بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ ١٨٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أُحِلَّ | helal kılındı |
|
| 2 | لَكُمْ | size |
|
| 3 | لَيْلَةَ | gecesi |
|
| 4 | الصِّيَامِ | oruç |
|
| 5 | الرَّفَثُ | yaklaşmak |
|
| 6 | إِلَىٰ |
|
|
| 7 | نِسَائِكُمْ | kadınlarınıza |
|
| 8 | هُنَّ | onlar |
|
| 9 | لِبَاسٌ | elbisenizdir |
|
| 10 | لَكُمْ | sizin |
|
| 11 | وَأَنْتُمْ | ve siz de |
|
| 12 | لِبَاسٌ | elbisesisiniz |
|
| 13 | لَهُنَّ | onların |
|
| 14 | عَلِمَ | bildi |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah |
|
| 16 | أَنَّكُمْ | gerçekten siz |
|
| 17 | كُنْتُمْ | olduğunuzu |
|
| 18 | تَخْتَانُونَ | yazık ediyorsunuz |
|
| 19 | أَنْفُسَكُمْ | kendinize |
|
| 20 | فَتَابَ | tevbenizi kabul etti |
|
| 21 | عَلَيْكُمْ | sizden |
|
| 22 | وَعَفَا | ve affetti |
|
| 23 | عَنْكُمْ | sizi |
|
| 24 | فَالْانَ | artık şimdi |
|
| 25 | بَاشِرُوهُنَّ | onlara yaklaşın |
|
| 26 | وَابْتَغُوا | ve arayın |
|
| 27 | مَا | şeyleri |
|
| 28 | كَتَبَ | yaz(ıp takdir etmiş ol)duğu |
|
| 29 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 30 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 31 | وَكُلُوا | ve yiyin |
|
| 32 | وَاشْرَبُوا | ve için |
|
| 33 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 34 | يَتَبَيَّنَ | ayırdelinceye |
|
| 35 | لَكُمُ | sizce |
|
| 36 | الْخَيْطُ | iplik |
|
| 37 | الْأَبْيَضُ | beyaz |
|
| 38 | مِنَ | -ten |
|
| 39 | الْخَيْطِ | iplik- |
|
| 40 | الْأَسْوَدِ | siyah |
|
| 41 | مِنَ |
|
|
| 42 | الْفَجْرِ | şafağın |
|
| 43 | ثُمَّ | sonra |
|
| 44 | أَتِمُّوا | tamamlayın |
|
| 45 | الصِّيَامَ | orucu |
|
| 46 | إِلَى | dek |
|
| 47 | اللَّيْلِ | gece (oluncaya) |
|
| 48 | وَلَا |
|
|
| 49 | تُبَاشِرُوهُنَّ | (kadınlara) yaklaşmayın |
|
| 50 | وَأَنْتُمْ | siz |
|
| 51 | عَاكِفُونَ | ibadete çekilmiş iken |
|
| 52 | فِي |
|
|
| 53 | الْمَسَاجِدِ | mescidlerde |
|
| 54 | تِلْكَ | bunlar |
|
| 55 | حُدُودُ | sınırlarıdır |
|
| 56 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 57 | فَلَا |
|
|
| 58 | تَقْرَبُوهَا | bunlara yaklaşmayın |
|
| 59 | كَذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 60 | يُبَيِّنُ | açıklar ki |
|
| 61 | اللَّهُ | Allah |
|
| 62 | ايَاتِهِ | ayetlerini |
|
| 63 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 64 | لَعَلَّهُمْ | umulur ki |
|
| 65 | يَتَّقُونَ | korunup sakınırlar |
|
İlk müminler Medine’ deki Yahudi geleneğinin de etkisiyle,oruç gecesinde yeme içme ve cinsel birleşmenin yasak olduğunu sanıyorlardı.Yahudiler iftardan iftara oruç açar ve oruç gecesini de gündüzü gibi oruçlu geçirirlerdi. Oysa Allah oruç gecesinde eşlere yaklaşmanın helal olduğunu söylüyor hem de onlar sizin elbiseleriniz, siz de onların elbiselerisiniz şeklinde bir ayetle...Elbise insanı güzelleştirir,kusurlarını örter. Eşler de birbirini güzelleştiren birbirlerinin kusurlarını örten elbiseler gibi olmalıdır. Elbiseler soğuk sıcak havadan korur.İyi bir evlilik de insanı fitneden ve yoldan çıkmaktan korur. Huzur verir.
Nefislere ihanet etme sebebiyle bahsedilen ve kabul edilen tevbeden maksat şu olmalıdır, Allah eşlere yaklaşmayı haram kılmamış ama Yahudiler bunu gelenek haline getirmiş ve haram saymış buna rağmen de eşlerine yaklaşıyorlardı.. Onlardan gören ilk müminler de böyle yapıyordu.Yani kendi kendilerini aldatıyorlardı.Bunu bildiğini ve affettiğini söylüyor rahmeti bol Rabbimiz.
“Keteballahu leküm” size izin verilen anlamına gelir. ”Keteballahu aleykum” olarak geçtiği yerlerde Allah’ın sizin üzerinize zorunlu kıldığı anlamına gelir.
183. ayette “oruç üzerinize farz kılındı” derken ey iman edenler diye başlamıştı ayet.Şimdi Allah ayetlerini insanlara böyle açıklar derken “linnasi” kullanılıyor.Medine deki yahudiler de muhatap olduğu için bu ayetlere hitap sadece iman edenlere değil,”Orucu işte böyle tutmanız gerekirdi” diyor.
Akefe عكف :
عُكُوفٌ Bir şeye yönelmek, sıkıca yapışmak ve tazim yollu ona kendini hasretmektir. İtikaf إعْتِكافٌ sözcüğü şer'i literatürde Allah'a yaklaşma maksadıyla kendini mescide kapatmak anlamına gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri Âkif vr i'tikâftır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
Fiil cümlesidir. اُحِلَّ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَكُمْ car mecruru اُحِلَّ fiiline mütealliktir. لَيْلَةَ zaman zarfı اُحِلَّ fiiline mütealliktir. الصِّيَامِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الرَّفَثُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. اِلٰى نِسَٓائِكُمْ car mecruru الرَّفَثُ ‘ ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُحِلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُنَّ mübteda olarak mahallen merfûdur. لِبَاسٌ haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru لِبَاسٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لِبَاسٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. لَهُنَّ car mecruru لِبَاسٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.
هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ cümlesi, bir istînâf (yeni cümle) bir ara cümledir ki, adeta olayın helal kılınma gerekçesini açıklar gibidir. Mademki sizinle eşleriniz arasında bu manada bir iç içelik varsa, tıpkı üzerinize giydiğiniz elbise gibi hep berabersiniz, artık onlara karşı sabrınız ve dayanma gücünüz azalmıştır. Onlardan uzak kalmanız ve kaçınmanız gittikçe ağırlaşmış ve sabredemeyeceğiniz bir duruma gelmiştir. İşte bunun için yüce Allah size bu konuda ruhsat ve izin vermiştir.(Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.
عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ
Fiil cümlesidir. عَلِمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel عَلِمَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
كُمْ muttasıl zamiri اَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. كُنْتُمْ ‘ ün dahil olduğu cümle اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَخْتَانُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’ ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تَخْتَانُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَابَ atıf harfi فَ ile mahzuf cümleye matuftur. Takdiri, فتبتم فتاب عليكم. (Tevbe ettiniz. Allah’ta tevbenizi kabul etti.) şeklindedir.
تَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْكُمْ car mecruru تَابَ fiiline mütealliktir. عَفَا عَنْكُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la فَتَابَ عَلَيْكُمْ ’ e atfedilmiştir.
عَفَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَنْكُمْ car mecruru عَفَا fiiline mütealliktir.
تَابَ fiili عَلَيْ harf-i ceri ile kullanıldığında tevbesini kabul etti manasına gelir. Fiilin manası; tövbe etti iken, tazmin manası; tövbesini kabul etti şeklindedir. Harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَخْتَانُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خون ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. الْـٰٔنَ fetha üzere mebni zaman zarfı, بَاشِرُو fiiline müteallik olup, mahallen mansubdur.
بَاشِرُو fiili نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ابْتَغُوا fiili atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
ابْتَغُوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ulun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَتَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَكُمْۖ car mecruru كَتَبَ fiiline mütealliktir.
الْـٰٔنَ kelimesinin aslı, فَعَلَ kalıbında bulunan ve ‘vakit geldi’ anlamına gelen الْـٰٔنَ kelimesidir. Sonradan şimdiki zaman için isim yapılmış ve elif-lam ile marife haline getirilip fetha üzerine mebni olmuştur. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
بَاشِرُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi بشر ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. كُلُوا fiili ن ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اشْرَبُوا fiili atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَتَبَيَّنَ muzari fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel حَتّٰى harf-i ceriyle كُلُوا وَاشْرَبُوا fiiline mütealliktir.
يَتَبَيَّنَ fetha ile mansub muzari fiildir. لَكُمُ car mecruru يَتَبَيَّنَ fiiline mütealliktir. الْخَيْطُ fail olup damme ile merfûdur. الْاَبْيَضُ kelimesi الْخَيْطُ ’nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
مِنَ الْخَيْطِ car mecruru يَتَبَيَّنَ fiiline mütealliktir. الْاَسْوَدِ kelimesi الْخَيْطِ ’ nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur. مِنَ الْفَجْرِ car mecruru يَتَبَيَّنَ fiiline mütealliktir.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada ibtida (başlangıç) edatı olarak kullanılmıştır. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنَ الْفَجْرِ ‘ deki مِنَ cer edatı, teb’iz içindir, yani bir kısmı demektir. Çünkü bu, fecrin birazı ve başlangıcı demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
يَتَبَيَّنَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الْاَبْيَضُ - الْاَسْوَدِ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَتِمُّوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الصِّيَامَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِلَى الَّيْلِ car mecruru اَتِمُّوا fiiline mütealliktir.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتِمُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi تمم ’dir.
وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nehy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُبَاشِرُو fiili نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. و haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. عَاكِفُونَ haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. فِي الْمَسَاجِدِ car mecruru عَاكِفُونَ ’ye mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُبَاشِرُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi بشر ’dir.
عَاكِفُونَ , sülâsi mücerredi عكف olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلْكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buûd yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. حُدُودُ اللّٰهِ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إذا شئتم الطاعة فلا تقربوها.(Taat etmek istersen ona yaklaşma) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْرَبُو fiili نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
كَ harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir.Takdiri, بيانا şeklindedir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
يُبَيِّنُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اٰيَاتِه۪ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلنَّاسِ car mecruru يُبَيِّنُ fiiline mütealliktir.
قَرَبَ fiili beşinci bâbdan gelince “yaklaştı” manasını verirken; dördüncü bâbdan gelince “yaklaşmakla beraber cinsel ilişki” manasını ifade eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبَيِّنُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
هُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَتَّقُونَ cümlesi لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَتَّقُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَتَّقُون fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, iftiâl babındadır. Sülâsîsi, وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَكُمْ ve zaman zarfı konudaki önemlerine binaen, naib-i fail olan الرَّفَثُ ‘ya takdim edilmiştir.
اُحِلَّ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
لَيْلَةَ الصِّيَامِ izafeti, az sözle çok anlam ifadesi için gelmiştir.
رَّفَثُ kelimesi اِلٰى harf-i ceri ile geçişli kılınmıştır, çünkü onda yanaşmak manası vardır. Burada رَّفَثُ kelimesinin tercih edilmesi, irtikâp ettikleri şeyi çirkin göstermek içindir. Bunun içindir ki, ayetin devamında ona hıyanet adını vermiştir. رَّفَثُ aynı zamanda رُفُسُ şeklinde de okunmuştur. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl - Nesefî / Medâriku ’ t -Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
Burada geçen الرَّفَثُ kelimesinin asıl anlamı kötü ve çirkin söz olup, daha sonra cinsî münasebet (cima) ve onu çağrıştıran şeylerle, açıkça telaffuz edilmeleri hoş olmayan sözleri ifade etmede kullanılır olmuştur. Bu ayette, söz konusu zamanda kadınlarla cinsî münasebete davet etmenin ve o konuda onlarla konuşmanın caiz olduğuna işaret etmek üzere kinaye yolu ile anlatım kullanılmıştır. Nitekim Beyzâvî bu hususu şu şekilde izah etmektedir: Ayette geçen الرَّفَثُ kelimesi, cimadan kinayedir. Çünkü cima hemen hemen her zaman bu sözlerle birlikte olur. Yani, الرَّفَثُ kinayeli (üstü kapalı) olarak konuşulması gereken şeyleri açık seçik konuşmaktır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ [Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.] Sonra Cenâb-ı Hak müminlerin hataya düştükleri önceki hükmü ortadan kaldırdı ve [önceden haram kılınan şimdi helal kılındı] buyurdu. ‘Oruç gecesinde’ ifadesi zarf olduğu için mansubdur. Yani oruç tuttuğunuz günün gecesinde demektir. ‘Kadınlarınıza yaklaşmanız’ ifadesi onlarla cinsel ilişkiye girmeniz anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
باشر ve رفث kelimeleri cinsel ilişkiden kinayedir. Edeben üstü kapalı anlatımdır. Cima kelimesi Kur’an'da hiç geçmemiştir.
İslam’ın ilk yıllarında kişi akşama çıkınca yatsıyı kılacağı veya uyuyacağı ana dek onun için yeme, içme ve cinsel ilişki helal olurdu. Fakat yatsıyı kıldığı veya uyuyup orucunu bozmadığı vakit, ertesi günün akşamına kadar ona yeme, içme ve kadın haram olurdu. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Vahidi, "Hak Teâlâ ayeti kerimedeki, لَيْلَةَ الصِّيَامِ [oruç gecesi] ifadesiyle, لَيَالَى الصِّيَامِ (oruç tutulan geceler) manasını kastetmiştir. Böylece de müfred kelime, cemi manasında kullanılmış olur" demiştir. Bu hususta bir başka izah da vardır. O da, لَيْلَةَ الصِّيَامِ [oruç gecesi] sözünden maksadın, tek bir gece olmadığı; aksine, bundan maksadın bu hakikate izafe edilen geceye işaret olduğudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ
Cümle, beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّ cümlesinin atıf sebebi tezattır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ [Onlar sizin için elbisedir] cümlesiyle اَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ [siz de onlar için elbisesiniz] cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
لِبَاسٌ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu söz bir istînâf yani başlangıç cümlesi olup, cinsel ilişkinin helal kılınma sebebinin beyanı gibidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayette önce kadınların erkekler için bir elbise olduğu söylenmiş, ardından da aynı durumun kadınlara göre erkekler için söz konusu olduğu belirtilmiştir. Uygun şekilde zamirlerin yeri değiştirilerek etkili bir aks sanatı oluşturulmuştur. Böylelikle Kur’an, iki ayrı cümle ile hem bir söz ahengi sağlamış hem de ortaya koyacağı anlamı güçlü bir tarzda ortaya koymuştur. (Muhammet Vehbi Dereli, Bedî’ İlminde Aks Sanatı ve Kur’an’dan Örnekler)
Onlar sizin elbiseniz cümlesinde istiare vardır. Elbise insanı güzelleştirir, kusurlarını örter. Eşlerin de birbirlerinin kusurlarını örtmesi lazımdır. Elbise ile insan arasında nasıl bir ilişki varsa, bu her yönden karı koca arasında da düşünülmesi lazımdır. Korumak (sıcak ve soğuktan), örtmek, yakın olmak, güzelleştirmek vs.
Bu istinaf cümlesi, oruç gecesi cinsel ilişkinin helâl kılınmasının sebebini beyân etmektedir ki, o da, eşleriyle tam iç içe olmaları ve onlara çok ilgi duymaları sebebi ile, onlara dayanmalarının güçlüğüdür. Kadın ve erkeğin her biri diğerine "libas - elbise, örtü" olarak değerlendirilmiştir. Çünkü onlar geceleri kucaklaşmaları ve birbirlerine sarılmaları cihetiyle birbirinin örtüsü gibidirler. Onların birbirlerini örtmeleri gayri meşru ilişkiden korunmalarına vesile olmasındandır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu açık bir istiaredir. Açıklanacak olursa mana şu olur: İki noktadan böyle birbirinizin elbisesi durumundasınız: a) Bir taraftan elbise gibi birbirinize sarılır, sarmalaşırsınız,
b) Diğer taraftan elbisenin ayıpları örtmesi, soğuk ve sıcaktan koruması gibi, her biriniz, diğerinin halini gizleyip örter, namusunu muhafaza edip, günahlardan korur. Aranızda böyle bir beraberlik ve ilişki vardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’in dahil olduğu اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar teviliyle عَلِمَ fiilinin mef’ûlü yerindedir.
اَنَّ ’ nin haberi olan كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. كُنْتُمْ ’un haberi olan تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ , muzari fiil cümlesi olarak gelmiş ve hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur’an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üslupta gelen وَعَفَا عَنْكُمْ cümlesi atıf harfi وَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَابَ - عَفَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Tevbe etti manasındaki تَابَ fiili, عَلَيْ harf-i ceri ile kullanıldığında tevbesini kabul etti manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İrtikâp ettiğiniz mahzurlu fiilden ötürü tevbe ettiğinizde [o sizin tevbelerinizi kabul etti.] demektir.
خان ; ihanet etti demektir, azaltmak manası da vardır. Allah sizin kendinize ihanet edeceğinizi bildi. Yani, sizin kendi hazzınızı azaltarak bu işten Allah için vaz geçeceğinizi bildi ve sizi bu sorumluluktan affetti. Ya da kendinizi bu nedenle zor duruma düşüreceğinizi bildi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ ifadesinde istiare vardır. Çünkü insanın kendisine hıyaneti gerçekte doğru olmaz. Bununla anlatılmak istenen, Yüce Allah'ın oruç gecelerinde kendilerine yeme- içmeyi ve kadınlarla ilişkiyi mubah kılmak suretiyle onların yükümlülüklerini hafifletmesidir. Onlar bu işleri yasaklasaydı, birçoğu sabır gemisini terkedip nefis mücadelesinde yenik düşecek, yapmaları yasaklanan kadınlarla ilişki fiilini işleyecek bu suretle günaha girmiş, sevabı eksiltmiş ve sonuçta kendisini cezaya maruz bırakmış olacaktı. Böylece kendisinin yararına olan işleri yapmamak, zararına olanlara bulaşmak suretiyle adeta nefsine hıyanet etmiş olacaktı. Zaten Arapların kelâmında hıyanet kelimesinin gerçek anlamı eksiltmektir. تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ [Nefse hıyanet] ifadesi de bu manada yorumlanır. Nefsin sevabını eksiltmek demektir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ ifadesindeki فَ ; fa-i takibiyyedir. Müminlerin tövbelerinin kabul edildiğinin ve affedildiklerinin müjdesini onlara bildirmenin süratini gösterir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, soru; 1350.)
فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ
فَ , istînâfiyyedir. الْـٰٔنَ zaman zarfı, müteallakı olan بَاشِرُو fiiline takdim edilmiştir.
Cümle emir üslubunda, talebî inşâî isnaddır. بَاشِرُوهُنَّ cümlesi emir üslubunda olmasına rağmen emir anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak ibâha manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Aynı üsluptaki وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ cümlesi atıf harfi وَ ile بَاشِرُوهُنَّ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, muhabbet ve mehabet duyguları uyandırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَشر ; cilt, deri demektir. İnsana beşer denmesi cildi gözüktüğü için, tüy veya pullarla kaplı olmadığı içindir.بَاشِر ; temas etmek, ten temasıdır. بشري ; müjde demektir. İnsan müjdelendiği zaman sevinci yüzünde görülür.
بَاشِرُو - الرَّفَثُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ [Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın.] Mübâşeret; tenin tene dokunmasıdır. Cinsel ilişkinin mübâşeret diye nitelendirilmesi kinayedir. Onunla ilgili her şey bu kapsama girer.
كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ [Allah’ın size yazdığı] Allah Teâlâ’nın levh-i mahfûzda sizin kaderinize yazdığı şeyler demektir. كَتَبَ Kur’an-ı Kerim’de şu anlamlara gelir:
1. كَتَبَ fiili ‘kaza’ anlamındadır: قُلْ لَنْ يُص۪يبَنَٓا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَا [De ki: Bizim başımıza Allah’ın bize yazdığından (kaza ettiğinden) başkası gelmez.] (Tevbe 9/51) Çünkü yazdığı zaman onu kesinleştirip bitirmiştir.
2. Farz kılmak anlamındadır: كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ [Oruç size farz kılındı.] (Bakara 2/183) Çünkü farz kılınmış şey kesinleşmiş, bitmiştir. Artık ondan geri dönmeye imkân yoktur.
3. Yapmak anlamındadır: فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ [Bizi de şahitlerle birlikte kıl.] (Mâide 5/83). Yapılan şey kesinleştirilip bitirilmiştir.
4. Helal kılmak anlamındadır: وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ [Allah’ın size helal kıldıklarından istediklerinizi dileyin.] (Bakara 2/187) Helal kılınan şey kulların maslahatı için murad edilmiş ve bitirilmiştir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ [Ve Allah’ın sizin için yazıp takdir ettiği şeyi arayın.] Allah’ın cinsel ilişki sayesinde gelecek çocukla ilgili size kısmet ettiği ve Levh-i Mahfuz ’da sabit kıldığı şeyi talep edin! Yani sırf şehvet tatmini için değil; aksine, Allah’ın, nikahı kendisi için yasal kıldığı neslin bekasına talip olmak için cinsel ilişkide bulunun! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl-Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s -Selîm)
وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ
و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كُلُوا cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ cümlesi, öncesine وَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubundaki iki inşâ cümlesi, ibâha anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, حَتّٰى ile كُلُوا وَاشْرَبُوا fiillerine mütealliktir. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَكُمُ , ihtimam için, fail olan الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ ‘ya takdim edilmiştir
الْاَبْيَضُ kelimesi الْخَيْطُ için, الْاَسْوَدِ kelimesi ise الْخَيْطِ için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
مِنَ الْفَجْرِ car-mecruru يَتَبَيَّنَ fiiline mütealliktir.
Cümlede الْخَيْطِ ’nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْاَبْيَضُ - الْاَسْوَدِ kelimeleri arasında tıbâk-ı tedbîc sanatı vardır.
الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ [Beyaz iplik] ufukta uzun çizgi şeklinde yayılan fecrin ilk belli olduğu vakittir. الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ [Siyah iplik] de gecenin ufukla beraber uzayıp giden nihaî karanlığıdır ki, böylece (fecir vaktiyle, hemen öncesindeki gece karanlığı) beyaz ve siyah; iki ipliğe benzetilmiştir.
Ayette teşbih-i belîğ sanatı vardır.
مِنَ الْفَجْرِ ifadesi [beyaz ipliğin] açıklaması olup, [siyah ipliğin] gece karanlığının açıklanması için bu ifadenin tekrarına ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü bunlardan biri açıklandığında diğeri de açıklanmış olur. Ancak مِنَ ’ in beyâniyye değil teb’îdıyye olarak kısmîlik bildirmesi de caizdir. Çünkü şafak sökümü fecrin bir kısmı olup, ilk başlangıcıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَكُلُوا وَاشْرَبُوا [Yiyin ve için.] Bu, yeme ve içmenin mübah kılındığını bildirmek için gelen bir emirdir. بَاشِرُوهُنَّ [Onlarla ilişkiye girin] emri de cinsî münasebetin mubah olduğunu ifade eder. مِنَ الْفَجْرِۖ [Sabah vaktinden] Burada مِنَ harfi parça bildirmektedir. Yani onun bir kısmı girdiğinde oruç vaktinin başladığına işaret eder. Bir görüşe göre buradaki مِنَ harf-i ceri, açıklama anlamındadır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Şayet: “Bu ayet (şafağın beyaz ipliğe, karanlığın ise siyah ipliğe benzetilmesi) istiareden mi sayılır, yoksa teşbihten mi?” dersen, şöyle derim:’’ مِنَ الْفَجْرِۖ ifadesi bunu istiare konusu olmaktan çıkarmıştır. Nitekim senin; “Bir aslan gördüm” demen bir mecaz iken, buna ‘yani falancayı’ ifadesini eklediğinde (رايت اسد من فلان) teşbihe dönmüş olacaktır. Müsteârın şartlarından biri de durumun veya sözün kendisine delalet etmesidir. Şayet مِنَ الْفَجْرِ ifadesi zikredilmeseydi, o iki ipliğin müsteâr olduğu bilinmeyecekti. İşte bu yüzden مِنَ الْفَجْرِۖ ifadesi eklenmek suretiyle bu beliğ teşbihe dönüşmüş ve istiare konusu olmaktan çıkmıştır.’’ (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ [beyaz iplik] “sabah”, الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ [siyah iplik] “gece” manasındadır. Bu ifadede istiare vardır. مِنَ الْفَجْرِۖ ibaresi bunun istiare olduğuna delil, karinedir. Gerçek kastedilmemiştir.
الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ Şerif Râdî bu ayeti şöyle açıklar: Bu, güzel bir istiaredir. Maksat, sabahın beyazlığı ve gecenin karanlığıdır. Burada iplikler mecaz olarak kullanılmıştır. Sabahın beyazlığı, tan yeri ilk ağardığında hafif bir aydınlık şeklinde olur. Gecenin karanlığı ise yok olup gitme durumunda oldukları ve her ikisi de zayıf oldukları için ipliklere benzetmişlerdir. Ancak beyazlık gittikçe artar, karanlık ise gittikçe azalır. Zemahşerî bunun teşbih-i beliğ olduğu görüşündedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ A'meş, bu ayet hakkında da şöyle demiştir: "Ayette yer alan beyaz ve siyah ipliklerden maksad, gündüz ve gecedir. İplik ile bunlar arasındaki benzeme yönü, beyazlık ve siyahlıktır. Teşbihin şekil bakımından yapılmış olması caiz değildir. Çünkü fecr-i sâdık doğarken ufkun karanlığını şekil itibariyle siyah ipliğe benzetmek mümkün değildir. Böylece ayetteki beyaz iplik ile siyah iplikten muradın, gündüz ile gece olduğu sabit olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ezheri, الْفَجْرِ "fecr" kelimesinin asıl manasının "yarmak" olduğunu söylemiştir. Buna göre gecenin sonundaki fecr, sabahın nurunun gecenin karanlığını yarmasıdır. Allah Teâlânın مِنَ الْفَجْرِۖ beyanına gelince, buradaki مِن harfinin tebyîd (bazılık, kısmîlik) ifade etmek için olduğu söylenmiştir. Çünkü burada nazar-ı dikkate alınacak olan fecrin tamamı değil, bazısıdır. Bazıları da bu harfin tebyin (... açıklama) manasını ifade etmek için olduğunu söylemişlerdir. Buna göre sanki ayette, "Fecrin kendisi olan beyaz iplik..." denilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ
Bu cümle tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ harfiyle istînâf cümlesine atfedilmiştir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الصِّيَامَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الَّيْلِۚ - الْفَجْرِۖ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِ [Sonra akşama kadar orucu tamamlayın.] Yani kadınlarla ilişkide bulunmaktan, yemek ve içmekten gündüzün tüm kısımlarında uzak durun.Gecenin girmesine kadar bu işleri bırakın. Bu da güneşin batmasıyla olur. Tamamlamak, tam olarak yerine getirmek demektir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
اِلَى kelimesi, intihây-ı gaye (bir şeyin devam edeceği son noktayı bildirmek) içindir. Buna göre ayetin zahiri, orucun, gecenin girmesiyle sona ermiş olduğunu gösterir. Bu böyledir, çünkü bir şeyin gayesi, o şeyin sona ermesi ve bitmesi demektir. Bundan sonra geriye o şeyden bir şey kalmadığı zaman ancak o şey sona ermiş ve bitmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Dediler ki: Bu ifadede Ramazan orucu hakkında gündüz niyet edilebileceğinin ve gusletmenin şafak vaktine kadar ertelenebileceğinin cevazının yanı sıra, savm-i visâlin (ara vermeden oruç tutmanın) olumsuzluğuna da bir delil vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Oruç, on beşinci senede yani Medine’ye hicretten bir buçuk sene sonra farz kılınmıştır. Zor gelen bir ibadettir. Hep birlikte yapılınca kolaylaşır.
وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِۜ
Cümle, atıf harfi و ’ la ikinci istînâf cümlesine atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müsned olan عَاكِفُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
فِي الْمَسَاجِدِ car mecruru عَاكِفُونَ ’ye mütealliktir.
لَا تُبَاشِرُوهُنَّ - بَاشِرُوهُنَّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Buradaki وَ harfi hal içindir. Yani; îtikâf halindeyken demektir. Burada ramazan ayının gecelerinde kadınlarla cinsel ilişkiye girmenin îtikâfta olmayan kişiler için helal olduğu beyan edilmiştir. Sözlükte عَاكِفُ ikamet eden kişi demektir. [Mescidlerde] ifadesi îtikâfın ancak mescidde yapılabileceğine delalet eder. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. تِلْكَ mübteda, حُدُودُ اللّٰهِ izafeti haberdir.
Müsnedün ileyhin uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismi ile marife olması, dikkatleri işaret edilene yoğunlaştırmak ve onu yüceltmek içindir.
تِلْكَ ‘de istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden تِلْكَ ile hükümlere işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan, istiare oluşur. Câmi’ her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s.190)
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında tazim ifade eder. Çünkü müsned lafza-i celâle muzâf olmak suretiyle şeref kazanmış ve müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Veciz ifade kastına matuf حُدُودُ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan حُدُودُ , tazim edilmiştir.
حُدُودُ kelimesi ile ilgili bilgi: Leys şöyle demiştir: "Bir şeyin sınırı, o şeyin kesiştiği ve bittiği yerdir." Ezherî ise şöyle demiştir: "Bu (حُدُودُ) kelimesinden olmak üzere, mahrum bırakılan kimseye محدود denilir. Çünkü o kimse rızıktan men edilmiştir. Kapıcıya da, bu kökten olarak حَدَّادٌ denilir. Çünkü o, insanları içeri girmekten meneder. Evin haddi (sınırı) ise, ev halkı dışındakileri kendisine girmekten alıkoyan sınırdır. Buna göre Allah'ın hududu, kendilerine muhalefet edilmesini yasakladığı hükümleridir. Yine kuvvet ve sertliğinden dolayı demire de حديد denilmiştir. Allah'ın hududundan maksad, onun kesin sınırlarla belirttiği, yani belli ölçü ve sıfatlarla takdir etmiş olduğu hükümlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا [Sakın bu sınırlara yaklaşmayın.] Bu ifade “Onlara muhalefet etmeyin” şeklindeki bir uyarıdan daha beliğdir. Çünkü kişi bunlara yaklaşmayınca onları yapmamış olur. Burada emir ve yasakların sınırlar diye isimlendirilmesi, onların aşılmaz engeller olması sebebiyledir. حآد kelimesi men etmek anlamına gelir. Dinin hadleri günaha girmeye engel olan hükümlerdir. Evin sınırları da başkalarının ona girmesine mani olur. حداد ; gardiyan ve kapıcı demektir. Bunların ikisi de işleri icabı birilerine mani olurlar. محدود ; bedbaht ve mahrum kişi demektir. Bir görüşe göre buradaki yasak bütün hadler hakkındadır. Yasaklanan hiçbir şeye yaklaşmamak gerekir. Bununla kastedilen çiğnenmemesi gereken her türlü yasaktır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ , oruçla emredilenlerin ihlal edilmesine karşı bir uyarı olarak tezyil hükmünde ıtnâb sanatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ
Müstenefe olan cümlede rabıta harfi فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Takdiri, إذا شئتم الطاعة. (Taat etmek istersen …) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Şartın cevabı olan لَا تَقْرَبُوهَا cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ
كَذٰلِكَ , takdiri بيانا (Açıklayarak) olan mahzuf mukaddem mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Amili يُبَيِّنُ fiilidir.
لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri anlamı açıklamak, zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ ‘nin haberi olan تَتَّقُونَ ‘nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.
‘Umulur ki’ anlamında olan لَعَلَّ harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.
لَعَلَّ edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
Söz konusu ayette "Umulur ki takvaya eresiniz" buyrulmuş, fakat bunun yerine "Umulur ki ibadet edersiniz" denmemiştir. Oysa öyle denmesi, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım." mealindeki ayete de uygun düşerdi. Fakat ibâdetin vücub ve lüzumunu daha kuvvetli olarak ifade etmek için ibâdet yerine takva kullanılmıştır. Çünkü takva ibâdet edenin hedefi ve son gayretidir. Şu hâlde eğer takva onun üzerine lâzım ise ondan aşağısı elzem, edası ehven olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/21)
Dikkat ediniz; ayette لَعَلَّكُمْ buyuruluyor. Bu ise ümit ifade eder. Bu şekilde de korunmanız bir kuvvetli ümit olarak gösteriliyor da, "korunacağınızdan emin olunuz" denilmiyor. Çünkü ilâhî iradeyi hiçbir şey şarta koşamaz. Siz ibadetinizle onu korumaya mecbur edemezsiniz. Ubudiyet (kulluk) kanunu çoğunluğa ait bir kanundur. Asıl koruyacak olan Allah'ın lütfu ve rahmetidir. İbadet ilk önce yaratılışınızın, terbiyenizin bir teşekkürüdür. Bunun Allah'ı mecbur edecek, minnet altında bırakacak bir gerektirici kudreti yoktur ve zaten Allah'ın layık olduğu şükür ve kulluğu kâmil bir şekilde eda da edemezsiniz. Şu halde "ibadet ediyoruz" diye her sonuçtan emin olmayınız, ancak ümitvar olunuz ve ümidinizi Allah'tan başkasına bağlamayınız ve Allah'ı tanımak için yaratılışınıza ve terbiyenize bakınız. O zaman bilirsiniz ki, bir yaratıcınız ve Rabbiniz var. Hem sizi ve hem sizden öncekileri yaratan O'dur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Bakara/21)
لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ [Umulur ki korunurlar.] Yani onlar Allah’tan sakınsınlar. Bir görüşe göre açık bir şekilde, gösterilerek veya işaret yoluyla hükümler kendilerine açıklandığında onlar da takvalı olmaya hazır hale gelmişlerdir. Bir görüşe göre bu hükümlerin açıklanmasındaki hikmet takvadır, yani sadece işitmek değil emirlere uyup yasaklardan sakınmaktır.(Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Bu son derece mükemmel belâgatle yapılan açıklamalarda olduğu gibi, Allah (c.c), insanlar için teşri buyurduğu hükümleri muhtevi ayetlerini her zaman apaçık bildirir. Umulur ki insanlar, sakınırlar, ıttıka ederler.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Önceki cümledeki muhatap zamirinden, يَتَّقُونَ ’ de gaib zamire iltifat edilmiştir.
يَتَّقُونَ fiilinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَر۪يقاً مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟ ١٨٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | تَأْكُلُوا | yemeyin |
|
| 3 | أَمْوَالَكُمْ | mallarınızı |
|
| 4 | بَيْنَكُمْ | aranızda |
|
| 5 | بِالْبَاطِلِ | batıl (sebepler) ile |
|
| 6 | وَتُدْلُوا | ve atmayın |
|
| 7 | بِهَا | onları |
|
| 8 | إِلَى |
|
|
| 9 | الْحُكَّامِ | hakimler(in önün)e |
|
| 10 | لِتَأْكُلُوا | yemeniz için |
|
| 11 | فَرِيقًا | bir kısmını |
|
| 12 | مِنْ |
|
|
| 13 | أَمْوَالِ | mallarından |
|
| 14 | النَّاسِ | insanların |
|
| 15 | بِالْإِثْمِ | günah bir biçimde |
|
| 16 | وَأَنْتُمْ | ve siz |
|
| 17 | تَعْلَمُونَ | bildiğiniz halde |
|
Batıl, gayrı meşru demektir. Yetimlerin mallarını gayrı meşru yollarla yemeyin.
Bir önceki ayet oruç ile alakalıydı: Oruç insanın kendi malı ile ilgili bir durum, iç disiplin. Var ama yemiyorsun. Bu ayette ise başkasının malına nasıl davranmamız gerektiği anlatılıyor.
Delve, kova demektir. Mecazen rüşvet, torpil gibi gayrı meşru yollar için kullanılır. Bu ifadeyi hakimlere, devlete kova sarkıtmak olarak da düşünülebilir.
Kova su çıkarmak için kuyuya sarkıtılır. Mal da hakimlere lehte karar çıkarmak için verilir.
Oruçtan bahsederken birden adalet ve ticari uygulamalara geçti ayet. Neden? Çünkü orucu takva sahibi olmak için tutuyorduk. İşte ilk takva imtihanı. Camide itikaftayken takvalı olmak kolaydır ama iş ticarete biraz hileyle hakkından fazlasını kazanmanın kolay olduğu zamanda takvalı durmaya gelince zordur. Eğer Ramazanda takvayı kazandıysak bu bütün işlerimize yansıyacaktır.
“Tüdlü biha ila” ifadesini anlamak gerekir burda.
Edla hani kuyudan su çekmek için kovayı indirirsiniz ya o fiilin adıdır. Sonra kovayı yavaş yavaş çekersiniz yukarı.
Ya da bir hayvan yakalamak için bir kaba biraz yemek koyarsınız, o kabı iple bağlar uzağa yerleştirirsiniz. Yakalamak istediğiniz hayvan yaklaştıkça ipi çekersiniz... İşte “tüdlü biha ila“ budur.
Yani kural koyuculara, hüküm vericilere, hakimlere bu şekilde parayla yaklaşmayın. Daha Türkçesi rüşvet vererek onlardan faydalanmaya çalışmayın.
Eseme أثم :
إثْم ve أثَام kişiyi sevaptan geri bırakan/ hayırdan alıkoyan fiillerin adıdır. yavaşlık ve gecikme anlamını da içerir. آثِمٌ bir günahı yüklenen demektir. Resulullah (sav) bir hadislerinde إثْم in karşıtı olarak بِرٌّ kelimesini zikretmişlerdir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 48 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَر۪يقًا مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَأْكُلُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَمْوَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنَ zaman zarfı تَأْكُلُٓوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَاطِلِ car mecruru تَأْكُلُٓوا fiiline mütealliktir.
وَ vav-ı maiyyedir. تُدْلُوا muzari fiilini gizli اَنْ ’ le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel önceki kelamı kapsayan masdara matuftur. Takdiri, لا يكن أكل للأموال وإدلاء بها إلى الحكّام. (Parayı yiyen ve onu hakimlere veren olmayın) şeklindedir.
تُدْلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَٓا car mecruru تُدْلُوا fiiline mütealliktir. اِلَى الْحُكَّامِ car mecruru تُدْلُوا fiiline mütealliktir.
لِ harfi, تَأْكُلُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, sebebiyet bildiren mefulün lieclih olarak mahallen mansubdur.
تَأْكُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. فَر۪يقًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ اَمْوَالِ car mecruru فَر۪يقًا ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِالْاِثْمِ car mecruru تَأْكُلُٓوا fiilinin zamirinin mahzuf haline mütealliktir.Takdiri, متلبسين بالإثم (Günaha bürünerek) şeklindedir.
نْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette ilki vav-ı maiyye (وَ)’ den, ikincisi lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُدْلُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دلو ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
بَاطِلِ , sülâsi mücerredi بطل olan fiilin ism-i failidir.
حُكَّامِ , sülâsisi حكم olan ism-i fail حاكم ‘nin çoğuludur.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ۟ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
تَعْلَمُونَ۟ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَر۪يقاً مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette mütekellim Allah Teâlâdır. Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede istiare sanatı vardır. Yemek fiili harcamak anlamında müstear olmuştur.
الْبَاطِلِ; gayrı meşru demektir. Yetimlerin mallarını gayrı meşru yollarla yemeyin.
Bir önceki ayet oruç ile alakalıydı: Oruç insanın kendi malı ile ilgili bir durum, iç disiplindir. Var ama yemiyorsun. Bu ayette ise başkasının malına nasıl davranmamız gerektiği anlatılmaktadır.
لَا تَأْكُلُٓوا fiiline müteallik car mecrur بِالْبَاطِلِ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudus ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ cümlesinin تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ cümlesine atfedilmesindeki münasebet, izin verilmeyen bir iftar ile orucu bozmaya cesaret etmekten sakındırmaktır. Haram yemekten misal getirilmiştir. Dolayısıyla batıl ile mal yemek başka bir haram yemek üzerine atfedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ [Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin.] Allah Teâlâ’nın had ve ayetlerinden biri de birbirinizin mallarını Allah’ın helâl kılmadığı bir şekilde yememenizdir. İbn Uyeyne bu ayetin tefsiri hakkında şöyle demiştir: Her türlü kumar, doğru olmayan her türlü iş yani gasp, hırsızlık, rüşvet, çirkin kazançlar, fasit akitler ve hıyanet yoluyla kazanılan parayı yemeyiniz. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ cümlesindeki zamir, ayetin sonuna kadar müslümanların hepsi için umumidir. لَا تَأْكُلُٓوا fiili de nehiy manasında umumi olarak vaki olmuştur. Bu nehiy müslümanların hepsi için malların tamamındaki bütün yiyecekleri ifade etmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَر۪يقاً مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟ cümlesine dahil olan و , vav-ı maiyyedir. Gizli أنْ ‘le mansub olan cümle, masdar tevilinde لَا تَأْكُلُٓوا cümlesindeki mazmûn masdara atfedilmiştir. Yani; لا يكن أكل للأموال وإدلاء بها إلى الحكّام (Malları yiyen ve hakimlere yediren olmayın.) demektir.
تُدْلُوا kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlib sanatı vardır.
Masdar-ı müevvel, mansub muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
دلو , kova demektir. Mecazen rüşvet, torpil gibi gayrı meşru yollar için kullanılır. Bu ifade, hakimlere, devlete kova sarkıtmak olarak da düşünülebilir. Kova su çıkarmak için kuyuya sarkıtılır. Mal da hakimlere lehte karar çıkarmak için verilir.
فَر۪يقاً ‘daki nekrelik kıllet, muayyen olmayan cins ve umum ifade eder.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِتَأْكُلُوا فَر۪يقاً مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ cümlesi, mecrur mahalde olup masdar teviliyle تُدْلُوا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بِالْاِثْمِ car-mecruru, لِتَأْكُلُوا ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
تَأْكُلُوا - اَمْوَالِ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
لَا تَأْكُلُٓوا ve لِتَأْكُلُوا ibareleri arasında tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ [O malı hâkimlere götürmek sûretiyle] ifadesinin anlamının [O malın bir kısmını rüşvet kanalıyla kötü hâkimlere bırakmayın] şeklinde olduğu da söylenmiştir. Buna göre وَتُدْلُوا meczum olup, yasaklama kapsamına dahildir; اَنْ harfi takdir edilerek mansûb da olabilir. وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟ [Bile bile] yani bâtıl üzere olduğunuzu ve çirkinliğini bilerek. Çirkin olduğunu bile bile günah irtikâp etmek çok daha çirkindir; bunu yapan kınanmayı çok daha fazla hak eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ادلى بالمال ifadesi yani, su çekenin kovasını sarkıtarak ادلاء suya ulaşması gibi, (mallarınızı) hâkimlerin gönüllerini kazanmak için vesile (rüşvet) ) olarak kullanmayın. Menfaat sağlamak için rüşvet vermek, su çıkarmak için kuyuya kova sarkıtmaya (ادلاء) benzetilmiş ki bu istiâre-i mekniyye-i tahyiliyye olur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ١٨٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَسْأَلُونَكَ | sana soruyorlar |
|
| 2 | عَنِ |
|
|
| 3 | الْأَهِلَّةِ | hilallerden |
|
| 4 | قُلْ | de ki |
|
| 5 | هِيَ | onlar |
|
| 6 | مَوَاقِيتُ | vakit ölçüleridir |
|
| 7 | لِلنَّاسِ | insanlar için |
|
| 8 | وَالْحَجِّ | ve hac |
|
| 9 | وَلَيْسَ | ve değildir |
|
| 10 | الْبِرُّ | iyilik |
|
| 11 | بِأَنْ |
|
|
| 12 | تَأْتُوا | girmek |
|
| 13 | الْبُيُوتَ | evlere |
|
| 14 | مِنْ | -ndan |
|
| 15 | ظُهُورِهَا | arkaları- |
|
| 16 | وَلَٰكِنَّ | fakat |
|
| 17 | الْبِرَّ | iyilik |
|
| 18 | مَنِ | kişinin |
|
| 19 | اتَّقَىٰ | takvasıdır |
|
| 20 | وَأْتُوا | ve girin |
|
| 21 | الْبُيُوتَ | evlere |
|
| 22 | مِنْ | -ndan |
|
| 23 | أَبْوَابِهَا | kapıları- |
|
| 24 | وَاتَّقُوا | ve sakının |
|
| 25 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 26 | لَعَلَّكُمْ | umulur ki |
|
| 27 | تُفْلِحُونَ | kurtuluşa erersiniz |
|
Bizim duvara astığımız takvim gibi Rabbim gökyüzüne bir takvim yerleştirmiş Ay’ı. Biz bazen takvimin yaprağını koparmayı unutur, yanlış zamanda kalabiliriz ama ayın vakitleri şaşmaz.
Ayın halleri genel olarak vakitleri bilmeniz, işinizi gücünüzü bu vakitlere göre ayarlamanız için, ama özel olarak Hac içindir. Burada beklenen “oruç için” olmalıydı. Oruçtan bahsediyorduk çünkü. Bu bir Medeni suredir. Müslümanlar Medine’dedir. Müslümanların aklına bir ipucu düşürüyor Allah. Hac için Mekke’ye gitmek gerekiyor. Ama Mekke düşmanla dolu. Görev hac yapmak. Eğer siz hac yaparsanız bu İslamın da zaferi olacak. Mekke ve Allah’ın evi putlardan temizlenmiş olacak.
Yani ne zaman aya bakarsanız bu görevinizi hatırlayın. Zaman geçiyor ve tamamlamanız gereken bir görev var. Sahabenin aya bakışını değiştiriyor ayet.
Farklı dinlerden insanlar bir arada yaşadıklarında birbirlerinin bazı geleneklerini de kendi dinlerine katıyorlar maalesef. Farklı farklı dinlerin putları Mekkedeydi biliyorsunuz ve Mekke hem bir ticaret hem de dini merkezdi. Şöyle batıl bir inançları vardı, eğer evden hac ziyareti niyetiyle çıktıysa ama bir eşyasını unuttuğu için eve geri dönmesi gerektiyse evlere ön kapısından girmiyorlar, bunun uğursuzluk getireceğine inanıyorlardı ve arka kapısından giriyorlardı. İyilik bu değildir diyor Allah. ”ve lakinnelbirra menitteqa” iyiliğin ne olduğunu daha önce açıklamıştım dön ona bak ey kulum.
Tekraren “evlere kapılarından girin” denmesi aslında “meselelere doğru yaklaşın” demektir.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ
Fil cümlesidir. يَسْـَٔلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنِ الْاَهِلَّةِ car mecruru يَسْـَٔلُونَكَ fiiline mütealliktir.
قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavl, هِيَ مَوَاق۪يتُ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mensubdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مَوَاق۪يتُ haberi olup damme ile merfûdur. لِلنَّاسِ car mecruru مَوَاق۪يتُ ‘ nun mahzuf sıfatına mütealliktir. الْحَجّ atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.
الْاَهِلَّةِ ; hilâl kelimesinin çoğuludur. Buna bu ismin verilmesi, halkın hilâli görmesiyle seslerini yükseltmelerinden ötürüdür. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
الْبِرُّ kelimesi لَيْسَ ’ nin ismi olup damme ile merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. اَنْ ve masdar-ı müevvel zaid بِ harf-i ceriyle لَيْسَ ’ nin haberi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَأْتُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْبُيُوتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ ظُهُورِهَا car mecruru تَأْتُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
و atıf harfidir. لٰكِنَّ istidrak harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder. Bazı müfesirlere göre لٰكِنَّ ‘de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
الْبِرَّ kelimesi لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Muzâf mahzuftur.Takdiri, ذا البرّ (İyilik sahibi) şeklindedir. مَنِ müşterek ism-i mevsûl لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اتَّقٰىۚ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اتَّقٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقٰى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقى ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت ' ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. أْتُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْبُيُوتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ اَبْوَابِ car mecruru أْتُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اتَّقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُفْلِحُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تُفْلِحُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
تُفْلِحُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi فلح ’dir.
İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
‘İstemek’ manasındaki سْـَٔل fiili, عَنِ harfi ceriyle kullanıldığında, sormak anlamına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Burada da yine mal ile ilgili olan hac ibadetinden bahsedilmektedir.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِ [Hilaller hakkında soru sorarlar.] Aslında onları ilgilendirmeyen konuda sorular sormuşlardır. Burada verilen evapla soru sorma adabı da gösterilmiştir.
Araplar ayın büyüyüp küçülmesi gibi halleri ve bazı tarihleri uğurlu, uğursuz diye yorumluyorlarmış. Burada onun hakkında da soru sorulmuş olabilir.
قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ
Ayetin ikinci cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجّ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لِلنَّاسِ car mecruru مَوَاق۪يتُ ‘ nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
هِيَ مَوَاق۪يتُ [onlar vakitlerdir] ibaresinde aklî mecaz vardır. Hilal, vakte isnad edilmiştir. Hilal vakit değil, vaktin ölçütü veya işaretidir.
Önceki cümlede الْاَهِلَّةِ şeklindeki cemi kelime, bu cümlede هِيَ ile belirtilerek cemiden müfrede geçilmiş, iltifat sanatı yapılmıştır.
مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجّ [İnsanlar ve hac için vakit ölçüleridir.] لِ sebep içindir. Yani muzâf takdir edilerek لِفائِدَةِ النّاسِ (insanların faydası için) veya لِأعْمالِ النّاسِ (insanların amelleri için) dir. Kelamın vakte ihtiyaç duyan bütün amelleri içermesi için hilaller ile vakitli olan ameller zikrolunmamıştır. Hac kelimesinin insanlar üzerine atfedilmesi ihtimam için umum üzerine hususun atfı kabilindendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَيْسَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Tekit ifade eden zaid بِ harfinin dahil olduğu masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا cümlesi, masdar tevilinde لَيْسَ ’ nin haberidir.
Masdar-ı müevvel, müsbet mansub muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayette hakîm üslubu denilen sanat vardır. Evlere arkadan girmek cinsel ilişkiden kinaye olarak da yorumlanmıştır.
Bu sanatta mütekellim, muhatabın bir sorusu veya sözü üzerine kullandığı kelimelerden birini farklı bir konumda kullanır. Bu sanatı “muhatabın sözünü başka bir vecihle tasdiklemek” şeklinde de tarif etmişlerdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)
وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰى cümlesi, atıf harfi وَ ‘la وَلَيْسَ الْبِرُّ cümlesine atfedilmiştir.
İstidrak manasındaki, tekid ifade eden لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
لٰكِنَّ ’nin haberi konumunda gelen müşterek ism-i mevsûl مَنِ ‘in sılası olan اتَّقٰى cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, sıla cümlesine dikkat çekerek tazim ifade etmiştir.
Akıllı varlıklar için kullanılan ism-i mevsûl مَنِ ‘in الْبِرُّ ‘ya isnadı aklî mecaz sanatıdır. Takvalı kimse sanki الْبِرُّ ‘in kendisi olmuştur. Aynı zamanda cümlede tecessüm sanatı vardır.
الْبِرَّ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا cümlesi ile وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Hilâlle ilgili sorulan soruya hilâlin hac vakitlerinin ölçüsü olduğu cevabı verildikten sonra konu hac mevzusuna gelmişken onların hac ibadeti sırasında kulluk adına yapmış oldukları yanlış davranışa ve olması gereken takvaya لَيْسَ الْبِرُّ diye başlayan kısımda istiṭrât edilmiştir.
Ayette onların sorusu önce ip gibi olan hilâlin büyüyerek yarımay ve dolunay olması hakkında iken sorularına beklemedikleri bir şekilde ayın fonksiyonlarıyla cevap verilmiştir. Bu ayet uslûbu’l-ḥakîm için örnek teşkil etmektedir. Uslûbu’l-ḥakîm sanatında muhatabın sorduğu hilâlle ilgili soruda arzu ettiği cevabın verilmesinin onun için önemi, verilen cevaptan daha değerli değildir.
الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰى kısmında mastar olarak لٰكِنَّ ‘nin ismi olan الْبِرَّ kelimesinden haber veren مَنِ , aslında mubâlağalı bir kullanıma sahiptir. Zira ولكن البر من امن veya و لكن ذا البر من امن takdirindeki bu ayette yapılan hazifle iyilik bizzat takvalı olan kimsenin kendisi haline gelmiş ve mubâlağa anlamı kazanmıştır. Bazı müfessirler akıllı varlıklar için kullanılan zamir ve ism-i mevsûllerin akılsız varlıklar için kullanılmış olmasını da mubâlağadan saymışlardır. (Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Hasan Uçar Doktora Tezi)
Burada mecazî isnad olduğu da söylenebilir. الْبِرُّ kelimesi mahzuf bir ذا isminin muzâfun ileyhidir. Dolayısıyla failiyye veya mef'ûliyye alakasıyla haber asıl mübtedasına isnad edilmemiştir. Bu nisbetlerde bir kelime hazfedilmiş diye kabul edilirse hazif mecazı diye de isimlendirilir.
وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا [İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir.] Cümlenin zahiri, baş kısmında zikredilenlerle uyumsuz gibi görünmektedir. Bir görüşe göre bu ikisi farklı olaylardır, ancak ikisi aynı anda vaki olduğu için ayet-i kerime ikisi hakkında aynı anda nazil olmuştur. Kaffâl şöyle demiştir: Allah Teâlâ haccın vakitleri olan hilaller ile ilgili konuyu, bazı insanların hac ile ilgili olarak değiştirdikleri vakitlerle ilgili hüküm ile birleştirmiş, ardından evlere arkasından girilmemesini zikretmiştir. Hz. Peygamber’e ihsârın (İhsâr: Hac veya umre için ihrama girdikten sonra bunların tamamlanmasını engelleyen bir durumun ortaya çıkmasıdır. çev.) gerçekleştiği Hudeybiye umresinde sorulan soruya işaret edilmiş ve hac hükümleri ve onlarla alakalı konulara bağlanmıştır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Şayet “Bu ifadenin, öncesiyle irtibatı nedir?” dersen, şöyle derim: Sanki onların hilallerden ve bu hilallerin eksilip tamamlanmasının hikmetinden sual etmeleri esnasında kendilerine; “Malumdur ki, Allah Teâlânın yaptığı her şey mutlaka erişilmez bir hikmet ve kulları için bir maslahattır. Şu halde bunu (bu kozmik hadiseyi) sormayı bırakın da, nazarınızı yapmakta olduğunuz ve de iyilik türü bir şey olmadığı halde iyilik sandığınız tek bir konuma yoğunlaştırın” denmiş gibidir. Bu ifadenin, o hilallerin hac için birer vakit ölçüsü oldukları zikredildiği için istitrat (yani aslî konunun hemen ardından ilintili başka bir konuya geçiş yapma; parantez açma) tarzı üzere getirilmiş olması da caizdir. Çünkü bu, onların hacla ilgili fiillerindendi. Yine bunun onların suallerini tersyüz etmek ve bu durumlarının evin kapısını bırakıp da arkasından girenin durumuna benzediğini ortaya koymak için temsilî bir anlatım olması da muhtemeldir. Buna göre mana; “Aksi sorular sormanız hususundaki sabit durumunuz ne iyilik sayılır ne de yakışık alır. Asıl iyilik, bundan sakınıp uzak duran ve bu tür şeylere cüret etmeyen kimsenin iyi fiilidir” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ
وَ , istînâfiyye, cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ cümlesiyle, تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Aynı üsluptaki وَاتَّقُوا اللّٰهَ cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
أْتُوا - تَأْتُوا ve اتَّقُوا - اتَّقٰىۚ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَا cümlesi لَيْسَ الْبِرُّ cümlesi üzerine matuftur. İnşâ cümlesi inşâ manasında olan haber cümlesi üzerine atfedilmiştir. Çünkü لَيْسَ الْبِرُّ cümlesi nehiy manasındadır. Emrin nehiy üzerine atfedilmesi gibi olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hac malum aylarda yapılır. Araplar yaptıkları nesî (yani kamerî takvimin şemsî takvime uyarlanmasıyla takvime yapılan müdahale) işlemi ile haccın vaktini değiştiriyorlardı. Allah Teâlâ “Evlere arkalarından girmeniz iyi bir kişinin işi değildir.” buyurmuştur. Bu; zamanı dışında hac yapmaktan istiaredir. [Evlere kapılarından girin] yani hac ibadetini vaktinde yerine getiriniz. Bu, dilde bilinen bir kullanımdır. “Falanca bir işe yanlış tarafından geldi.” denilir.
وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ [Evlere kapılarından girin.] Eğer burada وَ harfi yerine فَ harfi kullanılsaydı da anlam düzgün olur, فَ takip ifade ederdi. Burada وَ harfinin kullanılması فَاتْركُوا ذلِكَ وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَا (Artık bunu bırakın ve evlere kapılarından girin.) cümlesinde görüldüğü gibi öncesinde فَاتْركُوا ذلِكَ [Artık bunları bırakın] şeklinde başında فَ harfi olan mahzuf bir cümlenin bulunmasındandır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تُفْلِحُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ ١٩٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَاتِلُوا | ve savaşın |
|
| 2 | فِي |
|
|
| 3 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah |
|
| 5 | الَّذِينَ | kimselerle |
|
| 6 | يُقَاتِلُونَكُمْ | sizinle savaşan(lar) |
|
| 7 | وَلَا |
|
|
| 8 | تَعْتَدُوا | aşırı gitmeyin |
|
| 9 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 10 | اللَّهَ | Allah |
|
| 11 | لَا |
|
|
| 12 | يُحِبُّ | sevmez |
|
| 13 | الْمُعْتَدِينَ | aşırı gidenleri |
|
Hacdan, önkapıdan arka kapıdan bahsedilirken konu savaşa geldi! Neden diye düşünebilirsiniz.
Tamam hac yapıcaz ama Mekke işgal altında. Önce Allah yolunda savaşıp müşriklerden ve putlardan temizlenmeli ama bunu yaparken haddi aşmamalı.
Bedir Savaşı öncesi zihinsel hazırlık ayetidir bu ayetler.
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَاتِلُوا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru قَاتِلُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُقَاتِلُونَكُمْ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يُقَاتِلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
و atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْتَدُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Kelbî şöyle demiştir: ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ [Allah yolu] Harem-i Şerîf’tir. الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ [Size karşı savaş açanlara] ifadesi ile Kureyş kastedilmiştir. Eğer size mani olurlarsa siz de onlarla savaşın demektir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
قَاتِلُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَعْتَدُواۜ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عدو ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olarak fetha ile mansubdur. لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ cümlesi, اِنَّ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. الْمُعْتَد۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُعْتَد۪ينَ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ
Ayette وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ , ihtimam için, mef’ûl olan الَّذ۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir
Mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan يُقَاتِلُونَكُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَلَا تَعْتَدُوا cümlesi atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubundan nehiy üslubuna iltifat sanatı vardır.
مفاعلة babındaki قَاتِلُوا - يُقَاتِلُونَ fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin sonunda müştakının zikredildiği تَعْتَدُوا fiilinde irsâd sanatı vardır.
Allah yolunda savaşmak, Allah’ın sözünü yüceltmek ve dini galip kılmak için cihat etmektir. [Sizinle savaşanlarla] engellemeye kalkışanlarla değil de, sizinle doğrudan savaşa tutuşanlarla [savaşın!]. Bu manaya göre ayet, [Ama müşrikler nasıl (haram -helal gözetmeden) topluca sizinle savaşıyorlarsa, siz de onlarla topluca savaşın] (Tevbe 9/36) ayetiyle neshedilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafz-ı celâl müsnedün ileyh, يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ cümlesi müsneddir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
الْمُعْتَد۪ينَ - تَعْتَدُواۜ kelime arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يُحِبُّ - قَاتِلُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Müslümanlar için kendileriyle savaşanlardan olan kimselerle Harem mıntıkasında ve haram ayda savaşmaları genel bir ifadeyle ortaya konmuş ve bu konuda kendilerinden vebal kaldırılmıştır. Savaşı ilkin siz başlatarak veya kadınlar, ihtiyarlar, çocuklar ve aranızda anlaşma bulunanlar gibi kendisiyle savaşmanız yasak olan kimselerle savaşarak, yahut müsle yaparak geride kalanlara ibret olmak üzere insan bedeninden parçalar kopararak, ya da barışa davet etmeksizin ansızın baskın yaparak [haddi aşmayın!] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ sözü, haddi aşanlara karşı bir uyarıdır.( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا تَعْتَدُوا [Fakat haddi aşmayın.] Harem sınırları içinde, hem de ihramlıyken savaşı ilk başlatan siz olmayın. [Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.] Allah haddi aşanlar için iyilik dilemez ve onları dostları kabul etmez.(İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وقاتِلُوا cümlesi 189. Ayetteki ولَيْسَ البِرُّ [Birr … değildir] cümlesine matuftur. Efendimize 6. yıldaki kaza umresine hazırlık yapması için ve müslümanların müşriklerin ihanetine hazırlıklı olması için istidrad olarak gelmiştir. Bu; الَّذِينَ يُقاتِلُونَكُمْ [Size savaş açanlar] sözüyle bahsedilen savunma amaçlı bir savaştır, ve bu ayet, savaş hakkında nazil olan ilk ayettir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah yolunda savaş da edin, اَلَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُم o kimselerle ki, sizinle fiilen savaşıyor veya savaşacaktır. Allah yolunda savaş, hak din uğrunda sırf i'la-yı kelimetullah (Allah kelamını üstün getirmek) için cihad demektir ve bu husus, savaşın meşru olması için ف۪ى سَبِ۪يلِ اللّٰهِ “Allah yolunda” olmak üzere iyi bir niyetin lüzumunu ifade etmektedir. “Mufâale babı” fiilin önce fail, sonra mef'ûlden meydana geldiği hususunda açık olduğu için, اَلَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ “sizinle savaşanlar” sözü harp ve öldürmeye taarruzun, düşman tarafından olmasını bildirdiğine göre, bu emrin, yalnız müdafaayı meşru kıldığı ve bundan dolayı, وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ [Onları nerede yakalarsanız öldürün.] (Bakara, 2/191), وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَآفَّةً [Müşriklerle topyekün savaşın.] (Tevbe, 9/36) emirleriyle neshedilmiş bulunduğu, yukarıdaki şekilde nakledilmişse de قَاتِلُوا [savaşın] fiili de aynı babdan olduğu için bu noktada bir çelişki şüphesi bulunacağından birini veya her ikisini sırf iki kişi arasında müşareket manasına yorumlamak gerekir. Bu mana ile bilfiil çarpışmak, taarruz ve müdafaadan daha genel olur. Nitekim Ebu Hayyan tefsirinde. اَلَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ [sizinle savaşanlar] ifadesinin zahiri, “Doğrudan veya müdafaa şeklinde haklı olarak savaşı yerine getirmek demektir.” (Ebu Hayyan, el-Bahru'l-Muhit, II, 65) diye taarruz veya müdafaadan daha genel olduğu gösterilmiştir. Bir de muzari fiilin geleceğe ihtimali de vardır. Bu durumda: يُقَاتِلُونَكُمْ ‘’savaşa ehliyet ve kudreti olup da harp edecek halde bulunanlar’’ demektir. Bu mana, Hz. Ebu Bekir'den ve Ömer b. Abdülaziz'den rivayet edilmiştir. Bunda birincisi, öncelikle sabit olur. Genel manada müştereklik veya genel manada mecaz lazım gelmez. Birincisinde kuşatanlar veya harp ilan edenler hariç kalır. İkincisinde bunlar da girer. Harp ilan etmeyen veya kadın, çocuk, çok yaşlı, manastırdaki rahipler gibi çoğu zaman harp etme kudretine sahip olmayanlar hariç kalır. Bunlarla savaş caiz olmaz. Son emirlerde de durum böyledir. O halde bu iki manaya da ihtimali olan bu ayet mensuh değildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Sayfadaki ayetlerin son kelimelerinin fasılalarındaki و- نَ , ي - نَ harfleriyle oluşan ahenk, diğer sayfalarda olduğu gibi son derece dikkat çekicidir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Sevgili Nefsim;
Dünyalık ne varsa, seven parçam. Atsam bumerang misali geri gelirsin, satsam alanın bulunmaz. Birbirini seven ama devamlı kavga eden kardeşler, belki de eşler gibiyiz. Ne seninle, ne de sensiz oluyor. İstediğini yapsam, doymak bilmezsin. Dünyamı ve ahiretimi kazanma umuduyla, bitmek bilmeyen bir mücadele içindeyiz.
Merak etmeyi seven nefsim. Gel, seninle bir antlaşma yapalım. Hayatın her alanına hükümleriyle sınır getiren ve aşırılıktan sakınmamızı emreden Rabbimize itaat edelim. Ve bu işin de ortasını tutturalım.
Sırf merak etmekle kalsan yine iyi ama dilimize söylettiklerinle de başımızı derde sokuyorsun. Hadi, dünyalık meselelerin peşinden koşuyorsun. Onu anladık diyelim. (Anlamayalım, ona da bir dur diyelim ama bugünkü meselemiz başka..)
Elimden geldiğince en kibar şekilde ifade etmeye çalışacağım. İnsanların yapmaya çalıştığı nafile ibadetleri yapma sebeplerinden, sanane! O, neden Ramazan dışında oruç tutuyormuş? Belki keffaret, belki sünnete riayet, belki de kaza oruçlarını tutuyor. Sanane! Bu, farz namazları dışında, bu kadar ne namazı kılıyormuş? Şu, neden tesettürünü takvayla süslemeye çalışıyormuş? Namahrem ortamlara niye gitmiyormuş? İşin en doğrusunu o mu biliyormuş? Ne ima ediyormuş? Sana ne! Bize ne!
Allahım! Beni ilgilendirmeyen meselelere burnumu sokmaktan,
Konuşmuş olmak için dilimi kullanmaktan,
Başkalarının yaptıklarını ve yapmadıklarını zorla sorarak öğrenmekten,
Yaptıkları iyiliklere burun kıvırmaktan ve yanlışlarına ‘şaşırmadım’ gibi tepkiyle büyüklenmekten,
Nefsimden,
Nefsimin isteklerine ve merakına köle olmaktan,
Nefsimin beslediği dünyalık heveslerimden,
Nefsimin şerrinden,
Ve yine nefsimden,
Sana sığınırım.
Allahım, beni bir an bile nefsimle başbaşa bırakma.
(Hiç yüzünü asma, Allah’ın izniyle daha çok mektup yazacağım sana.)
Allah’a emanetsin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji