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَس۪يرُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru يَس۪يرُوا fiiline mütealliktir. يَنْظُرُوا fiili atıf harfi فَ ile makabline matuftur.
يَنْظُرُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ cümlesi, amili يَنْظُرُوا ‘nun mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
كَيْفَ istifhâm harfi كَانَ ‘nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
عَاقِبَةُ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ قَبْلِهِمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُٓوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. اَشَدَّ kelimesi كَانُٓوا ‘nun haberi olup, fetha ile mansubdur. مِنْهُمْ car mecruru اَشَدَّ ‘ye mütealliktir. قُوَّةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَشَدَّ , ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَثَارُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْاَرْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَمَرُوهَٓا atıf harfi و ‘la اَثَارُوا fiiline matuftur.
عَمَرُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَكْثَرَ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle اَكْثَرَ ‘ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası عَمَرُوهَا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
عَمَرُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen merfûdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَثَارُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ثور ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. جَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
رُسُلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَيِّنَاتِ car mecruru رُسُلُ ‘nün mahzuf haline mütealliktir.
فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
للّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur.
يَظْلِمَ fiiline dahil olan لِ , lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek manayı masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ile كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
يَظْلِمَ fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrak harfi olup لٰكِنّ ’den muhaffefedir. كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ
cümlesi, كَانُٓوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
اَنْفُسَهُمْ kelimesi يَظْلِمُونَ fiilinin mukaddem mef‘ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَظْلِمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ
Ayet mukadder istinaf cümlesine matuftur. Takdiri, أقعدوا في أماكنهم (Mekânlarında oturup kaldılar mı?) şeklindedir.
Menfî muzari fiil sıygasındaki ilk cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham harfi hemze, inkârî manadadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
لَمْ muzarinin önüne gelerek manasını olumsuz maziye çeviren cezm harfidir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen düşünmeye teşvik, inkâr ve tevbih amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
“Yeryüzünde gezmediler mi?” zahirindeki cümle “gezmemiş olmaları mümkün değildir” anlamındadır. Muhataba ikrar ettirmek amaçlıdır.
Cümlenin emir veya haber üslubu yerine istifham üslubunda gelmesi, muhatabın dikkatini çekmek ve düşünmeye teşvik içindir.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ
Makabline atıf harfi فَ ile atfedilen bu cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Meczum muzari fiil sıygasındaki cümle, istifhama dahildir.
فَيَنْظُرُوا fiilinde istiare sanatı düşünülebilir. Akıbet, gözle görülebilen şey değildir. Zikredilen görmek, fakat kastedilen, anlamak, tefekkürdür. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ cümlesi, فَيَنْظُرُوا fiilinin mef’ûlu konumundadır. كَانَ ’nin dahil olduğu bu isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَيْفَ istifham ismi, كَانَ ’nin mukaddem haberidir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
كَانَ ’nin muahhar ismi olan عَاقِبَةُ ‘nun muzâfun ileyhi konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِهِمْ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bahsi geçen kişilerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında, tahkir kastına matuftur.
Sübut ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
قَبْلِ - عَاقِبَةُ kelimelerinde tıbâk-ı hafiy sanatı, كَيْفَ ve hemze arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Akıbet için müzekker fiil kullanılmıştır. كَانَتْ buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akıbet ‘azap’ manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasındadır. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Murâatü’l Maqâm, S.106)
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا [Yeryüzünde yolculuk yapıp da görmediler mi?] sorusu inkâr ve kınama ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَشَدَّ haber, قُوَّةً temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
مِنْهُمْ car mecruru, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden اَشَدَّ ’ye mütealliktir.
الشِّدَّةُ : Bir cismin katılığı demektir. Bir şeydeki sıfatın çok kuvvetli olması manasında müstear olmuştur. Vasfın kemâli ve tam oluşu; değişim esnasındaki zorlukta olan dirence benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)
وَاَثَارُوا الْاَرْضَ ve وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle nakıs fiil كَانَ ’nin haberi olan اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her iki cümle de müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَكْثَرَ kelimesi mahzuf mef’ûlu mutlak için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا , harfi-cerle اَكْثَرَ ‘ye mütealliktir. Sılası olan عَمَرُوهَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ cümlesi, …وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Geldi anlamındaki جَٓاءَ fiili, بِ harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
اَثَارُوا - عَمَرُو ile اَشَدَّ - قُوَّةً ve يَس۪يرُوا - وَجَٓاءَتْهُمْ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْاَرْضَ - عَمَرُوهَٓا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ : Bir cümlede fail âkil, cem’i müzekker-i gayr-i salim veya cem’i müennes-i gayr-i salim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve Müenneslik Uyumu)
فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ
فَ , istînâfiyyedir. Menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰه isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Nakıs fiil كَانَ ’nin haberi mahzuftur.
Sebep bildiren lam-ı cuhûdun gizli أنْ ‘le masdar yaptığı لِيَظْلِمَهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen لِيَظْلِمَهُمْ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir, 3/79)
İstidrak harfinin dahil olduğu وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
وَلٰكِنْ , hafifletilmiş لَكِنَّ olup istidrak harfidir. Menfî cümleyle birlikte kasr ifade etmiştir.
Olumsuz ifadeden sonra bu cümleye dahil olan istidrak harfi وَلٰكِنْ , hasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لا , بل ve لكن atıf harfleriyle oluşan kasrda, maksûrun aleyh لا ‘dan önce, بل ve لكن ‘den sonra gelir. Bunların hasr ifade edebilmesi için “bel” ve لكن ‘den önce nefy veya nehyin geçmiş bulunması, atfedilen nesnenin müfred olması (لا ‘da da öyle) ve ayrıca لكن ‘in başında vav bulunması şarttır. (TDV islam Ansiklopedisi İsmail Durmuş Hasr Md.)
İki tekit hükmündeki kasr, لِيَظْلِمَهُمْ , maksur/sıfat, لَكِنَّ ‘nin ismi maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
لَكِنَّ ‘nin haberi olan كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ , nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin haberidir.
كان ’nin haberinin, muzari fiil cümlesi formunda gelmesi, hükmü takviye ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan اَنْفُسَهُمْ , ihtimam için amili olan يَظْلِمُونَ ’ye takdim edilmiştir. Ayrıca fasılaya riayet de sağlanmıştır.
كَانَ - كَانُٓوا ve لِيَظْلِمَهُمْ - يَظْلِمُونَۜ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لٰكِنْ - كان kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كان ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ cümlesiyle وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Muzari fiiller hudûs istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi, Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Burada لِيَظْلِمَهُمْ kelimesi ayetin sonundaki kelimeye delalet ettiği için irsâd vardır. Ama aynı zamanda bu kelimelerin iştikâkı aynı olduğu için reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır. Bu iki sanat arasındaki fark; reddü’l-acüz ale’s-sadri’de iki lafız arasında benzerlik olması gerekmesidir ki bu benzerlik; bu iki lafzın lafız ve mana açısından aynı olması veya aralarında cinas olması (yani lafzen aynı olmakla beraber manalarının farklı olması) ya da iştikâk bakımından aynı ya da benzer olmaları şeklindedir. İrsâdda ise böyle bir şart yoktur. Yukarıdaki ayet-i kerîmede olduğu gibi iki sanat aynı anda gerçekleşebilir. Dolayısıyla irsâd, reddü’l-acüz ale’s-sadr den daha umumidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Ayeti kerime’de Allah (c.c) ironi yolu ile Mekkelilerle istihza etmektedir. Mekkeliler kendilerinden öncekilerden durum olarak daha zayıf olmaları ve daha çorak bir coğrafyada yaşamalarına rağmen dünyaya aldanıp onunla övünen kimselerdi. Allah (c.c) yeryüzünü sürüp biçmede, imar etmede son derece ileri seviyeye ulaşmış olan ve Mekkelilerle kıyaslanmayacak derecede güçlü kimselerin akıbetlerini hatırlatarak ibret almadıklarından dolayı onlarla istihzâ etmiştir. Daha güçlü olup helak olan önceki toplumlardan ibret almayan Mekkelilerin gücü küçümsenmekte ve onlarla alay edilmektedir. (Ekrem Solmaz, İroni Üslubu Ve Kur’an-ı Kerim’de Kullanımı, Yüksek Lisans Tezi)
Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu. Suçsuz helak etmiyordu. Buna zulüm denilmesi, Allah Teâlâ’nın son derece nezih olduğunu ortaya koyup açıklamak içindir. Yoksa Allah suçsuz da helak etse gerçekte yine zulüm olmazdı. Çünkü Allah (c.c) gerçek maliktir. Malikin mülkünde dilediğini yapması zulüm olmaz. Zulüm, başkasının haklarına saldırmayı ifade eder. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Cenab-ı Hak, önceki iki delilde “görmediler mi?” tabirini kullanmış, ama “gezmediler mi?” dememiştir. Çünkü orada, kişinin bizzat kendisinin gezip dolaşmasına ihtiyaç yoktur. Burada ise, “yerde gezip... de bakmadılar mı?” buyurmuş, onları, emsallerinin halleriyle ve yaptıklarının veballeri ile alakalı olarak zikretmiştir. Daha sonra Cenab-ı Hak, bunların helak olmaya daha çok müstehak olduklarını bildirmiştir. Zira, kendilerinden önce yaşamış olan Âd ve Semûd kavimleri, bunlardan daha kuvvetli idiler ama kuvvetleri kendilerine fayda vermedi. Yine onlar, gerek mal gerekse ömür bakımından daha ileriydiler. Fakat, onların malları ve kaleleri, başlarına gelen o helake mani olamadı.
Bil ki, insan şu üç şeye itimat eder: Kendisindeki bedenî kuvvete ve destekçilerine. Zira bir şeye müdahale, bunlar sayesinde olur. Malî kuvvete. Zira bir şeye müdahale etmeye hazırlanmak bu sayede mümkün olur. Çözülme, gevşeme ve zayıflama esnasında, kendisine yaslanacağı, dayanacağı, arka kuvveti. Ki bunlar, kaleler ve sığınaklardır. İşte bu cümleden olarak Cenab-ı Hak, “Onlar, beden bakımından sizlerden daha kuvvetli idiler. Mal bakımından daha ileriydiler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak burada, “Hakikaten insanlardan çoğu...” buyurmuş, bundan önceki ayette de, “Fakat insanların ekserisi...”(Rum, 6) buyurmuştur. Niçin?
Cevap: Çünkü bundan önce bu iki vasfa (Cenab-ı Hakk’ın birliği ve haşr) dair bir delil zikredilmemiştir. Burada ise Cenab-ı Hak, açık deliller ve göz alıcı burhanlar zikretmiştir. Delilden sonra olacak imanın, delilden önceki imandan daha kuvvetli olacağında şüphe yoktur. O halde, delillerden sonra, bu “ekseriyyet”ten bir topluluğun mutlaka iman etmesi gerekir. Binaenaleyh, o ekser (sayıca), artık o eskiden olduğu gibi kalmamıştır. Bu sebeple, Cenab-ı Hak, delil getirdikten sonra, “.. .çoğu...”; delilden önce ise, “.. .insanların ekserisi...” demiştir. Kendisinden gafil olmanın mümkün olmadığı delilden ve mümkün olsa dahi, gaflet etmenin vuku olmayacağı delilden sonra -ki bu gökler ve yerlerdir. Çünkü, insanın, üzerindeki semadan ve altındaki yerden habersiz olması akıldan uzak bir şeydir, kendisinden gafil olunabilecek şeyi zikretmiştir ki, bu da onlarla ilgili darb-ı mesellerin hal ve durumlarının nakledilmesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)