يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يُرِيدُونَ | istiyorlar |
|
| 2 | أَنْ |
|
|
| 3 | يُطْفِئُوا | söndürmek |
|
| 4 | نُورَ | nurunu |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 6 | بِأَفْوَاهِهِمْ | ağızlariyle |
|
| 7 | وَيَأْبَى | halbuki istemez |
|
| 8 | اللَّهُ | Allah |
|
| 9 | إِلَّا | başkasını |
|
| 10 | أَنْ |
|
|
| 11 | يُتِمَّ | tamamlamaktan |
|
| 12 | نُورَهُ | nurunu |
|
| 13 | وَلَوْ | şayet |
|
| 14 | كَرِهَ | hoşlanmasa da |
|
| 15 | الْكَافِرُونَ | kafirler |
|
Bu âyette, herkesin kolayca tasavvur edebileceği bir benzetmeden yararlanılarak inkârcıların bir üfleme ile ilâhî ışığı söndürme arzusu içinde oldukları, ama Allah Teâlâ’nın buna müsaade etmeyeceği ve bu ışığı tamamlayacağı ifade edilmektedir. Bunu İslâm meşalesinin eninde sonunda herkesi aydınlatacağı şeklinde anlamak mümkündür. Nitekim tarihin her döneminde peygamberlerin getirdiği vahyin parıltısından rahatsız olup inananları bir kaşık suda boğma istek ve çabası içinde olanlar görülmüştür. Fakat bu ışık, bu tür esintiler karşısında bazı dalgalanmalara ve zafiyetlere mâruz kalsa bile asla söndürülememiştir; insanlığın günümüzde ulaştığı nokta da, tevhid inancına dayalı olan bu mesajın gitgide daha bir yaygınlık kazandığını, ilgiyle karşılandığını ve kısa bir süre içinde bu aydınlığın bütün beşeriyeti kuşatacağını göstermektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 761
يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ
Fiil cümlesidir. يُر۪يدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُطْفِؤُ۫ا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نُورَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِاَفْوَاهِهِمْ car mecruru يُطْفِؤُ۫ا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُر۪يدُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
يُطْفِؤُ۫ا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طفأ ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَأْبَى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel يَأْبَى fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُتِمَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. نُورَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ haliyyedir. لَوْ gayri cazim şart harfidir. كَرِهَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْكَافِرُونَ fail olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, فالله متمّ نوره (Allah nurunu tamamlayıcıdır.) şeklindedir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
يُتِمَّ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi تمم ’dir.
الْكَافِرُونَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ cümlesi, masdar teviliyle يُر۪يدُونَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Veciz ifade kastıyla gelen نُورَ اللّٰهِ izafetinde, Allah lafzına muzâf olan نُورَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ [Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.] cümlesinde, Allah Teâlâ’nın hidayet nurunun, İslam dininin insanlara yol gösterici aydınlığını örtbas etmeye, mani olmaya çalışanların hali güneşi üfleyerek söndürmeye çalışanların haline temsîli istiare yoluyla benzetilmiştir.
نُورَ اللّٰهِ ifadesiyle İslam nuru kastedilmiştir. Çünkü İslam, ışık saçan nuru ve kesin delilleriyle nuru ve ziyası ile her tarafı aydınlatan güneşe benzer. Bu, istiare babındandır. Bu istiare, güzel istiarelerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Kâfirlerin hali ufukları saran muazzam bir nuru üfürükle söndürmeye kalkışan bir zavallının haline benzetilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ’nın بِاَفْوَاهِهِمْ [ağızlarıyla] sözünde ilginç ve ince bir mana vardır. Şöyle ki: Yüce Allah (bu ifadeyle) onların hilelerinin zayıflık ve tutarsızlıklarının etkisizlik derecesini bildiriyor. Bir kimse düşünelim ki yanmakta olan ateşi, parlayan alevleri sadece üfleyerek söndürmeye uğraşıyor. Elinde yangın söndürme işinde kullanılması âdet olan el ve ayakla bastırma gibi veya üflemekten daha etkili olacak başka söndürme yolları kullanma, mesela su püskürtme, moloz atma ve benzer çarelere başvurma gibi bir imkânı yok. İşte o inkârcıların İslam’a zarar verme çabaları, bu (şekilde yangını üfleyerek söndürmeye uğraşan) adamın yaptığından daha fazla bir sonuç doğurmaz. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)
Bu ayetin maksadı, Yahudi ve Hristiyanların reislerinden sadır olan çirkin fiillerden üçüncü bir çeşidini göstermektir. Bu da o ileri gelenlerin, Hz. Peygamberin peygamberlik işini iptal ve onun şeriatının doğru, dininin sağlam olduğunu gösteren delilleri gizlemek için çalışmalarıdır. Ayette bahsedilen nûrdan maksat, Hz. Muhammed’in (s.a.v) peygamberliğinin hak ve doğru olduğunu gösteren delillerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
وَ ‘la gelen cümle hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil اللّٰهِ isminin müsnedün ileyh olarak zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَأْبَى fiili, لم يرد (istemedi) manasında, اِلَّٓا , istisnâ harfidir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُتِمَّ نُورَهُ cümlesi masdar teviliyle يَأْبَى fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Hal و ’ıyla gelen وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ terkibi şart üslubundadır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasındaki كَرِهَ الْكَافِرُونَ cümlesi şarttır.
Cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri فالله متمّ نوره (Allah nurunu tamamlayıcıdır) olan cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan الْكَافِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
اللّٰهُ ve نُورَ isimlerinin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.
يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ cümlesiyle, وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Şart cümlesinin mazi fiil sıygasında gelmesi kâfirlerin gelecekte de bu durumdan hoşlanmayacaklarının işaretidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Burada أبَى (asla kabul etmedi) fiili, لم يرد (murad etmedi) yerine kullanılmıştır. Dikkat edersen, يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا [söndürmek isterler] ifadesi, يَأْبَى اللّٰهُ ifadesiyle karşılanmış ve bu ifade [Allah da nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.] ifadesi yerine kullanılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۙ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هُوَ | O |
|
| 2 | الَّذِي | ki |
|
| 3 | أَرْسَلَ | gönderdi |
|
| 4 | رَسُولَهُ | Elçisini |
|
| 5 | بِالْهُدَىٰ | hidayetle |
|
| 6 | وَدِينِ | ve din ile |
|
| 7 | الْحَقِّ | hak |
|
| 8 | لِيُظْهِرَهُ | onu çıkarsın diye |
|
| 9 | عَلَى | üstüne |
|
| 10 | الدِّينِ | din(ler)in |
|
| 11 | كُلِّهِ | bütün |
|
| 12 | وَلَوْ | şeayet |
|
| 13 | كَرِهَ | hoşlanmasa da |
|
| 14 | الْمُشْرِكُونَ | ortak koşanlar |
|
Bütün dinlerin üzerindeki yerini alması için Allah’ın Hz. Peygamber’i hidayet ve hak din ile gönderdiği bildirilmektedir. Bu âyetteki “doğru yol rehberi” diye çevirdiğimiz “hüdâ” kelimesini Kur’an, Allah’ın birliğini ve kudretini gösteren açık delil ve mûcizeler gibi anlamlarla açıklayanlar olmuştur; fakat müfessirlerin açıklamaları genellikle, burada Kur’an da dahil yüce Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla insanlığa bildirdiği ve Hz. Muhammed’in peygamberliğiyle son şeklini alan ilâhî mesajın kastedildiği noktasında birleşmektedir. Hak din ile kastedilen de, geniş anlamıyla İslâmiyet ve Hanîflik’tir (İbn Atıyye, III, 26; Şevkânî, II, 404; ayrıca bk. Bakara 2/135; Âl-i İmrân 3/19).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 762
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۙ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَرْسَلَ رَسُولَهُ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَرْسَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. رَسُولَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِالْهُدٰى car mecruru اَرْسَلَ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. الْهُدٰى kelimesi maksur isimdir. د۪ينِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَقِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لِ harfi, يُظْهِرَهُ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceri ile اَرْسَلَ fiiline mütealliktir.
يُظْهِرَهُ fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الدّ۪ينِ car mecruru يُظْهِرَهُ fiiline mütealliktir. كُلِّه۪ kelimesi الدّ۪ينِ ‘yi tekid eder. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır. Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar. Ayette manevi tekid şeklinde gelmiştir. Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسَلَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
يُظْهِرَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ظهر ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
وَ haliyyedir. لَوْ gayri cazim şart harfidir. كَرِهَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمُشْرِكُونَ fail olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, فسيظهر دين الحقّ على الدين كلّه (Hak dini tüm dinlere üstün kılar.) şeklindedir.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُشْرِكُونَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۙ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. هُوَ mübteda, الَّذ۪ٓي haberdir.
İsim cümlesinin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) هُوَ , maksûr/mevsûf, الَّذ۪ٓي , maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Haber konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sılası olan اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede müsnedin ism-i mevsûlle marife olması kasr ifadesi yanında sonradan gelecek haberin önemini vurgulamak içindir.
Bu ayet-i kerimelerde haberin ism-i mevsûlle marife gelmesi kasr-ı hakiki içindir. İlaveten ism-i mevsûlun tercih edilmesi; mahlukâtın sıla cümlesindeki işlerle çok meşgul olduğunu ifade ettiği gibi; ism-i mevsûlden sonra gelecek sıla cümlesini merakla beklemeye de sevk eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هُوَ الَّذِي أرْسَلَ رَسُولَهُ cümlesinde kasr vardır. Bu nûra sahip olan vahyi başkası değil sadece O gönderir, demektir. O halde nasıl olur da inatçı inkârcıların resulü susturmasına izin verebilir? Burada ism-i mevsûlun gelmesi, sılanın ويَأْبى اللَّهُ إلّا أنْ يُتِمَّ نُورَهُ cümlesinin illetini beyan etmesi içindir. İslam’dan بِالهُدى ودِينِ الحَقِّ şeklinde bahsedilmesi fazlını vurgulamak ve onların hidayet ve hak üzere bulunmadıklarına tariz içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ cümlesi, mecrur mahalde masdar teviliyle اَرْسَلَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
كُلِّه۪ izafetinde كُلِّ , manevi tekid lafzıdır. Bu kelimeler tekid edilecek kelimenin zamirine muzaf olurlar.
رَسُولَهُ izafetinde Allah’a ait zamire muzâf olması Resul için tazim ve teşrif ifade eder.
رَسُولَهُ - اَرْسَلَ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, بِالْهُدٰى - الدّ۪ينِ - رَسُولَهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
د۪ينِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hal و ’ıyla gelen وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ terkibi şart üslubundadır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasındaki كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ cümlesi şarttır.
Cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri فسيظهر دين الحقّ على الدين كلّه (hak dini bütün dinlere galip kılacaktır) olan cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan الْمُشْرِكُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Bu şart cümlesi önceki ayettekinin benzeridir. Bu iki cümle arasında, tenasüb, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Şart cümlesinin mazi fiil sıygasında gelmesi müşriklerin gelecekte de bu durumdan hoşlanmayacaklarının işaretidir.
لِيُظْهِرَهُ yani böylece Peygamberi (s.a.v) bütün dinlere -yani din müntesiplerine- galip getirecektir; ya da hak dini bütün dinlere galip kılacaktır. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْاَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ ٣٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inananlar |
|
| 4 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 5 | كَثِيرًا | birçoğu |
|
| 6 | مِنَ | -dan |
|
| 7 | الْأَحْبَارِ | hahamlar- |
|
| 8 | وَالرُّهْبَانِ | ve rahipler(den) |
|
| 9 | لَيَأْكُلُونَ | yerler |
|
| 10 | أَمْوَالَ | mallarını |
|
| 11 | النَّاسِ | insanların |
|
| 12 | بِالْبَاطِلِ | haksızlıkla |
|
| 13 | وَيَصُدُّونَ | ve çevirirler |
|
| 14 | عَنْ | -ndan |
|
| 15 | سَبِيلِ | yolu- |
|
| 16 | اللَّهِ | Allah |
|
| 17 | وَالَّذِينَ | kimseler |
|
| 18 | يَكْنِزُونَ | yığan |
|
| 19 | الذَّهَبَ | altın |
|
| 20 | وَالْفِضَّةَ | ve gümüşü |
|
| 21 | وَلَا | ve |
|
| 22 | يُنْفِقُونَهَا | onları harcamayanlar |
|
| 23 | فِي |
|
|
| 24 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 25 | اللَّهِ | Allah |
|
| 26 | فَبَشِّرْهُمْ | işte onlara müjdele |
|
| 27 | بِعَذَابٍ | bir azabı |
|
| 28 | أَلِيمٍ | acıklı |
|
İlk âyette önce, yahudi din âlimlerinden ve hıristiyan din adamlarından birçoğunun, dini istismar etmek suretiyle haksız kazanç elde ettiklerine ve bu şekilde sağladıkları güçle insanları Allah’ın gösterdiği yoldan alıkoyma çabası içinde olduklarına dikkat çekilmiştir. Bu kimselerin din üzerinden çıkar sağlamalarıyla ilgili olarak, verdikleri hükümler için rüşvet almaları, ilâhî kitapta değişiklik yapıp yazdıkları tahrif edilmiş nüshaları satmaları, Allah katında duaların kabulüne aracı olacağı izlenimi vererek bağış almaları, günah çıkarma karşılığında bir gelir elde etmeleri ve birçok dolambaçlı yollarla kendileri için malî kaynaklar oluşturmaları gibi izahlar yapılmıştır. Allah yolundan alıkoymanın şekli ile ilgili olarak da tefsirlerde, zaman ve mekâna göre değişik çabaların sarfedildiğine dair açıklamalar yer alır (Taberî, X, 117; Reşîd Rızâ, X, 395-402). Âyette daha sonra, topluma iyi örnek olacak yerde kişisel ihtiraslarını bütün değerlerin üstünde tutan bu din temsilcileriyle birlikte, –özellikle o günkü şartlarda– temel iktisadî mübâdele araçları olan altın ve gümüşü stok ederek ekonomiyi durağanlaştıran ve böylece toplumun çeşitli mahrumiyetlere mâruz kalmasına sebebiyet veren kimselerin de acı veren bir azaba çarptırılacakları bildirilmiştir. Müteakip âyette de, bu cezanın ne kadar ağır olacağını gösteren bir tasvire yer verilmiştir. 34. âyette, Allah’ın hoşnut olacağı yollara harcamak üzere mâkul birikim sağlayan kişilerin bu kapsamda düşünülmemesi için konan özel kayıttan, burada, iktisadî hayatın canlılığını sağlayan mübâdele araçlarını sırf kişisel servetlerini artırma amacıyla kilitleyenlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu ifadenin tefsiri sırasında Hz. Peygamber’e ve sahâbîlere atfen zikredilen birçok rivayet de, başta zekât ödemeleri olmak üzere gereken vecîbeleri ihmal etmeksizin ve üzerinde kul hakkı bulundurmaksızın servete sahip olmanın buradaki yergi ifadesinin kapsamında olmadığını göstermektedir. İbn Âşûr, esasen âyetin bu konuya sırf servet sahibi olma ve mal stoklamayı yerme veya hayır yollarına harcama yapmayı övme bağlamında değinmediğini, âyetteki tehdit ifadesinin harcama yapmaksızın (ekonominin tıkanmasına yol açacak tarzda) servet biriktirmeyle ilgili olduğunu belirtir (X, 177).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 762-763
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْاَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı اِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْاَحْبَارِ ’dır.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَث۪يرً kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْاَحْبَارِ car mecruru كَث۪يرً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. الرُّهْبَانِ atıf harfi وَ’la makabline matuftur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
يَأْكُلُونَ اَمْوَالَ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَأْكُلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَمْوَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِالْبَاطِلِ car mecruru يَأْكُلُونَ ‘deki failin veya mef’ûlunun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; متلبّسين أو متلبّس بالباطل şeklindedir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَصُدُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ car mecruru يَصُدُّونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; سبيل دين الله şeklindedir.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri ) اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْبَاطِلِ kelimesi sülâsî mücerredi بطل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَكْنِزُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الذَّهَبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْفِضَّةَ atıf harfi وَ ‘la الذَّهَبَ ‘ye matuftur.
وَ atıf harfidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُنْفِقُونَهَا fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru يُنْفِقُونَهَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فِي harf-i ceri mecruruna mekan zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak, vardır – mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. Ayette mekan zarfı şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْفِقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نفق ’dir.
فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ
Cümle, الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. فَ zaid harfdir. بَشِّرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Fail müstetir olup takdiri أنت’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِعَذَابٍ car mecruru بَشِّرْهُمْ fiiline mütealliktir. اَل۪يمٍ kelimesi عَذَابٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَشِّرْهُمْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَل۪يمٍۙ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْاَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك (Emret Allah'ım, emrine amadeyim.) der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara, “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an-ı Kerim’de يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا hitabından sonra gelen konular genellikle imanı iyice yerleştirmeye yönelik meselelerdir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
يَٓا : uzaktakine hitap eden nida harfidir. Ama Allah bize çok yakındır. Yani bu mecazi bir kullanımdır. Amaç bizim dikkatimizi çekmektir. Çünkü biz uzaktaki bir kişiye dikkatini çekmek için nida ediyoruz. Dolayısıyla Allah bize yakın olmasına rağmen, bizim O’ndan uzak olmamız ve O’nu düşünmememiz nedeniyle böyle nida ediyor. Hem dikkatimizi çeker hem de arkadan gelecek olan şeylerin Allah katında bir değeri olduğuna işaret eder. Sonra اَيُّ gelmiştir. Bu da nida harfidir. Elif-lamlı kelime ile nida harfini birbirine bağlayan bir kelimedir. Müphem bir harftir, arkadan gelen kelime ile açıklanır. Buna ibhamdan sonra beyan denir. Dikkati artırır, arkadan emir mi, nehiy mi yoksa bir hüküm mü gelecek, onu dinlemeye hazırlar. Sonra da هَا gelir. O da tenbih (uyarı) harfidir. Yani bu hitapta üç tane tenbih (dikkat çekme) harfi vardır. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Nidanın cevabı olan اِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْاَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ cümlesi, اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen مِنَ الْاَحْبَارِ ve وَالرُّهْبَانِ car-mecrurları, كَث۪يراً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْاَحْبَارِ - الرُّهْبَانِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka ve isnadın tekrarı sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Lam-ı muzahlakanın dahil olduğu لَيَأْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
لَيَأْكُلُونَ اَمْوَالَ النَّاسِ cümlesinde istiare sanatı vardır. İnsanların malları, yiyip bitirilen, ortadan yok olan bir yiyeceğe benzetilmiştir.
Mallar aslında yenmez. alınır. Burada almaktan maksadın yemek olduğuna işaret edilmiştir. Kevn-i lâhik veya sebep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Yemeğe düşkün oluşumuzu hatırlatır.
Almak yerine يَأْكُلُونَ [yemek] fiilinin kullanılması, malları almaktan amacın, yemek olması dolayısıyladır. Bir de onları kınamak ve dinleyenleri onlardan nefret ettirmek, söz konusudur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İnsanların malını alan kimseden, o malı geri vermesi istendiğinde: “Onu yedim; ondan geriye bir şey bırakmadım... Bunun için onu geri veremem!” der. İşte bu sebepten dolayı, “almak” işi, “yemek” fiiliyle ifade edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Aynı üslupla gelen وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, .. لَيَأْكُلُونَ cümlesine atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ifadesinde istiare sanatı vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
ف۪ي سَب۪يلِه۪ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ
Cümle atıf harfi وَ ’la , nidanın cevabına atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ cümlesi haberdir.
Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ ‘nin sılası olan يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Birbirine temasül nedeniyle atfedilen mef’ûl konumundaki الذَّهَبَ - الْفِضَّةَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ [altın ve gümüş], bütün değerli mallardan kinayedir.
وَلَا يُنْفِقُونَهَا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi atıf harfi وَ ‘la mevsûlün sılasına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki iki cümlede geçen ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır.Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafeti lafzâ-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrîhi istiâre vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş, müsteârun minh olan yol zikredilmiştir.
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ car-mecrurunun önemine binaen yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Çünkü cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır.
İnfak fiilinden sonra altın ve gümüşe ait tesniye zamir gelmesi beklenirken هَا zamirinin gelmesi dolayısıyla iltifat sanatı vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada zamir, lafız değil mana esas alınarak kullanılmıştır. Çünkü bunlardan her biri yeterli bir miktar, oldukça büyük bir sayıda dinarlar ve dirhemlerden ibarettir. Bu çoğul zamiri ile hazinelerin kastedildiği de malların kastedildiği de söylenmiştir.
Şayet “Neden birçok mal arasında hususen altın ve gümüş zikredilmiştir?” dersen, şöyle derim: “Çünkü bu ikisi mal edinmenin aslı ve diğer eşyaların bedeli olarak kullanılan şeylerdir. Bunları ancak diğer ihtiyaçlarını giderip fazla mal sahibi olanlar biriktirir. Bunlara, biriktirecek kadar çok sahip olan kimseler diğer mallara ihtiyaç duymazlar.’’dolayısıyla bunların zikredilmesi, diğerlerini de kapsamış olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ cümlesi الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Şarta benzer haber cümlesine dahil olan فَ harfi, zaiddir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve tahkir manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
عَذَابَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Mef’ûl olan بِعَذَابٍ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen اَل۪يمٍۙ ile sıfatlanması bu korkunçluğa delildir.
بِعَذَابٍ ‘in sıfatı olan اَل۪يمٍ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Ayette cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Özellikleri sayılan kimseler, elim azapla müjdelenmekte cem’ edilmişlerdir.
فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ [Onları elim bir azapla müjdele!] ifadesinde tebei istiare vardır. Tehekküm ve alay maksadıyla uyarmak-ikaz etmek, müjdelemeye benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinde de sürura kavuşmak olmasıdır. İnzar masdarı, tebşir masdarına benzetilmiş, sonra bu masdardan mazi fiil türetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyân İlmi)
بِعَذَابٍ şeklindeki car mecrur بَشِّرْ (müjdele) fiiliyle hakiki manada alakalı değildir. Bu da بَشِّرْ fiilinin uyarmak manasında tebei istiare için müstear olduğunun karinesidir. Bu fiillerin manasındaki zıtlık tenâsübe benzetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyân İlmi)
عَذَابٍ ’deki tenkir, tahayyül edilemeyecek derecedeki korkunçluk ve çokluk manası içindir.
Buradaki üslup alay ve tehekküm üslubudur. Müjdeleme lafzı uyarma yerinde kullanılmıştır. Çünkü müjde iyi şeylerde söz konusudur, kötü durumlarda değil. Onun şer için kullanılması tehekküm ve alay maksadıyladır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
عَذَابٌ عَظ۪يمٌ Azim azab ifadesi 14 kere geçerken عَذَابٌ اَل۪يمٌ ifadesi 46 kere geçmiştir.
يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ ٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَوْمَ | O gün |
|
| 2 | يُحْمَىٰ | kızdırılır |
|
| 3 | عَلَيْهَا | üzerleri |
|
| 4 | فِي | içinde |
|
| 5 | نَارِ | ateşi |
|
| 6 | جَهَنَّمَ | cehennem |
|
| 7 | فَتُكْوَىٰ | dağlanır |
|
| 8 | بِهَا | bunlarla |
|
| 9 | جِبَاهُهُمْ | onların alınları |
|
| 10 | وَجُنُوبُهُمْ | ve yanları |
|
| 11 | وَظُهُورُهُمْ | ve sırtları |
|
| 12 | هَٰذَا | (işte) budur |
|
| 13 | مَا | şeyler |
|
| 14 | كَنَزْتُمْ | yığdıklarınız |
|
| 15 | لِأَنْفُسِكُمْ | nefisleriniz için |
|
| 16 | فَذُوقُوا | o halde tadın |
|
| 17 | مَا | şeyleri |
|
| 18 | كُنْتُمْ | olduğunuz |
|
| 19 | تَكْنِزُونَ | yığıyor(lar) |
|
يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ
Zaman zarfı يَوْمَ mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, يعذّبون يوم şeklindedir. يُحْمٰى ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُحْمٰى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَيْهَا car mecruru يُحْمٰى fiiline mütealliktir. ف۪ي نَارِ car mecruru يُحْمٰى fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. جَهَنَّمَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُكْوٰى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. بِهَا car mecruru تُكْوٰى fiiline mütealliktir. جِبَاهُهُمْ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ kelimeleri, atıf harfi وَ ‘la جِبَاهُهُمْ ‘e matuftur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıftır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ
Cümle, mahzuf fiilin naib-i faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri; يقال لهم هذا ما كنزتم (Denilir: işte biriktirip sakladıklarınız.)şeklindedir.
İsim cümlesidir. İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا , haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَنَزْتُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَنَزْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. لِاَنْفُسِكُمْ car mecruru كَنَزْتُمْ ‘deki failin veya mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كنزتم فلم تنفقوا فذوقوا şeklindedir.
ذُوقُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsmi mevsûlun sılası كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَكْنِزُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تَكْنِزُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَ , önceki ayetteki azaba delalet eden ve takdiri … يعذّبون يوم (..gününde azap edilirler.) olan mahzuf bir fiile müteallıktır. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan يُحْمٰى عَلَيْهَا ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla cehennem ateşi, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ateş hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Cehennem ateşinin korkunç derecesini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Aynı üsluptaki فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْۜ cümlesi atıf harfi فَ ile muzâfun ileyhe atfedilmiştir. Atıf sebebi tezâyüftür.
Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen جِبَاهُهُمْ - جُنُوبُهُمْ - ظُهُورُهُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu uzuvlardan maksat bütün vücutlarıdır. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.
جِبَاهُهُمْ - ظُهُورُهُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُحْمٰى ve تُكْوٰى fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
يُحْمٰى - تُكْوٰى - نَارِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Biriktirilen ve zekâtı verilmeyen mallar, kıyamet gününde cehennem ateşinde kızdırılarak onları ellerinde bulunduranların alınlarına, böğürlerine ve sırtlarına yapıştırılacaktır. Bu uzuvların zikredilmesinden maksat, insanların, o malları biriktirmeleri ya zenginlikle itibar kazanmak ya da lezzetli yemekler yemek ve güzel elbiseler giymek içindir. Şöyle de düşünülebilir: Onlar, yardım isteyen muhtaçlardan yüz çeviriyor, yanlarını ve sırtlarını dönüyorlardı ya da bunlar insan bedeninin en şerefli kısımlarıdır. Çünkü bu kısımlar, bedenin başlıca uzuvlarını beyin, kalp ve ciğeri içerir. Söz konusu kısımlar, dört cihetin asılları insan bedeninin ön ve arka tarafları ve iki yanlarıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, takdiri يقال لهم (Onlara …. denir.) olan cümlenin naib-i failidir. Bu takdire göre müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
Mahzuf fiilin mekûlul kavli olan هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ cümlesi, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, mütekellimin, işaret edilene verilen önemi ifade eder. Bu cümlede هٰذَا tahkir ifade eder. Cehennem ehlinin azabına işaret eden هٰذَا ‘da istiare sanatı vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Haber konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Ayetin sonunda müştakı zikredilen كَنَزْتُمْ fiilinde irsâd sanatı vardır.
تُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ…….هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ cümleleri arasında gaipten muhataba geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ [İşte kendiniz için biriktirdikleriniz!] Yani sırf nefsinizin faydalanması, zevk alması yanıp tutuştuğu heveslerine ulaşması için biriktirdiğiniz -fakat- size zarar verecek, azaba ve kınanmaya yol açacağını bilmediğiniz şeyler… -Bu ifadenin başında “Onlara denilir ki:” ifadesi düşünülmelidir. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri إن كنزتم فلم تنفقوا (Eğer biriktirir ve infak etmezseniz) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
ذُوقُوا fiilinin mef’ûlu konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nin, sıla cümlesi, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi تَكْنِزُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُون [Biriktirdiğiniz şeyler -in vebalini- tadın!] tehekkümî istiaredir. Azap acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak zikredilmiştir. Câmi ’acıyı hissetmektir.
تَكْنِزُونَ - كَنَزْتُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
“Bu, sizin kendiniz için biriktirdiğiniz şeylerdir. Siz bunu harcayarak Rabbimizin rızasını (kazanma yolunu) tercih etmediniz. Bundan infâk etmek suretiyle kendi menfaatinizi ve Rabbinizin ikabından kurtulmayı düşünmediniz. Böylece de gördüğünüz gibi sanki bunları, Allah size azap versin diye biriktirmiş oldunuz.” demek suretiyle onları iyice susturmuş cevap veremez hale getirmiştir. Daha sonra “Artık saklayıp istif ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın bakalım.” buyurmuştur. Bu, “Sizler o malları, Allah'ın size emrettiği bir şekilde ne dininiz ne de dünyanız için sarf etmediniz. O halde başka şeylerin değil, bunların vebalini tadınız.” demektir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | عِدَّةَ | sayısı |
|
| 3 | الشُّهُورِ | ayların |
|
| 4 | عِنْدَ | katında |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 6 | اثْنَا | (on) iki |
|
| 7 | عَشَرَ | on (iki) |
|
| 8 | شَهْرًا | aydır |
|
| 9 | فِي |
|
|
| 10 | كِتَابِ | kitabında |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 12 | يَوْمَ | günden beri |
|
| 13 | خَلَقَ | yarattığı |
|
| 14 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 15 | وَالْأَرْضَ | ve yeri |
|
| 16 | مِنْهَا | bunlardan |
|
| 17 | أَرْبَعَةٌ | dördü |
|
| 18 | حُرُمٌ | haram(ay)lardır |
|
| 19 | ذَٰلِكَ | işte budur |
|
| 20 | الدِّينُ | din |
|
| 21 | الْقَيِّمُ | doğru |
|
| 22 | فَلَا |
|
|
| 23 | تَظْلِمُوا | zulmetmeyin |
|
| 24 | فِيهِنَّ | (o aylar) içinde |
|
| 25 | أَنْفُسَكُمْ | kendinize |
|
| 26 | وَقَاتِلُوا | ve savaşın |
|
| 27 | الْمُشْرِكِينَ | ortak koşanlarla |
|
| 28 | كَافَّةً | topyekun |
|
| 29 | كَمَا | nasıl |
|
| 30 | يُقَاتِلُونَكُمْ | sizinle savaşıyorlarsa |
|
| 31 | كَافَّةً | topyekun |
|
| 32 | وَاعْلَمُوا | ve bilin ki |
|
| 33 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 34 | اللَّهَ | Allah |
|
| 35 | مَعَ | beraberdir |
|
| 36 | الْمُتَّقِينَ | korunanlarla |
|
Hz. İbrâhim ve İsmâil’in şeriatındakine uygun olarak Câhiliye dönemi Arapları da yılın dört ayını kutsal sayarlar, bu inanışa saygının bir işareti olarak savaştan ve her türlü saldırıdan kaçınırlardı. Zilkade, zilhicce, muharrem ve recebden oluşan bu aylar haram aylar (eleşhürü’l-hurum) diye anılırdı. Bununla birlikte bazı kabileler bu dört aya bir dört daha ekleyerek sekiz ayı haram sayarken, diğer bazıları aylar arasında fark gözetmiyordu. Aynı şekilde, belirli kabileler arasında yaşayan hıristiyanlar da haram ayların saygınlığını kabul etmiyorlardı. Bu anlayışı benimseyenlerin haram aylarla ilgili bir taahhütleri olmadığından, diğer kabileler onlara karşı dikkatli davranmak zorundaydı. Her türlü çatışmanın haram sayıldığı bu aylarda meydana gelen savaşlara, dinî yasaklar çiğnendiği için “ficâr savaşları” denmiştir. Câhiliye dönemi Araplar’ının bir kısmı geçimlerini soygunculuk, çapulculuk, yağma ve talan ile sağladığı gibi, aralarında kan davaları ve iç savaşlar da eksik olmuyordu. Bu sebeple haram ayların kurallarına uymakta zorlanıyorlardı. Zira on bir, on iki ve birinci aylar olan zilkade, zilhicce, muharrem peş peşe geldiğinden üç ay süresince bu aylarla ilgili yasaklara uymak oldukça güç geliyordu. Ayrıca, kamerî takvimde aylar güneş takvimine göre bir önceki yıldakinden on bir gün önce geldiği için, zilhiccenin belirli günlerinde yapılan hac merasiminin değişik mevsimlere rastlaması çıkarlarına uygun düşmüyor; haccı havanın mutedil ve ticarî ortamın müsait olduğu gün veya aylarda yapmak istiyorlardı. Bunu sağlayabilmek için de her altı ayda bir hafta olmak üzere iki yılda bir ay kazanmaya çalışarak o yılı on üç aya çıkarıyorlar, haram aylardan üçünün peş peşe gelmesini önlemek amacıyla da söz konusu dört haftayı ikinci yılın sonuna ekleyip o yılı on üç ay olarak kabul ediyorlardı. Böylece muharrem ayı safer ayının yerine kaydırılmış, dolayısıyla bütün aylar bulunmaları gereken yerden bir ay geriye atılarak haram ayların yerleri değiştirilmiş oluyordu. Bazan da savaş günlerinde meselâ receb ayı girerse onu helâl sayıp haramlığı şâban ayına, savaş muharrem ayına denk gelirse haramlığı safer ayına tehir ediyorlar, böylece o yıl muharrem ve receb yerine şâban ve safer ayları haram aylardan sayılmış ve haram ayların sıralaması değişmiş oluyordu. Bu uygulamaya, erteleme anlamına gelmek üzere nesî’ deniyordu (Hüseyin Algül, “Haram Aylar”, DİA, XVI, 105). İşte bu âyetlerde, Allah’ın evrende var ettiği düzene göre ayların sayısının on iki olduğu belirtilmiş, bunlardan dördünün özel hükümlerinin olduğu hatırlatılıp bu düzenlemeye aykırı davrananların asıl kendilerine yazık etmiş olacaklarına dikkat çekilmiş ve aylarla ilgili bu nizam üzerinde nesî’ adıyla yapılan oyunlar şiddetle kınanmıştır. Bu sûrenin 5. âyetinde geçen “el-eşhürü’l-hurum” ifadesiyle de bu dört ayın kastedildiği görüşü bulunmakla beraber, bu görüş bazı noktalardan eleştiriye açık görünmektedir (5. âyetin tefsirine bk.). Kur’ân-ı Kerîm’in başka dört âyetinde de “haram ay” kavramı tekil olarak yer almıştır. Bunlardan Bakara sûresinin 194. âyetinde haram ayın haram aya karşılık olduğu, aynı sûrenin 217. âyetinde haram ayda savaşmanın büyük günah olduğu, Mâide sûresinin 2. âyetinde bu aya karşı saygısızlık edilmemesi gerektiği ve Mâide sûresinin 97. âyetinde hürmete lâyık bir mâbed olan Kâbe ile birlikte haram ayın da insanların iyiliğine vesile kılındığı belirtilmiştir. Tefsir ve tarih kaynaklarında, haram aylarla ilgili hükümlerin hac ibadetiyle birlikte Hz. İbrâhim zamanında konmuş olduğu, insanların bu aylarda sağlanan güven ortamı içinde (zilkade, zilhicce ve muharrem aylarında) hac ibadetini ve yedinci ay olan receb ayında muhtemelen umre ziyaretini rahatça yaptıkları, Mekke ve çevresinde oturanların da bu vesileyle geçimlerini sağladıkları, fakat zamanla bu hükümlerin temel amacından uzaklaştırıldığı kaydedilmektedir. İslâmiyet’in gelmesiyle bu konudaki düzenlemeler yeniden aslî hüviyetine kavuşturulmuştur. Şu var ki, bu konuda farklı yorumlanmaya elverişli âyet ve hadislerin bulunması sebebiyle İslâm âlimleri arasında haram aylarla ilgili yasakların devam edip etmediği hususunda görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Bu görüş ayrılıkları bir yana, Kur’an’da yer alan bu yasak hükmünün İslâmiyet’in milletlerarası ilişkilere bakışını ortaya koyan diğer delillerle birlikte değerlendirilmesi halinde şöyle bir sonuca varılması mümkündür: Milletlerarası ilişkilerde barışı esas alıp yeryüzünde her türlü haksızlık, bozgunculuk ve tahakkümü yasaklayan (Bakara 2/205; Kasas28/83) İslâmiyet, savaşın bir insanlık realitesi olduğunu göz ardı etmemiş, savaşın tahribatını en aza indirecek önlemler almaya çalışmıştır. Bu çerçevede, İslâmî düşünce sistemi içinde, yılın üçte birini meydana getiren bir sürenin savaş karşıtı duygu ve düşüncelerle geçirilmesine yer verilmiş olması, ihmal edilen birtakım insanî değerlerin hatırlanıp yaşatılmasına ve bu konuda kamuoyu oluşturulması için belli günlerin veya haftaların ayrılmasına önem verilen zamanımızda daha bir dikkat çekmekte ve anlam kazanmaktadır (bilgi için bk. Hüseyin Algül, “Haram Aylar”, DİA, XVI, 105-106). Tefsirlerde bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili özel bir rivayet yer almamakla beraber Derveze, Tebük Seferi’nin nesî’ uygulaması neticesinde isim olarak receb ayına denk gelmiş olması karşısında ortaya konan itirazları red ve bunun gerçek receb ayı olmadığına dikkat çekme sadedinde inmiş olabileceğini belirtir (XII, 134-136). “Doğru olan hesap” şeklinde tercüme ettiğimiz “ed-dînü’l-kayyim” tamlamasına “en doğru hüküm” ve “en doğru din” anlamı da verilmiş, sonuncu anlam İbrâhim ve İsmâil peygamberlerin dini veya uydukları kural şeklinde açıklanmıştır (İbn Atıyye, III, 31; Zemahşerî, II, 151). “O aylarda kendinize zulmetmeyin” ifadesinde haram ayların kastedilmiş olduğu kanaati hâkim olmakla beraber, bunları senenin bütün ayları şeklinde anlayanlar da olmuştur (İbn Atıyye, III, 31). “Müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de onlarla topyekün savaşın” ifadesini içermesi dolayısıyla 36. âyet de genellikle müfessirler tarafından 5. âyette olduğu gibi seyf (kılıç) âyeti olarak nitelenmiş ve müşriklerle ilişkilerde tolerans ve kolaylık gösterme veya kendi hallerine bırakma buyruğunu içeren bütün âyetleri yürürlükten kaldırmış olduğuna hükmedilmiştir. Derveze’nin bu konunun Kur’an’ın genel ilkeleri ışığında değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin görüşünü ve bu izah tarzı ile ilgili kanaatimizi 5. âyetin tefsiri sırasında açıklamıştık. Derveze bu âyeti yorumlarken aynı görüşü tekrar etmekte, ayrıca buradaki ifade ile 31. âyette Allah’a ortak koşan Ehl-i kitap mensuplarının da “müşrik” nitelemesine dahil edilmiş olduğuna dikkat çekmektedir (XII, 136). “Ertelemek” şeklinde tercüme ettiğimiz 37. âyetin ilk cümlesindeki nesî’ kelimesine “ilâve yapmak” anlamı da verilebilir (Taberî, X, 129; Zemahşerî, II, 151).
Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri
اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
عِدَّةَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الشُّهُورِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عِنْدَ mekân zarfı عِدَّةَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اثْنَا kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup müsenna olduğu için elif ile merfûdur. Sonundaki نَ izafetten dolayı mahzuftur. عَشَرَ adet ismi olup fetha üzere mebnidir. شَهْراً temyizi olup fetha ile mansubdur.
ف۪ي كِتَابِ car mecruru اثْنَا عَشَرَ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَوْمَ zaman zarfı اثْنَا عَشَرَ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. خَلَقَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. السَّمٰوَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. الْاَرْضَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
مِنْهَٓا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَرْبَعَةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. حُرُمٌ kelimesi اَرْبَعَةٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette اثْنَا عَشَرَ mürekkeb sayılardan olduğu için mümeyyezdir. شَهْراً ise temyizidir. 11-19 arası sayılara mürekkeb sayılar denir. Mürekkeb sayılarda; önce sayı, sonra temyiz gelir. Temyiz daima tekil ve mansub gelir. 11-19 arası sayıların birler basamağı da onlar basamağı da fetha üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ terkibindeki 3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. الدّ۪ينُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْقَيِّمُ kelimesi الدّ۪ينُ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كنتم فيهنّ فلا تظلموا şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَظْلِمُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِنَّ car mecruru تَظْلِمُوا fiiline mütealliktir. اَنْفُسَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَاتِلُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْمُشْرِك۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanır. كَٓافَّةً kelimesi الْمُشْرِك۪ينَ ‘deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur. كَ harf-i cerdir. مَا ve masdar-ı müevvel, mahzuf masdarın sıfatına mütealliktir. Takdiri, قتالا كائنا مثل قتالهم şeklindedir.
يُقَاتِلُونَكُمْ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. كَٓافَّةً hal olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُقَاتِلُونَكُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’dur.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُشْرِك۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْقَيِّمُ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اعْلَمُٓوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَعَ mekân zarfı اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. الْمُتَّق۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir. Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid (takip ve pekiştirme) harfidir. İsim cümlesine kattığı anlam bakımından اِنَّ ile aynıdır. Şunu söylemek mümkündür: Cümle başında daima اِنَّ kullanılırken, cümle ortasında اَنَّ kullanılır. أَنَّ iki cümleyi birbirine bağlamada kullanıldığında “muhakkak, gerçekten, kuşkusuz…” gibi anlamlarla beraber “-ki, -eceği, -eceğini, …dığı, …dığında, … olduğu” gibi manalar verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُتَّق۪ينَ sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekid edilen isim cümleleri, muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ ibaresi اِنَّ ‘nin ismi, اثْنَا عَشَرَ شَهْراً ise اِنَّ ’nin haberidir.
Müsnedün ileyh olan عِدَّةَ الشُّهُورِ , az sözle çok anlam ifade etmek için izafetle marife olmuştur.
عِنْدَ zaman zarfı, عِدَّةَ ‘ye mütealliktir.
عِدَّةَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Enam/57)
شَهْراً , haber olan اثْنَا عَشَرَ için temyizdir. Temyiz, anlamı güçlendirip tamamlamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.
ف۪ي كِتَابِ car mecruru ve يَوْمَ zaman zarfı, اثْنَا عَشَرَ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Az sözle çok anlam ifade eden عِنْدَ اللّٰهِ ve كِتَابِ اللّٰهِ izafetlerinde lafza-i celâle muzâf olması عِنْدَ ve كِتَابِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
كِتَابِ اللّٰهُ ifadesinde istiâre vardır. Burada yazma [ كِتَابِ ] ile kastedilen, hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. Allah Teâla, o hükmü, yazılı şeylerin kalıcılığı gibi sabit ve kalıcı olmasıyla nitelemekte mübalağa yapmak için yazmayı hüküm vermekten kinaye olarak zikretmiştir.
كِتَابِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla كِتَابِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kitap , içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Kitap ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrur olan خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
السَّمٰوَاتِ ’den sonra الْاَرْضِۜ ’nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
Birbirine tezat nedeniyle atfedilen السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌ cümlesi, اثْنَا عَشَرَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنْهَٓا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَرْبَعَةٌ , muahhar mübtedadır. Mübtedanın nekre gelişi tazim ifadesi içindir.
حُرُمٌ kelimesi اَرْبَعَةٌ için sıfattır.
شَهْراً - الشُّهُورِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عِدَّةَ - اثْنَا - عَشَرَ - اَرْبَعَةٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عِدَّةَ - عِنْدَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayet Yahudi, Hristiyan ve müşriklerin çirkin işlerinden üçüncüsünü izah etmektedir. O çirkin iş de onların Allah'ın hükümlerini değiştirmek için çalışıp durmalarıdır. Çünkü Allah Teâlâ, her vakitte belli bir hüküm gönderip onlar da o hükümleri, nesî (‘Cahiliye döneminde kamerî takvimin şemsî takvime uyarlanması suretiyle takvime yapılan müdahale anlamında bir terim.’ TDV İslam Ansiklopedisi) yoluyla tehir etmek suretiyle değiştirince bu onların kendi heva ve heveslerine göre sene ile ilgili ilâhî hükmü değiştirme hususunda onlarca çaba sarf etmeyi gösterir. Binaenaleyh bu, onların küfür ve hasretlerindeki ileri bir dereceyi ortaya koyar.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Onlar, güneş yılı kamerî yıldan fazla olunca o fazlalığı topladılar. O fazlalığın miktarı bir aya ulaşınca o seneyi on üç ay kabul ettiler. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ onların bu işini reddetmiştir. Allah'ın hükmü, ne daha az ne de daha fazla olmaksızın, senenin on iki ay olmasıdır. Halbuki onların bazı yılların on üç ay olduğuna dair verdikleri hüküm, Allah'ın hükmüne aykırı bir hükümdür. Bu hüküm Allah'ın yüklediği mükellefiyetlerin değiştirilmesine yol açar. Bütün bunlar ise dinin hilafına olan şeylerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
“Zaman dilimleri aslında hep birbirinin aynıdırlar. Öyleyse bu ayrımın bir hikmeti vardır. İnsanların karakterleri, zulmetme ve fesat çıkarma üzerine yaratılmıştır. Binaenaleyh onların bu tür kötülüklerden kaçınmaları, aslında onlara zor gelir. İnsan o vakitlerde ve o yerlerde, kötülüklerden ve kabih (çirkin) işlerden daha çok kaçınsın diye Allah Teâlâ, bazı vakitlere ve bazı yerlere daha fazla hürmet (saygı) gösterilmesini emretmiştir. İşte bu, şu şekilde bazı fayda ve faziletleri doğurur:
a.) O vakitlerde, kötü işleri terk etmek, çirkin işlerin sayısını azaltacağı için matlûb olan bir şeydir.
b.) İnsan o vakitlerde kötü işleri bırakınca onlardan tamamen yüz çevirmeye yönelmesine de vesile olur.
c.) İnsan o vakitlerde itaat ve ibadette bulunup, isyan ve günahtan yüz çevirince, o vakitler geçtikten sonra eski günah ve kabahatlarını yeniden yapmaya teşebbüs etmesi, o belli vakitlerde ibadet ve taatleri eda ederken katlanmış olduğu meşakkat ve güçlüklerin boşa gitmesine sebep olur. Halbuki aklı olandan, buna razı olmaması beklenir. Binaenaleyh bu, o insanın günahlardan tamamen uzaklaşmasına bir sebep olabilir. İşte bazı vakitlere ve bazı yerlere daha fazla haramlık (saygı hükmü) verilmesinin hikmeti budur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, mütekellimin, işaret edilene verdiği önemi ifade eder. Bu cümlede ذٰلِكَ tazim ifade eder.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması mütekellimin, işaret edilene verdiği önemi belirterek işaret edileni tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebelerinin yüksekliğini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile ayların müddetine işaret edilmiştir.
الدّ۪ينُ ‘e işaret eden ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
الْقَيِّمُ kelimesi الدّ۪ينُ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayeti kerimede geçen haram olduğu haber verilen 4 ay şunlardır: Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb.
İsim cümlesinde haber (müsned) öğesinin marife (belirli isim) olarak gelmesi bağlam karinesi yardımıyla kasr ifade eder. (Tahir Taşdelen, Mülk Sûresi’nin Edebî Tahlîli Ve Türkçe Kur’ân Meâline Yansıması)
فَلَا تَظْلِمُوا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ
İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cümle, takdiri إن كنتم فيهنّ (Eğer onlardansanız…) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَلَا تَظْلِمُوا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur ف۪يهِنَّ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
ف۪يهِنَّ ibaresinde haram aylara ait zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen haram aylar, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Çünkü aylar zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Bu ifadede tecessüm sanatı da vardır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
كَٓافَّةً kelimesi الْمُشْرِك۪ينَ ‘deki zamirin halidir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةً cümlesi, masdar tevilinde olup harfi cerle قَاتِلُوا fiiline mütealliktir.
وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً cümlesiyle, كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةً cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
قَاتِلُوا - يُقَاتِلُونَكُمْ kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hal konumundaki كَٓافَّةً kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
كَ teşbih harfi, “topluca” manasındaki كَٓافَّةً kelimesi vech-i şebehdir. Az rastlanan mürsel ve mufassal bir teşbihtir.
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
Hükümde ortaklık nedeniyle لَا تَظْلِمُوا cümlesine atfedilen bu cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi olan اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ , masdar tevilinde olup اعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
Masdar-ı müevvel; اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
اَنَّ ’nin haberinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. مَعَ الْمُتَّق۪ينَ , mahzuf habere mütealliktir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ [Allah’ın muttakilerle beraber olduğunu bilin.] cümlesi “Onlara müşriklerle savaşırken yardım edecektir.” manasını taşır. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.
وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ [Bilin ki Allah takva sahibi olanlarla beraberdir.] Yani emir ve yasaklarını çiğnemeyenlerin yardımcısıdır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. Bu bab; çaba göstermek ve talep etmek, tercih etmektir. (Yrd. Doç. Dr. Kadri Yıldırım, Sülâsî Mücerred Fillerin Mezid Olmakla Kazandıkları Yeni Anlamlar)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Onların takva sahipleri olarak ifade edilmeleri, kendilerini takva vasfıyla methetmek, takvaya erişmemiş olanları da buna teşvik etmek ve ilâhî nusretin ana sebebinin de takva olduğunu bildirmek içindir.
Diğer bir görüşe göre ise bu ifade, onların takvaları sebebiyle kendilerine nusret müjdesi ve taahhüdüdür. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi, s. 201-202)
Bazen, kendi kendime, kopardığımız takvim yaprakları olmasa, geçip gideb zamanla ilgili ne hissederdim diye sorarım.
Bütün saat, gün, ay, yıl hesaplarına rağmen zamanı gerçekten ne kadar idrak ediyoruz? Yıllar önce yaşanmış bir olayı, dün yaşamadığımızı bile bile, nasıl dün yaşamış gibi hatırlıyoruz? Ne kadar süre ağrı çektiğimizi bile bile, yarım saati nasıl üç-beş saate eş değer hatırlıyoruz? En son saate beş dakika önce baktığını zannederken, 45 dakikam nereye gitti diye hangi kafayla şaşırıyoruz?
Bölünen zaman dilimleriyle ve Allah’ın emrettiği günlük ve senelik emirlerle, zamanın ne kadar tuhaf olduğunun, devamlı hatırlatılmasına rağmen ne yapıp, ne edip unutmasını nasıl başarıyoruz? Yakınımızdan, uzağımızdan, ölüm haberleri almamıza ve eninde sonunda öleceğimizi bilmemize rağmen, sanki sıra bize hiç gelmeyecekmiş gibi nasıl yaşamaya devam ediyoruz?
Bu ve buna benzer bir çok soruyu sorarak zaman üzerinde düşünürüm. Her seferinde vardığım sonuç; zamanın bu oyunları, bir taraftan Allah’ın verdiği bir nimet ama diğer taraftan bir imtihan. Zamanın bu oyunları olmasa yaşadığımız sıkıntıların üstesinden gelmek, bir o kadar zorlaşırdı. Zamanın bu oyunlarından keyif alan nefis ise, bir o kadar da tehlikeliydi. Çünkü sanki ecelimiz “yarın yaparım” diyerek ertelediğimiz bütün işleri tamamladıktan sonra gelecekmiş gibi saçma bir güven içerisine girmeye hevesliyiz.
Allahım, yaptığımız hayırlı işlerde, zamanımıza bereket ver ve bizi boş işlere dalıp zaman kavramını yitirmekten koru. Bizi; zor anlarımızda uzayan zamanla ve ferah anlarımızda da bereketsiz zamanla imtihan etme Rabbim. Yaşadığı her anı, rızanı kazanarak değerlendirenlerden olmamızı nasip et. Zamanını bilinçli kullanmayı seçen, bilinçli müslümanlardan olmak duasıyla.
Amin.
***
Nefsani heveslerin tatlı veya acı hayallerine kanıp, her istediği yerine getirildikçe nefis daha fazlasını talep eder ve zamanla aşırıya kaçar. Korkulardan kurtulmak ve mutluluğa ulaşmak için dünyalıklara sarıldıkça ise korkularına yaklaşır, huzurdan uzaklaşır ve iyice düşkünleşir. Nefsi neyi seviyorsa ya da istiyorsa; daha çok biriktirir ve paylaşmaktan sakınır. Allah Teâlâ, kendisine teslim olan kullarını, İslam diniyle faydadan çok zararla sonuçlanan her türlü aşırılıktan muhafaza buyurur.
Nefsani isteklerine dur demeyenin hep daha fazlasını arzulama sebeplerinden biri şükürsüzlüktür. Elindekilerinin kıymetini bilmektense, aklı sahip olamadıklarındadır. Böylesine tedirgin bir kalbin ise tatmin olması mümkün değildir. Bunun çaresi gözleri hakiki manada açıp alıştığı ya da hakkettiğini düşündüğü nimetler için yüksek sesle hamd etmektir. Zira giyindiği kıyafetlerin, yediği yemeklerin, çeşitli kabiliyetlerin, anlaştığı ve hatta anlaşamadığı insanların özlemiyle yaşayan niceleri vardır.
Ey Allahım! Sahip olduğumuz her nimet ve sahip olmadıklarımızın arkasındaki her hikmet için Sana hamd ederiz. Bizi nankörlüğün, alışmışlığın veya şımarıklığın getirdiği şükürsüzlükten muhafaza buyur. Herhangi bir şeyin daha fazlasının hayaliyle, fikirsizce biriktirmekten ve israf etmekten muhafaza buyur. Elimizdekileri rızana uygun şekilde kullananlardan ve hayırlara vesile olanlardan eyle. Bizi aşırılıktan kaçınan, şükretmeyi seven, kıymet bilen ve her durumda Sana güvenen kullarından eyle.
Amin.