Mâide Sûresi 80. Ayet

تَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ  ٨٠

Onlardan birçoğunun inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün. Andolsun ki kendileri için önceden (ahirete) gönderdikleri şey; Allah’ın onlara gazap etmesi ne kötüdür! Onlar azap içinde ebedî kalıcıdırlar.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تَرَىٰ görürsün ر ا ي
2 كَثِيرًا çoğunun ك ث ر
3 مِنْهُمْ onlardan
4 يَتَوَلَّوْنَ dostluk ettiklerini و ل ي
5 الَّذِينَ kimselerle
6 كَفَرُوا inkar edenlerle ك ف ر
7 لَبِئْسَ ne kötüdür ب ا س
8 مَا
9 قَدَّمَتْ (yapıp) gönderdiği ق د م
10 لَهُمْ kendileri için
11 أَنْفُسُهُمْ nefislerinin ن ف س
12 أَنْ
13 سَخِطَ gazabetmiştir س خ ط
14 اللَّهُ Allah
15 عَلَيْهِمْ onlara
16 وَفِي ve içinde
17 الْعَذَابِ azab ع ذ ب
18 هُمْ onlar
19 خَالِدُونَ sürekli kalacaklardır خ ل د
 

İşte kendi elleriyle kendilerine hazırladıkları akıbet budur. Allah’ın gazabına uğramaları… Cehennemde süresiz olarak kalmaları. Bu ne kötü bir akıbettir. Kendi elleriyle kendilerine sundukları şey ne kötüdür! Aman Allah’ım! Bu ne acı bir meyvedir, kafirlere dost olmalarının meyvesi!

bizden kim bu toplulukla ilgili Allah’ın sözünü duymuşsa, Allah’ın izin vermediği birtakım bahaneler ileri sürüp müslümanlarla kafirleri dost edinen düşmanları arasında dostluğu ve işbirliği yapmaya kalkışmasın. Ve kafirleri dost edinen düşmanlarına yanaşmasın.

Peki sebep ? Onları kâfirlerle dost olmaya iten sebep nedir? Allah’a ve peygamberimize iman etmemeleridir.

“Eğer onlar Allah’a, peygambere ve O’na indirilen Kur’an’a inansalardı, kafirleri dost edinmezlerdi. Onların çoğu fasık, yoldan çıkmış kimselerdir.”

İşte neden budur. Onlar Allah’a ve peygamberimize iman etmemişlerdir. Onların çoğu fasıktır. Öyleyse onlar bilinçte ve yönelişte kafirlerle aynı gruptandır. Bu nedenle müminleri dost edinmeyip, kafirleri dost edinmelerinde bir gariplik yoktur. Kur’an’ın bu değerlendirmesiyle üç gerçek ortaya çıkmaktadır:

 

Birinci gerçek: Peygamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) iman eden az bir grup dışında Ehli Kitab’ın tamamı Allah’a inanmamıştır. Çünkü onlar Allah’ın son peygamberine inanmamışlardır. Kur’an onların yalnız peygamberimize iman etmediklerini değil, Allah’a da iman etmediklerini belirtmektedir.

“Eğer onlar Allah’a, Peygambere ve O’na indirilen Kur’an’a inansalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi. Onların çoğu fasık, yoldan çıkmış kimselerdir.”

Bu Allah’ın, saptırması mümkün olmayan açık bir belirlemesidir. Onlar istediği kadar Allah’a iman ettiklerini iddia etsinler, özellikle bu derste ve başka Kur’an ayetlerinde belirtildiği gibi, onların ilahlık gerçeği hakkındaki düşüncelerinin sapıklığını göz önünde bulundurduğumuzda bu gerçeği daha rahat kavrayabiliriz.

İkinci gerçek: Ehl-i Kitab’ın tamamı peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) tarafından Allah’ın dinine girmeye çağırılmıştır. Bu çağrıya kulak verenler iman etmiş ve Allah’ın dinine girmiştir. Yüz çevirenler de Allah’ın kendilerini nitelediği sıfatı hak etmişlerdir.

Üçüncü gerçek: Ehli Kitap ve müslümanlar arasında herhangi bir alanda, dostluk ve yardımlaşma söz konusu olamaz. Çünkü müslümana göre hayatın her alanı dinin emrine bağlı kalmak zorundadır.

Bununla beraber İslâm, müslümanlardan İslâm’ın egemen olduğu bölgede (Dar’ul-İslâm) günlük hayatlarında, ahlâklarında, canlarını, mallarını ve namuslarını korumada Ehl-i Kitaba iyi davranmalarını ister. Onları her ne olursa olsun, kendi inançlarında serbest bırakmalarını güzellikle İslâm’a çağırmalarını, güzellikle onlarla tartışmalarını, müslümanlarla barış ve antlaşmalarına bağlı kaldıkları müddetçe, müslümanların da bu antlaşmalara bağlı kalmalarını ister. Her ne olursa olsun, onlar din konusunda hiçbir zorlama ile karşılaşmazlar… İşte İslâm budur… Tüm açıklığı, bütün netliği, tüm güler yüzlülüğü ve bütün hoş görüsü ile İslâm…

Allah doğruyu söyler ve O doğru yolu gösterir.

Fizilal-il Kur’an/ Seyyid Kutub

 

تَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ 


Fiil cümlesidir.  تَرَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. كَث۪يرًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرًا ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. يَتَوَلَّوْنَ  cümlesi,  كَث۪يرًا ’in hali olarak mahallen mansubdur. 

يَتَوَلَّوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَتَوَلَّوْنَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّل  babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ


لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. مَا  harfi,  بِئْسَ  kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsufedir.

قَدَّمَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. لَهُمْ  car mecruru  قَدَّمَتْ  fiiline mütealliktir.  اَنْفُسُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri;  هو  şeklindedir. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri ; هو موجب سخط الله (Allah’ın öfkesi gerekir.) şeklindedir.

سَخِطَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  سَخِطَ  fiiline mütealliktir.  

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

Failinin  ال ’lı gelmesi,  Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi,  Bu fiillerin  مَا  Harfine Bitişik Olarak Gelmesi,  Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَدَّمَتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قدم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فِي الْعَذَابِ  car mecruru  خَالِدُونَ ’ye mütealliktir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَالِدُونَ  haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

خَالِدُونَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  خلد  fiilinin çoğul ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

تَرٰى كَث۪يراً مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Ayet müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl olan  كَث۪يرًا ‘deki nekrelik, kesret ve tahkir içindir.

مِنْهُمْ  car mecruru  كَث۪يرًا ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  

يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا  cümlesi  كَث۪يرًا  için müekked haldir. و ’sız gelen müekked hal cümlesi, bu vasfın onların değişmez özelliği olduğuna işaret eden ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bahsi geçenlerin  الَّذ۪ينَ  ile ifade edilmeleri tahkir içindir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Resulullah’ın (s.a.v) zamanında olan Yahudilerden bir topluluğun halinin anlatıldığı ibtidaiyye bir cümledir. İslam çoğunlukla münafıkları ortaya çıkarır.  يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا  sözü de buna delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

تَرٰى  kavli gözle görmektir. Hitap Resulullah’adır.  كَث۪يرًا مِنْهُمْ  ile kastedilen,  تَرٰى sözünün karînesiyle Medine Yahudileridir. Medine Yahudilerinin bir çoğunun nifakı İslam’la ortaya çıkmıştır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ

 

Fasılla gelen terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâi isnaddır. 

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı;  بِئۡسَ ’nin dahil olduğu inşa cümlesidir. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. بِئۡسَ ‘nin takdiri olan mahsusunun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِئْسَمَا  ifadesindeki  مَا  nekre-i mevsufe olup  بِئْسَ  fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; بِئْسَ ‘nin failinin temyizidir. 

قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ  cümlesi  مَا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لَهُمْ  , ihtimam için, fail olan  اَنْفُسُهُمْ ‘e takdim edilmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ  cümlesi, masdar tevilinde takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın haberi konumundadır. Veya masdar-ı müevvel,  بِئْسَ  fiilinin mahsusu konumundadır. Cümlenin takdiri şöyledir:  لَبِئْسَ ما قَدَّمَتْ بِهِمْ أنْفُسُهم سُخْطُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ .

Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ  [Nefislerin takdim ettiği] ifadesinde tecrîd sanatı vardır.

قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ  [Nefislerinin onlara takdim ettiği şey ne kötüdür!] Kıyamet günü varmak için işledikleri şey ne kötüdür demektir. (Allah’ın onlara gazap etmesi ne kötüdür) bu da  بِئْسَ  fiilinin mahsus-u biz-zemmidir, mana da şöyledir: Allah’ın gazabını ve azapta ebedi kalmayı icap eden şey ne kötüdür!

Ya da zemmin illetidir, mahsus ise mahzûftur. Yani bu ne kötü şeydir, çünkü onlara gazabı ve cehennemde ebedi kalmayı kazandırmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ  cümlesi masdar harfinin sılası olan  سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

هُمْ  mübteda, خَالِدُونَ , haberdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  فِي الْعَذَابِ  amili olan  خَالِدُونَ ’ye takdim edilmiştir. Bu takdim, önemi sebebiyledir.

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

فِي الْعَذَابِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. Bu harfteki zarfiyet manası dolayısıyla azap içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü azap, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

Bu istiareyle azabın onları her yönden kapladığı ve kurtulma imkanı olmayacak şekilde sardığı ifade edilerek, şiddeti vurgulanmıştır.