لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ ٧٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَقَدْ | andolsun |
|
| 2 | كَفَرَ | kafir olmuşlardır |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 4 | قَالُوا | diyen(ler) |
|
| 5 | إِنَّ | ancak |
|
| 6 | اللَّهَ | Allah |
|
| 7 | هُوَ | o |
|
| 8 | الْمَسِيحُ | Mesih’tir |
|
| 9 | ابْنُ | oğlu |
|
| 10 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 11 | وَقَالَ | halbuki demişti ki |
|
| 12 | الْمَسِيحُ | Mesih |
|
| 13 | يَا بَنِي | oğulları |
|
| 14 | إِسْرَائِيلَ | İsrail |
|
| 15 | اعْبُدُوا | kulluk edin |
|
| 16 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 17 | رَبِّي | benim Rabbim |
|
| 18 | وَرَبَّكُمْ | ve sizin Rabbiniz olan |
|
| 19 | إِنَّهُ | zira |
|
| 20 | مَنْ | kim |
|
| 21 | يُشْرِكْ | ortak koşarsa |
|
| 22 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 23 | فَقَدْ | muhakkak ki |
|
| 24 | حَرَّمَ | haram etmiştir |
|
| 25 | اللَّهُ | Allah |
|
| 26 | عَلَيْهِ | ona |
|
| 27 | الْجَنَّةَ | cenneti |
|
| 28 | وَمَأْوَاهُ | ve onun varacağı yer |
|
| 29 | النَّارُ | ateştir |
|
| 30 | وَمَا | ve yoktur |
|
| 31 | لِلظَّالِمِينَ | zalimlerin |
|
| 32 | مِنْ | hiç |
|
| 33 | أَنْصَارٍ | yardımcıları |
|
لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
كَفَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ ’dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ fasıl zamiridir. الْمَس۪يحُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. ابْنُ kelimesi الْمَس۪يحُ ’nun sıfatı veya bedeli olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمَس۪يحُ fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l kavli, يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. Münada بَن۪ٓي muzaf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ’dir. İzafetten dolayı ن harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. Nidanın cevabı اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْ ’dur.
اعْبُدُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile masubdur.
رَبّ۪ي kelimesi اللّٰهَ lafza-i celâlden bedel olup, mukadder kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَبَّكُمْ atıf harfi وَ ’la رَبّ۪ي ’ye matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُ şan zamiri إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَنْ يُشْرِكْ cümlesi إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُشْرِكْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِاللّٰهِ car mecruru يُشْرِكْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدِ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
حَرَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru حَرَّمَ fiiline mütealliktir. الْجَنَّةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَأْوٰي mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارُ haber olup damme ile merfûdur.
يُشْرِكْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
حَرَّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لِلظَّـٰلِمِینَ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
مِنۡ harf-i ceri zaiddir. أَنصَارٍ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
اَلظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasem üslubunda gelen terkipte لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş kasemin cevabı olan كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber, inkârî kelamdır.
Lafza-ı celâl اِنَّ ‘nin ismi, هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ cümlesi haberidir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
الَّذ۪ينَ ism-i mevsûlu muhatabı hatadan kurtarmak için gelmiştir.
Hz. İsa’nın annesinin adıyla zikredilmesi hem babasının olmadığına tariz hem de ilâh edinilmesini reddetmek içindir.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ
وَ ’la gelen قَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf رَبَّكُمْۜ izafetinin matuf olduğu رَبّ۪ي izafeti, lafza-ı celâlden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
رَبّ۪ي - رَبَّكُمْ izafetlerinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim ve muhatap zamirleri şeref kazanmıştır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. اللّٰهَ ve رَبّ۪ isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
رَبُّ isminin tekrarı teşvik amacına matuftur. Ayrıca bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَالَ - قَالُٓوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمَس۪يحُ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah Teâlâ, Mesih (İsa) (a.s)’dan, onun, [Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.] dediğini nakletmiştir. Bu ifade, Hristiyanların sözünün yanlış olduğuna dair, kati ve kesin hüccetin ne olduğuna bir dikkat çekmedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ
İstînâfiyye veya önceki cümle için ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
إنَّ ’ye bitişik olan zamir şan zamiridir. Bu kelime arkadan gelen haberin önemine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ‘nin haberi olan مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ cümlesi şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُشْرِكْ بِاللّٰهِ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Zamir makamında ism-i celâlin, hükmün illetini bildirmek, kalplerde haşyet ve korku uyandırmak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِ , durumun ona has olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَ ‘la şartın cevabına matuf وَمَأْوٰيهُ النَّارُ cümle, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Müsnedün ileyh olan مَأْوٰيهُمُ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir.
Cehennem’in isimlerinden olan müsned النَّارُ ‘un الْ takısıyla marife olması bu vasfın kemâl derecede olduğunu belirtir.
مَأْوٰيهُمُ النَّارُ ifadesinde geçen مَأْوٰي aslında barınılacak, korunulacak, ikramlanacak yerdir. Tehekkümî istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır. Ayette ateşin onların me’vası olduğunu söylemekle, “cehennemle müjdele“ cümlesinde olduğu gibi alay üslubu ile korkutma ve uyarma söz konusudur.
مَأْوٰيهُمْ kelimesi sığınılan yer manasında ism-i mekândır. Yani dönüp dolaşıp yine de geldikleri yer demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/8)
Müsned, iki durumda marife olur.
1. Muhatap; müsned ve müsnedün ileyhden birini biliyor diğerini bilmiyordur. Bildiği müsnedün ileyh, bilmediği müsned olur.
2. Muhatap ikisini de biliyordur ama siyak, birinin takdimini gerektiriyordur. Mütekellim muhatabın bildiği şeyi ya da siyakın gerektirdiği şeyi takdim ederek müsnedün ileyh yapar. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّهُ ‘ daki هُ ; şan zamiridir. Daha sonra gelen cümlenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için gelmiştir. Bu اِنَّ harfi tekid ifadesi yanında, “çünkü” manasındadır.
النَّارُۜ - الْجَنَّةَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, يُشْرِكْ - اعْبُدُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ
Ayetin son cümlesinde وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle, sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.
لِلظَّالِم۪ين mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda olan مِنْ اَنْصَارٍ ’ deki مِنْ harfi zaiddir ve tekid ifade eder. اَنْصَارٍ ‘deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid مِنْ harfi sebebiyle kelime “hiçbir yardım” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.
Son cümlede zamir makamında zalimler kelimesinin zahir olarak zikredilmesi Yahudilerin yaptıklarının zulüm olduğuna dikkat çekmek, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü zalimlik, bir şeyi hakkı olmayan bir başka yere koymak demektir.
Ateş azabını hak eden zalimdir. Zalim, bir şeyi hak ettiği yere vermeyen, adil herşeyi hak ettiği yere koyandır. Maddi - manevi konularda olabilir.
Habere müteallik olan لِلظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
يُشْرِكْ - كَفَرَ- لِلظَّالِم۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَنْصَارٍ ‘ı “yardımcı” olarak değil, “kurtarıcı” olarak tercüme etmek daha uygundur. نَصَرَ; sonu zaferle biten bir yardım demektir, her yardımın sonu zaferle bitmeyebilir.
Bizim alimlerimiz, fasıkların cezasının ebedi olmayacağı hususunda şöyle istidlal etmişlerdir: “Çünkü Cenab-ı Hakk, müşriklerle ilgili vaîd ve tehdit çeşitlerinin en büyüğünün onlara cennetin haram kılınması, varacakları yerin cehennem olması; onlara yardım edecek hiçbir yardımcı ve şefaat edecek hiçbir şefaatçinin bulunmaması olduğunu belirtmiştir. Eğer mümin fasıkların hali de böyle olsaydı, müşriklerin, şirklerinden ötürü böyle bir vaîd ile tehdid edilmelerinin bir manası kalmazdı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَنْصَارٍ kelimesinin çoğul olarak kullanılması, çoğul olarak zikredilen لظَّالِم۪ينَ kelimesi ile uyum sağlamak amacına yöneliktir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)