Enfâl Sûresi 24. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ  ٢٤

Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 اسْتَجِيبُوا çağrısına koşun ج و ب
5 لِلَّهِ Allah’ın
6 وَلِلرَّسُولِ ve Elçisinin ر س ل
7 إِذَا zaman
8 دَعَاكُمْ sizi çağırdığı د ع و
9 لِمَا şeylere
10 يُحْيِيكُمْ sizi yaşatacak ح ي ي
11 وَاعْلَمُوا ve bilin ki ع ل م
12 أَنَّ muhakkak
13 اللَّهَ Allah
14 يَحُولُ girer ح و ل
15 بَيْنَ arasına ب ي ن
16 الْمَرْءِ kişi ile م ر ا
17 وَقَلْبِهِ onun kalbi ق ل ب
18 وَأَنَّهُ ve siz
19 إِلَيْهِ O’nun huzuruna
20 تُحْشَرُونَ toplanacaksınız ح ش ر
 

Sahâbeden Ebû Saîd el-Muallâ anlatıyor: “Mescidde namaz kılıyordum. Resûlullah beni çağırdı, ona cevap vermedim, namazımı bitirince yanına gittim ve ‘Yâ Resûlullah, namaz kılıyordum’ dedim. ‘Allah ve resulünün çağrısına kulak (cevap) verin buyruğunu işitmedin mi?’ dedi, sonra elimden tuttu ve bana “Mescidden çıkmadan sana Kur’an’ın en faziletli sûresini bildireceğim” buyurdu (Buhârî, “Tefsîr”, 1/1).

 İmam Şâfiî ve Evzâî gibi bazı müctehidler âyetin lafza bağlı yorumundan ve ilgili hadislerden yola çıkarak namazda, farz ve gerekli olan bir hareketin veya fiilin namazı bozmayacağı sonucuna varmışlardır. Evzâî’nin verdiği örnek şöyledir: Bir kimse namaz kılarken bir çukura veya kuyuya doğru ilerlemekte olan bir çocuk görüp ona dönerek seslense ve uyarsa namazı bozulmaz (Kurtubî, VII, 390); çünkü bu uyarı hayatı koruma vazifesi gereğidir, farzdır.

 Allah ve resulünün çağrısına cevap verme ve gereğini yerine getirme vazifesini daha geniş ve genel bir çerçeve içinde anlamak gerekir. Buna göre Hz. Peygamber zamanında onun çağrısına uymak, yanında yer almak, emirlerini yerine getirmek nasıl çağrıya uymaksa, ondan sonra gelenlerin Kur’an ve Sünnet’in buyruklarına uyması, buna uygun bir hayat sürmesi de onların çağrısına uymaktır. Esasen bu çağrıya uymak yalnızca müminlerin değil, bütün insanların faydasınadır ve insanlığın meselesidir. Çünkü Allah ve resulünün insanlara öğrettikleri ve hayata geçirilmesini istedikleri bilgi, inanç ve uygulamalar insanlara hayat verecek mahiyette ve niteliktedir. Burada “hayat vermeyi, ihya etmeyi” en geniş mânasıyla almak gerekir. Dinin emirleri sağlıklı yaşamanın kurallarını ihtiva ettiğinden, insan fıtratına uygun olduğundan, biyolojik mânada hayat vermektedir. İnsanın ruh ve beden sağlığını tehdit eden stres, yalnızlaşma, ümitsizlik ve çeşitli korkuların önemli sebeplerinden birisi insanın madde dünyasında tutuklu kalıp, iman ve mâneviyâtın huzur ve rahatlık bahşeden geniş ufkundan mahrum olmasıdır. Allah ile beraber olma ve O’nun eşi bulunmaz koruması altında bulunma şuurunun insana verdiği güç onu, psikolojik olarak canlı tutmakta, ihya etmektedir. Dünyayı bir imtihan yeri olarak gören, burada insanların bazı ödevlerinin bulunduğuna inanan, bu ödevlerin yerine getirilmesi halinde kişinin iki cihanda mutlu olacağına iman eden bir kimseye göre dinin emirleri, hayatın amacını gerçekleştirme çabasında ona rehberlik ederek insanı ihya etmekte, hayatın boşa gitmemesini sağlamaktadır. İslâm kelimesinin kök mânası “barış ve esenlik”tir, doğru anlaşıldığında din olarak İslâm’ın da bir barış çağrısı olduğu anlaşılacaktır. Dinin talebi, zulmün ve baskının yer almadığı, hukuk ve adaletin hâkim olduğu bir dünya düzenidir. Bu mânada Allah ve resulünün çağrısı, bütün dünya insanları için “barış içinde yaşama” çağrısıdır. 

 

“İnsan ile kalbinin arası” ifadesi bir deyim olup bundan insanın şuuru, aklı ve duyguları kastedilmektedir. Buralarda bulunan hiçbir bilgiyi, kararı, eğilimi, duyguyu Allah’tan gizlemek mümkün değildir. Allah’ın çağrısına içtenlikle katılanlarla menfaati için öyle görünenleri Allah bilir ve ayırır. Ayrıca hiçbir beşerin giremeyeceği, bilemeyeceği ve müdahale edemeyeceği bu alanlara Allah müdahale edebilir; inanç, bilgi ve duyguların değişmesini sağlayabilir. Bu sebeple kullar rablerine sığınmalı; inanç, duygu ve düşüncelerini güzelleştirmesi için O’na yakarmalı, “Ey durumları değiştiren, gönülleri evirip çeviren rabbim! Halimi ve gönlümü güzelleştir” diye niyazda bulunmalıdır (Hz. Peygamber’in duası için bk. Müsned, IV, 182; VI, 91).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 2 Sayfa: 679-680

 

Ebu Said b. el-Mualla el-Ensari anlatıyor: Namaz kılarken Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) beni çağırdı. Ben de namazımı bitirip öyle geldim. Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve Sellem): “Seni çağırdığımda neden bana cevap vermedin?” diye sorunca: “Namaz kılıyordum” dedim. Bunun üzerine: “Yüce Allah: ”Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin”[Enfal 24] buyurmuyor mu?” buyurdu ve: “Sana Kur’an sureleri içinden en değerli olan sureyi öğreteyim mi?” diye sordu. Sonrasında ise sanki bunu unuttu veya kendisine unutturuldu. Ona: “Ey Allah’ın Resulü! Bana bir şey öğreteceğini söylemiştim” diye hatırlattığımda Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem): “Fatiha Suresi’dir. Bu sure Seb’ul-Mesani’dir ve bana verilen Kuran-ı Azim’dir” buyurdu.”
(Lafız Vehb b. Cerir’in lafzıdır.
Tahric: İsnadı sahihtir. Buhari, tefsir (5/146,199) ile fedail (6/103)

Riyazus Salihin, 1492 Nolu Hadis
Şehr İbni Havşeb şöyle dedi:
Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’ya:Ey mü’minlerin annesi! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem senin yanında bulunduğu zamanlarda en çok hangi duayı okurdu? diye sordum. O da şöyle dedi:

 

Çoğu zaman “Yâ mukallibe’l-kulûb! Sebbit kalbî alâ dînik: Ey kalpleri halden hale çeviren Allah! Benim kalbimi dininden ayırma!” diye dua ederdi.
(Tirmizî, Kader 7, Daavât 90, 124)

 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  اسْتَج۪يبُوا  ’dur.  

اسْتَج۪يبُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلّٰهِ  car mecruru  اسْتَج۪يبُوا  fiiline mütealliktir. لِلرَّسُولِ  car mecruru  اسْتَج۪يبُوا  fiiline mütealliktir.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. دَعَاكُمْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

دَعَاكُمْ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  دَعَاكُمْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يُحْي۪يكُمْ  ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, فاستجيبوا له. şeklindedir.

يُحْي۪يكُمْ  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.

c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَج۪يبُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  جوب ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.

يُحْي۪يكُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  وحي ‘dir. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اعْلَمُٓوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  اعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اَنّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَحُولُ  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَحُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بَيْنَ  mekân zarfı,  يَحُولُ  fiiline mütealliktir. الْمَرْءِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَلْبِه۪  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

 

İsim cümlesidir. اَنّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi  وَ  ile birinci masdar-ı müevvele matuftur. 

اَنّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُ  muttasıl zamiri  إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اِلَيْهِ  car mecruru  تُحْشَرُونَ  fiiline mütealliktir.  تُحْشَرُونَ  cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تُحْشَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida,  اَيُّهَا  münadadır.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir. Sılası olan  ءَامَنُوا۟ mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.

Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir) 

Nidanın cevabı olan  اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır. 

لِلّٰهِ - لِلرَّسُولِ  ve  اٰمَنُٓوا - اَط۪يعُوا  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الِاسْتِجابَةُ  kelimesindeki  س  ve  ت  harfleri tekid için gelmiştir.  الِاسْتِجابَةِ  kelimesi çoğunlukla belirli veya genel bir isteği kabul etmek manasında kullanılır.  الإجابَةُ (cevap) ise, bir nidanın cevabıdır.  استفعال  babında geldiği zaman çoğunlukla  لِ  harfiyle müteaddi olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ولِلرَّسُولِ  sözünde  و  bağlacından sonra  لِ  harf-i cerinin tekrarı bu mecrurun yani resul kelimesinin  اسْتَج۪يبُوا  fiiline müstakil olarak müteallık olduğuna işaret eder. Allah’ın davetini kabul etmek mecazi manada olmaz, sadece hakiki manada olur. Halbuki peygamberin davetini kabul etmek daha umumi ve kapsamlıdır. Hem hakiki manada yani davetini kabul etmek, hem de mecazi manada olup ona itaat etmek manalarını taşır. Dolayısıyla peygamberin davetini kabul etmek emri her iki manayı da kapsayacak şekilde gelmiştir. Peygamberimizden her ne konuda davet gelirse bu iki manadan biriyle onu kabul etmek gerekir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: 

- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.

- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)

Bu ayette nidanın tekrar edilmesi ve Müslümanların iman vasfı ile vasıflandırılmaları, bundan sonra gelecek emirlere uymaya yönelmelerini teşvik etmek ve bu emirlerde imanı gerektiren hakikatler bulunduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah'a ve Resule icabet edin (Onu duyun ve Ona uyun), özellikle size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman onun emrine seve seve icabet edin. Çok dikkat çekici bir ifade tarzıdır ki davet fiili, hem Allah'a hem Resule isnad edildiği halde  ََدَعَوَاكُمْ  diye tesniye sıygası (ikil kipi) ile değil,  دَعَاكُمْ  şeklinde tekil olarak zikredilmiştir ve üstelik Allah'a değil, Resule isnad edilmiştir. Zira davet birdir. Allah'ın daveti peygamberinden dile gelecek ve Resulün daveti de Allah'ın davetinden başka bir şey olmayacaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


  اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ

Nidanın cevabına dahil olan cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْ , müstakbel şart manalı zaman zarfı  إِذَا ’nın muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

دَعَاكُمْ  fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  مَا  ‘nın sılası olan  يُحْي۪يكُمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette geçen  يُحْي۪يكُمْۚ  [diriliş] kelimesinde Resulullah’ın çağrısı, ölülerin diriltilmesine benzetilerek istiare yapılmıştır. Bu diriliş insana, nefsindeki kemâli vermektir ki bu kemâl; akılları doğru bir imanla, asil ahlâkla aydınlatır, salih amellere, bireyi ve toplumu ıslah etmeye, şerefle yapılabilecek şeylere sebep olur. Cesaret nefsin canıdır, hayatın istiklali, hayatın hürriyeti, yaşam hallerindeki istikamet hayattır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Şartın takdiri  فاستجيبوا له  (ona icabet edin) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.  Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.   

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)


 وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

 

Hükümde ortaklık nedeniyle  اسْتَج۪يبُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪  cümlesi, masdar tevilinde  اعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.

Masdar-ı müevvel;  اَنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اَنَّ ’nin isminin lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet duyguları uyandırma kastıyladır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır. 

Cümlede  اَنَّ ’nin haberi   يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini (hayal gücünü) harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

يَحُولُ  fiilinin muzari sıygasıyla gelmesi, bunun yenilendiğini (teceddüt) ve devam ifadesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ [Allah, kişi ile kalbi arasına girer] ifadesinde mecâz-ı mürsel sanatı vardır., Allah’ın, insana son derece yakın olduğu manasındadır.

Cümle, içeriğine dikkat etmek ve muhatapları bundan sonrası üzerinde düşünmeye sevk etmek için  اِعْلَمُوا  ile başlamıştır. Anlaşılması istenen haber veya talep içeren cümlelere muhatabın dikkatini çekmek için  اِعْلَمْ  veya  تَعلَّمْ  ile başlamak etkili ve güzel (beliğ) konuşmanın yöntemlerinden biridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

“Ve şunu iyi bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer.” ifadesi, Allah Teâlâ'nın, kuluna son derece yakın olduğunu anlatır. Nitekim diğer bir ayette de: “Ve Biz insana şah damarından daha yakınız.” buyurulmuştur. Yine bu ayet, Allah Teâlâ'nın, sahibinin bile gafil olabileceği kalbin sırlarını bildiğine dikkati çeker. Yahut bu ayet, arzu edilen şeyi elde etmeden önce kalbi ihlaslı kılmaya ve arındırmaya teşvik anlamını ifade eder. Çünkü arzular, kişi ile kalbi arasına girer. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“Ve bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer” manasındaki  وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ sözünde bu ayetle ilgili olarak zikredilen tevillerden birine göre istiare vardır. Manası; “Allah Teâlâ’nın kula kalbinden daha yakın olması”dır. Bu durumda Allah; onunla kalbi arasında sanki bir engel konumundadır. Ya da bunun manası, “Allah Teâlâ’nın kişinin kalbini halden hale değiştirmeye kādir olması”dır. Çünkü Yüce Allah “kalpleri halden hale çeviren (مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ)” sıfatına sahiptir. O zaman mana, “O, (kalpleri) güven halinden korku haline, korku halinden güven haline, üzüntü halinden sevinç haline, sevilme halinden nefret edilme haline çevirir.” şeklindedir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları ve Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu son cümle  وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ , masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele matuftur. Masdar-ı müevvel;  اَنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan  اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ  cümlesi, اَنَّ ‘nin haberidir. Haberin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  اِلَيْهِ  car mecruru, amili olan  تُحْشَرُونَ ‘ye takdim edilmiştir. Bu takdim, tahsis ifade eder. Haşrın, sadece ve sadece ona olacağı kasr üslubuyla belirtilmiştir.  إِلَیۡهِ  maksûrun aleyh/mevsûf,  تُحۡشَرُونَ  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

تُحْشَرُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isnadın tekrarı ve kasr üslubu sebebiyle birden fazla tekit unsuru taşıyan isim cümleleri  çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Muhakkak ki ona döndürüleceksiniz] ifadesinde Allah Teâlâ, bütün mahlukatın dönüşünün kendisine olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ [O'na haşrolunacaksınız] sözü, lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder, bunun yanında söylenmemiş bu sarih delalet başka bir delaleti de kapsar, bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 4, Zuhruf Suresi 85, s. 370) 

تُحْشَرُونَ  fiilinin müteallakının takdimi ihtisas ifadesi içindir. Yani bir başkasına değil, sadece ona toplanacaksınız manasındadır. Bu ihtisas, Allah'tan başka veya onun huzurunda haşr olmaktan başka bir sığınağın yokluğu manasında kinayedir. En beliğ üslupla Allah’ın huzurunda toplanmaktan başka bir mekân olmayışı kinaye ile gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

“O’nun huzurunda toplanacağınızı biliniz.” Yani diriltilerek bir araya getirileceğinizin ve yaptıklarınızın karşılığını göreceğinizin farkında olunuz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bu ayet-i kerimede İslam ve kuralları “insanları canlandıran şey” olarak tarif edilmiştir.

Peygamber Efendimizin şu duasını ezberleyip vird edinebiliriz: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْب۪ي عَلَى د۪ينِكَ

Ya mukallibel-kulûb! Sebbit kalbî ‘alâ dînike. Ey kalpleri halden hale çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl. (Tirmizî, Deavât, 124)