اِنَّمَا النَّس۪ٓيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَاماً وَيُحَرِّمُونَهُ عَاماً لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُۜ زُيِّنَ لَهُمْ سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ۟ ٣٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 2 | النَّسِيءُ | ertelemek |
|
| 3 | زِيَادَةٌ | daha ileri gitmektir |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | الْكُفْرِ | küfürde |
|
| 6 | يُضَلُّ | saptırılır |
|
| 7 | بِهِ | onunla |
|
| 8 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 9 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 10 | يُحِلُّونَهُ | onu helal sayarlar |
|
| 11 | عَامًا | bir yıl |
|
| 12 | وَيُحَرِّمُونَهُ | ve haram sayarlar |
|
| 13 | عَامًا | bir yıl |
|
| 14 | لِيُوَاطِئُوا | denk gelsin diye |
|
| 15 | عِدَّةَ | sayısı |
|
| 16 | مَا |
|
|
| 17 | حَرَّمَ | haram kıldığının |
|
| 18 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 19 | فَيُحِلُّوا | helal yapsınlar |
|
| 20 | مَا |
|
|
| 21 | حَرَّمَ | haram kıldığını |
|
| 22 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 23 | زُيِّنَ | süslü gösterildi |
|
| 24 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 25 | سُوءُ | kötülüğü |
|
| 26 | أَعْمَالِهِمْ | yaptıkları işin |
|
| 27 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 28 | لَا |
|
|
| 29 | يَهْدِي | yol göstermez |
|
| 30 | الْقَوْمَ | toplumuna |
|
| 31 | الْكَافِرِينَ | kafirler |
|
اِنَّمَا النَّس۪ٓيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَاماً
İsim cümlesidir. اِنَّمَا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olan buradaki مَا harfidir, اَنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اَنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.
النَّس۪ٓيءُ mübteda olup damme ile merfûdur. زِيَادَةٌ haber olup damme ile merfûdur. فِي الْكُفْرِ car mecruru زِيَادَةٌ ’e mütealliktir. يُضَلُّ بِهِ cümlesi, النَّس۪ٓيءُ ’nun ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. يُضَلُّ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. بِهِ car mecruru يُضَلُّ fiiline mütealliktir. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يُحِلُّونَهُ عَاماً cümlesi, الَّذ۪ينَ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.
يُحِلُّونَهُ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَاماً zaman zarfı يُحِلُّونَهُ fiiline mütealliktir.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحِلُّونَهُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيُحَرِّمُونَهُ عَاماً لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحَرِّمُونَهُ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَاماً zaman zarfı يُحِلُّونَهُ fiiline mütealliktir.
لِ harfi, يُوَاطِؤُ۫ا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harfi ile يُحَرِّمُونَهُ fiiline mütealliktir.
يُوَاطِؤُ۫ا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عِدَّةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası حَرَّمَ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
حَرَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُوَاطِؤُ۫ا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi وطأ ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar.Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَرَّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُۜ زُيِّنَ لَهُمْ سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحِلُّوا fiili نَ ’un hazfiyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası حَرَّمَ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
حَرَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
زُيِّنَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru زُيِّنَ fiiline mütealliktir. سُٓوءُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اَعْمَالِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
زُيِّنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زين ‘dir.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَهْدِي cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ٱلۡكَـٰفِرِینَ kelimesi الْقَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْكَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّمَا النَّس۪ٓيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَاماً وَيُحَرِّمُونَهُ عَاماً لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. النَّس۪ٓيءُ sıfat/maksûr, زِيَادَةٌ mevsûf/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen الْكُفْرِ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
فِي الْكُفْرِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla küfür, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü küfür, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak onların bu konudaki aşırılıklarını ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
النَّس۪ٓيءُ - زِيَادَةٌ - الْكُفْرِ kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
يُضَلُّ بِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَاماً وَيُحَرِّمُونَهُ عَاماً لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُۜ cümlesi, النَّس۪ٓيءُ için ikinci haberdir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يُضَلُّ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُضَلُّ fiiline müteallik olan بِهِ car-mecruru konudaki önemine binaen, fail olan ism-i mevsûle takdim edilmiştir
Naib-i fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan كَفَرُوا ,müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İsm-i mevsûlden hal olan يُحِلُّونَهُ عَاماً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Aynı üslupta gelen وَيُحَرِّمُونَهُ عَاماً لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ cümlesi, mecrur mahalde masdar teviliyle يُحَرِّمُونَهُ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
عِدَّةَ ’nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan حَرَّمَ اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, korku ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُ cümlesi, atıf harfi فَ ile masdar tevilindeki …لِيُوَاطِؤُ۫ا cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يُحِلُّوا fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan حَرَّمَ اللّٰهُ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Lafza-ı celâlin kalplerde haşyet duygularını uyandırmak, konunun önemini vurgulamak ve ikazı artırmak için yapılan zamir makamındaki tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muzari fiiller, tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُحِلُّونَهُ عَاماً cümlesiyle, يُحَرِّمُونَهُ عَاماً cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يُحِلُّونَهُ ve يُحَرِّمُونَهُ fiilleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُحَرِّمُونَهُ - حَرَّمَ ve يُحِلُّونَهُ - فَيُحِلُّوا gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا - حَرَّمَ - عَاماً kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَاماً ismi iki yerde de nev içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ ayetinde haram ayların sayısının yaklaşık olarak ne olduğu belirtilmeden ism-i mevsûl olan ما ile ifade edilişi, onların Allah’ın haram kıldığı ayları tazim sebebiyle gözetmelerinin arkasında, inançlarının yattığına işaret etmektedir. Burada onları alaya alma yoluyla tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
النَّس۪ٓيءُ, Haram aylardan bir ayın hürmetini başka bir aya nakletmek veya ertelemek, küfürde ziyadesiyle ileri gitmek demektir. Çünkü bu, Allah Teâlâ'nın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram saymaktır. Bu itibarla bu iş, onların küfrüne ilave bir küfür ve onların dalaletine ilave bir dalalet olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t - Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
زُيِّنَ لَهُمْ سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûle dikkat çekmek için fiil meçhul bina edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i fail olan سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْ ’e takdim edilmiştir.
Müsnedün ileyhin izafet terkibinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesi kastının yanında tahkir ifade eder.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْ izafetinde, سُٓوءُ sıfat olmasına rağmen اَعْمَالِهِمْ ‘un önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Kötü amelleri’ yerine, [amellerinin kötüsü] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
زُيِّنَ لَهُمْ سُٓوءُ اَعْمَالِهِمْۜ ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede ameller allanıp pullanarak hoş gösterilen, bir mala benzetilmiştir. Çünkü süsleme gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, dalalet içinde olduklarını bildirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Onların bu kötü davranışları, kendileri için tatlı bir duruma getirildi ve nefislerine daha sevimli gösterildi. Bu kötü durumu süslü gösteren ya Allah'tır ya şeytandır ya da nefistir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ۟
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Son cümlede zamir makamında الْكَافِر۪ينَ kelimesinin zahir olarak zikredilmesi, bahsi geçenlerin kâfir olduğuna dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
الْكَافِر۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
الْكُفْرِ- كَفَرُوا - الْكَافِر۪ينَ۟ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يُحِلُّوا - عَاماً - مَا حَرَّمَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
يَهْدِي - كَفَرُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ۟ ifadesinde zamir yerine açık isim gelmesi, sadece ayetin sibakında kendilerinden bahsedilenlerin değil, onlar gibi olan diğerlerinin de ihtiva edildiği umumi bir ifadenin kastedilmesindendir. Yani Allah Teâlâ’nın bu tutumu, yeryüzündeki kâfirlerin tümüne şamildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ ٣٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | مَا | ne oldu ki? |
|
| 5 | لَكُمْ | size |
|
| 6 | إِذَا | zaman |
|
| 7 | قِيلَ | dendiği |
|
| 8 | لَكُمُ | size |
|
| 9 | انْفِرُوا | savaşa çıkın |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 12 | اللَّهِ | Allah |
|
| 13 | اثَّاقَلْتُمْ | çakılıp kaldınız |
|
| 14 | إِلَى |
|
|
| 15 | الْأَرْضِ | yere |
|
| 16 | أَرَضِيتُمْ | razı mı oldunuz? |
|
| 17 | بِالْحَيَاةِ | hayatına |
|
| 18 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 19 | مِنَ | karşılık |
|
| 20 | الْاخِرَةِ | ahirete |
|
| 21 | فَمَا | ama |
|
| 22 | مَتَاعُ | geçimi |
|
| 23 | الْحَيَاةِ | hayatının |
|
| 24 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 25 | فِي | göre |
|
| 26 | الْاخِرَةِ | ahirete |
|
| 27 | إِلَّا | pek |
|
| 28 | قَلِيلٌ | azdır |
|
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Nidanın cevabı مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ ’dır.
مَا istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ car mecruru مَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ق۪يلَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَكُمُ car mecruru ق۪يلَ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavli انْفِرُوا ’dur. ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olarak mahallen merfûdur.
انْفِرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru انْفِرُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِ cümlesi, لَكُمْ ’deki hitap zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
اثَّاقَلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الْاَرْضِ car mecruru اثَّاقَلْتُمْ fiiline mütealliktir.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اثَّاقَلْتُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi ثقل ’dir. Aslı تثاقلتم şeklindedir. ت harfi idgam için ث harfine dönüşmüş, başına vasıl hemzesi gelmiştir.
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezahür (görünmek ve zorlanmak), tedrîc (bir işin aşamalı olarak ,aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat (mufaale babına ait bir fiilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerred mana (türemiş olduğu mücerred fiille aynı manada kullanılması) anlamları katar.
اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. رَض۪يتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِالْحَيٰوةِ car mecruru رَض۪يتُمْ fiiline mütealliktir. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. مِنَ الْاٰخِرَةِ car mecruru رَض۪يتُمْ fiiline mütealliktir.
فَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مَتَاعُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَيٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru قَل۪يلٌ ’e mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. قَل۪يلٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَل۪يلٌ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
Nidanın cevap cümlesi olan مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, gerçek manada soru olmayıp, takrir ve azarlama manasındadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana ifade ettiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Lafza-i celâlin zikrinde ise tecrîd sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Istifham ismi مَا , mübtedadır, لَكُمْ car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.
Şarttan mücerret اِذَا zaman zarfı, لَكُمْ ‘deki zamirin hali olan اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ cümlesine mütealliktir.
اِذَا ‘nın muzafun ileyhi olan ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. ق۪يلَ fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavl cümlesi olan انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
نْفِرُ kelimesinin aslı, vâcip (gerekli) olan bir işten dolayı herhangi bir yere gidip çıkma anlamına gelir. Bu çıkıp giden topluluğa da nefîr (topluluk, cemaat) denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِ cümlesi لَكُمُ ‘deki hitap zamirinin hali olarak ıtnâbdır.
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
اثَّاقَلْتُمْ kelimesi, الميل (meyletti) ve الإخلاد (ebedilik duygusuyla yere yöneldi) fiillerinin manasını tazammun ettiği için اِلَى harf-i ceriyle kullanılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الثِّقَلُ; kişinin bedeninin ağırlık sebebiyle aşağıya çekildiği, bu sebeple hareketinin zorlaştığı durumdur. Burada bu kelime ağırlaşmak-yavaşlamak anlamında mecaz-ı mürsel olarak kullanılmıştır. Ayrıca kendilerinde var olan yavaşlama ve ağırlaşmanın zayıflık ve güçsüzlüklerinden değil de beldelerinde kalmaya ve orada bulunan mal-mülklerine olan bağlılıklarından ileri gelmesinden dolayı burada tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اثَّاقَلْتُمْ [Gevşeyip tembelleştiniz] ibaresinin anlamı şöyledir: Dünyaya ve şehvetlerinize yönelerek seferin/savaşın zorluklarından ve sıkıntılarından ikrah ettiniz… Araf Suresi 176. ayetteki أخلد إلى الأرض ifadesi de anlamca bunun benzeridir.(Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayetteki اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِ ifadesinden, ilk bakışta sıcak mevsim şartları gereği altından ayrılmak istemedikleri ağaçların gölgesine çekilip savaşa çıkmayı yavaştan alarak Tebük seferinden geri kalan Müslümanlara, “Size ne oluyor da yerlerinize çakılıp kalıyorsunuz.” anlamı çıkmaktadır. Fakat ikinci ve belki de asıl kastedilen anlam Müslümanlar açısından bu kadar önemli ve kendilerine şeref kazandıracak olan cihat konusunda yaptıkları bu davranıştan dolayı bulundukları düşük derece ve konumda sabit kalmalarıdır.(Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
İbni Abbas'dan bu ayetin, Tebük Gazvesi ile ilgili olarak nazil olduğu rivayet edilmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara, “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an-ı Kerim’de يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا hitabından sonra gelen konular genellikle imanı iyice yerleştirmeye yönelik meselelerdir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
يَٓا : uzaktakine hitap eden nida harfidir. Ama Allah bize çok yakındır. Yani bu mecazi bir kullanımdır. Amaç bizim dikkatimizi çekmektir. Çünkü biz uzaktaki bir kişiye dikkatini çekmek için nida ediyoruz. Dolayısıyla Allah bize yakın olmasına rağmen, bizim O’ndan uzak olmamız ve O’nu düşünmememiz nedeniyle böyle nida ediyor. Hem dikkatimizi çeker hem de arkadan gelecek olan şeylerin Allah katında bir değeri olduğuna işaret eder. Sonra اَيُّ gelmiştir. Bu da nida harfidir. Elif-lamlı kelime ile nida harfini birbirine bağlayan bir kelimedir. Müphem bir harftir, arkadan gelen kelime ile açıklanır. Buna ibhamdan sonra beyan denir. Dikkati artırır, arkadan emir mi, nehiy mi yoksa bir hüküm mü gelecek, onu dinlemeye hazırlar. Sonra da هَا gelir. O da tenbih (uyarı) harfidir. Yani bu hitapta üç tane tenbih (dikkat çekme) harfi vardır. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك (Emret Allah'ım, emrine amadeyim.) der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mazi fiil sıygasında gelerek, temekkün ve istikrar ifade eden cümlede hemze, inkarî manadadır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen vaz edildiği anlamdan çıkarak taaccüp, kınama ve inkâr amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
آثَرْتُمْ veya فَضَّلْتُمْ gibi fiiler yerine رَض۪يتُمْ fiilinin tercih edilmesinin sebebi, inkârda mübalağa sebebiyledir. Çünkü (رَضِيَ بِكَذا) fiili, ruhun (nefsin,kişinin) inşirah bulmasına (rahatlamasına) delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنَ الْاٰخِرَةِ [ahireti bırakıp da] yani ahiretin karşısında demektir. مِنَ harf-i ceri لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلٰٓئِكَةً (Sizin yerinizi tutacak melekler… (Zuhruf Suresi, 60)] ayetinde de bu şekilde kullanılmıştır. فِي الْاٰخِرَةِۚ “ahirete göre/onun yanında” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ cümlesinde îcaz-ı hazif vardır. Takdiri: اَرَض۪يتُمْ بِنغمة الدُّنْيَا الفاني عن نعمة الْاٰخِرَةِۚ şeklindedir. Ayetteki مِنَ hazfedilmiş olan نغمة ’den bedeldir.
Ayette icaz ve hazif üslubunun üstün bir örneği vardır. Yani ahiret nimetleri yerine dünya nimetlerine ve lezzetlerine razı mı oldunuz? demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اَرَض۪يتُمْ ifadesindeki soru edatı olan hemze inkârî haber olarak kullanılmıştır. “Dünya hayatına razı olmayın.” anlamına gelmektedir. (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı “Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme”)
فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ
Ta’lil manasındaki cümlede مَا nafiye, فَ istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. مَتَاعُ müsnedün ileyh, قَل۪يلٌ müsneddir.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فِي الْاٰخِرَةِ car-mecruru, mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nefiy harfi مَا ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan kasır cümleyi tekid etmiştir. Kasır, mübteda ve haber arasındadır. مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا maksur/mevsûf, قَل۪يلٌ maksurun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ales’s-sıfattır.
Son cümlede yer alan nefy edatı olan ما ve son bölümdeki istisna edatı olan اِلَّا ile birlikte kasr ifade etmektedir. Dünya hayatı nimetlerinin ahiret hayatının yanında neredeyse yok denecek kadar az olduğuna işaret etmektedir. Diğer bir ifadeyle ahiret hayatı nimetlerinin yanında dünya hayatının nimetleri yok denecek kadar azdır. (Şeyma Çetinkaya, Cihâd ve Kıtâl Ayetlerinde Te’kîd)
فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا [Dünya hayatının nimeti ….değildir.] ibaresinde, ahirete nispetle dünyanın değersizlik ve adiliğini daha iyi açıklamak için zamir yerine, açık isim getirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۚ - لَكُمُ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَل۪يلٌ - ق۪يلَ kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۚ kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
قَل۪يلٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Zarf harfi olan في burada mukayeseye delalet etmek üzere gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْـٔاًۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِلَّا | eğer |
|
| 2 | تَنْفِرُوا | topluca (savaşa) çıkmazsanız |
|
| 3 | يُعَذِّبْكُمْ | size azabeder |
|
| 4 | عَذَابًا | bir azapla |
|
| 5 | أَلِيمًا | acıklı |
|
| 6 | وَيَسْتَبْدِلْ | ve yerinize getirir |
|
| 7 | قَوْمًا | bir topluluk |
|
| 8 | غَيْرَكُمْ | sizden başka |
|
| 9 | وَلَا |
|
|
| 10 | تَضُرُّوهُ | O’na zarar veremezsiniz |
|
| 11 | شَيْئًا | hiçbir |
|
| 12 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 13 | عَلَىٰ |
|
|
| 14 | كُلِّ | her |
|
| 15 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 16 | قَدِيرٌ | yapabilendir |
|
اِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْـٔاًۜ
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَنْفِرُوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً cümlesi şartın cevabıdır.
يُعَذِّبْكُمْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَاباً mastardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. اَل۪يماً kelimesi عَذَاباً’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَبْدِلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. قَوْماً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. غَيْرَكُمْ kelimesi قَوْماً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَضُرُّوهُ fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. شَيْـٔاً masdardan naib mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, لا تضرّوه ضررا ما (Herhangi bir zarar vermeyin.) şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَيْرُ edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُعَذِّبْكُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَسْتَبْدِلْ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi بدل ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur.
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْـٔاًۜ
İstînâfiyye olan cümlede اِلَّا kelimesi اِنْ ve لَا ’dan müteşekkildir. Şart üslubundaki terkipte لا تَنْفِرُوا cümlesi, şarttır. Menfi muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اَل۪يماً kelimesi عَذَاباً için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Mef’ûl olan عَذَاباً ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna ve umuma işarettir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen اَل۪يماً ’le sıfatlanması bu korkunçluğa delildir.
Aynı üslupla gelen وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle cevap cümlesine atfedilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْـٔاً cümlesi de cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
يُعَذِّبْكُمْ - عَذَاباً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَوْماً ’deki nekrelik nev ve tazim içindir.
شَيْـٔاً ’deki nekrelik ise nev ve kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir.
Müslümanların yerine gelecek kavmin, onlardan başkası olarak vasıflandırılması, ceza vaîdini tekid ve tehdidi ağırlaştırmak içindir. Çünkü bu tavsif, onların yerine geçecek kavmin vasıf olarak da zat olarak da onlardan ayrı olacağına delalet eder ki bu onların tamamen yok edilmesi demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sizin sefere çıkmakta ağır davranmanız, Allah Teâlâ'nın dinine olan nusretini, desteğini asla etkilemez. Çünkü O, her şeyden müstağnidir. Diğer bir görüşe göre ise هُ zamiri, Resulullaha (s.a.v) râcidir. Yani siz savaşa katılmamakla Resulullah'a (s.a.v) zarar veremezsiniz; zira Allah, Resulullaha (s.a.v) ismet (koruma) ve yardım vadetmiştir ve O'nun vaadi de mutlaka gerçekleşir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru, umum ve şümul için amili olan قَد۪يرٌ ‘e takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret, tazim ve nev ifade eder.
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
شَيْءٍ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek O’nun elindedir. Allah her şeye kadirdir. Bu itibarla cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelir. Bu cümlede olduğu gibi, mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Allah öldürmeye de hayat vermeye de ve hepinizi bir araya toplamaya da kādirdir. Bu itibarla cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir.
Bu cümle ilmin ve kudretin umumiliğine delalet etmek için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelir. Bu cümlede olduğu gibi, mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰىۜ وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ ٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِلَّا | eğer |
|
| 2 | تَنْصُرُوهُ | siz ona yardım etmezseniz |
|
| 3 | فَقَدْ | iyi bilin ki |
|
| 4 | نَصَرَهُ | ona yardım etmişti |
|
| 5 | اللَّهُ | Allah |
|
| 6 | إِذْ | hani |
|
| 7 | أَخْرَجَهُ | (Mekke’den) çıkardıklarında |
|
| 8 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 9 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 10 | ثَانِيَ | ikincisiydi |
|
| 11 | اثْنَيْنِ | iki kişiden |
|
| 12 | إِذْ | iken |
|
| 13 | هُمَا | ikisi |
|
| 14 | فِي |
|
|
| 15 | الْغَارِ | mağarada |
|
| 16 | إِذْ | hani |
|
| 17 | يَقُولُ | diyordu |
|
| 18 | لِصَاحِبِهِ | arkadaşına |
|
| 19 | لَا |
|
|
| 20 | تَحْزَنْ | üzülme |
|
| 21 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 22 | اللَّهَ | Allah |
|
| 23 | مَعَنَا | bizimle beraberdir |
|
| 24 | فَأَنْزَلَ | (İşte o zaman) indirdi |
|
| 25 | اللَّهُ | Allah |
|
| 26 | سَكِينَتَهُ | sekinesini |
|
| 27 | عَلَيْهِ | onun üzerine |
|
| 28 | وَأَيَّدَهُ | ve onu destekledi |
|
| 29 | بِجُنُودٍ | askerlerle |
|
| 30 | لَمْ |
|
|
| 31 | تَرَوْهَا | sizin görmediğiniz |
|
| 32 | وَجَعَلَ | ve kıldı |
|
| 33 | كَلِمَةَ | sözünü |
|
| 34 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 35 | كَفَرُوا | inanmayan(ların) |
|
| 36 | السُّفْلَىٰ | alçak |
|
| 37 | وَكَلِمَةُ | ve sözü ise |
|
| 38 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 39 | هِيَ | o |
|
| 40 | الْعُلْيَا | yüce olandır |
|
| 41 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 42 | عَزِيزٌ | daima üstündür |
|
| 43 | حَكِيمٌ | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
Riyazus Salihin, 82 Nolu Hadis
Ebû Bekir es-Sıddîk, Abdullah İbni Osman İbni Âmir İbni Ömer İbni Kâ’b İbni Sa’d İbni Teym İbni Mürre İbni Kâ’b İbni Lüey İbni Galib el-Kureşî et-Teymî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre -ki Allah kendilerinden razı olsun, kendisi, babası ve annesi sahâbîdir- o şöyle demiştir:
(Hicret yolculuğunda) biz Resûlullah ile mağaradayken, tepemizde dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını gördüm ve:
Ey Allah’ın elçisi! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olsa mutlaka bizi görür, dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyor (ve haklarında neler düşünüyor)sun, Ebû Bekr?”
(Buhârî, Tefsîru sûre (9), 9; Fezâilü’l-ashâb 2; Müslim, Fezâilüs-sahâbe 1)
Riyazus Salihin, 9 Nolu Hadis
Ebû Mûsâ Abdullah İbni Kays el-Eş`arî radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:Biri cesaretini göstermek, diğeri milletini korumak, öteki kendine yiğit adam dedirtmek için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır? Diye soruldu.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şu cevabı verdi:
“Kim, İslâmiyet daha yüce olsun diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır.”
(Buhârî, İlim 45, Cihad, 15, Farzu’l-humüs 10, Tevhîd 28; Müslim, İmâre 150, 151. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-cihad 16; Nesâî, Cihad 21; İbni Mâce, Cihad 13)
غور Ğavera : غَوْرٌ alçak ya da basık yer manasında kullanılır. غارٍ dağdaki mağaradır. İf’al babındaki kulllanımı أغارَ düşmanın üzerine saldırdı demektir. Âdiyat suresi 3. ayetinde bu kalıbın ismi failiyle المُغِيراتِ şeklindeki ifadede düşmanın üzerine akın eden atlar kastedilmiştir.(Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli mağaradır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
سفل Sefele : سُفْلٌ yüksekliğin zıddıdır. أسْفَلُ sözcüğü daha /aşağı/alçak veya en aşağı/alçak manasındadır ve münnesi (dişil) سُفْلَى dır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sefil, süflî ve sefâlettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَنْصُرُوهُ şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
نَصَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اِذْ zaman zarfı نَصَرَهُ fiiline mütealliktir. اَخْرَجَهُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخْرَجَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ثَانِيَ kelimesi اَخْرَجَهُ ’deki gaib zamirin hali olarak fetha ile mansubdur. اثْنَيْنِ muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için ي ile mecrurdur.
اِذْ zaman zarfı اِذْ اَخْرَجَهُ ’deki sözden bedeldir. هُمَا فِي الْغَارِ ile başlayan isim cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Munfasıl zamir هُمَا mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي الْغَارِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
اِذْ zaman zarfı ikinci اِذْ ’den bedeldir. يَقُولُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِصَاحِبِه۪ car mecruru يَقُولُ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, لَا تَحْزَنْ ’dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَحْزَنْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَعَ mekân zarfı اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخْرَجَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰىۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. سَك۪ينَتَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلَيْهِ car mecruru اَنْزَلَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَيَّدَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِجُنُودٍ car mecruru اَيَّدَهُ fiiline mütealliktir. لَمْ تَرَوْهَا cümlesi بِجُنُودٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَوْهَا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. كَلِمَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. السُّفْلٰى mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَيَّدَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أيد ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
السُّفْلٰىۜ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَلِمَةُ mübteda olup damme ile merfûdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هِيَ fasıl zamiridir. الْعُلْيَا mübtedanın haberi olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَز۪يزٌ haber olup damme ile merfûdur. حَك۪يمٌ۟ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَز۪يزٌ - حَك۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْعُلْيَا kelimesi ism-i tafdil kalıbıdır.
اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ
İstînâfiyye olan cümlede اِلَّا kelimesi اِنْ ve لَا ’dan müteşekkildir. Şart üslubundaki terkipte لا تَنْصُرُوهُ cümlesi, şarttır. Menfi muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
ف karinesiyle gelen فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ cümlesi, tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine, temekkün ve istikrarına işaret etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak ve Allah Teâlânın ona teselli ve yardım hususunda son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret içindir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ cümlesi نَصَرَهُ ‘ya müteallik zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlere tahkir ifade eder.
Ayetteki ikinci zaman zarfı اِذْ , ilk zaman zarfı اِذْ ’den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan هُمَا فِي الْغَارِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. هُمَا mübteda, فِي الْغَارِ car-mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Üçüncü zaman zarfı اِذْ , ikinciden bedeldir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
يَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَا تَحْزَنْ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
O zamanların önemine dikkat çekmek için zaman zarfının tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تَنْصُرُوهُ - نَصَرَهُ ve ثَانِيَ - اثْنَيْنِ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s - sadr sanatları vardır.
Muhatapların bildiği bir mağara olan الْغَارِ ’daki marifelik ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ [O zaman onlar mağaradaydılar.] ayetinde geçen mağara (الْغَارِ), dağdaki bir oyuk demektir. Bununla da Sevr mağarası kastedilmektedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
İbni Kayyim el Cevziyye: Hüzün; gücü, azmi ve kalbi zayıflatır. İradeye zarar verir, şeytana müminin üzülmesinden daha sevimli bir şey yoktur.
لَا تَحْزَنْ [Tasalanma!] ifadesi, tasalanmayı kesin olarak yasaklamadır. Halbuki nehiyler (yasaklamalar), devamlılığı ve tekrarı gerektirir. Bu da Hz. Ebubekir'in, bundan sonra kesinlikle ne ölümünden önce ne ölürken ne de ölümünden sonra mahzun olmayacağını gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ [Allah yardım etmişti.] ifadesinin şart cümlesinin cevabı olması iki şekilde açıklanabilir: İlkine göre anlam, “Siz ona yardım etmezseniz, bilin ki yanında sadece bir kişiden başka hiç kimse yokken de ona yardım eden, etmişti… ki bir kişiden daha da azı olmaz.” şeklindedir. Bu durumda “Allah ona yardım etmişti.” ifadesi o zaman nasıl yardım ettiyse gelecekte de yardım edecektir anlamına gelir. İkincisine göre ise anlam, “Allah ona yardımı zorunlu kılmış, onu o zaman muzâffer kılmıştır. Dolayısıyla, ondan sonra da onu asla terk etmeyecektir.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ
اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا cümlesi, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مَعَنَا ’nın müteallakı olan اِنَّ ’nin haberi mahzuftur.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak içindir. Lafza-i celâlin, kalplerde mehabet ve muhabbet duygularını artırmak için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا [Allah bizimle beraberdir.] cümlesi “Bu durumda bize yardım edecektir.” manasını taşır. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.
فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا
فَ , istînâfiyyedir.
Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin lafza-i celâlle marife olması ve zamir makamında zahir isimle tekrarlanması kalplerde mehabet ve muhabbet duygularını artırmak içindir.
سَك۪ينَتَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması سَك۪ينَتَ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ cümlesindeki istila manası taşıyan عَلَيْ harfinde istiare vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Sekine, Hz.Peygamberi kaplamış gibi ifade edilmiştir. Sanki sükunet, onu istila etmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
سَك۪ينَتَ [Sekinet], Allah’ın insanın kalbine verdiği ve onun sükun bulmasını, düşmanın asla kendisine ulaşamayacağını bilmesini sağlayan emniyet ve güvendir. جُنُودٍ [Ordular]dan maksat, Bedir, Ahzab ve Huneyn Savaşlarındaki meleklerdir. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَيَّدَهُ fiiline müteallik car-mecrur بِجُنُودٍ ’deki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder.
لَمْ تَرَوْهَا cümlesi, بِجُنُودٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰىۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’la فَاَنْزَلَ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
كَلِمَةَ için muzâfun ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
السُّفْلٰىۜ , bir vasfın, bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Tahkir için ayette zamir makamında zahir olarak ikinci kez gelen الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ibaresinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰى cümlesinde inkâr edenlerin sözü, “en alçak” olarak ifade edilmiştir. Burada inkâr edenlerin sözü “şirkten” istiaredir. Nitekim “Allah’ın kelimesi” de iman ve tevhidden istiaredir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ
وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
كَلِمَةُ اللّٰهِ müsnedün ileyh, munfasıl zamir هِيَ fasıl zamiri, الْعُلْيَاۜ müsneddir.
Müsnedün ileyh كَلِمَةُ اللّٰهِ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Allah ismine muzaf olan كَلِمَةُ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Haberin الْ takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Cümle kasr ifade eden fasıl zamiriyle tekit edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. كَلِمَةُ اللّٰهِ maksûr/mevsûf, الْعُلْيَاۜ maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
الْعُلْيَاۜ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri ve müsnedin elif-lam takısıyla marife olması sebebiyle üç katlı bir tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
الْعُلْيَاۜ ‘da istiare sanatı vardır. Bu kelimenin aslı ألعلْوٌ yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın kelimesi, yüksekliği görünen maddi bir varlığa benzetilmiştir. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Arka arkaya iki cümlede كَلِمَةَ sözü, tevhid manasında (Allah’ın kelimesi) ve şirk manasında (kâfirlerin dini olan kelime) kullanılmıştır. Birinci cümle zeval ve son bulacak yol olduğunu belirtir gibi fiil cümlesi şeklinde, ikinci cümle ise sübut ve devam ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir. Bu kelimelerde tam cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰى cümlesiyle وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الْعُلْيَا - السُّفْلٰى kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
كَلِمَةُ, sözün (kelam) bir parçası olduğundan, cüz’iyet ilgisiyle ‘söz ’anlamında mecaz-ı mürsel olur.
Bu cümle mesel tarikinde tezyîl cümlesi olarak ıtnâb sanatıdır. Mesel tarikinde tezyil, müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ cümlesi, kelime için tezyil menzilinde müstenefedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümlede üslubun önceki cümleden farklı olması, onun yüce şanının ve halinin hiç değişmeyeceğini, diğer sözlerin ise böyle olmadığını ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Böyle bir durumda zamir kullanmayarak كَلِمَةُ ’nin tekrar edilmesi o isimde tazim manası bulunmasındandır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bu istiarede كَلِمَةَ sözü, müşriklerin inancı ile müminlerin inancından kinayedir. Dine/inanca كَلِمَةَ [kelime] adı verilmiştir. Çünkü (dine) inanan kimsenin, ona inancını gösteren, onun alameti ve sembolü olan bir sözü açıklaması gerekmektedir. Burada “Yüce Allah’ın sözünün, kâfirlerin sözüne üstünlüğününün anlamı, ‘O’nun dininin onların dininden üstün olması, elçisinin de onların topluluğu üzerinde hakimiyet kurmasıdır.’” Bu ifade, bir kimsenin birbirleriyle tartışan iki taraf hakkında “Her ne kadar şu zatın sesi kısık hasmının sesi yüksek çıksa da” قَدْ عَلى فُﻻن على فُﻻن (o zat diğerine karşı üstünlük sağladı) demesi gibidir. Bununla kastedilen, (şahsının değil) hüccetinin üstün, delilinin açık, sözünün baskın gelmesidir.
Burada كَلِمَةُ اللّٰهِ [Allah’ın sözü] terkibinin جَعَلَ amiliyle îrab ilgisinin kesilerek merfû kılınmasında ve Yüce Allah’ın وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰى [Kâfirlerin sözünü alçalttı.] ifadesinde ince bir sır vardır. O da كَلِمَةُ اللّٰهِ ’nin -ki O’nun dini anlamındadır- o (dine) saldıranlara üstün olmaya ve ona düşmanlık edenlere baskın olmaya devam ettiği, sonradan böyle olmadığı, başlangıçta her ne kadar bu nitelikte olmasa da (hep üstün ve baskın) olduğudur. Bu nedenle وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَا [Allah’ın bu sözü zaten yücedir.] ifadesinin başlangıç cümlesi yapılması güzel düşmüştür. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil اللّٰهِ isminin müsnedün ileyh olarak zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin beşinci kez tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَز۪يزٌ - حَك۪يمٌ۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Haber olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâda ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın عَز۪يزٌ ve حَك۪يمٌ۟ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
عَز۪يزٌ ve حَك۪يمٌ۟ kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Allah, Azîz’dir. Kullarının zillete düşmesini istemez. Hakîm’dir, hikmeti ile koyduğu bu kurallara uyulduğu zaman kimse zelil olmaz.
عَز۪يزٌ [Aziz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur şeklinde tarif edilmiştir. (İmam Gazali)
Önce gelen عَز۪يزُ ismini حَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Bu cümle mesel tarikinde tezyîl cümlesi olarak ıtnâb sanatıdır. Mesel tarikinde tezyil, müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Önceki iki cümlenin mazmunu için tezyil olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Başa çıkamadığını düşündüğün anda; gözlerini kapat, nefesini tut ve bir annenin çocuğunu molaya koyduğu gibi kendini beyninin derinliklerinde boşluğa bırak.
Hayat yolunun ortasında durduğunu düşün. Burası öyle bir yol ki; yaşadığın her şeyi, olumlu ya da olumsuz düşünce ve duygularını görebiliyorsun ama onların sana ulaşamadığı ve tesir edemediği bir boyuttasın. Ellerini gözlerinin üzerine koy ve şahit olduğun ya da olacağını düşündüğün; önce başlangıç çizgilerine, sonra da bitiş çizgilerine bak. Kendine tek bir soru sor. Başlangıçlara odaklananlardan mı ya da bitiş çizgilerinde saplanıp kalanlardan mı olmak istiyorum?
Neredeyse herkes, zaman zaman: ‘Allahım herhalde bu hal benden gitmeyecek, ruhumu bu yoğun sisten kurtaramayacağım’ diye düşünmüş ancak hiç kimse tek bir ana saplanıp kalmamış, kalamamıştır. Ne kadar tutunursan tutun, her an geçicidir.
Duyduğun her kapanan kapının sesi, yeni bir kapının açılışının,
Ardında isteyerek ya da istemeyerek bıraktığın her bitiş, yeni başlangıçların habercisidir.
Mağaradayken Rasulullah (sav)’in, hz. Ebu Bekir’e dediklerini hatırla! Kulaklarından kalbine, gönlünden zihnine, bedeninden ruhuna işle! ‘Lâ tahzen innallahe me-âna : Tasalanma! Allah bizimle beraberdir!’
Yüreğinde Allah’tan gelen her şeyde hayır olduğuna ve yine O’nun sana doğru yolu göstereceğine iman ederek, bitiş çizgilerinde topladığın tecrübelerini kucakla ve yeni başlangıçlara doğru koş. Allah’ın seninle olduğuna inanarak koş.
Bir şair gibi mırıldan; her başlangıcın, bir bitiş hikayesine ihtiyacı vardır.
Allah bizimle beraber ve her halimizden haberdar. Şüphesiz ki, O, yardım edenlerin ve koruyucuların en hayırlısı! Allah yolumuzu açık etsin, yar ve yardımcımız olsun. Rahmetiyle, bizi nice hayırlara ulaştırsın.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji