En'âm Sûresi 59. Ayet

وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ  ٥٩

Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَعِنْدَهُ ve O’nun yanındadır ع ن د
2 مَفَاتِحُ anahtarları ف ت ح
3 الْغَيْبِ gayb’ın غ ي ب
4 لَا
5 يَعْلَمُهَا onları bilmez ع ل م
6 إِلَّا başkası
7 هُوَ O’ndan
8 وَيَعْلَمُ ve (O) bilir ع ل م
9 مَا ne varsa
10 فِي
11 الْبَرِّ karada olan ب ر ر
12 وَالْبَحْرِ ve denizde olan ب ح ر
13 وَمَا
14 تَسْقُطُ düşmez س ق ط
15 مِنْ hiçbir
16 وَرَقَةٍ yaprak و ر ق
17 إِلَّا dışında
18 يَعْلَمُهَا onun bilgisi ع ل م
19 وَلَا ve (yoktur)
20 حَبَّةٍ bir dane ح ب ب
21 فِي içinde
22 ظُلُمَاتِ karanlıkları ظ ل م
23 الْأَرْضِ yerin ا ر ض
24 وَلَا ve (yoktur)
25 رَطْبٍ yaş ر ط ب
26 وَلَا ve
27 يَابِسٍ kuru ي ب س
28 إِلَّا ancak
29 فِي vardır
30 كِتَابٍ bir Kitapta ك ت ب
31 مُبِينٍ apaçık ب ي ن
 

İlk âyet, bir bakıma, inkârcıların Resûlullah’ı “şair, sihirbaz, mecnun” gibi hiçbir gerçeklik taşımayan ifadelerle itham etmelerine karşı bir cevap teşkil etmekte; onun tebliğlerinin kesin ve apaçık delile (beyyine) dayandığını haber vermektedir. 57-59. âyetlerde, müşriklerin, güya Hz. Peygamber’i zor durumda bırakmak ve âciz olduğunu göstermek için “Eğer iddialarında doğruysan, hadi şu bizi tehdit ettiğin azap ve musibetleri başımıza getir de görelim!” gibi sözler sarfetmelerine karşılık, Resûlullah’ta tanrısal bir güç bulunmadığı, onun böyle bir iddia da taşımadığı, azap ve musibet gibi hususlardaki hükmün yalnız Allah’a ait olduğu bildirilmiştir. Hz. Peygamber’in, Kur’an’daki bu açıklamaları, yani Allah’ın kendisine tanıdığı yetki ve görevin ötesinde ilâhî güçler taşımadığını, gaybı da bilmediğini –kendilerini olduğundan daha kudretli göstermeye çalışan sahte önderlerin aksine– hiçbir komplekse kapılmadan tam bir dürüstlük ve içtenlikle insanlara bildirmesi, onun nübüvvetinin en belirgin delillerinden biridir.

 59. âyet, yüce Allah’ın ilminin ne kadar geniş, ne kadar kapsamlı olduğunun çok veciz ve eşsiz ifadelerindendir: Gaybın anahtarları (başka bir kıraate göre gaybın hazineleri) Allah’ın yanındadır (gayb terimi için bk. Bakara 2/3). Burada Allah’ın ilminin, karalar ve denizler gibi en geniş varlık ve olaylardan, düşen bir yaprağa, yerin karanlıklarındaki bir bitki tanesine, kuruluk, yaşlılık vb. keyfiyetler gibi en basit varlık ve olaylara kadar her şeyi kuşatıp kapsadığı, dolayısıyla bütün bunların en yüce, en ince bilgi ve kudretle yaratılıp düzenlendiği ifade buyurulmuştur. Bundan dolayı kelâm bilginleri tarafından söz konusu âyet, bazı düşünürlerin,ilm-i ilâhînin cüz’iyyâtı (değişken varlık ve olayları) kapsamadığı yolundaki iddialarını çürüten en kesin delillerden biri olarak gösterilmiştir. “Apaçık bir kitap” diye çevirdiğimiz “kitâbin mübîn” tamlaması, “hafaza melekleri tarafından tutulan amel defteri”, “levh-i mahfûz” veya “Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi” olarak açıklanmıştır (Zemahşerî, II, 19; İbn Atıyye, II, 300). Râzî son yorumu tercih eder (XIII, 11).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 414-415

 

ورق veraka: وَرَقُ الشَّجَرِ ağacın yaprağı demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri varak, evrak ve varakadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

سقط Bir nesnenin yüksek bir yerden alçak bir yere bırakılması, atılması veya düşmesidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sakat, sakatat, sâkıt olmak ve iskattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

ٌرَطْب kurunun zıddıdır. Nemli, rutubetli, taze, yaş ve sulu anlamlarına gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki farklı türevde 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli rutûbettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عِنْدَهُ  mekân zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَفَاتِـحُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغَيْبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا يَعْلَمُهَٓا  cümlesi,  مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ ’in hali olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَعْلَمُهَٓا  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır. Munfasıl zamir  هُوَ  fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir.  يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْبَرِّ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْبَحْرِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. 

Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

 

وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَسْقُطُ  damme ile merfû muzari fiildir.

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  وَرَقَةٍ  lafzen mecrur,  تَسْقُطُ  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  يَعْلَمُهَا  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. حَبَّةٍ  atıf harfi  وَ ’la  وَرَقَةٍ ’e matuftur.

ف۪ي ظُلُمَاتِ  car mecruru  حَبَّةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَرْضِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. رَطْبٍ  atıf harfi وَ ’la  وَرَقَةٍ ’e matuftur. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. يَابِسٍ  atıf harfi وَ ’la  رَطْبٍ ’e matuftur.  

اِلَّا  hasr edatıdır. ف۪ي كِتَابٍ  car mecruru  حَبَّةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.  مُب۪ينٍ  kelimesi  كِتَابٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zaid olan  مِنْ  harf-i ceri  لَيْسَ ’ye benzeyen  مَا ’dan sonra geldiğinde umumiyetle “hiç” (istiğrak manası) ifade eder. Buradaki zaid olan  مِنْ  harf-i cerinin istiğrak manası ifade etmesi cümlenin başına  لَيْسَ ’ye benzeyen nefy  مَا ’sının gelmesinden dolayıdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَابِسٍ   kelimesi sülâsî mücerredi  يبس  olan fiilin ism-i failidir.

مُب۪ينٍ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  وَاللّٰهُ اَعْلَمُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عِنْدَهُ  mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ , muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyh olan   مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

Az sözle çok anlam ifade eden  عِندَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  عِندَ  şan ve şeref kazanmıştır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عِنْدَهُ , maksurun aleyh/sıfat, مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

مَفَاتِـحُ  kelimesinde istiare vardır. İlim manasında müstear olmuştur.

لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَ  cümlesi  مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ ‘ın halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle nefy harfi  لَا ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşmuş kasrla tekid edilmiştir. Kasr, fiille fail arasındadır. Kasr-ı sıfat, ale’l-mevsûftur. 

Hükümde ortaklık nedeniyle  وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ  cümlesine atfedilen وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mef’ûl olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi mahzuftur.  فِي الْبَرِّ  ve ona tezat nedeniyle atfedilen  وَالْبَحْرِۜ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.

فِي الْبَرِّ ’deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الْبَرِّ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Yeryüzündeki kara parçaları içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Kara parçaları ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

الْبَرِّ- الْبَحْرِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Karalar ve denizler, bütün mekanlar anlamında kinayedir. 

مَفتَحْ , mekân (yer), açılacak yer demektir. Mim'in kesriyle de  مِفتَحْ  âlet ismi olup anahtar demektir. Yani daha açılmamış, vücuda gelmemiş, bizim ilmimiz ulaşmamış o kadar gayb hazineleri vardır ki bütün bunların kapıları veya anahtarları ancak Allah'ın katında, Allah'ın elindedir. Onları, O'ndan başka kimse bilmez. O, bütün bu gaybları bildiği gibi, halihazırdaki bütün varlıkları da, bütün teferruat ve kısımlarına varıncaya kadar bilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayette iki kasr şekli vardır. Birincisi  وَعِنْدَهُ  bölümündeki takdim, ikincisi de  لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَ  bölümündeki nefy ve istisna harfi ile yapılmış olandır. Burada ifade edilen şey de; gaybın anahtarlarının başkasının değil onun yanında olduğu, yani bunun bilgisinin de O’nda olduğu, başka kimsede olmadığıdır. Kasrın tekrarı bu hakikatı tekid eder ve sabit kılar. Yani gaybı bilmek O’na mahsustur ve mahlukatının hiç birinde bu bilgi yoktur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

Gaybın anahtarları ile anlatılmak istenen şeyin; Lokman suresi son ayette geçen beş bilinmeyen olduğu söylenmiştir. Kıyametin kopma zamanı, yağmurun yağması, rahimlerdeki ceninin durumu, insanın yarın ne yapacağı, nerede öleceğidir.

Gaybın hazineleri O'nun yanındadır". Burada "gayb işler" yerine müstear olarak  مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ [kapısı açılan mahzenler] ifadesi kul­lanılmış ve içlerinde gayp şeylerin saklandığı mahzenlere benzetil­miştir. Zemahşerî şöyle der: Yüce Allah istiare yoluyla, "gayb" için "anah­tarlar" kelimesini kullanmıştır. Çünkü kapıları kilitli mahzenlerde bulunan şeylere anahtarla ulaşılır. Gaybları sadece Allah bilir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Burada meknî, tahyilî istiare vardır. Mahzenlerde ve güvenli hazinelerde insanlardan saklanan gizli, nefis ve değerli şeyler kilitlere benzetilmiştir. Vech-i şebeh, bunları sadece anahtarı elinde olan kişinin bilmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَفَاتِـحُ  kelimesi,  مِفتَحْ  ve  مَفتَحْ  kelimesinin cemisidir. مِفتَحْ  kelimesi, kendisi ile kilidin açıldığı şey (anahtar) manasındadır.  مَفتَحْ  kelimesi ise bir şeyin saklanıp kitlendiği (hazine) yer manasınadır. Her bir çeşit eşyanın saklanıp belirdiği yere, مَفتَحْ  denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb ; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cenab-ı Hak gaybın anahtarları ifadesini mecazî olarak kullanmıştır. Çünkü anahtarlar sayesinde, demir zincirlerle emniyet altına alınmış hazinelerdeki şeylere ulaşılır. O halde, anahtarları ve bunların kilitleri açmada nasıl kullanılacağını bilen kimsenin, o anahtarlar sayesinde hazinelerde mevcut şeylere ulaşması ve elde etmesi mümkündür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak önce, "Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. Ondan başkası bunları bilmez" buyurmuş, sonra da sırf aklî ve küllî olan bu cümleyi, maddi ve cüzi olan bir cümle ile tekid ederek, "Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir" buyurmuştur.

Çünkü Allah'ın bildiği şeylerden bir kısmı da, kara ve denizde yaşayanların tamamıdır. Hisler ve hayal, kara ve denizin büyüklüğünü bilir. İşte bu sebeple Allah, aklî olan bu şeyin, gerçek büyüklüğünü ortaya koymak için, maddi olan (yani görülen-bilinen) bu şeylerden bahsetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada şu şekilde bir başka incelik daha vardır: Allah Teâlâ ayette önce, karayı zikretmiştir. Çünkü insan yeryüzünün hallerini ve orada bulunan pek çok şehir, köy, ova, sahra, dağ, tepe ile canlılar, bitkiler ve madenleri görür, bilir. Denize gelince, insan aklı onun hallerinin pek azını görüp, bilebilir. Fakat duyularımız az da olsa, denizin enteresan hallerinin daha çok, eninin boyunun daha fazla ve ondaki canlılar ile çeşitli varlıkların daha şaşırtıcı olduğunu anlar. Binaenaleyh hayalimiz (düşüncemiz), denizin ve karanın durumlarını bu şekilde zihinde toplayıp, sonra da bunların ikisinin toplamının, Hak Teâlâ'nın, "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Ondan başkası bunları bilmez" ifadesinin hükmüne giren şeylere nazaran, önemsiz olduğunu anlayınca, işte insanların görüp bildiği bu maddi misal, "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O’ndan başkası bunları bilmez" ayetinin hükmündeki büyüklüğü tekid edici ve tamamlayıcısı olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ  "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır" cümlesi, "hasr" ifade eder. Yani, "Başkasının değil, ancak O'nun yanındadır" demektir. Binaenaleyh şayet, "vacibu'l-vücûd" (eşyanın tamamı ve varlıkların bütünü) olan bir başka varlık daha olsaydı, o zaman, "Gaybın anahtarları" onun yanında da mevcut olurdu. Bu durumda da hasr manası batıl olur, bozulurdu. Hem, ayetin lafzı bu tevhide, tekliğe delalet ettiği gibi aklî delil de buna muvafıktır. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Fiilin faili  وَرَقَةٍ ’e dahil olan  مِنْ  harfi gibi ona matuf olan,  حَبَّةٍ , رَطْبٍ  ve يَابِسٍ  kelimelerindeki  لَا  harfleri de zaiddir. Bu zaid harfler olumsuzluğu tekid eden ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْلَمُهَا  cümlesi,  وَرَقَةٍ ‘in halidir.

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan kasr, fail ve hal arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s- sıfattır. 

حَبَّةٍ - رَطْبٍا - يَابِسٍ  kelimeleri temasül nedeniyle  وَرَقَةٍ ‘e atfedilmiştir. 

ف۪ي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ  car-mecruru, حَبَّةٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ  ibaresi,  اِلَّا يَعْلَمُهَا ’dan bedeldir. Bedel, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmek amacıyla yapılan ıtnâb sanatıdır..

ف۪ي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla karanlık içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü karanlık hakiki manada zarfiyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak ilimdeki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ  ifadesindeki karanlıklar; yerin derinlikleri manasında kinayedir.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmektedir.

رَطْبٍ - لَا يَابِسٍ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Yaş-kuru ile mecazen tüm varlık alemi kastedilmiştir.

 وَرَقَةٍ - حَبَّةٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette cem mea taksim sanatı vardır. Karada ve denizde olanlar, düşen her yaprak onun bilgisinde, yerin karanlıklarındaki habbeler, yaş-kuru her şey apaçık bir kitapta olmakta cem edilmiştir. 

يَعْلَمُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَرَقَةٍ - حَبَّةٍ - رَطْبٍ - يَابِسٍ  kelimelerindeki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. ‘Hiçbir’ manasındadır. Çünkü olumsuz siyaktaki nekre, selbin umumuna işarettir.

مُب۪ينٍ  kelimesi  كِتَابٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

كِتَابٍ ’ deki nekrelik ise tazim içindir. 

Kara ve deniz olaylarından sonra düşme olaylarının yaprak ve tane ile temsil olunması, bütün gök cisimlerinin birer yaprak ve tane gibi durma kanunlarına tabi bulunduğuna dair bir delaleti içerir. Ve dikkate şayandır ki bu delalet, varlıklardan nasıl ve ne şekilde okunabilirse, Kur'an'dan da o kadar okunabilmektedir. Doğrudan doğruya cisimlerin duruş ve hareketleri ifade olunmayıp da yaprağın ve tanenin duruşunun açıklanması, hem Allah'ın bilgilerinin çokluk ve inceliğini tasvir etmek, hem de insanlara göre durma kanunlarının yapraklar ve tanelerde açık ve seçik bir cereyan ve cisimlerde gizli ve istidlâle dayalı olduğuna ve yerde karanlıklara bir tane düşmesinin gök boşluğunda cisimlerin duruş ve hareketlerini bilmeye bir anahtar teşkil edebileceğine bir işarettir. Burada önce görünmeyenden görünene, düşünülenden hissedilene, sonra derece derece hissedilenden düşünülene, görünenden görünmeyene giden öyle bir ince tertip vardır ki, bunun ne açıklaması biter, ne incelikleri tükenir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Allah Teâlâ, bu ayette bütün cüz’îleri –yani, yaprak, dane, yaş ve kuruyu– hasretmiş ve onları küllîye –yani, gaybın anahtarlarına ve karada ve denizde olan şeylere– katmıştır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî İlmi Ve Sanatları)