Fâtır Sûresi 24. Ayet

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ  ٢٤

Şüphesiz biz, seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّا şüphesiz biz
2 أَرْسَلْنَاكَ seni gönderdik ر س ل
3 بِالْحَقِّ gerçek ile ح ق ق
4 بَشِيرًا müjdeleyici ب ش ر
5 وَنَذِيرًا ve uyarıcı ن ذ ر
6 وَإِنْ ve yoktur
7 مِنْ hiçbir
8 أُمَّةٍ millet ا م م
9 إِلَّا olmayan
10 خَلَا (gelip) geçmiş خ ل و
11 فِيهَا içinde
12 نَذِيرٌ bir uyarıcı ن ذ ر
 

Bu âyetlerde kendisine, ilâhî mesajı bütün insanlığa ulaştırma gibi ağır bir görev yüklenmiş olan ve yakın çevresindeki birçok insanın şirk batağından çıkmamak için direndiklerini gördüğünden ruhen daralmış bulunan Resûl-i Ekrem teselli edilmekte, onun, insanları uyarmakla görevli olduğu ve herkesi imana getirmek gibi bir vazifesinin bulunmadığı bildirilmekte, önceki peygamberlerin durumları hatırlatılarak mâneviyatını yüksek tutması istenmektedir. 

24. âyetin son cümlesi, ilâhî mesajın ve tevhid çağrısının bütün insanlığı kapsayacak biçimde peygamberler vasıtasıyla ulaştırıldığını ifade etmektedir. Her topluluğa Allah tarafından bir uyarıcı gönderilmiş, uzun veya kısa bir süre uyarıcının mesajı korunmuş, sonra unutulmuş (araya fetret yani mesajın unutulduğu, bozulduğu bir süre girmiş), arkadan yeni bir uyarıcı gönderilmiştir. Burada bu ifadeye yer verilmesindeki maksat iki şekilde açıklanabilir: a) Kendi toplumunda şiddetli baskı ve eziyetlere mâruz kalan Resûl-i Ekrem’e önceki peygamberlerin de benzeri durumlarla karşılaştığını hatırlatıp ona direnme gücü aşılamak (ki 25. âyet bu yorumu destekler niteliktedir), b) Hz. Muhammed’in daha önce hiç karşılaşılmamış bir görev iddiasıyla ortaya çıkmış olmadığına dikkat çekmek ve böylece Kur’an’ın muhataplarını kendilerini bağlayan bir argüman üzerinde düşünmeye çağırmak. Bu durumda onlara düşen, peşinen reddetmek yerine onun gerçek bir peygamber olup olmadığını araştırmak olacaktır (Râzî, XXVI, 18).

 


 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 462
 

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَرْسَلْنَاكَ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

بِالْحَقِّ  car mecruru  اَرْسَلْنَاكَ ‘deki failin veya mef’ûlun bihin mahzuf haline mütealliktir. بَش۪يرًا  kelimesi  اَرْسَلْنَا  ‘nın mef’ûlunun hali olup fetha ile mansubdur. نَذ۪يرًا  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.  

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

بَش۪يرًا  - نَذ۪يرًا , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  اُمَّةٍ  lafzen mecrur, mübteda olarak mahallen merfûdur.  اِلَّا  hasr edatıdır. 

Fiil cümlesidir. خَلَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  ف۪يهَا  car mecruru  خَلَا  fiiline mütealliktir. نَذ۪يرٌ  fail olup damme ile merfûdur.

 

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz.Peygamber’dir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ  cümlesi  اِنَّ ‘nin haberidir.

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اَرْسَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

بِالْحَقِّ  car-mecruru, اَرْسَلْنَاكَ ‘deki mef’ûlün mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Birbirine tezat nedeniyle atfedilen  بَش۪يراً  ve  نَذ۪يراً  kelimeleri  اَرْسَلْنَاكَ ’nin mef’ûlünden haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

وَنَذ۪يرًا [korkutucu] - بَش۪يرًا [müjdeleyici] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder.

Ayetin sonunda tekrar zikredilen  بَش۪يراً  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

 بِالْحَقِّ  ifadesi iki zamirden birinin halidir; anlamı da ‘hak olduğun -ya da olduğumuz- halde’ şeklindedir.  بِالْحَقِّ , mastarın sıfatı da olabilir ki bu durumda anlam; hak ile birlikte bulunan bir göndermeyle, olur. Bir diğer ihtimal ise  بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ  kelimelerine müteallik olmasıdır. Bu takdirde; gerçek olan bir vaat ile uyaran, gerçek olan bir azap ile korkutan biri olarak anlamında olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ

 

İstinâfa atfedilen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümleye dahil olan nefiy harfi  اِنْ , kasır ifadesi içindir. 

Kasr nedeniyle cümle ‘Her ümmet için bir nezir vardır’ ‘Aralarında nezir olmayan hiçbir ümmet yoktur‘ şeklinde olumlu ve olumsuz olmak üzere iki mana kazanmıştır.

Birden çok unsurla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اُمَّةٍ , lafzen mecrur mahallen merfû olarak mübtedadır.  مِنْ  tekid ifade eden zaid harftir.

اُمَّةٍ ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ  cümlesi haberdir. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Haber olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  ف۪يهَا , konudaki önemine binaen, fail olan  نَذ۪يرٌ ’a takdim edilmiştir.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  اِلَّٓا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ile haber arasındadır.  اُمَّةٍ  maksûr/mevsûf,  خَلَا  maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, zaid harf, isim cümlesi, isnadın tekrarı ve kasr sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

نَذ۪يرٌ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

ف۪يهَا  car-mecrurundaki  اُمَّةٍ ’ya aid zamire dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen ümmet, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Ümmet ile nezir arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir.  Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Cenab-ı Hak, şu iki hususu anlatmak için, وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ [Hiçbir ümmet müstesna olmamak üzere, mutlaka her ümmette bir uyarıcı, elçi bulunmuştur] buyurmuştur;

1) Peygamberin kalbini teselli etmek için... Çünkü böylece Cenab-ı Hak, başkalarının da kendisi gibi, kavminin eziyetlerine katlanmış olduğunu bildirmektedir.

2) Onu kabul etmesini, kavmine ilzam etmek... Çünkü Hz Muhammed (s.a.v), peygamberlerin ilki değildir. O ancak, diğerleri gibi o peygamberlerin iddia ettiği şeyleri iddia etmiş ve o şeyleri anlatmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)