A'râf Sûresi 187. Ayet

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ  ١٨٧

Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır. O göklere de, yere de ağır basmıştır. O, size ancak ansızın gelecektir.” Sanki senin ondan haberin varmış gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi sadece Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَسْأَلُونَكَ sana soruyorlar س ا ل
2 عَنِ
3 السَّاعَةِ sa’at(in)den س و ع
4 أَيَّانَ ne zaman (diye)
5 مُرْسَاهَا gelip çatması ر س و
6 قُلْ de ki ق و ل
7 إِنَّمَا ancak
8 عِلْمُهَا onun bilgisi ع ل م
9 عِنْدَ yanındadır ع ن د
10 رَبِّي Rabbimin ر ب ب
11 لَا
12 يُجَلِّيهَا Onu açığa çıkaramaz ج ل و
13 لِوَقْتِهَا tam zamanında و ق ت
14 إِلَّا başkası
15 هُوَ O’ndan
16 ثَقُلَتْ O ağır gelmiştir ث ق ل
17 فِي
18 السَّمَاوَاتِ göklere de س م و
19 وَالْأَرْضِ yere de ا ر ض
20 لَا
21 تَأْتِيكُمْ O size gelmez ا ت ي
22 إِلَّا ancak
23 بَغْتَةً ansızın ب غ ت
24 يَسْأَلُونَكَ sana soruyorlar س ا ل
25 كَأَنَّكَ sanki sen
26 حَفِيٌّ biliyormuşsun ح ف و
27 عَنْهَا onu
28 قُلْ de ki ق و ل
29 إِنَّمَا muhakkak
30 عِلْمُهَا onun bilgisi ع ل م
31 عِنْدَ yanındadır ع ن د
32 اللَّهِ Allah’ın
33 وَلَٰكِنَّ fakat
34 أَكْثَرَ çoğu ك ث ر
35 النَّاسِ insanların ن و س
36 لَا
37 يَعْلَمُونَ bilmezler ع ل م
 

Saat kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de belli bir zaman dilimini belirten sözlük anlamı yanında, sık sık kıyametin kopacağı vakti ifade etmek üzere de kullanılmaktadır. Kaynaklarda ansızın gelip çattığı, amellerin hesabı çabuk olduğu veya uzun sürdüğü ya da süresi uzun olmasına rağmen Allah Teâlâ bakımından insanların hesabındaki bir saatlik süre kadar kısa sürdüğü için kıyamete saat denildiği belirtilir (Zemahşerî, II, 107; Şevkânî, II, 311; M. Reşîd Rızâ, IX, 425). Bir açıklamaya göre saat, birinci sûr çalınca bütün canlıların ölmesi sürecini, kıyamet ise ikinci sûr çalınca yeniden dirilmeyi ve sonrasında olup bitenleri ifade eder; böylece âhiret hayatı başlamış olur.

 Bazı hadislerde müslümanların da Resûlullah’a kıyametin zamanıyla ilgili sorular sordukları bildirilmekle birlikte (meselâ bk. Buhârî, “Fezâ’ilü ashâbi’n-nebî”, 6; “İlim”, 2; “Ahkâm”, 10; Müsned, II, 361; III, 322, 326), bilhassa müşriklerin Hz. Peygamber karşısındaki yaygın tavırlarından biri, kıyameti inkâr etmek veya Resûlullah’ı güç durumda bırakmak maksadıyla bu konuda sorular sormaktı. Bu âyette de onların böyle bir sorusundan ve –aslında bu sorunun arkasında kötü niyet bulunmasına rağmen– Resûlullah’ın, aydınlatma görevinin bir gereği olarak bu soruyu ciddiye alıp cevap vermesinden söz edilmektedir. Bazı tefsirlerde buradaki sorunun yahudiler tarafından sorulduğuna dair rivayetler yer almaktaysa da (Zemahşerî, II, 107), A‘râf sûresi Mekke’de indiğinden bu görüş isabetli görülmemektedir. Soru kimden gelirse gelsin, Hz. Peygamber kıyametin vaktiyle ilgili bütün sorulara karşı bunu bilmediğini ifade etmiş, meselâ Cebrâil tarafından yöneltilen, “Kıyamet ne zaman kopacak?” şeklindeki bir soruyu, “Bu hususta sorulan sorandan daha bilgili değildir” cevabını vermiştir (Buhârî, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 1, 5, 7; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 17).

 Kıyamet vaktinin “göklere de yerlere de ağır gelmesi” dünyanın kozmolojik düzeninin bozulacağına, Kur’an’ın ifadesiyle (İbrâhîm 14/48) “yerin başka bir yere, göklerin de başka göklere dönüştürüleceği” esnada vuku bulacak olayların dehşetine; “Sizi ansızın yakalayacaktır” ifadesi de insanoğlunun, kıyamet saati hakkındaki bilgisizliğinin son ana kadar süreceğine işaret etmektedir (Râzî, XV, 81).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 640

 

Riyazus Salihin, 1841 Nolu Hadis
Ebû Hureyre şöyle dedi:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bir yerde sahâbîlerle konuşurken bir bedevî çıkageldi ve:Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözünü kesmeden konuşmasına devam etti. Bunun üzerine sahâbîlerden biri:

Bedevînin sorusunu duydu, fakat soruyu beğenmedi, dedi. Bir başkası da:

Hayır, soruyu duymadı, dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem konuşmasını bitirince:

“Kıyamet hakkında soru soran nerede?” buyurdu. Bedevî:

Buradayım, Yâ Resûlallah! dedi.

“Emanet zâyi edildiği zaman kıyameti bekle!” buyurdu. Bedevî:

Emanet nasıl zâyi olacak? diye sordu. Resûl-i Ekrem de:

“Emanet ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyameti bekle!” buyurdu.
(Buhârî, İlim 2, Rikak 35. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 361)

Peygamber Efendimiz kıyametin ansızın kopacağını bazı ifadelerle anlatmıştır, “ devesini sağan bir adam daha süt kabını ağzına götürmeden, elbise alışverişi yapan iki kişi daha alışverişi tamamlamadan, havuzunu tamir eden biri daha işini bitirmeden “ kıyametin kopacağını söylemiştir.
(Buhari ,Rikâk 40; Müslim ,Fiten 140)

 

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ

 

 

Fiil cümlesidir.  يَسْـَٔلُونَكَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  عَنِ السَّاعَةِ  car mecruru  يَسْـَٔلُونَكَ  fiiline mütealliktir.  اَيَّانَ مُرْسٰيهَا  cümlesi, السَّاعَةِ ‘den bedel olup kesra ile mecrurdur.

اَيَّانَ  istifham harfi, zaman zarfı olarak mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُرْسٰيهَا  muahhar mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُرْسٰيهَا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.


 قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ

 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ  ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.

عِلْمُهَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِنْدَ  mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  رَبّ۪ي  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. (https://islamansiklopedisi.org)


لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ

 

 

Cümle,  عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪ي ‘dan bedel olarak mahallen mansubdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُجَلّ۪يهَا  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِوَقْتِهَٓا  car mecruru  يُجَلّ۪يهَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. Munfasıl zamir  هُوَ  fail olarak mahallen merfûdur.

يُجَلّ۪يهَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi جلو ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.


ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ

 

Fiil cümlesidir.  ثَقُلَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru  ثَقُلَتْ  fiiline mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَأْت۪يكُمْ  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  بَغْتَةً  hal olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ

 

 

Fiil cümlesidir.  يَسْـَٔلُونَكَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  عَنِ السَّاعَةِ  car mecruru  يَسْـَٔلُونَكَ  fiiline mütealliktir. كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا  cümlesi, يَسْـَٔلُونَكَ  ’deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.

كَاَنَّ  harfi  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre de gibi cümleyi tekid eder.

كَ  muttasıl zamiri  كَاَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. حَفِيٌّ  kelimesi,  كَاَنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.  عَنْهَاۜ  car mecruru   حَفِيٌّ ‘e mütealliktir.  

حَفِيٌّ  kelimesi sıfatı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ  ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir.

عِلْمُهَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِنْدَ  mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَـٰكِنَّ  istidrak harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لَـٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

أَكۡثَرَ  kelimesi  لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

‘İstemek’ manasındaki  سْـَٔل  fiili, عَنِ  harfi ceriyle kullanıldığında, sormak anlamına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

السَّاعَةِ  kelimesi, bu ayette kıyamet gününden kinayedir. Kur’an-ı Kerim’de belli bir zaman dilimini belirten sözlük anlamı yanında, sık sık kıyametin kopacağı vakti ifade etmek üzere de kullanılmaktadır.

اَيَّانَ مُرْسٰيهَا  cümlesi, السَّاعَةِ ‘den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

İsim cümlesi formunda gelmiş, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. İstifham ismi  اَيَّانَ , zaman zarfı olarak mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مُرْسٰيهَا , muahhar mübtedadır.

İstifham harf ve isimlerinin sadaret hakkı (lafzın, sözün başında gelme özelliğine sahip olması) vardır. 

اَيَّانَ مُرْسٰيهَا  cümlesi istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, mütekellimin amacının alay etme olması sebebiyle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

اَيَّانَ ; normal bir soru değil, şaşma ve alay etme ifadesidir.

اَيَّانَ  azamet ve vehameti gerektiren yerler dışında kullanılmaz. Bu ayette olduğu gibi kıyamet ve yeniden diriltilme gibi hep azamet ve vehamet içeren konular için kullanılmıştır. (Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)

مُرْسٰيهَا  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

السَّاعَةِ  kelimesi burada marife gelerek Kur’an ıstılahında çoğunlukla bu dünyevi alemin yok olup uhrevi aleme girişi ifade eden ba’s veya kıyamet gününü ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Necm kelimesinin, genel olarak her yıldız için kullanılıp elif lamlı geldiğinde ise “Süreyya Yıldızı” anlamı taşıması gibi; saat kelimesi de elif lamlı geldiğinde kıyamet anlamında kullanılır. Bunlar “esmâ-i gâlibe”dendir. Kıyamet; ya ansızın geleceği için bu ismi almıştır yahut bütün mahlukatın muhasebesi, tek bir saatte ifa edileceği için yahut da uzun bir zaman olmasına rağmen canlılar nezdinde tek bir saat gibi geleceği için bu adla, “saat” adıyla adlandırılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

مُرْسٰيهَا  (yani “gelip çatması” diye çevirdiğimiz demirleme, gerçekleşme) kelimesi, ارْسٰيهَاۜ  ya da  وَقْت ارْسٰيهَاۜ  anlamındadır ki kıyametin kopma ve gerçekleşme zamanı demektir; çünkü ağır olan her şeyin sebat ve istikrarını ifade etmek için  رسو (demirleme) kelimesi kullanılır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

مُرْسٰيهَا  kelimesindeki  مُرْسٰي  lafzı,  أَرْسَى  (demir atmak, gelip dayanmak) manasında bir masdardır.

أَرْسَى , “sabit kılmak, sağlamlaştırmak” demektir. Nitekim bir şey sabitleşip iyice kuvvetlendiğinde رَاسَا - يَرْسُو denilir. Cenab-ı Hakk da  وَالجِبَلَ اَرْسَيهَا  “Dağları da (sapasağlam) çaktı.” (Naziat Suresi, 32) buyurmuştur. Bundan dolayı الرَّسْوُ  kelimesi, mutlak manada sebatın, durmanın ismi olmayıp aksine ağır olan bir şeyin sabit olması, durması için kullanılan bir isimdir. Mesela:  اِرْسَاءُ السَّفِينَةِ  اِرْسَاءُ الجَبَلِ “dağı dikmek ve sabitleştirmek” ve “gemiye demir atmak, onu sabitleştirmek” tabirleri bu manadadır. Cenab-ı Hakk’ın, “O göklere de, yere de ağır basmıştır.” buyruğunun delaletiyle canlılara en ağır gelen şey kıyamet olunca pek yerinde olarak Cenab-ı Hakk, kıyametin vuku bulmasını ve sübutunu  أَرْسَى  kelimesiyle ifade etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Muhakkik (gerçeği araştıran) alimler şöyle demektedirler: “Kıyametin, insanlara gizli bırakılmasının sebebi şudur: Kullar, kıyametin ne zaman kopacağını bilmedikleri zaman bu hususta sürekli olarak tedbirli davranırlar; böylece bu husus onları daha fazla itaatte bulunmaya sevkedip, günahtan da o nispette alıkoymuş olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

أيّانَ  istifham için haber-i mukaddemdir.  ومَرْساها  muahhar mübtedadır. O aslında  آنَ in muzâfun ileyhidir. Aslı,  أيُّ آنٍ آنُ مَرْسى السّاعَةِ  şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَرْسى  kelimesi  بِسْمِ اللَّهِ مَجْراها ومُرْساها (Hûd Suresi, 41) ayetinde olduğu gibi geminin dalgaları yararak gitmesinden sonra bir yerde karar bulmasıdır. Burada  الإرْساءَ  bir olayı, bir yayanın karada veya denizde istediği yere ulaşmayı ümit ettiği veya bu konuda mütereddit olduğu bir olaya benzetmek için istiare olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 


قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ

 

Cümle, beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ  cümlesi,  اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  عِلْمُهَا  mübtedadır,  عِنْدَ رَبّ۪يۚ  izafetinin müteallakı olan haber mahzuftur.

İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.  عِلْمُهَا , sıfat/maksûr, عِنْدَ رَبّ۪ي , mevsûf/ maksûrun aleyhtir. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Ayetin sonunda müştakının zikredildiği  عِلْمُهَا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Veciz ifade kastıyla gelen müsned  عِنْدَ رَبّ۪ي  izafetinde hem muzâf hem de muzâfun ileyh Rab isminden ötürü şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca Hz. Peygambere teşvik ve destek ifade eder.

Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) (Enam/57) 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi, tecrîd sanatıdır.

Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tazim ifade eder. 

Haber tazim veya teşrîf ifade eden bir kelimeye muzâf olursa; müsnedün ileyhin tazimine de delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri)

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Ancak bunun aksi durumlarda da  اِنَّمَا  ile kasrın yapıldığı görülmektedir. Yani muhatabın inkâr ettiği durumlarda inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. Ancak bu harf ile yapılan kasrlarda sıfat ve mevsûfu tespit etmek zordur. Aslında bunun lafzî bir karinesi yoktur. Siyaktan tespit edilmesi gerekir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الرَّبِّ  kelimesinin marife olarak gelişi ve mütekellim zamirine izafesinde saatin ilminin resule değil Cenab-ı Hakk’a mahsus olduğuna ve onların bu konudaki şüphelerinin doğru olmadığına ima vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Saatin bilgisi, sorudan da anlaşılacağı gibi, vaktini belirleme bilgisidir. Bu ilmin saate ait zamire isnad edilmesi bir muzâf takdiri dolayısıyladır. Yani, عِلْمُ وقْتِها  demektir. Masdarın mef’ûlune izafesidir.  عِنْدَ  zarfı bu vaktin Allah'ın ilmine bağlı olduğu manası için mecazen kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ 

Fasılla gelen cümle, عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪ي  cümlesinden bedeldir. Fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. 

Bedel; Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılmasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 1 Yıl: 2000)

Muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. 

Nefy harfi  لَا ve istisna harfi اِلَّا  ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır.  يُجَلّ۪يهَا , maksur/sıfat, هُوَۜ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani müsned, bu faile hasredilmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لِوَقْتِهَٓا , ihtimam için faile takdim edilmiştir.

لِوَقْتِهَٓا - السَّاعَةِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Daha sonra Cenab-ı Hak, bu manayı tekid ederek, لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَ  “Onun vaktini, kendisinden başkası açıklayamaz.” buyurmuştur.  تَجْلِيَة  kelimesi, bir şeyi ortaya koymak,  تَجَلِّي  ise o şeyin kendiliğinden ortaya çıkmasıdır. Buna göre mana, “O kıyametin muayyen olan zamanını sadece Allah Teâlâ ortaya çıkarır.” şeklinde olur. Yani “Onun, belirli ve muayyen vaktini bildirmek ve haber vermek suretiyle izhar etmeye, sadece Cenab-ı Hakk kadir olabilir.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لِوَقْتِهَٓا  kelimesindeki  لِ  vakit içindir. Vakitlendirme manasındadır. عِنْدَ  manasına benzer. Aslı şöyledir: Bu mana ihtisas lâmından kaynaklanır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu cümle hakiki kasrdır. Çünkü bu mana asıldır ve  قُلْ إنَّما عِلْمُها عِنْدَ اللَّهِ  cümlesinden sonra gelmiştir. İzafî kasr manasını ve daha fazla manayı ifade eder. Zira saatin ilmini tespit etmek Allah Teâlâ’ya hasredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لِوَقْتِها  car mecruru  يُجَلِّيها  fiilinin failine takdim edilerek müferrağ istisna olarak gelmiştir. Bunun sebebi, vakti gelince kıyametin vuku bulacağı konusunda uyarmaktır. Çünkü o aniden gelecektir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu cümle, kıyamete kadar bu ilmin yalnız Allah katında kalacağını beyan eder. Teşriî hikmet bunu gerektirir. Çünkü kıyamet vaktinin gizli tutulması, itaate daha teşvik edici ve günahlardan daha fazla caydırıcıdır. Nitekim insanın ne zaman öleceğini bilmemesi de böyledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Vakafat, S.107)

السَّمٰوَاتِ ’den sonra  الْاَرْضِۜ ’nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ  ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan  فِي  harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Semavat ve arz, içine girilmeye müsait şeyler değildir. Fakat kıyametin şiddeti ve korkunçluğunu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere yer ve gök, kıyameti içine alan bir kaba benzetilmiştir. 

الثِّقَلُ (ağırlık), büyüklük ve azamet gibi, meşakkat-zorluk manasında müstear olarak gelmiştir. Çünkü nefs üzerindeki etkisinin şiddeti ve zorluğu nedeniyle, kişiye ağır bir şey taşıdığını hissettirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Saati ağır olarak nitelendirmek, içinde yaşanan olaylar dolayısıyladır. Bu şekilde vasıflanması mecâzi aklîdir. Karinesi açıktır. Bu ağırlık, şiddet manasındadır. Zaman için değil olaylar için sıfat olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 


 لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. 

Hal konumundaki  بَغْتَةًۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, fiille hal arasındadır.  تَأْت۪يكُمْ , maksur/sıfat, بَغْتَةًۜ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf. Yani müsned, bu hale hasredilmiştir.

لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ  ifadesinde istiare vardır. تَأْت۪يكُمْ  fiilinin kıyamete isnad edilmesiyle kıyamet, kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Kıyamet gününün korkunçluğu, muhayyileyi harekete geçirerek mükemmel bir şekilde ifade etmiştir.


يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle, müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber, ibtidaî kelamdır. 

يَسْـَٔلُونَكَ  fiilin mef’ûlünden hal olan  كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا  cümle, teşbih ve tekid harfi  كَاَنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  كَ  zamiri  كَاَنَّ ’nin ismi,  حَفِيٌّ  haberidir.

حَفِيٌّ ; ısrarla istemekte veya bir şeyi öğrenirken yapılan araştırmada acele etmek demektir. Aslı; hayvanı yalın ayak bırakmak yani toynağını soymaktır. Müfredat bu kelimeyi “herhangi bir şeyi bilen” olarak tarif etmiştir. Burada “bilmekte ısrarcı olmak” manasında gelmiştir. Sanki Peygamber Efendimiz (s.a.) kıyameti merak ediyor da onun peşinde olup öğrenmeye uğraşıyormuş gibi, sana habire “kıyamet ne zaman” diye soruyorlar buyurulmuştur.

Bu ibare mürsel mücmel bir teşbihtir. Teşbih edatı zikredilmiş, vech-i şebeh hazfedilmiştir.

يَسْـَٔلُونَكَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki  عَنْهَا  kelimesi ile ilgili olarak da şu iki izah yapılmıştır:

a. İfadede bir takdim-tehir söz konusu olup, ayetin takdiri, يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ بِهَا şeklindedir. Daha sonra söz uzayacağı ve bir de hazfedilmesi sebebiyle herhangi karışıklığa sebebiyet vermeyecek şekilde malûm olduğu için buradaki  بِهَا   sözü hazfedilmiştir.

b. Ayetin takdirinin,  يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ بِهِمْ “Sanki sen onlara itaat ediyormuşsun gibi sana soruyorlar.” şeklinde olmasıdır. Çünkü  حَفَا  fiili, bazen  بِ  harf-i ceriyle, bazen de  عَنْ harf-i ceriyle müteaddî olur. Bu izahı, İbni Mesud’un  كَاَنَّكَ حَفِيٌّ بِهَا şeklindeki kıraati de destekler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

حَفِيٌّ, bir şeyi bilenden kinayedir. Çünkü soruların çoğu, sorulan şey hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ

 

 

Cümle, istînâfiyye olarak önceki cümleyi tekid sadedinde gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavl olan  اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesi  اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiştir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.  عِلْمُهَا, sıfat/maksûr,  عِنْدَ رَبّ۪يۚ mevsuf/maksûrun aleyhtir. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ  sözü kasr-ı hakikidir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mekan zarfı  عِنْدَ اللّٰهِ , mahzuf habere mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan  عِنْدَ  şan ve şeref kazanmıştır.

Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tazim ifade eder. 

Haber tazim veya teşrîf ifade eden bir kelimeye muzâf olursa; müsnedün ileyhin tazimine de delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)

İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, Rab isminden sonra, Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi ıtnâb ve iltifat sanatıdır. Allah isminin zikredilmesinde tecrîd, ayrıca Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِنَّمَا  edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

قُلْ - اِنَّمَا - عِلْمُهَا  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Cenab-ı Hakk’ın, “Kıyametin sübutunun ne zaman olduğunu sana sorarlar.” buyruğu, kıyametin ne zaman kopacağı hakkında bir soru; ikinci olarak da “Tam manasıyla biliyormuşsun gibi onu sana sorarlar.” buyruğu ise kıyametin ağırlığının, şiddetinin ve heybetinin künhü (aslı) ile alakalı bir sorudur. Dolayısıyla bu ifadelerin tekrarlanmış olduğu söylenemez. Cenab-ı Hakk, bu iki sorudan birincisine, “Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır.” ikincisine de “Onun ilmi ancak Allah katındadır.” diyerek cevap vermiştir. Bu iki şekil arasındaki fark şudur: Birinci soru, kıyametin ne zaman kopacağı ile ilgili bir sorudur. İkincisi ise kıyametin şiddet ve heybetinin ne kadar olduğuyla alakalı bir sorudur. Allah’ın, heybet ve azamet bakımından isimlerinin en büyüğü, en fazla heybet ve celâle delalet eden ismidir ki bu da Lafzatullah (اللّٰهِ) olup, bu, kıyametin şiddetinin ne kadar olacağı sorusuna karşı verilen cevapta zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

Ayetin son cümlesi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

İstidrak manasındaki  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَعْلَمُونَ ’nin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar anlamları katmıştır. 

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَـٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474) 

İstidrak, '' önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اَكْثَرَ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

عِلْمُهَ - لَا يَعْلَمُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesiyle  اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

“Bilmeme” keyfiyetinin onlardan çoğuna tahsisi, bazılarının hakikati bilmelerine rağmen kibir ve inatları yüzünden bilmezden gelmeleri sebebiyledir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“Sana soruyorlar” ve “Onunla ilgili bilgi Allah katındadır.” ifadelerinin tekrarının sebebi tekiddir, ayrıca ikinci ifadede “sanki sen biliyormuşsun gibi” ifadesi de ilave edilmiştir. Nitekim mahir alimlerin kitaplarındaki tekrarlar da faydadan hāli değildir. Fakat insanların çoğu kıyametin vaktini sadece Allah’ın bildiğini, bu ilmin O’na mahsus olduğunu bilmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.