Fâtır Sûresi 8. Ayet

اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ فَرَاٰهُ حَسَناًۜ فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ  ٨

Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, ameli iyi olan kimse gibi mi olacaktır? Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. (Ey Muhammed!) Onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden kendini helâk etme! Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَمَنْ kimse (de) mi?
2 زُيِّنَ süslendirilen ز ي ن
3 لَهُ kendisine
4 سُوءُ kötü س و ا
5 عَمَلِهِ işi ع م ل
6 فَرَاهُ ve onu gören ر ا ي
7 حَسَنًا güzel ح س ن
8 فَإِنَّ şüphesiz
9 اللَّهَ Allah
10 يُضِلُّ sapıklık içinde bırakır ض ل ل
11 مَنْ kimseyi
12 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
13 وَيَهْدِي ve yola iletir ه د ي
14 مَنْ kimseyi
15 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
16 فَلَا asla
17 تَذْهَبْ gitmesin ذ ه ب
18 نَفْسُكَ canın ن ف س
19 عَلَيْهِمْ onlar için
20 حَسَرَاتٍ hasretlere ح س ر
21 إِنَّ şüphesiz
22 اللَّهَ Allah
23 عَلِيمٌ biliyor ع ل م
24 بِمَا şeyleri
25 يَصْنَعُونَ onların yaptıkları ص ن ع
 

İbn Abbas’tan nakledilen bir rivayette, “aldatma ustası” diye çevirdiğimiz ğarûr kelimesiyle şeytanın kastedildiği belirtilmiştir (Taberî, XXII, 117). Müteakip âyet de bu açıklamayı desteklemektedir. Şeytanın aldatması daha çok, kişiye “Allah çok bağışlayıcıdır, en büyük günahları bile affeder; bu kadarcık günahtan bir şey çıkmaz” gibi telkinlerde bulunması şeklinde açıklanmıştır (meselâ bk. Zemahşerî, III, 268). 

6. âyetin “Siz de onu düşman belleyin” diye çevrilen cümlesi için, “Allah’ın buyruklarına ve yasaklarına titizlikle uyarak şeytana karşı çıkın ve onu hayal kırıklığına uğratın” gibi izahlar yapılmıştır (meselâ bk. İbn Atıyye, IV, 430). Aynı âyetin “Çünkü o kendisine uyacaklara, yandaşlarına yakıcı ateşin mahkûmlarından olsunlar diye çağrıda bulunur” şeklinde çevrilen kısmını, “Çünkü o kendisine uyanlara, yandaşlarına çağrıda bulunur, böylece onlar da yakıcı ateşin mahkûmlarından olurlar” şeklinde de tercüme etmek mümkündür (İbn Âşûr, XXII, 261-262; İblis ve şeytan hakkında bilgi için bk. Fâtiha 1/1 [Eûzü]; Bakara 2/34; Nisâ 4/117-121; Enfâl 8/48; Kehf 18/50-54; şeytanın Allah’a itaat yolunu seçenleri saptırmak için her türlü çabayı harcayacağına dair sözleri için bk. A‘râf 7/17; Hicr 15/39).

8. âyetin “kötü işleri kendilerine hoş görünüp, onları güzel bulan kimse” şeklinde çevrilen kısmı yeni bir isim cümlesinin öznesi olup yüklemi gizlenmiştir. Bu sebeple, ifade akışına uygun düşen değişik yüklemlere göre bu kısım için şöyle meâller de verilebilir: a) Böyle kimseler için mi üzülüp kendini helâk ediyorsun? b) Bunlar, Allah’ın hidayet nasip ettiği kimseler gibi midir? (Zemahşerî, III, 269; Şevkânî, IV, 388). Bu âyette Hz. Peygamber’e ve tebliğ görevini yaparken onun yolunu izleyenlere bir teselli verildiği açıktır. Dolayısıyla, âyetin devamındaki, “Allah dilediğini sapkınlık içinde bırakır, dilediğini de doğruya iletir” cümlesini buna göre yorumlamak gerekir. Yüce Allah’ın, kulun hiçbir katkısı olmadan onu sapkınlığa ve dolayısıyla cehenneme itmesi O’nun engin hikmetiyle bağdaşmaz. Allah’ın bir kimseyi dalalette bırakması, kendisine verilen akıl yeteneğini ve irade gücünü kötüye kullanmakta ısrar etmesi sebebiyle onu tercihiyle ve sonuçlarıyla baş başa bırakması demektir. Birçok âyet ve hadiste yer alan açıklamaların ışığında, bu tür ifadelerin, Allah’ın mutlak iradesine bir gönderme yapma veya –burada olduğu gibi– dini tebliğle görevli olanların başkalarını hidayete eriştirmekle yükümlü olmadıklarını ve zaten buna güçlerinin yetmeyeceğini belirtme amacı taşıdığı anlaşılmaktadır. 

 


  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 450-451
 

اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ فَرَاٰهُ حَسَناًۜ 

 

İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir.  فَ  istînâfiyyedir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. زُيِّنَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  لَهُمْ  car mecruru  زُيِّنَ  fiiline mütealliktir. سُٓوءُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. عَمَلِه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Müşterek ism-i mevsûlun haberi mahzuftur. Takdiri;  كمن هداه الله (Allah’ın hidayet ettiği kimse gibi) şeklindedir. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَاٰ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  حَسَناً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 


فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ 

 

İsim cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُضِلُّ  cümlesi,  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يُضِلُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

وَ  atıf harfidir.  يَهْد۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن عذّبوا (Azap ederse) şeklindedir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَذْهَبْ  sükun ile meczum muzari fiildir. نَفْسُكَ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَلَيْهِمْ  car mecruru  تَذْهَبْ  fiiline mütealliktir.  حَسَرَاتٍ  hal olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.    

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

يُضِلُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

  

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَل۪يمٌ  kelimesi  اِنّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. مَٓا  masdariyyedir.  مَٓا  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle  عَل۪يمٌ ‘e mütealliktir.  

يَصْنَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ فَرَاٰهُ حَسَناًۜ 

 

فَ , istînâfiyye, hemze inkârî manada istifham harfidir.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , takdiri  كمن هداه الله  (Allah’ın hidayet ettiği kişi gibi) olan mahzuf haber için mübtedadır. Ayetin devamı, buna delalet etmektedir. 

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olması sebebiyle, ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mevsûlün sıla cümlesi olan  زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Sıla cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. لَهُ  car mecruru, konudaki önemine binaen, fail olan  سُٓوءُ عَمَلِه۪ ’ye takdim edilmiştir.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf   سُٓوءُ عَمَلِه۪   izafetinde, سُٓوءُ  sıfat olmasına rağmen  عَمَلِه۪ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Kötü ameli’, yerine [amelinin kötülüğü] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

 زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪  ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede ameller allanıp pullanarak hoş gösterilen, bir mala benzetilmiştir. Çünkü süsleme gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, kötü amellerin, sonuçları düşünülmeden işlendiğini bildirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

زُيِّنَ   fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Aynı üslupta gelen  فَرَاٰهُ حَسَناً  cümlesi, sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107) 

Mef’ûl olan  حَسَناً l’deki nekrelik kesret ve nev içindir.

فَرَاٰهُ  fiilinde istiare sanatı vardır. Amelin güzelliği, gözle görülebilen bir şey değildir. Zikredilen görmek, fakat kastedilen, anlamak, bilmektir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

سُٓوءُ - حَسَناًۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

O işi bilerek kötülük yapan kimse, kötülük yaptığı için kınanır ama onu bildiği için de methedilir. Yaptığı kötülüğü iyi olarak gören ve böylece kötü amelde bulunan kimse için ise iki kötü sıfat bulunur: Kötülükle bulunması, cahil olması...(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu kelam, ya geçen farklılığın, yani iki fırkanın akıbeti arasındaki apaçık farkın, bu akıbetlere sebep olan hallerini beyan, ederek izah içindir. Yani iki fırkanın hali zikredildiği gibi olduktan sonra, küfür, şeytan tarafından kendisine cazip gösterilip de içine dalan kimse, küfrü çirkin görüp de ondan sakınan ve iman ile salih ameli tercih eden kimse gibi olur mu ki, akıbetleri böyle olmasın. Bu tefsire göre, "İşte Allah, şüphe yok ki, dilediğini şaşırtır..." cümlesi, hepsinin Allah'ın iradesiyle olduğunu beyan ederek, makablini açıklamakta ve hakkı tahkik etmektedir. Yani zira o, dalaleti güzel görüp sevdiği ve tercihim o yönde yaptığı için Allah da, onu saptırarak esfel-i sâfiline (aşağılar aşağısına) döndürür. Ve yine Allah, tercihini hidayet için kullanan kimseyi de hidayete erdirerek onu da yüceler yücesine yükseltir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Lafza-ı celâl  اِنَّ ‘nin ismi,  يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi haberidir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.

Lafza-i celâlin, onun kudret ve celâlini hissettirmek için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.   

اِنَّ ‘nin haberi olan  يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.

 يُضِلُّ  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sıla cümlesi olan  يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelerek  اِنَّ ’nin haberine atfedilen  وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

يَشَٓاءُۘ  fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazf edilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesiyle  وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

مَنْ يَشَٓاءُ ’nun tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يُضِلُّ - يَهْد۪ي  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve  reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İnsanların zatları gerçekte eşittir. Kötülük-iyilik, günah-sevap.. bunlar, birbirinden ayrılırlar. Binaenaleyh insanların bir kısmı bunları bilip diğerleri bu ayrımı yapmayınca, bu işte onların müstakil olmadıkları, mutlaka Allah’ın iradesine istinat ettirilmesi gerektiği anlaşılır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelmiştir. Takdiri, إن عذّبوا  (Azap görürlerse…) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cevap cümlesi olan  فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  نَفْسُكَ  izafeti, Hz.Peygambere ait zamire muzaf olan  نَفْسُ ‘ya, tazim içindir.

لَهُ - عَلَيْهِمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Hal veya mef’ûlü lieclih konumundaki  حَسَرَاتٍ ,  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

حَسَرَ ٰ⁠تٍ ’ in cemi gelmesi peşpeşe, çok ve sürekli olduğuna, haserat’ın peşinden tekrar haserat gelmesine yani zarar üstüne zarar olduğuna işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 1262)

حَسَرَ , üzülmek, bitkin düşmek demektir. خسر , hüsran, zarar etmek, telef olmak, bozulmak demektir. Bu iki fiilin manaları da birbirine yakındır. Aralarında cinas vardır. Son iki harf aynıdır, ilk harfin de mahreçleri birbirine yakındır. 

عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ  ibaresindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Hüsran, bir şeyi sarıp sarmalar gibi onları tamamen kaplamıştır. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

حَسَرَاتٍ  kelimesi mefûlün lehtir; ifade ‘Bunlara yanarak kendini yiyip bitirme!’ anlamındadır.  عَلَيْهِمْ  ifadesi  تَذْهَبْ  fiilinin sılasıdır (o fiile bağlıdır).  عَلَيْهِمْ , üzerine yanılan kimseyi beyan etmektedir;  حَسَرَاتٍۜ  kelimesine ait olması caiz değildir; çünkü masdarların sılası masdarın önüne geçemez. Bunun dışında  حَسَرَاتٍۜ  kelimesi, aşırı üzüntüsünden tüm bedeni baştan ayağa hasrete dönmüşçesine hal olarak da kabul edilebilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ  [O halde, onlar uğrunda üzüntülere dola­rak canın sıkılıp gitmesin.] ayeti yok olmaktan kinayedir. Çünkü can gi­dince insan yok olur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


 اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi nedeniyle çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.

Burada hükmün illetini bildirmek için zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesiyle yapılan tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَصْنَعُونَ  cümlesi, masdar teviliyle haber olan  عَل۪يمٌ ’a mütealliktir. عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiiller, tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Cümle “Allah Teâlâ yaptıklarını bilir” anlamının yanında “bilmekle kalmaz, gereken karşılığı verir” manası da taşımaktadır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak değişikliklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c, 7, s. 314)

Bu cümle, mezkûr her üç tefsire göre de makablinin illetini bildirmektedir. Ayrıca bir tehdit içermektedir. İbn Abbas'tan (radıyallahü anh) rivayet olunduğuna göre diyor ki: "Bu ayet, Ebû Cehil ile Mekke müşrikleri hakkinda nazil olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)