A'râf Sûresi 127. Ayet

وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ  ١٢٧

Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: “Sen (sihirbazları cezalandıracaksın da) Mûsâ’yı ve kavmini, bu ülkede fesat çıkarsınlar, seni ve ilâhlarını terk etsinler diye bırakacak mısın?” Firavun, “Biz onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Biz onların üzerinde ezici bir güce sahibiz?” dedi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ dedi ki ق و ل
2 الْمَلَأُ ileri gelen bir topluluk م ل ا
3 مِنْ -nden
4 قَوْمِ kavmi- ق و م
5 فِرْعَوْنَ Fir’avn
6 أَتَذَرُ bırakacak mısın? و ذ ر
7 مُوسَىٰ Musa’yı
8 وَقَوْمَهُ ve kavmini ق و م
9 لِيُفْسِدُوا bozgunculuk yapsınlar diye ف س د
10 فِي
11 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
12 وَيَذَرَكَ ve seni terk edip و ذ ر
13 وَالِهَتَكَ ve ilahlarını ا ل ه
14 قَالَ dedi ق و ل
15 سَنُقَتِّلُ biz öldüreceğiz ق ت ل
16 أَبْنَاءَهُمْ onların oğullarını ب ن ي
17 وَنَسْتَحْيِي ve sağ bırakacağız ح ي ي
18 نِسَاءَهُمْ kadınlarını ن س و
19 وَإِنَّا ve biz daima
20 فَوْقَهُمْ onların üstünde ف و ق
21 قَاهِرُونَ eziciler olacağız ق ه ر
 

“Kızlar” diye çevirdiğimiz kelime âyet metninde nisâ (kadınlar) şeklinde geçmekle birlikte bundan kız çocukların kastedildiği açıktır. Erkek çocuklar öldürüldüğü ve dolayısıyla yetişmiş adam olma imkânını kaybettikleri için onlar ebnâ (oğullar) kelimesiyle anılırken kız çocukları sağ bırakılmaları sayesinde yetişip kadın olabildikleri için olacakları duruma itibar edilerek onlar da “nisâ” kelimesiyle anılmıştır. 

Sihirbazlara karşı savurduğu tehditlerin, onları inanç ve kararlarından döndüremediğini gören Firavun, bu durum karşısında muhtemelen Mûsâ’yı serbest bırakmak istedi (Râzî, XIV, 210) veya danışmanlarıyla bundan sonra izlenmesi gereken tutumu görüştü. Çevresindekiler, onun gelişmelerden etkilenerek Mûsâ’yı serbest bırakacağını düşündükleri ve belki de sonuçta kendi konumlarının sarsılmasından kaygı duydukları için, Mûsâ ve ona inanan İsrâiloğulları’yla Kıptîler’in, ülkede fesat çıkaracaklarını yani halkı eski dinlerinden döndüreceklerini, Firavun’un kendisini de tanrılarını da reddedeceklerini belirterek, sihirbazları cezalandırırken onları serbest bırakmanın yanlış olacağı, şu halde onları da etkisiz hale getirmesi gerektiği hususunda onu uyardılar. Çünkü, âyette de ifade buyurulduğu üzere, o dönemde Mısırlılar çok tanrılı bir inanca sahip idiler; Firavun da tanrının oğlu sayılıyordu. Mûsâ’nın serbest bırakılması ise hem Firavun’un bu itibarının sarsılmasına hem de mevcut dinlerinden kopmalar olmasına yol açacaktı. Buna rağmen danışmanların Mûsâ hakkındaki önerilerinin Firavun tarafından benimsenmemesi ilgi çekicidir. Öyle görünüyor ki o, Mûsâ’nın gösterdiği mûcizeden son derece etkilenmiş, şahsı adına kaygı ve korkuya kapılmıştır. Bununla birlikte görünüşte Mûsâ’dan korkmadığını ve onu ciddiye almadığını göstermek için (Râzî, XIV, 212) hapsetmek veya başka türlü bir işleme tâbi tutmak yerine, onun tarafına geçecek olanların erkek çocuklarını öldürmeyi düşündüğünü açıkladı. Bu suretle hem onları sürekli bir tehdit altında bulunduracak hem de sayılarının artmasını önleyecekti. Firavun, “Elbette biz onları ezecek güçteyiz” şeklindeki açıklamasıyla, esasen Mûsâ olayının kendisi için önemli bir mesele teşkil etmediğini, kimsenin endişeye kapılmasına da mahal olmadığını belirtmek istiyordu (İbn Atıyye, VII, 138).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 572–573

 

وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمَلَأُ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْ قَوْمِ  car mecruru  الْمَلَأُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. فِرْعَوْنَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur.  Mekulü’l kavli,  اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ  ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubtur.

Hemze istifham harfidir. تَذَرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. مُوسٰى  mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. قَوْمَهُ  atıf harfi  وَ ’la  مُوسٰى ‘ya matuftur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِ  harfi,  يُفْسِدُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  تَذَرُ  fiiline mütealliktir. 

يُفْسِدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يُفْسِدُوا  fiiline mütealliktir. يَذَرَكَ   fiili atıf harfi  وَ ‘la يُفْسِدُوا  fiiline matuftur. Veya vavul maiyye olması da caizdir.

يَذَرَكَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اٰلِهَتَكَ  atıf harfi  وَ ‘la  يَذَرَكَ ‘deki muhatab zamirine matuftur.  Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) ikincisi vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُفْسِدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi فسد ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli,  سَنُقَتِّلُ  ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. سَنُقَتِّلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. اَبْنَٓاءَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَسْتَحْـي۪  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

نِسَٓاءَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Cemi kıllet kipi ile gelen  اَبْنَٓاءَ  kelimesi yirmi iki ayette, cemi müzekker salim kipi ile gelen  بَنُونَ  kelimesi de yetmiş üç ayette bulunmaktadır. (Abdurrahman Güney, Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri)

سَنُقَتِّلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قتل ‘dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.  

نَسْتَحْـي۪  fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  حيي ’dir.

Bu bab fiile, talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.


 وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. فَوْقَ  mekân zarfı, قَاهِرُونَ ‘ye  mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قَاهِرُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin  haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَاهِرُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi قهر  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

مِنْ قَوْمِ  car mecruru  الْمَلَأُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ  cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, masdar teviliyle اَتَذَرُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَ  cümlesi masdar-ı müevvel cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَلْمَلَأُ ‘nin, Hz. Musa ve halkını serbest bırakmama sebeplerini sıraladığı sözlerinde taksim sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  وَاٰلِهَتَكَ  izafeti, temasül nedeniyle  وَيَذَرَكَ  fiilindeki mef’ûl zamire atfedilmiştir.

يَذَرَكَ - تَذَرُ  fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. 

قَوْمِ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَيَذَرَكَ  [seni terk etsin] ifadesi  لِيُفْسِدُوا  [bozgunculuk yapsınlar diye] ifadesine matuftur. Çünkü Firavun onları yanında tutmayıp bırakırsa ve bu, kendilerinin bozuculuk olduğunu iddia ettikleri sonuca ve onun, Firavun’u da ilahlarını da terk etmesine müncer olursa, o zaman Firavun, onları adeta ‘bu sebeple serbest bırakmış’ olacaktır. Ya da bu ifade, soruya  وَ  ile başlayarak verilmiş bir cevaptır. Nitekim soruya  ف  ile başlayan bir ifadeyle cevap verildiği gibi وَ  ile başlayan ifadeyle de cevap verilebilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bilindiği gibi “Marife olarak zikir ve marife olarak tekrarda ikinci kişi öncekinin aynıdır.” kuralına göre, buradaki  اَلْمَلَأُ  kelimesinin 109. ayette zikri geçen  اَلْمَلأُ kelimesiyle aynı olmasıdır. O halde Musa’nın cezalandırılmasını isteyenler, daha önce Musa hakkında:  اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌ “Muhakkak ki bu bilgili bir sihirdir.” diyerek ona sihir isnad edenlerdir. 

Burada “seni ve ilâhlarını” denilmesinde Firavun’un taptığı bir takım mabudlar varmış gibi anlaşılır. Bundan da eski Mısırlıların tanrı diye taptıkları bakara, güneş gibi ilâhlar hatıra gelebilir. Halbuki Firavun kendisinden üstün bir ilâh kabul etmiyor, “senin ilâhların” sözü senin taptığın, senin ibadet ettiğin mabudların demek değil, senin hoşlanıp, kabul ettiğin, tapılsın diye izin verdiğin mabudlar, anlamında kullanılmış demektir. (Elmalılı Hamdi Yazır)

وَيَذَرَكَ  ifadesi,  لِيُفْسِدُوا  ifadesine matuftur. Çünkü Firavun, Hz. Musa ve kavmini bırakıp, onlara mani olmayınca, bu onların hem Firavun’u hem de Firavun’un ilâhlarını bırakmaları neticesine götürür.  وَيَذَرَكَ  ifadesi, istifhama وَ  ile verilmiş bir cevaptır. Soruya  ف  ile verildiği gibi وَ  ile de cevap verilebilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ

 

İstînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâi kelamdır.  

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ  cümlesi, istikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.  سَ  harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder.

س  lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları,  سوف  lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)

Aynı üslupta gelen  وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘ la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَالَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Kadınları, cariye olarak kullanmak veya ölen çocukları yüzünden acı çektiklerini görmek için canlı bırakıyorlar.  اَبْنَٓاءَ  hem erkek, hem kız çocuklar olabilir. Kız çocuklar için  نِسَٓاءَ  kelimesi kullanılmış, büyüyünce  نِسَٓاءَ  olacakları için bu isimle anılmıştır. Buna kevn-i lâhik alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.

سَنُقَتِّلُ - نَسْتَحْـي۪  kelimeleri arasında tıbak-ı îcab sanatı,  اَبْنَٓاءَ - نِسَٓاءَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ  cümlesiyle,  وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Firavun aslında Musa’yı (a.s.) alt edemeyeceğini anladığı için kendisine sorulan soruyu ustaca başka bir yöne çekmiş ve eskiden olduğu gibi zulmüne devam edeceğini ifade ederek cevap vermekten kaçınmıştır.(Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

[Oğullarını taktîl ederiz] :  تَقْتِيل /taktîl; çok çok katletmek, sık sık öldürmek demektir ki  قَتْل ’den de  ذَبْح ’den de daha kapsamlıdır. Daha önce yeni doğan oğlan çocukları boğazlatılıyordu. Bu defaki taktîl tehdidi ise bütün yetişmiş delikanlıları dahi herhangi bir suretle öldürtmek tehlikesini de içine almaktadır. (Müellif), kadınlarını da bırakırız. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)  

Ayetin son cümlesi  وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ , önceki iki cümledeki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.  

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Mekan zarfı  فَوْقَهُمْ , önemine binaen amili olan  قَاهِرُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır.  فَوْقِهِمْ , mecazen bir şeyin kontrolünü elde tutmak anlamında kullanılır. فَوْقِ  kelimesi hakim olmak, kontrol altında tutmak anlamında müsteardır. Çünkü bir şeye üstünlük sağlamak, o şeyin üzerinde kontrol sahibi olmaktan daha kuvvetli bir mana taşır. Bir temsil sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

إِنَّ ’nin haberi olan  قَاهِرُونَ ’nin ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

“Hiç şüpheniz olmasın ki biz onların üstünde kahir hükümranlarız.” Yani onlara daha önce yaptığımız gibi, dilediğimizi yine de yaparız, merak etmeyin. Güya Firavun, bu son cümle ile mağlubiyet endişesini ve ezikliğini silmek ve adamlarına moral vermek istiyor. Fakat ne kadar dikkat çekicidir ki Musa hakkında hiçbir şey söylemiyor. Zira asadan öyle gözü yılmış, Musa’dan öyle korkmuş idi ki ona saldırmak şöyle dursun, ismini bile söylemekten çekiniyordu. Musa denildiği zaman yerden göğe ağzını açmış, kendisini yutmaya hazır bir ejderhanın üzerine atıldığı hayali zihninde canlanıyordu. Lakin bu korkusunu gizlemeye ve konuyu karıştırıp başka taraflara çekmeye çalışıyor ve cevabında güya Musa’nın ismini bile anmaya tenezzül etmiyormuş gibi görünerek şu fikri ima etmeye çalışıyordu: Musa’nın şahsen hiçbir önemi yoktur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)