Tevbe Sûresi 47. Ayet

لَوْ خَرَجُوا ف۪يكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالاً وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ  ٤٧

Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْ eğer
2 خَرَجُوا çıkmış olsalardı خ ر ج
3 فِيكُمْ sizin içinizde
4 مَا
5 زَادُوكُمْ size bir katkıları olmazdı ز ي د
6 إِلَّا başka
7 خَبَالًا bozgunculuktan خ ب ل
8 وَلَأَوْضَعُوا ve hemen sokulurlardı و ض ع
9 خِلَالَكُمْ aranıza خ ل ل
10 يَبْغُونَكُمُ sizi düşürmek için ب غ ي
11 الْفِتْنَةَ fitneye ف ت ن
12 وَفِيكُمْ ve içinizde de vardı
13 سَمَّاعُونَ kulak verenler س م ع
14 لَهُمْ onlara
15 وَاللَّهُ Allah
16 عَلِيمٌ bilir ع ل م
17 بِالظَّالِمِينَ zalimleri ظ ل م
 

لَوْ خَرَجُوا ف۪يكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالاً وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ 

 

لَوْ  cezmetmeyen şart harfidir. خَرَجُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فٖيكُمْ  car-mecruru  خَرَجُوا  fiiline mütealliktir. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri,  في جيشكم (Askerleriniz arasından) şeklindedir.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  زَادُوكُمْ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  خَبَالاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

اَوْضَعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خِلَالَكُمْ mekân zarfı  ا۬اَوْضَعُوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ  cümlesi,  لَا۬اَوْضَعُوا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

الخُرُوجِ  fiilinin  فِي  harf-i ceri ile müteaddi olduğunda orduyla beraber çıkmak manası yaygındır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

يَبْغُونَكُمُ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْفِتْنَةَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و  (vâv-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bazı nahivciler  اِلَّا خَبَالاً  ifadesinin, istisna-i münkatı’ olduğunu söylemiştir. İstisna-i münkatı’; müstesnanın, müstesna minhin cinsinden olmamasıdır. Bu, tıpkı senin mesela, مَا زَادُوكُمْ خَيْرًا اِلَّا خَبَالًا  (Onlar sizin hayrınızı değil, fakat sıkıntınızı artırdılar.) demen gibidir. Halbuki ayette, müstesna minh zikredilmemiştir. Müstesna minh zikredilmeyince de istisna, daha umumi olan bir şeyden yapılmış olur. Daha umumi olan da “şey” kelimesidir. Bundan dolayı müstesna, müstesna-i muttasıl olup, kelamın takdiri  مَا زَادُوكُمْ شَيْئًا اِلَّا خَبَالًا  şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)  

اَوْضَعُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  وضع ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ 

 

Cümle,  يَبْغُونَكُمُ ’deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.  فٖيكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سَمَّاعُونَ muahhar mübteda olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. لَهُمْ  car mecruru  سَمَّاعُونَ ’ye mütealliktir.  

Mübteda nekre olup haber car-mecrur ve zarftan oluşursa mübteda haberden sonra gelir; bu tür cümlelerde anlam verilirken “vardır”, “mevcuttur” anlamları eklenir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٖيمٌ haber olup damme ile merfûdur. بِالظَّالِمٖينَ  car-mecruru  عَلٖيمٌ’e müteallik olup cer alameti  ي  ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الظَّالِمٖينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلٖيمٌ  kelimesi aynı zamanda mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

لَوْ خَرَجُوا ف۪يكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالاً وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘i (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوۡ  şartiyyedir.  لَوۡ  gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki  خَرَجُوا ف۪يكُمْ  cümlesi şarttır.

الخُرُوجِ  fiilinin  فِي  harf-i ceri ile müteaddi olduğunda orduyla beraber çıkmak manası yaygındır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Şartın cevabı olan  لَ  karinesiyle gelen  مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالاً  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. 

Nefiy harfi  مَا  ve istisna edatı  إِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır.  زَادُوكُمْ , maksur/sıfat, خَبَالاً  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. 

Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda  fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

Muttasıl istisnada müstesna konumundaki  خَبَالاً , takdiri  شيئا  olan mahzuf ikinci mef’ûlden istisna edilendir. Kelimedeki nekrelik kesret, nev ve tahkir ifade eder.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)

اِلَّا خَبَالاً  ِ(fesat ve şerden başka) ifadesi bazı kimselerin söyledikleri gibi munkatı istisna değildir, çünkü munkatı’istisna; istisna edilen şeyin, istisna edildiği şeyden (müstesna minhden) ayrı bir cins olması durumunda söz konusu olur. Oysa ayette müstesna minh hiç zikredilmemiştir. Bu sebeple de istisna, en umumi ifade olan şeyden yapılmış olmaktadır ki bu durumda da yapılan istisna, muttasıl istisna olur; çünkü  خَبَالاً  umumi ifadenin kapsamına girer. Sanki ayette “Aranızda fesat ve şerden başka hiçbir şeyi artırmazlardı.” buyrulmaktadır.  خَبَالاً, bozma ve şer anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ  cümlesi, atıf harfi وَ  ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ  cümlesi  لَا۬اَوْضَعُوا ’deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.   

وَفٖيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ  cümlesi,  يَبْغُونَكُمُ  fiilinin mef’ûlünden veya failinden haldir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فٖيكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  سَمَّاعُونَ , muahhar mübtedadır.

سَمَّاعُونَ , rubaî  فعّال  babının ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. سَمَّاعُونَ  kelimesi mübalağa kalıbında gelmiştir. Yalana aşırı derecede kulak verdiklerini ifade eder. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Kafirlerin müslümanlarla savaşa katılmaları halinde olacakların bozgunculuktan başka bir katkıda bulunmamak ve fitneye düşürmek için koşuşturmak şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.   

لَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ  (Aranızda koşarlardı.) tabiri için Tîbî şöyle der: Bunda istiare-i tebeiyye vardır. Onların koğuculuk yapmak suretiyle ara bozmalarının sürati, binicinin yürüyüş süratine benzetildi. Sonra bu sürati ifade etmek için, deve için kullanılan  إيضأع  kelimesi istiare edildi. Bunun aslı şöyledir: “Onlar, koğuculuk bineklerini aranızda koştururlar.” (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Nemimenin (koğuculuğun) fesat hızı binicinin hızına benzetilmiş.  أوضع  (acele etmek) fiili develer için kullanılırken burada müstear olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyan ilmi)

الخِلالُ  kelimesi  خَلَلٍ  kelimesinin çoğuludur. İki şey arasındaki boşluğu ifade etmekle birlikte, burada ayrı ayrı kısımlar halindeki ordu birliklerine benzetilerek  بَيْنَكم  manasında istiare olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra mehabeti artırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Müsned olan  عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

بِالظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Ayette  هم  şeklinde zamir değil de  ظَّالِم۪ينَ  şeklinde zahir ismin kullanılması, onları zemmetmek kastıyla yapılan ıtnâb ve iltifat sanatıdır.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah zalimleri bilendir.] ifadesinde Allah Teâlâ, onları biliyor olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Aynı zamanda bu cümlede lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Dinleyenin vicdanına korku salmak ve korkuyu artırmak için lafza-ı celalin zahir olarak zikredildiği cümle, konudan bağımsız olarak, atasözü gibi insanlar arasında kullanılması nedeniyle mesel tarikinde tezyil cümlesidir. Tezyîl cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ [Allah zalimleri iyi bilir.] Yani Allah onların cezasını iyi bilir ki onlar bu fiiller nedeniyle zalimdirler. Allah Teâlâ onları da başkalarını da biliyor olduğu halde burada hususen onları bildiğini ifade etmesinin sebebi tehdit maksadıdır. Bu şekilde söylemek en etkili tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr), Bakara/95, Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetin bu son cümlesi, bir çok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm  Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)

واللَّهُ عَلِيمٌ بِالظّالِمِينَ  cümlesi tezyîl olup zalim münafıkların hallerinden Allah Teâlâ'nın haberdar olduğu Müslümanlara bildirilerek, onlara karşı tedbirli olmaları istenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi, s. 201-202)