20 Kasım 2024
Tevbe Sûresi 41-47 (193. Sayfa)
Tevbe Sûresi 41. Ayet

اِنْفِرُوا خِفَافاً وَثِقَالاً وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  ٤١


Gerek yaya olarak, gerek binek üzerinde Allah yolunda sefere çıkın. Mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 انْفِرُوا savaşa çıkın ن ف ر
2 خِفَافًا (gerek) hafif olarak خ ف ف
3 وَثِقَالًا (gerek) ağır olarak ث ق ل
4 وَجَاهِدُوا ve cihad edin ج ه د
5 بِأَمْوَالِكُمْ mallarınızla م و ل
6 وَأَنْفُسِكُمْ ve canlarınızla ن ف س
7 فِي
8 سَبِيلِ yolunda س ب ل
9 اللَّهِ Allah
10 ذَٰلِكُمْ bu
11 خَيْرٌ daha hayırlıdır خ ي ر
12 لَكُمْ sizin için
13 إِنْ eğer
14 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
15 تَعْلَمُونَ biliyor ع ل م
38.Ayetle tefsiri verilmiştir.
نفر Nefera : نَفْرٌ bir şeyden usandıktan ya da rahatsız olduktan sonra başka bir şeye kaçmak veya bir şeyden korkup başka bir şeye kaçmak demektir. نَفَرَ – يَنْفُرُ – نُفُوراً bir şeyden hoşlanmadı, rahatsız oldu, nefret etti manasına gelir. Toptan savaşa çıkmakta bu köktendir. Kuran -ı Kerim’de geçen مُسْتَنْفِرَةٌ kalıbı kaçmayı talep eden demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 18 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri nefer, nefret ve menfurdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اِنْفِرُوا خِفَافاً وَثِقَالاً وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ

 

Fiil cümlesidir. اِنْفِرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خِفَافاً  kelimesi  اِنْفِرُوا ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur. ثِقَالاً  atıf harfi وَ  ‘la makabline matuftur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَاهِدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَمْوَالِكُمْ  car mecruru  جَاهِدُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْفُسِكُمْ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. فٖي سَبٖيلِ  car mecruru  جَاهِدُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vâv-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَاهِدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْ  ise muhatap zamiridir. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ  car mecruru  خَيْرٌ ’a mütealliktir.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak  mahallen mansubdur.

تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri,  إن كنتم تعلمون أنّه خير لكم فلا تثّاقلوا (Sizin için daha hayırlı olduğunu biliyorsanız ağırdan almayın)  şeklindedir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’an’da Kullanımı M. Vecih Uzunoğlu)

خَيْرٌ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنْفِرُوا خِفَافاً وَثِقَالاً وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

خِفَافاً  ve  ثِقَالاً kelimeleri  اِنْفِرُوا ’deki failin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Bu iki hal, her durumdan kinayedir. Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)

خِفَافاً - ثِقَالاً kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve muvazene sanatları vardır.

خِفَافاً وَثِقَالاً [hafif ve ağır olarak] ifadesi aşağıda gösterildiği gibi her hali kapsayan mütekabil zıt kavramlar şeklinde tefsir edilmiştir. Şöyle ki: Aile efradının azlığı (kılleti) hafif, çokluğu (kesreti) ağır, silahlardan bir kısmı hafif, bir kısmı ağır, süvari hafif, yaya ağır, genç hafif, yaşlı ağır, zayıf hafif, şişman ağır, sağlam hafif, hastalıklı ağır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Aynı üslupla gelen  وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline (kendinden öncesine) atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَاَنْفُسِكُمْ  car mecruru, جَاهِدُوا  fiiline müteallik olan  بِاَمْوَالِكُمْ ‘e atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezayüftür.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikri tecrîd sanatıdır.

فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  فٖي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  فٖي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  فٖي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani  içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Az sözle çok anlam ifade kastına matuf  سَبٖيلِ اللّٰهِ  izafetinde lafz-ı celâle muzâf olması  سَبٖيلِ  için tazim ve şeref ifade eder.

سَبٖيلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  سَبٖيلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.

اِنْفِرُوا  -  جَاهِدُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

بِاَمْوَالِهِمْ - اَنْفُسِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cihad edenlerin hallerinin sayılması taksim sanatıdır.

المُجاهَدَةُ  kelimesi düşman için kullanıldığında mübalağa manası taşır. Kelime  ج  harfinin dammeli haliyle geldiği  الجُهْدِ  masdarından türemiştir. Yani kudret ve kabiliyetin en azami derecede kullanılmasını ifade eder. Gerçek anlamı silahla savunma olup sebep bağı kurularak savaşta ordunun silah ve at temini için malın sarf edilmesi şeklinde mecaz olarak da kullanılabilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِنْفِرُوا - خِفَافاً - ثِقَالاً  kelimeleri çok mana ifade eder. Yani îcâz-ı kasr vardır. Çünkü emir, cihad için seferber olmayı umumi olarak ifade eder. Cihada çıkmaya engel olacak her türlü vasıtayı ve delili çürütür. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

وَجَاهِدُوا بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ  [Mallarınızla ve canlarınızla cihat edin] ifadesi, mümkünse her ikisiyle de cihat etmenin; mümkün değilse, imkân ve ihtiyaçlara göre bunlardan biri ile cihat etmenin zorunlu olduğunu bildirir. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin tecessüm ve cem’ ifade eden işaret ismi  ذلك  ile marife olması, en güzel şekilde temyiz etmek, konunun önemini vurgulamak ve tazim içindir.  ذٰلِكُمْ  sözünde cem’ ve iktidâb vardır. Olayı özetleyen bir kelimedir. İşaret ismi uyarı ifade eder.

Allah’ın koyduğu hükümlere işaret eden  ذٰلِكُمْ ‘de istiare sanatı vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

ذٰلِكَ  ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, S. 190) 

لَكُمْ  car-mecrurunun müteallakı olan  خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

خَيْرٌ  sözündeki tenkir, ibham ifade eder. Çünkü dünya ve ahiret hayırlarının bir çok şekli vardır. Bunların en önemlisi de Romalılar tarafından işgal edilmeye karşı güvencedir. Bunun için arkasından  اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  cümlesi gelmiştir. Yani bundaki hayrı ve çeşitlerini bilseydiniz demektir.  (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkip, şart üslubundadır. Şart cümlesi olan  كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesidir.

كَانَ ’nin haberi olan  تَعْلَمُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (M. Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَان Ve Kur’an’da Kullanımı)

 

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)

Takdiri  فلا تثّاقلوا … (... ağırdan almayın.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Dolayısıyla cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayetin sonundaki şart cümlesinin cevabı Kur’an’da çoğu yerde olduğu gibi mahzuftur, öncesinin delaletinden mana anlaşılır.

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Kur'an-ı Kerim’de birçok yerde muhatabın uyanık, enerjik, şuurlu olması için şartın cevabı zikredilmemiştir. Adeta ondan bu boşluğu lügavi açıdan doldurması ve bununla kelam arasındaki farkı değerlendirmesi istenir. Bu takdir onun îcâzına olan yakınlığı arttırır. Sanki bu ayetler Kur'an'daki duraklardır. Okuyucu tedebbür etmek ve yakînini arttırmak için yolculuğuna burada biraz ara verir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sûreleri Belâği Tefsiri, Ahkaf/10, c. 7, S. 117)

اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  [Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.] Yani hayrın ne olduğunu bilmek melekesine ve duygusuna sahip iseniz biliniz ki bu sizin için hayırdır. Bilirseniz cihada koşarsınız. Bu kayıtta hayır olan cihadın ilme yani bu işi iyi bilmeye bağlı olduğuna, bilginin özünde hangi işin daha hayırlı olduğunu bilmek demek olduğuna işaret vardır. Şu halde kılıçla cihadın temeli dahi bilgidir, eğitimdir. Ayrıca dış düşmanları tanımadan evvel kişinin kendi kendisini tanıması, bilgisizlikten kurtulup cehaletini yenmesidir ki bu da nefse karşı cihaddır. Buna “cihad-ı ekber” denilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Müslümanları güçlü kılacak ve düşmanı vehim ve şüpheye düşürecek her türlü çaba ve gayret bizzat savaşa katılmak sayılır. Şu halde bu gibi hizmetlere koşarken kendi cebinden harcayacağı paralar da mal ile cihada girer. Bu konuda Allah rızası için çaba harcamak, her şeyden önce kendi nefsinin tembelliğine ve ataletine karşı, rahatına düşkünlüğüne karşı yapılmış bir fedakârlıktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Cenab-ı Hakk, ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُون  [Eğer bilirseniz bu, sizin için çok hayırlıdır.] buyurmuştur. Buna göre eğer “Savaşa katılmayarak oturup kalmada herhangi bir hayır bulunmazken cihat savaşa katılmamaktan daha hayırlıdır, şeklinde ifade edilmiş olması nasıl izah edilir?” denirse biz deriz ki: Buna şu iki şekilde cevap verilebilir: Birinci şekil:  خَيْرٌ  kelimesi iki manada kullanılır:

1. “Bu, şundan daha hayırlıdır.” manasında,

2. “Bu,haddizatında (aslında, gerçeğinde) hayırdır.” anlamında. Cenab-ı Hakk'ın,اِنّٖى لِمَا اَنْزَلْتَ اِلَیَّ مِنْ خَيْرٍ فَقٖيرٌ “Rabbim, gerçekten ben, bana indireceğin hayra muhtacım.” (Kasas Suresi, 24) ve وَاِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدٖيد “Gerçekten o insan, mal sevgisine çok düşkündür.” (Adiyat Suresi, 8) ayetlerinde böyledir. Nitekim Arapçada  اَلثَّرِيدُ خَيْرٌ مِنَ اللهِ “Serid Allah'tan bir hayırdır.” Allah'tandır yani Allah tarafından meydana gelmiş manasındadır. O halde Cenab-ı Hakk'ın, ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُم  buyruğu ile bu ikinci mana kastedilmiştir. Bu izaha göre bu soru sakıt olmuş (geçerliliği kalmamış), düşmüş olur.

İkinci şekil: Biz bundan muradın, “daha hayırlı olmak” manası olduğunu kabul etsek bile ancak ne var ki kelamın takdiri, “Cihat ile elde edilen ahiret nimetleri, ona katılmayanların elde etmiş olduğu rahatlık, huzur ve bunlardan yararlanmak kabilinden elde etmiş oldukları nimetlerden daha hayırlıdır.” şeklinde olur. İşte bundan dolayı da Cenab-ı Hakk, “Eğer bilirseniz…” buyurmuştur. Zira cihattan dolayı ahirette elde edilecek olan hayırlar, ancak üzerine biraz düşünüldüğünde anlaşılabilir. Bunu ancak kıyametin hak olduğunu, mükâfat ve cezanın gerçek olduğunu delil ile bilen mümin anlayabilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Tevbe Sûresi 42. Ayet

لَوْ كَانَ عَرَضاً قَر۪يباً وَسَفَراً قَاصِداً لَاتَّـبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُۜ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْۚ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ۟  ٤٢


Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah, biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْ eğer
2 كَانَ olsaydı ك و ن
3 عَرَضًا bir menfaat ع ر ض
4 قَرِيبًا yakın ق ر ب
5 وَسَفَرًا ve bir yolculuk س ف ر
6 قَاصِدًا orta ق ص د
7 لَاتَّبَعُوكَ elbette sana tabi olurlardı ت ب ع
8 وَلَٰكِنْ fakat
9 بَعُدَتْ uzak geldi ب ع د
10 عَلَيْهِمُ kendilerine
11 الشُّقَّةُ aşılacak mesafe ش ق ق
12 وَسَيَحْلِفُونَ bir de yemin edecekler ح ل ف
13 بِاللَّهِ Allah’a
14 لَوِ eğer (diye)
15 اسْتَطَعْنَا gücümüz yetseydi ط و ع
16 لَخَرَجْنَا çıkardık خ ر ج
17 مَعَكُمْ sizinle beraber
18 يُهْلِكُونَ mahvediyorlar ه ل ك
19 أَنْفُسَهُمْ kendilerini ن ف س
20 وَاللَّهُ ve Allah
21 يَعْلَمُ biliyor ع ل م
22 إِنَّهُمْ onların
23 لَكَاذِبُونَ yalancı olduklarını ك ذ ب

لَوْ كَانَ عَرَضاً قَر۪يباً وَسَفَراً قَاصِداً لَاتَّـبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُۜ

لَوْ  cezmetmeyen şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هُو ’dir. عَرَضاً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. قَرٖيباً  kelimesi  عَرَضاً’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. سَفَراً  atıf harfi  وَ ’la  عَرَضاً’e matuftur.  قَاصِداً  kelimesi  سَفَراً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başında gelen rabıtadır.  

اتَّـبَعُوكَ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنْ  istidrak harfidir.  لٰكِنّ ’den muhaffefedir. بَعُدَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. عَلَيْهِمُ  car mecruru  بَعُدَتْ  fiiline mütealliktir.  الشُّقَّةُ  fail olup damme ile merfûdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi, Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّـبَعُو  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

قَاصِداً  kelimesi sülâsî mücerredi  قصد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

قَر۪يباً  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

 

 

 وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَحْلِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ  car mecruru  سَيَحْلِفُونَ  fiiline mütealliktir. 

لَوِ  cezmetmeyen şart harfidir.  اسْتَطَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

خَرَجْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مَعَ  mekân zarfı  خَرَجْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ  sözünün delaletiyle bu cümle, mekulü’l-kavl konumundadır. 

اسْتَطَعْنَا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’al babındandır. Sülâsî  طوع ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. 


 يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir. يُهْلِكُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُهْلِكُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  هلك’dır.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerred manasını ifade eder.       

 

 

وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  mübteda olup damme ile merfûdur. یَعۡلَمُ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.  

يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اِنَّ ve masdar-ı müevvel  يَعْلَمُ  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

كَاذِبُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir. Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

كَاذِبُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  كذب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ كَانَ عَرَضاً قَر۪يباً وَسَفَراً قَاصِداً لَاتَّـبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُۜ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. لَوۡ  şartiyye, gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.. 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Şart üslubundaki terkipte  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانَ عَرَضاً قَر۪يباً وَسَفَراً قَاصِداً , şarttır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كان ‘nin takdiri  ما  olan ismi, mahzuftur.

وَسَفَراً , temasül nedeniyle nakıs fiil  كَانَ ‘nin haberi olan  عَرَضاً ‘a, atfedilmiştir. Kelimeler arasında muvazene sanatı vardır. 

قَرٖيباً  kelimesi  عَرَضاً  için, قَاصِداً  ise  سَفَراً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

قَاصِداً  ism-i fail, قَرٖيباً  mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına   işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

عَرَضاً قَر۪يباً , ahirete kalmadan hemen elde edilen dünya nimeti anlamındadır. Kevniyet alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

عَرَضاً  “Sana arz edilen dünya menfaati” demektir. Ayet, “Çağrıldıkları şey kolayca elde edilecek bir ganimet olsaydı...” anlamındadır.  سَفَراً قَاصِداً  yani orta yollu, yakın bir sefer olsaydı. الشُّقَّةُ  zor ve çetin mesafe demektir. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

لَ  karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi olan  لَاتَّـبَعُوكَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

İstidrak harfi  لٰكِنْ ’in dahil olduğu  وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ  cümlesi istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. İnşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında gelen cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لٰكِنْ  şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Bakara/12, c.1, s. 475) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِمُ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

قَر۪يباً  -  بَعُدَتْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الشُّقَّةُ ‘nün mesafe bakımından uzak oldu anlamındaki  بَعُدَ  fiiline isnad edilmesi istiare sanatıdır. Meşakkatin onlara uzak gelmesi; meşakkat, istenmeyen maddi birşey yerine konarak, yapmaya hevesli olmadıkları anlamında kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

بَع۪يدٍ , mesafedeki genişlik demektir. Cinsindeki şiddeti ifade etmek için müstear kılınmıştır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الشُّقَّةُ ; insana meşakkat veren uzun yol mesafesidir. Uzak mesafeyi Allah Teâlâ istiare yoluyla  الشُّقَّةُ  olarak isimlendirmiştir. Çünkü rahatlık nefse hoş gelir. Meşakkat ise istenmez. Yolun onlar için uzak olduğunu kastederek seninle birlikte çıkmadılar. Eğer yakın olsaydı çıkmak için ve ganimete talip olmak için acele ederlerdi. Allah yolunda cihada rağbet etmediler. Bu tabirde onları suçlama ve tahkir vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Yine hükümde ortaklık nedeniyle istînâfa atfedilen  وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. İnşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Cümleye dahil olan istikbal harfi  سَ , tekid ifade eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikri tecrîd sanatıdır.

حلف  fiili Kur’an-ı Kerim’de 13 yerde geçmiş ve hepsinde de bozulan yeminler için kullanılmıştır. Çoğunlukla bu ayette olduğu gibi münafıklara isnat edilmiştir. Her zaman yalan yere yemin anlamında kullanılmıştır. (Dr. Ayşe Abdurrahman bintu’ş  Şâtî, İ’câzu’l Beyânî li’l Kur’an, s. 221)

سَ , harfi fiilin husule gelmesinde vaad ifade eder. Vaad veya vaîd ifade eden fiile dahil oluşu; fiilin kuvvetlenmesini, manasının gerçekleşmesini sağlar.

İbnu Bâşbâz; سوف  kelimesi çoğunlukla, tehdid ve vaid ifade eden sözlerde, سَ  de vaad ifade eden cümlelerde kullanılır. سوف  bazan vaad ifade eden cümlelerde, سَ  de vaid ifade eden cümlelerde bazan kullanılır, der. (Suyûtî, İtkân fi Ulumi’l-Kur’ân c.1 s.447) 

س  harfi ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف  harfi ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)

Araz kelimesi, sana sunulan dünya menfaatleri anlamına gelir. Nitekim Arapçada, “Dünya, kendisinden iyinin ve kötünün yemiş olduğu hazır bir metadır, arazdır.” denir. Zeccâc şöyle demektedir: “Ayette, takdiri şöyle olan bir hazif bulunmaktadır: ‘Şayet kendisine davet olundukları şey orta bir sefer olsaydı.’ Böylece önce geçmiş olan ifade kendisine delalet ettiği için  كَانَ  fiilinin ismi hazfedilmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْۚ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ 

 

Müstenefe olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şart üslubundaki  لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْۚ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ  terkibi, mukadder kasemin cevabıdır.

Mukadder kasem ve cevabından oluşan terkip, وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ  sözünün delaletiyle, takdiri  قائلين  olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. 

Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.

Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasındaki  اسْتَطَعْنَا cümlesi, şarttır. 

لَ  karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi  خَرَجْنَا مَعَكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

İstînâfiyye olarak fasılla gelen  يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْ  cümlesi,  سَيَحْلِفُونَ  fiilinin failinden haldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْۚ  (Onlar, kendilerini helak ediyorlar.) Çünkü yalan yemin, nefsi helak etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“Resulüm, bu sefere katılmayanlar, Sen seferden dönünce özür beyan edecek ve ‘Eğer imkânlarımız ve sağlığımız el verseydi, mutlaka sizinle beraber bu sefere çıkardık!’diye Allah Teâlâ'ya yemin edeceklerdir.” Bu ayet-i kerime, onların böyle yemin edeceklerini önceden haber vermekle mucize kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Kasemin mahiyeti ve amacı “delâletler”dir, yani belirli manaları göstermektir. Kur’an’da kasemin asıl amacı tazim (yüceltme) değildir; ancak bazı kasemlerden bu mana anlaşılır. Yeminde, muksem bih’in (üzerine yemin edilenin) bulunması bile şart değildir, dolayısıyla muksem bih zikredilmeyince bir şeyler takdir etmek gerekmez ve yemini, mutlaka üzerine yemin edilen bir şeyin tazimi gözetiliyormuş gibi yorumlamak doğru olmaz. Yeminde asıl amaç, yemin edenin sözü pekiştirmesi, bir şeyi yapıp yapmamayı kendisine gerekli kılıcı bir azim ve kararlılık izhar etmesidir. (Meryem Okudan, Beyânu’l-Hakk Ve Kur’ân Yolu Tefsirlerinin Ulûmu’l-Kur’ân Açisindan Değerlendirilmesi) 

 

وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ۟

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil  اللّٰهِ  isminin müsnedün ileyh olarak zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ۟  cümlesi, haberdir. Cümlede müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye etmiştir.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ  cümlesi, يَعْلَمُ  fiilinin iki mef’ûlu yerindedir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ  ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنَّ  cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan , İtkan, c. 2, s. 176)

لَكَاذِبُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder.(Halidî, Vakafat, s. 80)

واللَّهُ يَعْلَمُ إنَّهم لَكاذِبُونَ ; cümlesi haldir. Allah Teâlâ onların yalan söylediklerini bildiğinden bunu Resulü’ne bildirecek ve onların yalanları kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Bilakis onlar, Allah adına yalan yere yemin etmeleri sebebiyle helaka uğrayacaklardır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Allah Teâlâ, onların, muktedir olmadıkları iddiasında yalancı olduklarını, onların bu sefere çıkmaya muktedir oldukları halde mazeretsiz çıkmadıklarını biliyor. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)

Tevbe Sûresi 43. Ayet

عَفَا اللّٰهُ عَنْكَۚ لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِب۪ينَ  ٤٣


Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 عَفَا affetsin ع ف و
2 اللَّهُ Allah
3 عَنْكَ seni
4 لِمَ niçin
5 أَذِنْتَ izin verdin ا ذ ن
6 لَهُمْ onlara
7 حَتَّىٰ kadar
8 يَتَبَيَّنَ iyice belli olana ب ي ن
9 لَكَ sana
10 الَّذِينَ kimseler
11 صَدَقُوا doğru söyleyen(ler) ص د ق
12 وَتَعْلَمَ ve öğreninceye ع ل م
13 الْكَاذِبِينَ yalan söyleyenler ك ذ ب

عَفَا اللّٰهُ عَنْكَۚ لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِب۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  عَفَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَنْكَ  car mecruru  عَفَا  fiiline mütealliktir. 

مَا  istifham isminin ism-i mevsûl olmadığı anlaşılsın diye elif hazf edilmiştir. لِ  harf-i ceriyle  اَذِنْتَ  fiiline mütealliktir.

اَذِنْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ  car mecruru  اَذِنْتَ  fiiline mütealliktir.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir. يَتَبَيَّنَ  muzari fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel kelamın siyakı gereğince mahzuf fiile müteallik mahallen mecrurdur.Takdiri,  هلّا أخرجتهم معك، أو هلّا توقّفت عن الإذن  (Onları yanında mı götüreceksin yoksa izin mi bekleyeceksin?) şeklindedir. 

يَتَبَيَّنَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  لَكَ  car mecruru  يَتَبَيَّنَ  fiiline mütealliktir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذٖينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  صَدَقُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

صَدَقُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمَ  fiili atıf harfi  وَ  ile  يَتَبَيَّنَ  fiiline matuftur.

تَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. الْكَاذِبٖينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ömer Nesefî / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan  مَا ‘dan ayrılır. İsmi mevsûl olan  مَا  bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak.Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِمَ  ve  لِمَاذَا  soru isimleri de mef'ûlün leh olurlar. Burada  لِمَ  mef'ûlün lieclihidir. Fiilin oluş sebebini bildiren mef'ûldür. “Mef'ûlün lieclihi” veya “mef'ûlün min eclihi” de denir. Mef'ûlün leh mansubdur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef'ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. 2 tür kullanımı vardır: 1) Harf-i cersiz kullanımı. 2) Harf-i cerli kullanımı

1. Harf-i cersiz kullanımı: Harf-i cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a. Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b. Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c. Mef’ûlün leh olacak masdarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d. Fiilin faili ile mef’ûlün faili aynı olmalıdır.

e. Fiilin oluş zamanı ile mef’ûlün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَبَيَّنَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  بين  ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

الْكَاذِبٖينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  كذب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَفَا اللّٰهُ عَنْكَۚ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet duyguları uyandırarak uyarmak içindir.

عَفَا اللّٰهُ عَنْكَ  [Allah seni affetti.] Bu, sevinç vesilesini üzüntü vesilesinden önce getirmek maksadıyla verilen bir haberdir. Allah’ın, siteminden önce affı bildirmesi, onun peygamberine lütuflarındandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah Teâlâ'nın Peygamberimiz hakkındaki lütfuna bak ki af konusunu zikretmeden kelama affın zikriyle başlamıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“Allah seni affetsin.” müjdesi bile mesela “Allah senden razı olsun.” gibi bir sevince vesile olmaz da daha fazla dikkatli olmaya yönelik bir tenbih anlamı ifade eder. Bu makamda böyle bir tenbihin ise hikmetleri ve nükteleri pek çoktur ve önemlidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

 لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِب۪ينَ

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen uyarı, ikaz ve tenbih amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  اَذِنْتَ  fiiline mütealliktir. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يَتَبَيَّنَ  fiilinin fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذٖينَ ’nin sılası olan  صَدَقُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetin son cümlesi olan  وَتَعْلَمَ الْكَاذِبٖينَ , masdar tevilinde, atıf harfi  وَ ‘la masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

صَدَقُوا  ve  الْكَاذِبٖينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Doğru söyleyenler mazi fiille, yalan söyleyenler ism-i faille ifade edilmişlerdir. Çünkü onlar her zaman yalan söylerler, artık onların sözleri kale alınmaz, hep yalan söylüyor, denir.

يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا  cümlesiyle, وَتَعْلَمَ الْكَاذِبٖينَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Ayette  صَدَقُوا , fiil olarak kullanılmış, الْكَاذِبٖينَ  kelimesi ise isim olarak gelmiş bunlar arasında güzel bir iltifat oluşmuştur. (Müşerref Ulusu (Ülger)/Arap Dili Ve Belâğatı İltifat Sanatı)

لِمَ اَذِنْتَ لَهُمْ [Neden onlara izin verdin?] buyruğu ile istifham-ı inkârî manasının murad edilmiş olması doğru değildir. Zira diyoruz ki: Peygamberden, bu hadisede ya bir günah südur etmiştir veya südur etmemiştir. Dolayısıyla şayet biz, o peygamberden herhangi bir günahın südur etmediğini söylersek Cenab-ı Hakk'ın bu ifadesinin bir istifham-ı inkârî olması imkânsız olur. Yok eğer, o peygamberden bir günahın südur ettiğini söylersek bu durumda Cenab-ı Hakk'ın,  عَفَا اللّٰهُ عَنْكَ hitabı, onun affedildiğine delalet eder. Affın tahakkuk etmesinden sonra da o peygambere bir yadırgamanın yönelmesi muhal (imkânsız) olur. Bundan dolayı bütün bu takdirlere göre Cenab-ı Hakk'ın, “Neden onlara izin verdin?” hitabının Hz. Peygamberin günahkâr olduğuna delalet ettiğinin söylenilmesinin imkânsız olduğu kesinleşir. İşte bu, kesin ve yeterli bir cevaptır. İşte bu durumda da Cenab-ı Hakk'ın, “Neden onlara izin verdin?” ifadesi, daha evla ve daha mükemmel olanın yapılmaması manasına hamledilir. Özellikle bu vaka, harpler ve dünyevî maslahatlarla ilgili şeyler cinsinden olunca. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayeti tefsir eden Beyzâvî, istifham edatının burada itâb (azar) anlamında kullanılmasını şöyle açıklar: “Mazeretleri olduğunu söyleyerek Tebük Gazvesi’ne katılmak istemeyen bazı münafıklara Hz. Peygamberin izin vermesi üzerine Yüce Allah onu ikaz ederek ‘Allah seni affetsin.’ buyuruyor. Bu ifade Hz. Peygamberin izin vermekteki hatasından kinayedir.” (Konevî şöyle der: “Eğer musannif (yazar) izin vermedeki hatasından kinayedir.” yerine “İzin konusunda isabet edememesinden kinayedir.” ya da “Evla olanı terkinden kinayedir.” deseydi edep bakımından daha güzel ve ifade bakımından daha hoş olurdu.  Çünkü affetmek, hatadan sonra olur. Daha sonra da afla kinaye olunan şeyi açıklamak ve sitem etmek (عتاب) üzere “Onlara niçin izin verdin?” buyuruyor. Anlam şöyle olur: Savaştan geri kalmak için senden izin istedikleri ve yalan bahaneler uydurdukları zaman onlara niçin izin verdin? Doğru söyleyenlerle yalancılar belli oluncaya kadar bekleseydin ya. (Beyzâvî, III, 148; Bazı alimler Hz. Peygamberin bu olayda içtihat ettiğini, dolayısıyla verdiği kararın müctehitlerin içtihatlarındaki hatalar gibi değerlendirilmesi gerektiğini, münafıklara izin vermesinin günah kabilinden bir hata olarak asla değerlendirilemeyeceğini, evla olanı terk kabilinden bir yanılma olduğunu ifade etmişlerdir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

Bu ayet Peygamberin, imamın, idarecinin, kişinin, her topluluğa kendine yakınlaştırma veya uzaklaştırma gibi müstehak olduğu şekilde muamele edebilmesi için acele davranmaktan kaçınmasının, teenni ile (ağırdan alarak) hareket etmesinin, işlerin zahirine göre davranarak yanılmaktan sakınmasının ve iyiden iyiye araştırmasının farz olduğuna delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Tevbe Sûresi 44. Ayet

لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ  ٤٤


Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 يَسْتَأْذِنُكَ senden izin istemezler ا ذ ن
3 الَّذِينَ kimseler
4 يُؤْمِنُونَ inanan(lar) ا م ن
5 بِاللَّهِ Allah’a
6 وَالْيَوْمِ ve gününe ي و م
7 الْاخِرِ ahiret ا خ ر
8 أَنْ
9 يُجَاهِدُوا cihadetmek için ج ه د
10 بِأَمْوَالِهِمْ mallariyle م و ل
11 وَأَنْفُسِهِمْ ve canlariyle ن ف س
12 وَاللَّهُ ve Allah
13 عَلِيمٌ bilir ع ل م
14 بِالْمُتَّقِينَ korunanları و ق ي

لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ 

 

 

Fiil cümlesidir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَأْذِنُكَ  damme ile merfû muzari fiildir.  Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذٖينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُؤْمِنُونَ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ  atıf harfi  وَ ’la  بِاللّٰهِ ’ye matuftur. الْاٰخِرِ  kelimesi  اَلْيَوْمِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  في  harf-i ceriyle  يَسْتَأْذِنُكَ  fiiline mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُجَاهِدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَمْوَالِهِمْ  car mecruru  يُجَاهِدُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْفُسِهِمْ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette hakkiki ve müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسْتَأْذِنُكَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  أذن ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar. 

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يُجَاهِدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جهد ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٖيمٌ  haber olup damme ile merfûdur. بِالْمُتَّقٖينَ  car mecruru  عَلِیمُ’e müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُتَّقٖينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلٖيمٌ  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَسْتَأْذِنُكَ  fiilinin faili konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذٖينَ ’nin sılası olan  يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ  cümlesi,  müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ  car-mecruru tezayüf nedeniyle, يُؤْمِنُونَ  fiiline müteallik olan  بِاللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır. 

الْاٰخِرِ  kelimesi  اَلْيَوْمِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

يُؤْمِنُونَ kelimesinde irsad sanatı vardır. Ayetin sonunda muradifi zikredilmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ  cümlesi, masdar teviliyle takdir edilen  في  harfiyle  لَا يَسْتَأْذِنُكَ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اَنْفُسِهِمْ  car-mecruru tezayüf nedeniyle  يُجَاهِدُوا  fiiline müteallik  بِاَمْوَالِهِمْ ‘a atfedilmiştir.

Cihadın mal ve canla olmak üzere açıklanması taksim sanatıdır.

بِاَمْوَالِهِمْ - اَنْفُسِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İzin istemeyenlerin özelliklerinin, Allah’a ve âhiret gününe iman etmek, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.

Burada olumsuz olan  لَا يَسْتَأْذِنُكَ, sonra da arkadaki ayette olumlu olarak  يَسْتَأْذِنُكَ  kullanılmıştır. Bu ayetlerin ilkinde, olumsuz mana yoluyla, cihat hakkında kesin emirler bulunduğundan müminlerin peygamberden izin isteme gereği duymadıklarını; 45. ayette ise mümin olmayanların ondan izin istedikleri anlatılmıştır. Bu ikinci ayetteki anlam birinci ayetten çıkarıldığı halde konuya daha fazla açıklık getirmek ve meselenin önemine dikkat çekmek için ıtnâb yapılmıştır. (Ömer Özbek, Arap Dili Ve Belâgati’nda Itnâb)


 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘i (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması tazim, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için tekrarlanmasında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بِالْمُتَّق۪ينَ  car mecruru, haber olan  عَل۪يمٌ ’a mütealliktir.

عَلٖيمٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

بِالْمُتَّق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah muttakileri bilir] ifadesinde Allah Teâlâ, takva sahiplerinden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine onlara mükafatının verileceği anlamını idmâc etmiştir. 

Cümlede tağlib sanatı vardır. Aslında Allah Teâlâ sadece muttakileri değil, muttaki olmayanları da bilir. Bu da meskûtun anhtır. Teşvik için muttakileri bildiği zikredilmiştir. 

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

يُؤْمِنُونَ - بِالْمُتَّق۪ين kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah her şeyi bildiği halde özellikle  عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ  [muttakileri bilir] buyurulması takvaya teşvik eden tağlibdir. Cüz söylenip kül murad edilen mecaz-ı mürseldir. Ayrıca  عَل۪يمٌ  vasfı lâzım-melzûm alakasıyla müttakilere karşılığını fazlasıyla verir, anlamı taşır. Yeter ki takva vasfı devam etsin. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ  cümlesi, Allah'ın müminlerin sırlarından haberdar olduğuna tenbih için itirazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ [Allah, ittika edenleri (sakınanları, takva sahibi olanları) bilir.] Bu cümle makablini açıklayan bir zeyl (ilave) mahiyetindedir. Zira Allah Teâlâ’nın onların halini çok iyi bilmesi, elbette ki onların sevabını tam vermesini gerektirir. Burada takva sahiplerinden murad; Ya onların bahtiyar bir topluluk olduğunu; onların zamir ile değil de zahir olarak “مُتَّقٖينَ  /sakınanlar, ittika edenler” şeklinde belirtilmesi, kendilerini methetmek, ilâhî ilmin taalluk ettiği unvanı tayin etmek ve onların mükâfat sebebini bildirmek içindir. Bu da daha önce zikredilen hasletleri ihtiva eden takvadır. Ya da bu takva sahiplerinden maksat, bütün takva sahiplerini kapsayan muttakiler cinsidir ve anılan topluluk da öncelikle buna dahildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ [Allah, muttakileri bilir.] ifadesi onların muttakiler zümresine dahil olduklarına dair tanıklık ve kendilerine en büyük ödülün verileceğine dair vaat mahiyetindedir. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu cümle mücahitlerin, takva sahipleri zümresine dahil olduğuna şehadet ve onlara büyük mükâfat vaadetmekle beraber önceki cümlenin de anlamına önemli bir açıklama getirir. Sanki “Allah Teâlâ, mücahitlerin, takva sahibi olduğunu gayet iyi bilir.” denir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Tevbe Sûresi 45. Ayet

اِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ ف۪ي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ  ٤٥


Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا ancak
2 يَسْتَأْذِنُكَ senden izin isterler ا ذ ن
3 الَّذِينَ kimseler
4 لَا
5 يُؤْمِنُونَ inanmayan ا م ن
6 بِاللَّهِ Allah’a
7 وَالْيَوْمِ ve gününe ي و م
8 الْاخِرِ ahiret ا خ ر
9 وَارْتَابَتْ ve kuşkuya düşen ر ي ب
10 قُلُوبُهُمْ kalbleri ق ل ب
11 فَهُمْ kendileri
12 فِي içinde
13 رَيْبِهِمْ şüpheleri ر ي ب
14 يَتَرَدَّدُونَ bocalayıp duranlar ر د د
راب Râbe : أرابَ ve إرْتابَ fiilleri şüpheye düşürmek demektir. رَيْبٌ bir şey hakkında bir zanda/vehimde bulunupta daha sonra bu vehme düşülen hususun üzerinden perdenin kalkmasıdır. رِيبَةٌ sözcüğü رَيْبٌ mastarından türemiş bir isimdir ve şüphe, kuşu, işkil ve kötü düşündüce demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 36 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ ف۪ي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ

 

Fiil cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfedir. Kâffe; men eden alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.

يَسْتَأْذِنُكَ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذٖينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يُؤْمِنُونَ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ  atıf harfi  وَ ’la  بِاللّٰهِ ’ye matuftur. الْاٰخِرِ  kelimesi  اَلْيَوْمِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. ارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.

ارْتَابَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. قُلُوبُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. فٖي رَيْبِهِمْ  car mecruru  يَتَرَدَّدُونَ  fiiline mütealliktir. يَتَرَدَّدُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَتَرَدَّدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette hakkiki ve müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

يَسْتَأْذِنُكَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  أذن ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

ارْتَابَتْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  ريب ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

يَتَرَدَّدُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ردد ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ ف۪ي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi  اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İki tekit hükmündeki kasr, fiil ve fail arasındadır. يَسْتَأْذِنُكَ  maksur/sıfat, الَّذ۪ينَ  maksurun aleyh/mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

İzin isteyenlerin, sadece Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlar ve kalplerindeki şek ve şüphe sebebiyle kararsızlığa düşenler olduğu kesin bir dille vurgulanmıştır. 

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun yabancısı değildir.

يَسْتَأْذِنُكَ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذٖينَ ’nin sılası olan  لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlere tahkir ifade etmesinin yanında, arkadan gelecek habere dikkat çekmek içindir. 

وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ  car-mecruru tezayüf nedeniyle  يُؤْمِنُونَ  fiiline müteallik olan  بِاللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır. 

الْاٰخِرِ  kelimesi  اَلْيَوْمِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî muzari sıygadan müspet mazi sıygaya iltifat sanatı vardır.

فَهُمْ فٖي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  فٖي رَيْبِهِمْ car-mecruru ihtimam için amili olan  يَتَرَدَّدُونَ ‘e takdim edilmiştir. 

Cümlenin müsnedi olan  يَتَرَدَّدُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.

ف۪ي رَيْبِهِمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla şüphe, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi, onların şüphesinin, onları tamamen kapladığını mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere kullanılmıştır. Bu ifadede tecessüm sanatı da vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayetteki لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ  cümlesiyle, bu ayetteki  اِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

ارْتَابَتْ - رَيْبِهِمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

ف۪ي رَيْبِهِمْ  ifadesi zarf-ı müstakardır ve çoğul zamirin haberidir. Bu zarf, kalplerinde var olan şüphenin onları ihata etmesi (kuşatması) manasında mecaz olarak kullanılmıştır. Yani şüpheleri kendilerine hakim olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَا يُؤْمِنُونَ  ifadesinin muzari sıygasıyla gelmesi, onların imanlarını olumsuzlamak (reddetmek) noktasındaki sürekliliğe,  وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ  ifadesinin ise mazi sıygasıyla gelmesi de içinde bulundukları şüphe ve güvensizlik halinin kıdemine (eskiliğine) ve kalplerinde iyice yerleştiğine işaret etmektedir. Bu durum bu kimselerin imanlarını kaybetmeleri halinin devamlılığı sonucunu doğurur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu şüphenin ne kadar kötü bir şüphe olduğunu ve rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak için Rabb ismi onlara ait zamire izafe edilmiştir. Kendilerine bunca nimeti veren Rablerinden nasıl olur da şüphe duyarlar? (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Gerek bundan önceki gerekse bu ayette, imanın, yalnız Allah Teâlâ'ya ve ahiret gününe tahsis edilmesi, canı ve malı feda edilerek yapılan cihadın sebebinin, Allah'a ve ahiret gününe iman olduğunu bildirmek içindir. Çünkü ancak bu suretle müminin, fani dünya hayatını ve geçici zevkleri, ebedi hayata ve sonsuz nimetlere değişmesi mümkündür. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)

Tevbe Sûresi 46. Ayet

وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَق۪يلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِد۪ينَ  ٤٦


Onlar eğer savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi de onları geri bıraktı ve onlara, “Oturun, oturan âcizlerle beraber” denildi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 أَرَادُوا isteselerdi ر و د
3 الْخُرُوجَ çıkmak خ ر ج
4 لَأَعَدُّوا yaparladı ع د د
5 لَهُ onun için
6 عُدَّةً bir hazırlık ع د د
7 وَلَٰكِنْ fakat
8 كَرِهَ hoşlanmadı ك ر ه
9 اللَّهُ Allah
10 انْبِعَاثَهُمْ davranışlarından ب ع ث
11 فَثَبَّطَهُمْ ve onları durdurdu ث ب ط
12 وَقِيلَ ve denildi ق و ل
13 اقْعُدُوا oturun ق ع د
14 مَعَ beraber
15 الْقَاعِدِينَ oturanlarla ق ع د

وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَق۪يلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِد۪ينَ

 

وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  cezmetmeyen şart harfidir. اَرَادُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْخُرُوجَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

اَعَدُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ  car mecruru  اَعَدُّوا  fiiline mütealliktir.  عُدَّةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنْ  istidrak harfidir. لٰكِنّ ’den muhaffefedir. كَرِهَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. انْبِعَاثَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثَبَّطَهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قٖيلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. اقْعُدُوا  fiili naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

اقْعُدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَعَ mekân zarfı  اقْعُدُوا  fiiline mütealliktir.  الْقَاعِدٖينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اَرَادُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir. 

اَعَدُّوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  عدد ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

ثَبَّطَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ثبط ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الْقَاعِدٖينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  قعد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَق۪يلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِد۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘i (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوۡ  şartiyyedir. لَوۡ  gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.. 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki  لَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ  cümlesi şarttır.

الْخُرُوجَ  kelimesi, savaşa gitmek manasından kinayedir. 

لَ  karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi  لَاَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَهُ  car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  عُدَّةً ’deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

İstidrak harfi  لٰكِنْ ’in dahil olduğu  وَلٰكِنْ كَرِهَ اللّٰهُ انْبِعَاثَهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ  ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında gelen cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra haberin kesinliğine delil içindir.

الْخُرُوجَ , انْبِعَاثَهُمْ  ve  عُدَّةً  kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

Aynı üslupla gelen müteakip  فَثَبَّطَهُمْ  ve  وَق۪يلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِد۪ينَ  cümleleri makabline atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ق۪يلَ  fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.

ق۪يلَ  fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavl cümlesi  اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِد۪ينَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قعد  fiili, savaşa gitmemek manasından kinayedir. 

لَاَعَدُّوا - عُدَّةً  ve  اقْعُدُوا - الْقَاعِدٖينَ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اقْعُدُوا - الْخُرُوجَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

انْبِعَاثَهُمْ - فَثَبَّطَهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Şayet “İstidrak harfinin  لٰكِنْ  konumu nedir?” dersen şöyle derim:  وَلَوْ اَرَادُوا الْخُرُوجَ  (Çıkmak isteselerdi) ifadesi onların çıkmadıkları ve gazaya hazırlık yapmadıkları anlamını verdiği için “Fakat Allah onların işe atılmalarını istemedi.” denilmiştir. Burada sanki “Onlar çıkmadılar, fakat harekete geçmek istemedikleri için sefere çıkmaktan geri kaldılar.” denilmiş olmaktadır.  فَثَبَّطَهُمْ  (Ve onları alıkoydu) yani onları tembelleştirdi, geri bıraktı, işe koyulma isteklerini zayıflattı.  وَقٖيلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِدٖينَ  [Oturanlarla beraber oturun!” denildi.] Yüce Allah’ın onların kalplerine sefere çıkmaktan hoşlanmamayı vermiş olması, onlara verilmiş oturma emri olarak ifade edilmiştir. Bir görüşe göre bu şeytanın vesvese ile onlara söylediği sözdür. Bir diğer görüşe göre bu onların kendi kendilerine söyledikleri bir söz; diğer bir görüşe göre ise onlara Peygamberin (s.a.v) geri kalma (oturmak) için vermiş olduğu izindir. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

القُعُودُ, oturmak terk etmeye benzetilerek gazveyi terk etmek manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَعَ القاعِدِينَ  sözünün ilavesi onlar için zem (yerme) ifade eder. Çünkü  القاعِدِينَ (oturanlar) gazveden geri duran; çocuklardan, kadınlardan, körlerden ve kronik hastalardan zayıf olanlar olmalıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tevbe Sûresi 47. Ayet

لَوْ خَرَجُوا ف۪يكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالاً وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ  ٤٧


Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْ eğer
2 خَرَجُوا çıkmış olsalardı خ ر ج
3 فِيكُمْ sizin içinizde
4 مَا
5 زَادُوكُمْ size bir katkıları olmazdı ز ي د
6 إِلَّا başka
7 خَبَالًا bozgunculuktan خ ب ل
8 وَلَأَوْضَعُوا ve hemen sokulurlardı و ض ع
9 خِلَالَكُمْ aranıza خ ل ل
10 يَبْغُونَكُمُ sizi düşürmek için ب غ ي
11 الْفِتْنَةَ fitneye ف ت ن
12 وَفِيكُمْ ve içinizde de vardı
13 سَمَّاعُونَ kulak verenler س م ع
14 لَهُمْ onlara
15 وَاللَّهُ Allah
16 عَلِيمٌ bilir ع ل م
17 بِالظَّالِمِينَ zalimleri ظ ل م

لَوْ خَرَجُوا ف۪يكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالاً وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ 

 

لَوْ  cezmetmeyen şart harfidir. خَرَجُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فٖيكُمْ  car-mecruru  خَرَجُوا  fiiline mütealliktir. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri,  في جيشكم (Askerleriniz arasından) şeklindedir.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  زَادُوكُمْ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  خَبَالاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

اَوْضَعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خِلَالَكُمْ mekân zarfı  ا۬اَوْضَعُوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ  cümlesi,  لَا۬اَوْضَعُوا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

الخُرُوجِ  fiilinin  فِي  harf-i ceri ile müteaddi olduğunda orduyla beraber çıkmak manası yaygındır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

يَبْغُونَكُمُ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْفِتْنَةَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و  (vâv-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bazı nahivciler  اِلَّا خَبَالاً  ifadesinin, istisna-i münkatı’ olduğunu söylemiştir. İstisna-i münkatı’; müstesnanın, müstesna minhin cinsinden olmamasıdır. Bu, tıpkı senin mesela, مَا زَادُوكُمْ خَيْرًا اِلَّا خَبَالًا  (Onlar sizin hayrınızı değil, fakat sıkıntınızı artırdılar.) demen gibidir. Halbuki ayette, müstesna minh zikredilmemiştir. Müstesna minh zikredilmeyince de istisna, daha umumi olan bir şeyden yapılmış olur. Daha umumi olan da “şey” kelimesidir. Bundan dolayı müstesna, müstesna-i muttasıl olup, kelamın takdiri  مَا زَادُوكُمْ شَيْئًا اِلَّا خَبَالًا  şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)  

اَوْضَعُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  وضع ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ 

 

Cümle,  يَبْغُونَكُمُ ’deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.  فٖيكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سَمَّاعُونَ muahhar mübteda olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. لَهُمْ  car mecruru  سَمَّاعُونَ ’ye mütealliktir.  

Mübteda nekre olup haber car-mecrur ve zarftan oluşursa mübteda haberden sonra gelir; bu tür cümlelerde anlam verilirken “vardır”, “mevcuttur” anlamları eklenir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٖيمٌ haber olup damme ile merfûdur. بِالظَّالِمٖينَ  car-mecruru  عَلٖيمٌ’e müteallik olup cer alameti  ي  ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الظَّالِمٖينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلٖيمٌ  kelimesi aynı zamanda mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ خَرَجُوا ف۪يكُمْ مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالاً وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘i (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوۡ  şartiyyedir.  لَوۡ  gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki  خَرَجُوا ف۪يكُمْ  cümlesi şarttır.

الخُرُوجِ  fiilinin  فِي  harf-i ceri ile müteaddi olduğunda orduyla beraber çıkmak manası yaygındır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Şartın cevabı olan  لَ  karinesiyle gelen  مَا زَادُوكُمْ اِلَّا خَبَالاً  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. 

Nefiy harfi  مَا  ve istisna edatı  إِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır.  زَادُوكُمْ , maksur/sıfat, خَبَالاً  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. 

Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda  fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

Muttasıl istisnada müstesna konumundaki  خَبَالاً , takdiri  شيئا  olan mahzuf ikinci mef’ûlden istisna edilendir. Kelimedeki nekrelik kesret, nev ve tahkir ifade eder.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)

اِلَّا خَبَالاً  ِ(fesat ve şerden başka) ifadesi bazı kimselerin söyledikleri gibi munkatı istisna değildir, çünkü munkatı’istisna; istisna edilen şeyin, istisna edildiği şeyden (müstesna minhden) ayrı bir cins olması durumunda söz konusu olur. Oysa ayette müstesna minh hiç zikredilmemiştir. Bu sebeple de istisna, en umumi ifade olan şeyden yapılmış olmaktadır ki bu durumda da yapılan istisna, muttasıl istisna olur; çünkü  خَبَالاً  umumi ifadenin kapsamına girer. Sanki ayette “Aranızda fesat ve şerden başka hiçbir şeyi artırmazlardı.” buyrulmaktadır.  خَبَالاً, bozma ve şer anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَلَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَۚ وَف۪يكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْۜ  cümlesi, atıf harfi وَ  ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ  cümlesi  لَا۬اَوْضَعُوا ’deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.   

وَفٖيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ  cümlesi,  يَبْغُونَكُمُ  fiilinin mef’ûlünden veya failinden haldir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فٖيكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  سَمَّاعُونَ , muahhar mübtedadır.

سَمَّاعُونَ , rubaî  فعّال  babının ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. سَمَّاعُونَ  kelimesi mübalağa kalıbında gelmiştir. Yalana aşırı derecede kulak verdiklerini ifade eder. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Kafirlerin müslümanlarla savaşa katılmaları halinde olacakların bozgunculuktan başka bir katkıda bulunmamak ve fitneye düşürmek için koşuşturmak şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.   

لَا۬اَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ  (Aranızda koşarlardı.) tabiri için Tîbî şöyle der: Bunda istiare-i tebeiyye vardır. Onların koğuculuk yapmak suretiyle ara bozmalarının sürati, binicinin yürüyüş süratine benzetildi. Sonra bu sürati ifade etmek için, deve için kullanılan  إيضأع  kelimesi istiare edildi. Bunun aslı şöyledir: “Onlar, koğuculuk bineklerini aranızda koştururlar.” (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Nemimenin (koğuculuğun) fesat hızı binicinin hızına benzetilmiş.  أوضع  (acele etmek) fiili develer için kullanılırken burada müstear olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyan ilmi)

الخِلالُ  kelimesi  خَلَلٍ  kelimesinin çoğuludur. İki şey arasındaki boşluğu ifade etmekle birlikte, burada ayrı ayrı kısımlar halindeki ordu birliklerine benzetilerek  بَيْنَكم  manasında istiare olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra mehabeti artırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Müsned olan  عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

بِالظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Ayette  هم  şeklinde zamir değil de  ظَّالِم۪ينَ  şeklinde zahir ismin kullanılması, onları zemmetmek kastıyla yapılan ıtnâb ve iltifat sanatıdır.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah zalimleri bilendir.] ifadesinde Allah Teâlâ, onları biliyor olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Aynı zamanda bu cümlede lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Dinleyenin vicdanına korku salmak ve korkuyu artırmak için lafza-ı celalin zahir olarak zikredildiği cümle, konudan bağımsız olarak, atasözü gibi insanlar arasında kullanılması nedeniyle mesel tarikinde tezyil cümlesidir. Tezyîl cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ [Allah zalimleri iyi bilir.] Yani Allah onların cezasını iyi bilir ki onlar bu fiiller nedeniyle zalimdirler. Allah Teâlâ onları da başkalarını da biliyor olduğu halde burada hususen onları bildiğini ifade etmesinin sebebi tehdit maksadıdır. Bu şekilde söylemek en etkili tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr), Bakara/95, Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetin bu son cümlesi, bir çok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm  Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)

واللَّهُ عَلِيمٌ بِالظّالِمِينَ  cümlesi tezyîl olup zalim münafıkların hallerinden Allah Teâlâ'nın haberdar olduğu Müslümanlara bildirilerek, onlara karşı tedbirli olmaları istenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
43. ayeti kerimede doğru söyleyen ve yalan söyleyenlerden bahsedilmiştir. Cümlede doğru söyleyenler fiille, yalan söyleyenler ise isimle zikredilmiştir. Bu kullanımdan hissedilen mana doğru söyleyen kişinin her zaman doğru söyleyeceğine güvenemeyeceğimiz, ama yalan söyleyen kişinin her zaman yalan söyleme ihtimalinin olduğudur.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bir güvercin kondu, pencereye. Selam verdi, küçük çocuğa. Gagasıyla vurdu, karşılık alamayınca. Çocuğun dalgın bakışlarıyla karşılaşınca, sordu ne düşünüyorsun diye. Dışarıdan bakan olsa anlardı, belli ki onlar eski dostlardı.

‘Asr-ı Saadet dönemindeki mücahidlerle, muhacirleri ve o zaman yaşasaydım ben nasıl biri olurdum’u düşünüyorum. Hicret ve cihad yolunda koşanlardan mı, yoksa tövbeler olsun, türlü bahanelerle kaçanlardan mı?’

Güvercin güldü: ‘Belki böyle bir soruya kesin cevap bulamazsın. Lakin, dualarında; olmayı umduğun müslümanın özelliklerine sahip bir kul olarak yaşamayı ve Allah’ın huzuruna da öyle çıkmayı isteyebilirsin.’ Sordu çocuk: ‘O zaman benimle dua eder misin?’

Allahım!

Beni ve sevdiklerimi;

Sana ve ahiret gününe iman edenlerden,

 

Geçici olanın dünya, kalıcı olanın ise ahiret olduğu bilinciyle yaşayanlardan,

 

 

 

 

Malıyla ve canıyla, Senin yolunda cihad ve hicret edenlerden,

Daima hakkı konuşanlardan ve daima adil davrananlardan,

Nefsine yenik düştüğü için kolaya kaçmaktan veyahut sırf dünyalığı kazanmak için kendisini zora sokmaktan kaçınanlardan,

Rahmetinle; hem dünyasını, hem de ahiretini kazananlardan,

Cennette Rasulullah (sav)’le, peygamberlerinle ve sevdiklerinle muhabbet edenlerden ve onlara komşu olanlardan eyle.

Allahım!

Kalbimi öyle güzel faziletlerle ve zihnimi öyle hayırlı ilimlerle doldur ki; halim sevdiğin kullarının haline benzesin. Öyle ki halim, muhacir ve mücahid sıfatlarına layık hallerden olsun ve ben de razı olduğun salih kullarından olayım.

Amin.

 

 

Kendisine yazdığı mektuplardan birinde şu ifadeler yer alıyordu: 

Yaşananların ya da yapılanların, kolay veya zor olmasından öte daha önemli bir gerçek vardır. O da insanın nasıl tepki verdiğidir. Zira zorluklar karşısında güçlenenler, kolaylıklara rağmen yıkılanlar vardır. 

Kul, Allah Teâlâ’dan rahmetiyle kolaylaştırmasını dilemelidir ama buna şahit olmayı beklemek yerine harekete geçmelidir. Her şeyin bir şekilde bittiği düşüncesiyle yola çıkmalı ve Allah’ın rızasını aramalıdır.

Belki de kolaylıkları farkeden ve onları değerlendiren şükür ehlinden olmalıdır. Zira her yaşananın içinde -o andayken farkedilemese bile- farklı bir kolaylık saklıdır. Kula gereken o farkındalığa sahip olmaktır.

Kolaylık ve zorluk kavramları görecelidir ve aslında kişilere özeldir. Allah’a güvenen kul, belli bir kolaylığı ummak yerine, Allah’a sığınır. Böylece kısa bir sessizlik, hafif rüzgar esintisi, sallanan çiçek dalı da ferahlığa dönüşebilir. Zira kulunu en iyi Allah bilir.

Herhangi bir savaş meydanına atılacak kişinin beklediği kolaylık nedir? Orada olmamak ise niyetini gözden geçirmeli ve nefsini dünyadan çekip almalıdır. Dünyaya ait duygu ve düşüncelerinden bir adım geri atmalı ve hepsini Allah’a arzetmelidir. Diğer kolaylıkların varlığına şahit olmak için ise kılıcını kuşanmalı ve Allah’ın adıyla öne atılmalıdır. 

Şüphesiz ki nefsimizin umduğu gibi olmasa da her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Kula düşen Allah’a teslimiyet ile O’nun rızası için elinden geleni yapmaktır. Nefsani hesaplamalar ise Allah’ın kuluna yüklemediğini zorla taşımaya çalışmaktan başkası değildir. 

Ey Allahım! Bizi kendi elleriyle yüklerini ağırlaştıranlara benzemekten muhafaza buyur. Nefsani duygu ve düşüncelerine fazlasıyla kulak vererek, Senden ve Senin yolundan uzaklaşanlar gibi gaflete düşmekten muhafaza buyur. Farkında olduğumuz ve olmadığımız her kolaylık için Sana sonsuz şükürler olsun. Bizi zorluklardaki kolaylıkları gören, daima Senin rızan için elinden geleni yapan ve şükretmesini seven şükür ehlinden eyle. Sana şeksiz teslim olan ve Sana şüphesiz güvenen kullarından eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji