وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّۜ قَالُوا نَعَمْۚ فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَنَادَىٰ | ve seslendi |
|
| 2 | أَصْحَابُ | halkı |
|
| 3 | الْجَنَّةِ | cennet |
|
| 4 | أَصْحَابَ | halkına |
|
| 5 | النَّارِ | ateş |
|
| 6 | أَنْ | ki |
|
| 7 | قَدْ | muhakkak |
|
| 8 | وَجَدْنَا | biz bulduk |
|
| 9 | مَا | şeyi |
|
| 10 | وَعَدَنَا | bize va’dettiğini |
|
| 11 | رَبُّنَا | Rabbimizin |
|
| 12 | حَقًّا | gerçek |
|
| 13 | فَهَلْ | mu? |
|
| 14 | وَجَدْتُمْ | siz buldunuz |
|
| 15 | مَا | şeyi |
|
| 16 | وَعَدَ | size va’dettiğini |
|
| 17 | رَبُّكُمْ | Rabbinizin |
|
| 18 | حَقًّا | gerçek |
|
| 19 | قَالُوا | dediler |
|
| 20 | نَعَمْ | evet |
|
| 21 | فَأَذَّنَ | ve seslendi |
|
| 22 | مُؤَذِّنٌ | bir ünleyici |
|
| 23 | بَيْنَهُمْ | aralarından |
|
| 24 | أَنْ | diye |
|
| 25 | لَعْنَةُ | la’neti |
|
| 26 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 27 | عَلَى | üzerine olsun |
|
| 28 | الظَّالِمِينَ | zalimlerin |
|
Yukarıdaki âyetlerde inkâr ve isyanda direnenlerin “cehennem ehli”, inananların da “cennet ehli” oldukları, her iki zümrenin yaptıklarının karşılığını âhirette bulacakları bildirildikten sonra 44 ve 50. âyetlerde iki zümre arasında, mahiyetini bilemeyeceğimiz bir iletişimden bahsedilmekte, bu suretle âhiretle ilgili vaad ve tehditlerin gerçekliği, farklı bir anlatımla bir defa daha vurgulanmaktadır.
Her ne kadar bütün inkârcılar cehenneme atılacaksa da, burada insanları Allah yolundan alıkoyma ve bu dosdoğru yolu eğri büğrü göstermeye kalkışma suçunun özellikle zikredilmesi, ayrıca bunu yapanların “zalimler” diye nitelendirilmesi oldukça önemlidir. Bu bilgiler bize, ilâhî dine, onun öğretilerine, kutsal değerlerine, kurumlarına ve bağlılarına karşı kin ve düşmanlık besleyen; duruma göre yalan, iftira, hakaret, hile, tehdit, fiziksel şiddet ve baskı gibi haksız ve zalimce yöntemlere başvurarak insanların İslâm’ı ve onun ilkelerini benimsemelerine engel olan; bedenî, ilmî, malî, sosyal ve siyasî gücünü hak dine karşı kullanıp onunla ilgili şüpheler uyandırmaya, onu zaafa düşürmeye, zararlı göstermeye kalkışan “zalimler”in, lânete uğramayı yani Allah’ın rahmet ve inâyetinden büsbütün mahrum kalmayı gerektiren bir suç işlediklerini göstermektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 530
Hz.Peygamber (s.a.s), Bedirden ayrılacağı gece, müşrik ölülerinin atıldığı kuyuya doğru yürüdü. Sahabiler de peşinden yürüdüler. Sonunda kuyunun kenarına gelerek durdu: “Ey kuyuya atılanlar!” diye seslendi. Sonra onların isimlerini babalarının isimleriyle birlikte birer birer saydıktan sonra:
“Sizler peygamberinize karşı ne kötü bir topluluktunuz! Sizler beni yalanladınız, başkaları ise beni tasdik edip doğruladılar. Siz beni yurdumdan çıkardınız, başkaları ise bana kucak açtılar. Siz benimle çarpıştınız, başkaları ise bana yardım ettiler. Şimdi Rabbinizin vaad etmiş olduğu azabı gerçekleşmiş buldunuz mu? Ben Rabbimin bana vaad etmiş olduğu zaferi gerçekleşmiş buldum” buyurdu.
Müslümanlar bu konuşmaya şaşırdılar. Hz.Ömer (r.a), “Ya Resulallah! Şu cansız cesetlere ne diye konuşursun?” deyince Hz. Peygamber, “Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Ama onlar bana cevap vermeye güç yetiremiyorlar!” buyurdu.
(Buhâri,Cenâiz 86,Megâzi 8).
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. نَادٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اَصْحَابُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَنَّةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَصْحَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَنْ tefsiriyye harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. وَجَدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası وَعَدَنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
وَعَدَنَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
رَبُّنَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حَقاًّ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
نَادٰٓى fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’ dır.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هَلْ istifham harfidir. وَجَدْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّ ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
وَعَدَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حَقاًّ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Birinci mef’ûlun bih hazfedilmiştir. Takdiri; وعدكم أو وعدنا (Size vaad etti veya vaad ettik.) şeklindedir.
هَلْ : Muzari fiile dâhil olursa mânâyı istikbâle çevirir. Ancak muzari fiil istikbâl ifâde ediyorsa bu fiile dâhil olmaz.
قَالُوا نَعَمْۚ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli cevap harfidir.
نَعَمْ cevap harfidir. Cevap cümlesi mahzuftur. Takdiri; نعم قد وجدنا ذلك (Evet, böyle bulduk.) şeklindedir.
فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اَذَّنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُؤَذِّنٌ fail olup damme ile merfûdur. بَيْنَهُمْ mekân zarfı اَذَّنَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ tefsiriyye harfidir. لَعْنَةُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَى الظَّالِم۪ينَ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَذَّنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أذن ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
مُؤَذِّنٌ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Veciz ifade kastına matuf اَصْحَابُ الْجَنَّةِ izafeti muzafı tazim, اَصْحَابَ النَّارِ izafeti ise muzafı tahkir ifade eder. Bu iki terkip arasında tıbak-ı îcab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَصْحَابُ النَّارِۚ (Ateş ashabı) ve اَصْحَابُ الْجَنَّةِ (Cennet ashabı) ifadelerinde istiare vardır. Cehennemde ve cennette kalış arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.
Bu ibarelerdeki اَصْحَابُ kelimesinin kökü صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.
Arkadaşlık (dostluk), ayrılmamayı gerektirir. Nitekim, devamlı çölde bulunanlara, oradan hiç ayrılmayanlara da "ashâb-ı sahra" denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Maide/10
النَّارِ - الْجَنَّةِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَنْ , tefsiriyyedir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Akabindeki, nidayı açıklayan tefsir cümlesi قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir. قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
وَجَدْنَا fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan وَعَدَنَا رَبُّنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَجَدْنَا fiilinin ikinci mef’ûlü olan حَقاًّ ’daki nekrelik, tazim ve nev ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّنَا izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla نَا zamirinin ait olduğu cennetlikler şeref kazanmıştır.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَنْ قَدْ وَجَدْنَا ifadesi şu manadadır: Cennet ehli, kendi halleri ile ferahlanmak ve cehennem ehlini üzmek için bu sözleri söyleyecekler, yoksa sadece kendi hallerini haber vermek ve muhatapların halini öğrenmek için değil. Onlar şöyle diyecekler:
- Biz, Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk; bu büyük nimetlere eriştik; siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu?
Onlar da: - Evet! Biz de bize vadedilen azabı gerçek bulduk diyecekler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّۜ
Cümle, atıf harfi فَ ile tefsiriyye cümlesine atfedilmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Soru cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak muhatabı kınamak anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkeptir. Ayrıca muhatabın cevabının belli olduğu soruda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّ cümlesindeki istifham, lüzum alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَجَدْتُمْ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. وَعَدَ fiilinin ikinci mef’ûlü olan حَقاًّ ’daki nekrelik, tazim ve nev ifade eder.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Veciz ifade kastına matuf رَبُّكُمْ izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقاًّ cümlesiyle وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَق cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
وَعَدَنَا - وَعَدَ ve اَذَّنَ - مُؤَذِّنٌ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
رَبُّ - حَقاًّ - اَصْحَابَ - وَجَدْنَا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cennetliklerin cehennemliklere bu sözü söylemiş olmasının sebebi, onların kendi hallerinden memnuniyetlerini ifade etmek, cehennemliklerin kötü halleriyle dalga geçip onları daha fazla gam ve kedere gark etmek ve bu ifadeleri dinleyenler için bunun bir lütuf olmasıdır.
Şayet وَعَدَنَا رَبُّنَا [Rabbimizin bize vaad ettiği] ifadesinde olduğu gibi, مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ yerine, مَا وَعَدَكُمْ رَبُّكُمْ (Rabbinizin size vadettiği) denilseydi olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: “Rabbimizin bize vadettiği” ifadesinin delaleti sebebiyle ifadeyi hafifleştirmek için bu hazfedilmiştir. Birinin şöyle demesi de mümkündür: İfadenin mutlak kullanılmış olması, Allah’ın diriliş, hesap, sevap-ceza ve diğer kıyamet ahvalini kapsayan bütün vaatlerini içine alması içindir; çünkü bunların tamamını yalanlamaktaydılar. Ayrıca vadedilen şeylerin tamamı, hoşlarına gitmeyecek şeylerdir, cennet ehlinin nimetleri de cehennemlikler için tamamen azaptır. Bu sebeple ifade (“ كُمْ ,size” kaydı konulmadan) mutlak olarak kullanılmıştır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالُوا نَعَمْۚ
İstînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli mahzuftur. نَعَمْ , takdiri نعم قد وجدنا ذلك [Evet, böyle bulduk] olan cümlenin yerindedir.
نَعَمْ ile بَلٰى arasındaki fark: Sîbeveyhi, نَعَمْ (evet) kelimesi, bir vaat ve bir tasdiktir demiştir. Sîbeveyhi’nin bu sözünü açıklayanlar şöyle demişlerdir: Bunun manası şudur: Bu kelime, bazen bir şeyi vadetmek için bazen de tasdik etmek için kullanılır, Yoksa bunun manası: نَعَمْ aynı anda hem vaat hem de tasdik ifade eder, demek değildir. Bir kimse “Bana veriyor musun?” dediğinde, öteki, “evet (نَعَمْ )” derse bu bir vaat olup bunda bir tasdik manası bulunmaz. Yine bir kimse, “Şöyle şöyle oldu…” dediğinde, sen de “Evet (نَعَمْ ) doğru söylüyorsun…” dersen, bunda bir vaat manası bulunmaz. Zeyd, kalkıyor mu? ifadesinde olduğu gibi müspet bir ifade kullanıp birşeyi sorduğunda, karşısındaki “Evet (نَعَمْ)” der. Eğer menfi bir ifade ile “Zeyd, kalkmıyor mu?” şeklinde sorulursa, sen de: “نَعَمْ (evet), kalkmıyor” diye değil, “ بَلٰى (evet, kalkıyor)” diye cevap verirsin. O halde نَعَمْ kelimesi, müspet ifadelerin cevabında; بَلٰى kelimesi ise menfi ifadelerin cevabında kullanılır. Nitekim Cenab-ı Hakk da: اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ [ (Allah), Ben sizin Rabbiniz değil miyim?] dedi,onlar da: قَالُوا بَلٰىۚۛ [Evet, (Rabbimizsin) dediler.] (Araf Suresi, 172) buyurmuştur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ
Ayetin son cümlesindeki فَ istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
اَنْ tefsir harfidir. Tefsiriyye olan لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَۙ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur عَلَى الظَّالِم۪ينَ ‘nin müteallakı olan haber mahzuftur.
Müsnedün ileyhin izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.
Müsnedün ileyh olan لَعْنَةُ اللّٰهِ izafeti, muzâfun tazimi içindir.
وَنَادٰٓى - اَذَّنَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَذَّنَ - مُؤَذِّنٌ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
الظَّالِم۪ينَ ile kastedilen, Allah yolundan yüz çeviren müşriklerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)