2 Nisan 2024
Bakara Sûresi 182-186 (27. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 182. Ayet

فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفاً اَوْ اِثْماً فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟  ١٨٢


Vasiyet edenin hataya meyletmesinden ve günaha girmesinden korkan bir kimse, (tarafların) aralarını düzeltirse ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَنْ her kim de
2 خَافَ korkar da خ و ف
3 مِنْ -den
4 مُوصٍ vasiyyet eden- و ص ي
5 جَنَفًا hata(sından) ج ن ف
6 أَوْ veya
7 إِثْمًا günah(ından) ا ث م
8 فَأَصْلَحَ ve düzeltirse ص ل ح
9 بَيْنَهُمْ aralarını ب ي ن
10 فَلَا yoktur
11 إِثْمَ günah ا ث م
12 عَلَيْهِ ona
13 إِنَّ elbette
14 اللَّهَ Allah
15 غَفُورٌ bağışlayandır غ ف ر
16 رَحِيمٌ esirgeyendir ر ح م

فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفاً اَوْ اِثْماً فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ

 

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. خَافَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِن مُّوص  car mecruru  خَافَ  fiiline müteallik olup, mukadder  ي  üzere kesra ile mecrurdur. Mankus isimdir.

جَنَفًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. أَوۡ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. إِثۡما  atıf harfi  أَوۡ  ile makabline matuftur.  أَصۡلَحَ  atıf harfi  فَ  ile  خَافَ  fiiline matuftur.

أَصۡلَحَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بَیۡنَ mekân zarfı  أَصۡلَحَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمۡ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَاۤ  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder.

إِثۡمَ  kelimesi  لَاۤ ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. عَلَیۡهِ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. 

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir: 

a) Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) irab edilir. Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أَصۡلَحَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صلح ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

مُوصٍ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâli  اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ  kelimesi  اِنّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ۟  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır.Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفاً اَوْ اِثْماً فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ 

 

فَ , istînâfiyye, şart harfi olan  مَنِ  mübtedadır. Şart cümlesi olan  مَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفاً اَوْ اِثْماً , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

Haber konumundaki  خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفاً اَوْ اِثْماً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  خَافَ  fiiline müteallik olan  مِنْ مُوصٍ  car-mecruru konudaki önemine binaen, mef’ûl olan  جَنَفاً ‘e takdim edilmiştir.

Muhayyerlik ifade eden  اَوْ  atıf harfiyle  جَنَفاً ‘e atfedilen  اِثْمَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Atıf sebebi tezayüftür. 

جَنَفًا - إِثۡما  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Kelimelerdeki nekrelik herhangi bir manasında cins ifade eder.

Aynı üslupta gelen  فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَ  karinesiyle gelen  فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِ  şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden  لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اِثْمَ , cinsini nefyeden لَا ’nın ismidir. Haberi mahzuftur. Car mecrur  عَلَيْهِ , bu mahzuf habere mütealliktir.  لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

فَ  ve  إِثۡمَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

جَنَفًا  vasiyet konusunda yanılmak suretiyle haktan meyletmek, başka bir şeye yönelmek, demektir,  إِثۡما  sırf zulmetmek, haksızlık yapmak için bilerek yan çizmek demektir. فَأَصۡلَحَ بَیۡنَهُمۡ  kendi lehlerine vasiyet yapılanlar demek olup bunlar da, ana baba ve akrabalardan meydana gelirler. İşte bunlar arasında şeriat ölçüleri içerisinde aralarını bulmaktır. فَلَاۤ إِثۡمَ عَلَیۡهِۚ [Ona bir günah yoktur.] buyurulmuştur. Çünkü bu kimsenin yaptığı değişiklik batıl ve yanlış olan bir şeyi hakka dönüştürmek, hak olanı gerçekleştirmektir. Bu açıdan bir vebal altına girmez. Önce hakkı değiştirip batıla yönelenleri anlatması ve sonra da batılı tekrar eski durumuna, yani hakka getirmesini, hakka dönüştürmesini zikretmesi her değiştirmenin ya da tebdilin vebal ya da günah olmadığını göstermek ve bildirmek içindir. Bu bilinsin diyedir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd , İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ  [ıslah ederse] ayeti, خَافَ  [korkar] ayetine atfedilmiştir. Burada kinaye yoluyla mirasçılar kastedilmektedir. Onların açıkça zikredilmemesi, anlamın bilinmesi dolayısıyladır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

 

 اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek içindir.

Allah’ın  غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ  ile, haberdeki mübalağa sıygalarıyla, celâl ve kemâl ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. Bunları söylememin sebebi, bu fasılanın şibhi kemâl-i ittisâl yolu ile öncesindeki manayı tekid ederek gelmesidir. Zira öncesindeki manalar bu şekilde bir müjdeleme ihsanının sebebini merak ettirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)

Önceki ayetin aksine bu ayette, haktan sapma olduğu düşünülen vasiyeti hayra değiştirmenin mübah oluşu zikredilmiştir. Çünkü bu mübahtır ve itaattir. Ayetin sonunda da Allah’ın çok affedici ve merhametli oluşu zikredilmiştir. Zira günah işlemek affedilmeyi gerektirir. بَدَّلَ [değiştirmek] günah olan şeyle aynı cinsten olur. غَفُورٌ  ismiyle Allah’ın günahları çok affedici olduğuna işaret edilmiştir. Sonra da Allah’ın Rahîm olduğu zikredilmiştir. Kendisine itaat edene merhametli olması mağfiret babındandır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1324)

“Allah Teâlâ vasîlerin arasını ıslah gayesiyle vasiyeti düzelten için gafûrdur, vasîlerin arasını ıslah etmekten korkan için de rahîmdir. Yani Allah Teâlâ, vasiyetle alakalı olarak ilgililerin arasını düzelten kişiye de, bundan kaçınan kişiye de son derece lütufkardır.(Keziban  Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)

Bakara Sûresi 183. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ  ١٨٣


Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا iman eden ا م ن
4 كُتِبَ yazıldı ك ت ب
5 عَلَيْكُمُ sizin üzerinize de
6 الصِّيَامُ oruç ص و م
7 كَمَا gibi
8 كُتِبَ yazıldığı ك ت ب
9 عَلَى üzerine
10 الَّذِينَ kimseler
11 مِنْ
12 قَبْلِكُمْ sizden önceki(ler) ق ب ل
13 لَعَلَّكُمْ umulur ki siz
14 تَتَّقُونَ korunursunuz و ق ي

Bu ayetle oruç farz olmuştur.

Sıyam, bir şeyden kendini tutmak demektir. Istılah olarak gündüzleri niyetle beraber orucu bozan ve çoğu nefsin istekleri olan belli hallerden kendini alıkoymaktır. (Ebussuûd Tefsiri)

Umulur ki takvalı olursunuz şeklindeki ayetin fasılası, ulemaya göre takvalı olmanız için oruç size farz kılındı şeklinde anlaşılır. O halde günahlardan çok sakınmak için orucu çoğaltmalıyız. Bu vesileyle nafile oruçlara hayatımızda ne kadar yer verdiğimizi gözden geçirelim inşaallah.

Oruç takva sahibi olmanın sebeplerinden biri çünkü nefsimizi temizler. Nefsimize hakim olmayı kolaylaştıran bir alışkanlıktır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Nidanın cevabı  كُتِبَ عَلَيْكُمُ ‘dür.

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

 كُتِبَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  عَلَيْكُمُ  car mecruru  كُتِبَ  fiiline mütealliktir.  الصِّيَامُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. 

كَ  harf-i cer ve teşbih harfi olup misli manasındadır. ما  ve masdar-ı müevvel, كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri,  كُتِبَ كَتْبًا مثلَ كَتْبه (Bu hüküm gibi bir hüküm farz kılınmıştır.) şeklindedir. 

كُتِبَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو dir. ٱلَّذِینَ cemi müzekker has ism-i mevsûl  عَلَى  harf-i ceriyle  كُتِبَ  fiiline mütealliktir. مِن قَبۡلِكُمۡ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


 لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

 

İsim cümlesidir. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كُمۡ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَتَّقُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَتَّقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

تَتَّقُون  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي  ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي  fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت ' ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.  

Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.


يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

Nidanın gayesi; nida edilene önemli bir şeyi haber vermektir. Onun için çoğunlukla nidayı emir, nehy, istifham, şer‘î bir hüküm vs. gibi önemli şeyler takip eder.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. iman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Nidanın cevap cümlesi olan  كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَيْكُمُ , ihtimam için, naib-i fail olan  الصِّيَامُ ‘ya takdim edilmiştir

Teşbih harfi  ك  sebebiyle mecrur mahaldeki  مَا  masdar harfi ve sılası masdar tevilinde, mahzuf mef‘ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri: … كتابة ككتابته على من قبلكم (Sizden öncekilere yazıldığı gibi yazmak) şeklindedir.

Masdar-ı müevvel olan  كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki  الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûlü, başındaki  عَلَى  harf-i ceriyle كُتِبَ  fiiline mütealliktir. Sılası mahzuftur. Car mecrur  مِنْ قَبْلِكُمْ  , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayette teşbih sanatı vardır. Teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Farza benzerlikle kastedilen, orucun niteliği değil aslıdır.

كُتِبَ  fiili konudaki önemine binaen tekrarlanmıştır. كُتِبَ  ve  ٱلَّذِینَ ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

كُتِبَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)  

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. 

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada, bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

Buradaki benzetme mahiyet bakımından değil farz oluş bakımındandır. Yani oruç sizden önceki ümmetlere de size de farz kılındı demektir. Bu teşbihe "mürsel-mücmel" teşbih denir.(Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1325)

ٱلصِّیَام ‘ın  ال  ile marifeliği ahdi zihnidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Oruç anlamındaki  ٱلصِّیَامُ  kelimesi şeriat dilinde, niyet etmek suretiyle gündüz alışılmış olan şeylerden imsak, yani iftar etmemek suretiyle uzak durmak anlamındadır. Alışılagelen şeyler de, canın çektiği şeylerdir. Bu, müminlerin avamının orucudur. Havassın, yani seçkin kişilerin orucu ise, kendisini yasaklanan tüm şeylerden uzak tutmaktır. Ehassu’l-havâsın, yani daha seçkin kişilerin orucu ise Allah'tan başkasından imsak, yani uzak durmaktır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Her ne kadar bütün ibadetler yalnızca Allah'ın ise de orucu kendi zatına tahsis etmesi diğer ibadetlerden onu farklı kılan şu iki sebep dolayısıyladır:

1- Oruç nefsin hoşuna giden şeyleri ve arzularını sair ibadetlerden daha ileri derecede engelleyicidir.

2- Oruç kul ile Rabbi arasında bir sırdır. Bu ancak Allah'a ayan olur. Bundan dolayı oruç Allah'a has bir ibadet olarak sözkonusu edilmiştir. Sair ibadetler ise açıktan yapılır. Kul, belki bunları görsünler ve riyakârlık olsun diye de yapıyor olabilir. O bakımdan oruç diğer ibadetler arasından Allah'a özellikle tahsis edilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)


 لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ nin haberi olan  تَتَّقُونَ nin  muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

Ta’lil cümleleri anlamı açıklamak, zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

‘Umulur ki’ anlamında olan  لَعَلَّ  harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) 

لعل  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Söz konusu ayette "Umulur ki takvaya eresiniz" buyrulmuş, fakat bunun yerine "Umulur ki ibadet edersiniz" denmemiştir. Oysa öyle denmesi, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım." mealindeki ayete de uygun düşerdi. Fakat ibâdetin vücub ve lüzumunu daha kuvvetli olarak ifade etmek için ibâdet yerine takva kullanılmıştır. Çünkü takva ibâdet edenin hedefi ve son gayretidir. Şu hâlde eğer takva onun üzerine lâzım ise ondan aşağısı elzem, edası ehven olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Dikkat ediniz; ayette  لَعَلَّكُمْ  buyuruluyor. Bu ise ümit ifade eder. Bu şekilde de korunmanız bir kuvvetli ümit olarak gösteriliyor da, "korunacağınızdan emin olunuz" denilmiyor. Çünkü ilâhî iradeyi hiçbir şey şarta koşamaz. Siz ibadetinizle onu korumaya mecbur edemezsiniz. Ubudiyet (kulluk) kanunu çoğunluğa ait bir kanundur. Asıl koruyacak olan Allah'ın lütfu ve rahmetidir. İbadet ilk önce yaratılışınızın, terbiyenizin bir teşekkürüdür. Bunun Allah'ı mecbur edecek, minnet altında bırakacak bir gerektirici kudreti yoktur ve zaten Allah'ın layık olduğu şükür ve kulluğu kâmil bir şekilde eda da edemezsiniz. Şu halde "ibadet ediyoruz" diye her sonuçtan emin olmayınız, ancak ümitvar olunuz ve ümidinizi Allah'tan başkasına bağlamayınız ve Allah'ı tanımak için yaratılışınıza ve terbiyenize bakınız. O zaman bilirsiniz ki, bir yaratıcınız ve Rabbiniz var. Hem sizi ve hem sizden öncekileri yaratan O'dur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Bakara/21)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ  [Ey iman edenler, oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı] yani Âdem'den beri peygamberlere ve ümmetlere demektir. Bunda hükme tekid, fiile teşvik ve nefse tatmin vardır. Ayette geçen  الصوام  lügatte, kendini gönlün çektiği şeyden tutmaktır. Şeriatta ise orucu bozan şeylerden gün boyu çekinmektir. Çünkü onların çoğu nefsin çektiği şeylerdir. [Günahlardan korunasınız diye] çünkü oruç günahların başlangıcı olan şehveti kırar. Nitekim aleyhisselâm Efendimiz: ‘’Evlenemeyen de oruç tutsun, çünkü oruç onun için bir engelleyicidir’’, buyurmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Çünkü oruç şehveti kırar, nefsin heveslerini mağlub eder. Azgınlıktan, kötülükten meneder. Dünyanın âdi lezzetlerini, makam ve yükselme davalarını küçük gösterir, hayatın lezzetini tattırır, kalbin Allah'a bağlılığını artırır, ona bir meleklik zevki ve saflığı bahşeder.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)   

Ayette geçen, الصيام  kelimesi, الصوام  fiilinden masdardır. Maksat ramazan ayında tutulan oruçtur. كُتِبَ  kelimesi farz kılındı, demektir. كَمَا كُتِبَ “Yazıldığı gibi ...yazıldı. “ Bu ifade mahzuf bir masdarın sıfatıdır. عَلَى ٱلَّذِینَ مِن قَبۡلِكُمۡ  ifadesi, Hz. Âdem (a.s)’den itibaren sizin zamanınıza kadar bütün peygamberlere ve ümmetlerine de farz kılınmıştır demektir. Çünkü oruç, oldukça eskiye dayanan bir ibadettir. Buradaki teşbihin yani benzetmenin sebebi, eski ümmetlerin hepsinin de günlere dayalı oruç ibadetiyle mükellef bulunmaları itibariyledir.(Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Ayetin bu son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bakara Sûresi 184. Ayet

اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  ١٨٤


Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir.Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَيَّامًا günlerdir ي و م
2 مَعْدُودَاتٍ sayılı ع د د
3 فَمَنْ kim
4 كَانَ olursa ك و ن
5 مِنْكُمْ sizden
6 مَرِيضًا hasta م ر ض
7 أَوْ veya
8 عَلَىٰ
9 سَفَرٍ seferde س ف ر
10 فَعِدَّةٌ sayısınca tutar ع د د
11 مِنْ -de
12 أَيَّامٍ günler- ي و م
13 أُخَرَ başka ا خ ر
14 وَعَلَى ve (lazımdır)
15 الَّذِينَ kimselerin
16 يُطِيقُونَهُ ona (güç) dayanan(lar) ط و ق
17 فِدْيَةٌ fidye vermesi ف د ي
18 طَعَامُ doyuracak ط ع م
19 مِسْكِينٍ bir yoksulu س ك ن
20 فَمَنْ artık kim
21 تَطَوَّعَ gönülden ط و ع
22 خَيْرًا bir iyilik yaparsa خ ي ر
23 فَهُوَ o
24 خَيْرٌ hayırlıdır خ ي ر
25 لَهُ kendisi için
26 وَأَنْ ve
27 تَصُومُوا oruç tutmanız ص و م
28 خَيْرٌ daha hayırlıdır خ ي ر
29 لَكُمْ sizin için
30 إِنْ eğer
31 كُنْتُمْ siz ك و ن
32 تَعْلَمُونَ bilirseniz ع ل م

Bir görüşe göre eğer siz ilim ve tefekkür ehlinden iseniz oruç tutmanın ruhsat kullanmaktan daha hayırlı olduğunu anlarsınız demektir. (Ebussuûd Tefsiri)

Arapçada oruç manasına gelen başka kelimeler olmakla birlikte burda صوم kelimesinin kullanımı dikkat çekicidir. Biliyorsunuz develer sıcak çöl ortamında çok uzun günler susuzluğa dayanabilir. Ancak yavaş hayvanlar olduklarından savaş meydanları için tercih edilemezler yerine sıcağa ve susuzluğa  daha az dayanıklı olmalarına rağmen hızları sebebiyle atlar kullanılır. İşte Araplar atlarını sıcak ve susuzluğa karşı hayatta kalabilmeleri için eğitiyorlardı ve bu eğitimin adına da “Savm” diyorlardı. Ayette geçen bu kelimeyi o dönemde duyan arabın aklına gelecek ilk şey savaş için hazır olmaktı. Ben nasıl atlarımı savaş için eğitiyorsam benim de sahibim beni ahireti kazanacağım savaş için eğitiyor.

Bu ayetlerin Bedir Savaşı ndan hemen önce gelen ayetler olması da ayrıca dikkat çekicidir.

Daha önce Yahudilerle aynı günlerde oruç tutuyorduk ve bu “eyyamen madudatin” den anlaşıldığı üzere 10 günden az bir oruçtu. Bu oruç zamanında hastalık ya da yolculuk sebebiyle kaçırılan oruçlar için ayette anlatıldığı gibi yerine oruç tutarak tamamlanırdı veya bir ihtiyaç sahibine fidye/yiyecek verilirdi.. Ama bilinki oruç tutmak sizin için daha hayırlıdır diyor.Yani iki seçenek vardı.

Hatırlayın önceki ayetlerde Yahudilerin de, bizim de kullandığımız kıble artık bize (müslümanlara) has olmak üzere Mescidi aksa’dan mescidi harama değiştirilmişti. Yahudiler bundan çok rahatsız olmuş ve kendilerini aşağılanmış hissetmişlerdi. Allah şimdi de onlarla aynı günlerde tuttuğumuz oruc ibadetinin günlerini değiştiriyor. Çünkü yeni bir vahyi Kur’ân-ı Kerim’i kutluyoruz biz Ramazan-ı şerifte.

Taveqa طوق : طَوْقٌ kelimesinin asıl anlamı -ister güvercin halkası gibi yaratılıştan olsun, ister de altın ve gümüş halkası gibi yapma olsun- boyna geçirilen şeydir. Anlamı genişletilerek fiil olarak boyna geçirip dolandırmak hakkında kullanılmıştır. طاقَةٌ tâkat insanın güçlükle yapabileceği miktarın en fazlasıdır. Burada bir şeyi kuşatan halkaya benzetilimştir.  Kimi zaman takatın olmaması kudretin olmaması anlamında kullanılmıştır.  (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de iki fiil ve bir isim formunda 4 kez geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

Türkçede kullanılan şekli tâkattir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  

Türkçe’de de kullandığımız sefer kelimesinin asıl manası açmak, örtüyü kaldırmaktır. Yolculuk, insanların durumunu ve huylarını açıp ortaya çıkarır.

 

اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۜ 


Fiil cümlesidir. اَيَّاماً  zaman zarfı, önceki ayetin delaletiyle  صوموا  (oruç tutun) şeklinde takdir edilen mahzuf fiilin mef‘ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. 

مَعْدُودَاتٍ  kelimesi  اَيَّاماً  ’ in sıfatı olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

مَعْدُودَاتٍ  [sayılı] kelimesi  أَیَّاما  kelimesinin sıfatı olduğu için mansubdur. Kesrelenmesinin sebebi  تٍۜ  ‘nın aslî harf olmamasıdır. Günleri sayılı diye nitelenmesi azlığına işaret içindir ki bu da kullar için bir kolaylaştırmadır.(Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَعْدُودَاتٍ , sülâsi mücerredi  عدد  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.


فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ

 

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَن  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. كَانَ  ‘nin dahil olduğu şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنكُم  car mecruru  كَانَ ’nin isminin mahzuf haline mütealliktir. مَّرِیضًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. عَلَىٰ سَفَر  car mecruru atıf harfi  اَوْ  ile  مَّرِیضًا ’e matuf olup, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

عِدَّةٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. Haber mahzuftur. Takdiri, عليه عدّة  şeklindedir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, عليه صيام عدّة  şeklindedir. مِّنۡ أَیَّامٍ  car mecruru  عِدَّة ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. أُخَرَ  kelimesi  أَیَّامٍ ’ın sıfatı olup, gayrı munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِّنۡ أَیَّامٍ أُخَرَ  hastalık veya yolculuk günleri dışındaki günler, demektir. أُخَرَ  kelimesi vasıf olması ve bir de elif ve lam harflerinin bulunmaması bakımlarından gayrı munsarif bir kelimedir. Çünkü فَعْلَى  vezninde sıfat olan kelimelerde asıl olan cemi yani çoğul olmaları halinde elif ve lam ile kullanılmalarıdır. Örneğin: اَلصُّغْرَى -  اَلصِّغَر - اَلْكُبْرَى - اَلْكِبَر  (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)  

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَر۪يضاً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl عَلَى  harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası یُطِیقُونَهُۥ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.  

Fiil cümlesidir. يُط۪يقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يطيقون صيامه  şeklindedir.

فِدۡیَة  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. طَعَامُ  kelimesi  فِدۡیَة ’den bedel-i mutabık olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مِسۡكِین  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

طَعَامُ مِسۡكِین [Bir yoksulun yemeği]  فِدۡیَة  kelimesinden bedeldir ve verilecek şeyin miktarını bildirir. manası: “Ona bir yoksulun yemeği fidye gerekir.” şeklindedir. 

فِدۡیَة , hem sözlükte hem dinde bir şeyin yerine geçen bedel anlamına gelir. مِسۡكِین  kelimesi tekil olursa her bir gün bir yoksula yemek verileceği anlaşılır. Çoğul olarak yani  اَلْمَسَاكِينَ  şeklinde okunursa, tüm günler için miskin kişilere yemek verileceği anlamına gelir.(Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. 

Bedel-i kül: Bedel-i kül’deki amaç, öncesindeki kelimenin manasını açıklamak ve onu pekiştirmektir. Buna bedel denmesinin sebebi, öncesindeki kelimenin yerini tam olarak doldurabileceğinden dolayıdır. Bir cümlede öncesindeki kelimeyi kaldırarak onun yerine bedelini koyduğumuzda manada herhangi bir noksanlık meydana gelmez. Bedelli bir ifadede asıl maksat bedel olan kelime olup, öncesindeki kelime ise ona bir hazırlık olarak zikredilmektedir. Bedel-i küle “bedel-i mutabık” da denilmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُط۪يقُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طوق ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. تَطَوَّعَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. خَيْرًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ  haberi olup damme ile merfûdur. لَهُ  car mecruru  خَيْرٌ  ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. 

تَطَوَّعَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  طوع ’dır. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

خَيْرٌ  ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  


وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mübteda olarak mahallen merfûdur. Takdiri, صيامكم (oruçlarınız) şeklindedir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَصُومُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ  car mecruru خَيْرٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ  cümlesi, كُنتُم ’ün haberi olarak mahallen mansubdur. 

تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı öncekinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, ان كنتم تعلمون أنّه خير فافعلوه . (Onun daha hayırlı olduğunu bilirseniz hemen yapın) şeklindedir.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)



اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اَيَّاماً  zaman zarfı, önceki ayetin delaletiyle takdiri  صوموا (oruç tutun) olan mahzuf fiilin mef‘ûlüdür. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

مَعْدُودَاتٍ  kelimesi  اَيَّامًا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

أَیَّاما ’ deki tenvin, kıllet ve nev içindir.

Burada, أَیَّاما  kelimesinin mansub oluşu mahzuf  الصيام  kelimesiyledir. Yani: ‘’Size sayılı günler oruç tutmanız farz kılındı’’ demektir. مَّعۡدُودَ ٰ⁠ت ; zamanla vakitleri belirlenmiş sayılı günlerde demektir. Yani az sayıda günler, demektir. Bu esasen şuna dayanmaktadır; az sayıdaki bir mal sayı ile değerlendirilir. Oysa çok olması halinde durum değişir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl) 

Günlerin sayılı diye nitelenmesi azlığına işaret içindir ki bu da kullar için bir kolaylaştırmadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)



فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ 


Ayetin ikinci cümlesi atıf harfi  فَ  ile  كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Atfedilen cümlenin haberî manada olması, inşâ cümlesinin haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Şart üslubunda, haberî isnaddır.   مَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ  şart cümlesinde şart ismi  مَنْ , mübteda  كان ’nin dahil olduğu  كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً  şeklindeki isim cümlesi haberdir. Cümlede takdim tehir sanatı vardır.  كَانَ ’ nin isminin mahzuf haline müteallik car-mecrur  مِنكُم  ihtimam için habere takdim edilmiştir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَلٰى سَفَرٍ  car-mecruru  كان ’nin haberine matuf bir mahzufa mütealliktir.

فَ  karinesiyle gelen  فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ  şeklindeki cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. عِدَّةٌ , takdiri  عَلَيْهِ  olan mahzuf haber için mübtedadır. 

مِنْ اَيَّامٍ  car-mecruru  عِدَّةٌ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.  اُخَرَ  ise  اَيَّامٍ  için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مِنْ ; ba’diyet  veya temyiz ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اَيَّامٍ ‘ın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları,  عِدَّةٌ - مَعْدُودَاتٍۜ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

سَفَر ; esasen keşif, açmak manası taşımaktadır. Bunun için "isfâr", yüzünü açmak ve parçalamak manasınadır. Uzak bir yere gitmek de yolcunun her türlü hal ve ahlâkını meydana çıkardığı için, ona da sefer denmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Yani bu günlerde tutulacak oruç farziyeti sadece mukim olan sağlıklı kimseler içindir. Yoksa hasta ve yolcu olanların orucu başka günlere erteleme hakları vardır. Burada hazfedilmiş şöyle bir ifade vardır: “İçinizden hasta veya yolcu olup da oruç tutamayan varsa başka günlerde onun yerine oruç tutar.”

(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) - Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir, Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


 وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ


Ayetin bu cümlesi, şart cümlesi olan...من كان منكم  ‘e atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl,  عَلَى  harf-i ceriyle birlikte mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Sılası olan  يُط۪يقُونَهُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فِدْيَةٌ  muahhar mübteda, طَعَامُ  kelimesi  فِدۡیَة ’den bedel-i mutabıktır. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. 

Müsnedün ileyhin nekreliği kıllet ve nev içindir.

[Oruca güç yetirebilenler] şayet hiçbir özürleri olmadığı halde tutmazlarsa [bir düşkünü doyuracak kadar fidye verecektir.] Bu İslam’ın ilk yıllarındaydı. Oruç Müslümanlara farz kılınınca buna alışamamışlar ve oruç kendilerine çok çetin gelmişti. Bu yüzden, orucun bozulması ve fidye verilmesi hususunda kendilerine ruhsat tanınmıştı. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

طاَقاَت  kökünden gelen  یُطِیقُونَ  fiilinde bir şeyi güçlükle yapma manası vardır. Bu itibarla bu kelime ‘’orucu ancak çok zorlukla tutabilenler’’ anlamına da gelmektedir. Bu manaya göre onlar, çok yaşlılar ve iyileşemeyen hastalardır. Onların hükmü, oruç tutmayıp fidye vermektir. Bu manaya göre ayet mensûh (neshedilmiş) değildir. Yani oruç tutmakta çok zorlananların veya çok zorlukla tutabilenlerin, tutmadıkları her gün için bir yoksulu doyuracak fidye vermeleri gerekir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nâfi‘ rivayetine göre  طَعَامُ  kelimesi fidye kelimesine izafetle  فِدۡیَة ٱلَّطَعَام  şeklinde gelmiştir ve bir sonraki kelime  مساكين  şeklinde çoğuldur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)


فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile  وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ  cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Bu terkibin haber manalı olması isim cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki  تَطَوَّعَ خَيْراًۙ  cümlesi, mübtedanın haberidir. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mef’ûl olan  خَيْراً ‘ın nekreliği muayyen olmayan cins ifade eder.

فَ  karinesiyle gelen  فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ  şeklindeki cevap cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

خَيْرٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bu ayet oruç tutmaya teşvik ifade eder. Yani ‘bunu bilin ve oruç tutun’, demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ

 

Ayetin son cümlesi … فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً  cümlesine  و ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَصُومُوا  cümlesi, masdar teviliyle mübteda,  خَيْرٌ , haberdir.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خَيْرٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

لَكُمْ  car mecruru  خَيْرٌ ’a mütealliktir. 

خَيْرٌ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen son cümle, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesi olan  كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır. Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesidir.

 

كَانَ ’nin haberi olan  تَعْلَمُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (Arap Dilinde كَان Fiili Ve Kur’an’da Kullanımı M. Vecih Uzunoğlu)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)

Öncesinin delaletiyle takdiri  فافعلوه  (hemen yapın) olan cevap cümlesi hazf edilmiştir. Dolayısıyla cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

كَانَ - كُنتُمۡ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin bu son cümlesinde mesel tarikinde tezyil ve ıtnâb sanatı vardır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ  tezyil cümlesidir. Şart, bu konudaki bilgileri kesin olmadığı ve gizli faydalar sebebiyle إِن  harfiyle gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

تَعْلَمُونَ  fiilinin mef’ûlu, kendisinden önceki kelimenin delaletiyle mahzuftur. Fiilin lâzım fiilerden sayılması da mümkündür. Yani, “eğer siz ilim ve tefekkür ehli iseniz.’’ manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebut/16)

Şart cümlesinin cevabı Kur’an’da çoğu yerde olduğu gibi mahzuftur, öncesinin delaletinden mana anlaşılır.

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Kur'an-ı Kerim’de birçok yerde muhatabın uyanık, enerjik, şuurlu olması için şartın cevabı zikredilmemiştir. Adeta ondan bu boşluğu lügavi açıdan doldurması ve bununla kelam arasındaki farkı değerlendirmesi istenir. Bu takdir onun îcâzına olan yakînlığı arttırır. Sanki bu ayetler Kur'an'daki duraklardır. Okuyucu tedebbür etmek ve yakînini arttırmak için yolculuğuna burada biraz ara verir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sûreleri Belâği Tefsiri, Ahkaf/10, c. 7, S. 117)

إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ  [Bilirseniz] ifadesi, orucun sizin için fidye vermekten daha hayırlı olduğunu bilirseniz; onun size daha zor geldiğini veya zor gelmesine rağmen yolculukta orucun sizin için daha hayırlı olduğunu bildiğiniz halde, demektir. Bir görüşe göre anlam şöyledir: Orucun sevabını bildiğiniz halde; bir görüşe göre de doğruyu yanlıştan ayıran ilim sahibi kişiler olduğunuz ve oruçtaki takvanın ne anlama geldiğini, dünya ve ahiretteki değerini gördüğünüz halde demektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Kudsî bir hadiste, ”Oruç benim içindir" buyurularak oruç, Allah'a izafe olunmuştur. Çünkü bunda bir riya yoktur. Bu, bir sırdır ki Allah'tan başkası bunu bilemez. Eğer kişi tuttuğu orucuyla kalbini, sırrını ve ruhunu Allah'tan başkasına kapalı tutarsa, onun ecrini Allah verir ve işte bu havassa ait olan gerçek bir oruç olmuş olur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Bakara Sûresi 185. Ayet

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ  ١٨٥


(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 شَهْرُ ayı ش ه ر
2 رَمَضَانَ ramazan
3 الَّذِي ki
4 أُنْزِلَ indirilmiştir ن ز ل
5 فِيهِ onda
6 الْقُرْانُ Kur’an ق ر ا
7 هُدًى hidayet olarak ه د ي
8 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
9 وَبَيِّنَاتٍ ve açıklayıcı ب ي ن
10 مِنَ
11 الْهُدَىٰ hidayeti ه د ي
12 وَالْفُرْقَانِ doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi ف ر ق
13 فَمَنْ kim
14 شَهِدَ şahit olursa ش ه د
15 مِنْكُمُ içinizden
16 الشَّهْرَ o aya ش ه ر
17 فَلْيَصُمْهُ oruç tutsun ص و م
18 وَمَنْ kim
19 كَانَ olur ك و ن
20 مَرِيضًا hasta م ر ض
21 أَوْ yahut
22 عَلَىٰ üzere olursa
23 سَفَرٍ sefer س ف ر
24 فَعِدَّةٌ sayısınca tutsun ع د د
25 مِنْ
26 أَيَّامٍ günlerde ي و م
27 أُخَرَ başka ا خ ر
28 يُرِيدُ ister ر و د
29 اللَّهُ Allah
30 بِكُمُ sizin için
31 الْيُسْرَ kolaylık ي س ر
32 وَلَا
33 يُرِيدُ istemez ر و د
34 بِكُمُ sizin için
35 الْعُسْرَ güçlük ع س ر
36 وَلِتُكْمِلُوا ve tamamlamanızı (ister) ك م ل
37 الْعِدَّةَ sayıyı ع د د
38 وَلِتُكَبِّرُوا ve yüceltmenizi (ister) ك ب ر
39 اللَّهَ Allah’ı
40 عَلَىٰ dolayı
41 مَا
42 هَدَاكُمْ size doğru yolu gösterdiğinden ه د ي
43 وَلَعَلَّكُمْ ve umulur ki siz
44 تَشْكُرُونَ şükredersiniz ش ك ر

Hüden linnasi

Kendini seçilmiş sanan Yahudi toplumuna ceza üstüne ceza demek bu aslında. Hidayeti sadece kendinize has sanıyordunuz. Hayır Kur’ân-ı Kerim tüm insanlık için bir hidayet rehberidir. Ramazan ayı da Müslüman kimliğinin kutlanmasıdır. Allah bizim ramazan ayını orucun tutulduğu, ama en önemlisi Kur’ân’ın indiği ay olarak kutlamamızı istiyor. Oruç tutmanın amacı takva sahibi olmaktır. Ramazan ayının amacı bize Allah tarafından hediye edilen Kur’ân-ı Kerim in inişini kutlamaktır.

Eskiden on günden az olan oruç şimdi bütün bir ay ve eskiden hatırlayın orucu kaçırınca iki seçeneğiniz vardı artık bir seçeneğiniz var, o da kaçırdığınız orucun yerine oruç tutmak. Takip eden ayette Allah sizin için kolaylık, ister zorluk istemez buyuruluyor. O yüzden şimdi oruç 30 gün ve kaçırdığınız oruçlar için sadece tek seçeneğiniz var. Kolaylık bunun neresinde diye düşünebilir insan. Oruç takva sahibi olmamız içindi. Takva zor kazanılır. Daha fazla takva için daha fazla oruç gerekir. Gündüz oruç tutar, akşam Kur’ân dinlersiniz böylece takvayı kalbinize indirirsiniz.

Allahım bizi dünyada ve ahirette kolaylık verdiklerinden eyle.

Youtube’a  ‘Ramazan ayeti nouman ali Han’

Yazarsanız 11 bölümlük Bakara 185. Ayetin cok guzel bir tefsiri var…

Rameda رمض :

رَمَضان kelimesi رَمْضٌ kökünden gelir. Anlamı güneşin fazla kızışmasıdır.(Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de  isim formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

Türkçede kullanılan şekli Ramazan'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

Kemele كمل :

Birşeyin kemâli, onun istenen tüm vasıflarının tamam olması, bir arada bulunmasıdır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de bir if'al fiil ve bir isim formunda olmak üzere 5 kez geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

Türkçede kullanılan şekilleri ikmâl, kemâl, Kâmil, mükemmel, mütekâmil, tekmil ve tekâmüldür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 


شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ 


İsim cümlesidir. شَهۡرُ رَمَضَانَ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, تلك الأيام (Şu günler) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. رَمَضَانَ  muzâfun ileyh olup, elif ve  نَ  harfinin ziyadesiyle gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır.

الَّذ۪ٓي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  شَهْرُ ‘ nun sıfatı olarak mahallen merfû veya  رَمَضَانَ ‘nın sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. ف۪يهِ  car mecruru  أُنزِلَ  fiiline mütealliktir.  الْقُرْاٰنُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. هُدًى  hal olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Yani, هاديا  manasındadır. لِّلنَّاسِ  car mecruru  هُدى  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.

 بَيِّنَاتٍ  atıf harfi وَ ’la  هُدى  ‘e matuf olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. مِّنَ ٱلۡهُدَىٰ  car mecruru  بَیِّنَـٰت ’e müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. ٱلۡفُرۡقَانِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

شَهۡرُ رَمَضَانَ  kavli de, اَلصِّيَامُ  kelimesinden bedeldir ya da mahzuf bir mübtedanın haberidir. Yani, هُوَ اَلشَّهْرُ  demektir. رَمَضَانَ  kelimesi de, رَمِضَ  kelimesinin masdarı olup, yakmak ve yanmak manasındadır.  رَمْضَاءٍ  kökünden alınmadır. شَهۡرُ  kelimesi buna izafe olunmuştur. Böylece bir alem (yani özel bir isim) olmuştur. Bu şekilde isimlendirilmiş olması, insanların ramazanda tuttukları oruç nedeniyle çektikleri açlık ve susuzluk sıkıntısı, zorluğu ve şiddetidir. Çünkü genelde Araplar ayları içlerindeki durum ve olaylara göre zaman açısından değerlendirmektedirler. Ramazan ayının ise yakıcı sıcak günlere denk düşmesi sebebiyle buna bu isim verilmiştir.Günahları yaktığı için bu ismi aldığı da söylenmiştir. (Nesefî-Medâriku’t-Tenzî Ve Hakâîku’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm - Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ


İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَن  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. شَهِدَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنكُمُ  car mecruru  شَهِدَ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. ٱلشَّهۡرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzaf mahzuftur. Takdiri,دخول الشهر  şeklindedir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لْ  emir lam’ıdır.  يَصُمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mukadder zaman zarfıyla mef’ûlun fih olarak mahallen mansubdur. Takdiri, ليصم أيّامه (o günde oruç tutsun.) şeklindedir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

كَانَ 'nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَّرِیضًا  kelimesi, كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. عَلَىٰ سَفَر  car mecruru, atıf harfi  اَوْ  ile  مَّرِیضًا ’e matuf olup, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. عِدَّةٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. Haber mahzuftur. Takdiri, عليه عدّة  şeklindedir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, عليه صيام عدّة  şeklindedir. مِّنۡ أَیَّامٍ  car mecruru  عِدَّة ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. أُخَرَ  kelimesi  أَیَّامٍ ’ ın sıfatı olup, gayrı munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

مِّنۡ أَیَّامٍ أُخَرَ  hastalık veya yolculuk günleri dışındaki günler, demektir. أُخَرَ  kelimesi vasıf olması ve bir de elif ve lam harflerinin bulunmaması bakımlarından gayrı munsarif bir kelimedir. Çünkü فَعْلَى  vezninde sıfat olan kelimelerde asıl olan cemi yani çoğul olmaları halinde elif ve lam ile kullanılmalarıdır. Örneğin: اَلصُّغْرَى -  اَلصِّغَر - اَلْكُبْرَى - اَلْكِبَر  (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)  

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklndedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَر۪يضاً  ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ

 

Fiil cümlesidir. یُرِیدُ  damme ile merfû muzari fiildir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِكُمُ  car mecruru  یُرِیدُ  fiiline mütealliktir. ٱلۡیُسۡرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَا یُرِیدُ بِكُمُ ٱلۡعُسۡرَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur.

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُرِیدُ  damme ile merfû muzari fiildir. بِكُمُ  car mecruru  یُرِیدُ  fiiline mütealliktir. ٱلۡعُسۡرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. لِ  harfi, تُكۡمِلُوا۟  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, شرع (Kanun olarak koydu.) şeklindedir. 

تُكْمِلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ٱلۡعِدَّةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لِتُكَبِّرُوا۟  fiili atıf harfi  وَ ’la لِتُكۡمِلُوا۟  fiiline matuftur. 

تُكْمِلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. للَّهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا  masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, عَلَىٰ  harf-i ceriyle  تُكَبِّرُوا۟  fiiline mütealliktir. 

هَدٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.     

لِتُكَبِّرُوا۟  fiilinin  عَلَىٰ  ile geçişli kılınması hamd manası içermesi sebebiyledir. Böylece sanki; “Size bu çareyi göstermesine karşılık hamdederek Allah’ı yüceltesiniz diye” denmiş olmaktadır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl) 

تُكَبِّرُوا۟  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كبر ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

تُكْمِلُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  كمل ’dir. یُرِیدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود 'dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.

كُمْ  muttasıl zamiri, لَعَلَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَشْكُرُونَ  cümlesi,  لَعَلَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَشْكُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.



شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ


Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  تلك الأيام (Şu günler) olan mübteda mahzuftur. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

شَهْرُ رَمَضَانَ  için sıfat konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ٓي  ‘nin sılası olan  اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  ف۪يهِ  , ihtimam için, naib-i fail olan  الْقُرْاٰنُ ‘e takdim edilmiştir

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اُنْزِلَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)  

هُدًى  kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

لِلنَّاسِ  car-mecruru  هُدًى ‘nın, مِنَ الْهُدٰى  ise  لِلنَّاسِ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatların hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

الْفُرْقَانِۚ  kelimesi  مِنَ الْهُدٰى  car-mecruruna atfedilmiştir. Cihet-i camia tezayüftür.

ف۪يهِ  ibaresinde ramazan ayına aid  هِ  zamirine dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  ramazan ayı, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında değil, ramazan ayının önemli olduğunu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. 

هُدى لِّلنَّاسِ  [İnsanlar için bir hidayet rehberi] sözünden sonra  بَیِّنَـٰت مِّنَ ٱلۡهُدَىٰ [doğru yolun apaçık delilleri] sözünün zikri hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. 

أُنزِلَ فِیهِ ٱلۡقُرۡءَانُ  ifadesinden sonra Kur’an’ın irşad edici, açıklayıcı ve ayırıcı özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

ٱلۡقُرۡءَانُ  ve  ٱلۡفُرۡقَانِۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Şayet “[Kur’an hakkında] ‘insanlar için bir hidayet rehberi’ dedikten sonra ‘doğru yolun apaçık delilleri’ demenin anlamı nedir?” dersen, şöyle derim: Önce Kur’an’ın bir hidayet rehberi olduğunu, daha sonra da onun Allah’ın, kendi vahyi ve yol gösterip, hidayetle sapkınlığı birbirinden ayıran tüm semavî kitapları adına kendisiyle hidayete erdirdiği şeylerin tümünün apaçık delilleri olduğu zikredilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Burada  شَهۡرُ  kelimesiyle “hilal” kastedilmiştir. Arkadan gelen  هِ  zamiri ona aittir ve hilal değil, bildiğimiz 30 günlük zaman kastedilmiştir. Böylece شَهۡرُ  kelimesinin iki manasının biri kendisiyle, diğeri de ona ait bir zamirle ifade edilmiş olur. Buna istihdam sanatı denir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedii İlmi,S.68)

شَهۡر ; esasen şöhret kökünden masdar olup bir şeyi açığa çıkarmak manasındadır. Bu manadan alınarak: Gökte görülen aya, Bu ayın görünüp, ışık verir bir hale gelmesi ve nihayet kaybolup, tekrar doğması suretiyle bir devrinden ibaret olan zaman süresine, Hilal nazar-ı itibara alınmayarak sırf gün hesabıyla otuz günlük süreye de âdet olarak şehr denir. Güneş yılının bölümlerinden her birine ay, şehr, mâh denmesi de bu manadan alınmıştır.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

ٱلَّذِیۤ أُنزِلَ فِیهِ ٱلۡقُرۡءَانُ [Kur’an o ayda indirilmiştir] ifadesi, Kur’an’ın o ayda indirilmeye başladığı anlamına gelmektedir ki, bu da Kadir gecesinde olmuştur. Kur’an’ın önce topyekün dünya semasına, sonra da fragmanlar halinde yeryüzüne indirildiği de söylenmiştir. Yine bu ifadenin [O Ramazan ayı ki hakkında Kur’an inmiştir] anlamına da geldiği söylenmiştir ki, bu da [oruç size farz kılınmıştır] ilahî sözüdür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ


فَ , istînâfiyedir.

Şart üslubunda gelen ayette şart cümlesi  مَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ  , sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart ismi  مَنْ  mübteda,  شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ   cümlesi haberdir. Mübtedanın haberinin, mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْكُمُ  car mecruru durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلْيَصُمْهُ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

Farklı manadaki  ٱلشَّهۡرَ  kelimelerinde tam cinas, ٱلشَّهۡرَ  ve  شَهِدَ  kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve bu kelimeler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

شَهۡر  açığa çıkma manasındadır, gökteki ay için kullanılır. Onu görmek manasında  شَهِدَ  fiili kullanılmıştır. شَهۡر  takvim ayı değil, gökteki ay demektir.

شَهۡرُ  ve  الْهُدٰى  kelimelerinin tekrarlanmasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Oruç için gökteki ay gözlenir ama günümüzde modern metotlarla da ayı hesaplamanın caiz olduğu kesindir. 

 

وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ 


Aynı üslupta gelen cümle istînâfa  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelmiştir.  Şart cümlesinde şart ismi  مَنْ  mübteda, كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi  كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ ,  haberdir.

عَلٰى سَفَرٍ  car-mecruru  كان ’nin haberine matuf bir mahzufa mütealliktir.

فَ  karinesiyle gelen  فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ  şeklindeki cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. عِدَّةٌ  , takdiri  عَلَيْهِ  olan mahzuf haber için mübtedadır. 

مِنْ اَيَّامٍ  car-mecruru  عِدَّةٌ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. اُخَرَ  kelimesi  اَيَّامٍ  için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

سَفَر ; esasen keşif, açmak manası taşımaktadır. Bunun için "isfâr", yüzünü açmak ve parçalamak manasınadır. Uzak bir yere gitmek de yolcunun her türlü hal ve ahlakını meydana çıkardığı için, ona da sefer denmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)   

أُخَرَ  kelimesi vasıf olduğu ve elif ve lam harflerini almadığı için gayrı munsarif bir kelimedir. Çünkü, bu vezinde sıfat olan kelimelerde asıl olan cemi yani çoğul olmaları halinde elif ve lam ile kullanılmasıdır. 

184. ayetteki cümlenin tekrarıdır. İki cümle arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.


يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ

 

Cümle ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  Car-mecrur  بِكُمُ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْيُسْرَ ‘ya takdim edilmiştir

وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la ta’lil cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِكُمُ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْعُسْرَۘ ‘ya takdim edilmiştir

ٱلۡیُسۡرَ  ve ٱلۡعُسۡرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, cinas-ı nakıs, muvazene ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

يُر۪يدُ - لَا يُر۪يدُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve ıtnâb sanatları vardır.

Ayetteki, یُرِیدُ ٱللَّهُ بِكُمُ ٱلۡیُسۡرَ - لَا یُرِیدُ بِكُمُ ٱلۡعُسۡرَ  cümleleri arasında ikili mukabele sanatı vardır. 

 

وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ  cümlesi, mecrur mahalde takdiri,  شرع (Kanun olarak koydu.) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İkinci sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile birinciye atfedilmiştir.  

Lafza-i celâlin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki  هَدٰيكُمْ  cümlesi, masdar tevilinde, عَلَىٰ  harf-i ceriyle  تُكَبِّرُوا۟  fiiline mütealliktir. 

Sılası olan  هَدٰيكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ [Sayıyı tamamlayasınız] ifadesi, sayıya riayet emrinin gerekçesi iken, [ve Allah’ı yüceltesiniz] ifadesi kazânın nasıl yapılacağını ve oruç bozma mesuliyetinden nasıl kurtulunacağını öğretmesi ile ilgilidir; [ve şükretmeniz içindir] ifadesi de ruhsat verme ve kolaylaştırmanın illetidir. Bu (sıralanış) leff ü neşr-i müretteb, yani ikinci sırada gelen ifadelerin ilk sıradaki ifadeleri yer alış sırasına riayet ederek açıklaması türünden öyle ince bir metoddur ki, bunun açıklamasını beyan alimlerinin en araştırmacı ve uzman olanları bile zor yapar. لِتُكَبِّرُوا۟  fiilinin عَلَىٰ  ile geçişli kılınması, hamd manası içermesi sebebiyledir. Böylece sanki; “Size bu çareyi göstermesine karşılık hamdederek Allah’ı yüceltesiniz diye” denmiş olmaktadır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah’ı tekbir (Allah'ı Ululama): Esasen Allah'ı tazîm ve saygı demektir ki, üç mana ile olur: a) Akd-i Kalb (kalbin bağlanması): Allah'ın birliğine, adaletine itikatla marifetin sağlamlığı ve şüphelerin yok oluşudur.

b) Söz: Allah'ın yüce sıfatlarını ve güzel isimlerini ikrardır.

c) Amel: Namaz, oruç, diğer farzlar ve şer'an caiz görülmüş şeyler gibi kulluk amelleriyle ibadet etmektir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)  

Bu ayet-i kerimede Allah Teâlâ Müslümanlara; Kur’an’ın indirildiği ay olan Ramazan ayında oruç tutmalarının farz olduğunu, hasta veya seferde olanın oruç tutmama ruhsatının olduğunu bildirmekte ve bu kimselerin diğer günlerde oruç tutmasını istemektedir. Bu haberden maksat; müminlere daha önce bilmedikleri yeni bir haber vermektir. İşte bu şekildeki isnadlara fâide-i haber denir. Çeşitli ilimler konusunda yazılmış kitaplardaki isnadlar hep bu gruba girer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayette leff bölümünde hasta veya yolculukta olan kişilerin oruçlarını tutamadıkları günlerin sayısınca diğer günlerde tutabilecekleri zikredilmiş, bu kolaylığın sağlanmasının illeti ise neşr bölümünde müminlerin tutamadıkları oruçların sayısını tamamlamak olarak açıklanmıştır. Leff bölümünün ikinci öğesi olan Allah’ın (cc) kulları için bu kolaylığı isteyip, zorluğu murad etmemesinin sebebi ise hidayete erdirdiği için zatının yüceltilmesi olarak açıklanmıştır. Hemen akabinde leff bölümünde belirtilen nimetin neşr bölümündeki sebebinin sebebi “umulur ki şükredersiniz” ifadesindeki icmâlî neşr ile tekrar açıklanmıştır. (Kur’ân-I Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları / Hasan Uçar - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ


Ayetin ta’liliye hükmündeki son cümlesi, makablindeki masdar-ı müevvele matuftur. 

Terecci harfi  لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Cümle, haber manalı olduğu için haber cümlesine atfedilebilmiştir.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تَشْكُرُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ  kavli şükretmenizin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusundaki ihtimale îmadır. Lam-ı ta’lil yerine reca harfi  لَعَلَّ  nin zikredilmesi belagâtın eşsiz güzelliğindendir. لَعَلَّ  kavli şükretmenizin sizden ümit edilmesini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/52)

وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ  [Umulur ki şükredersiniz.] Yani size verdiği dinî ve dünyevî nimetler için Allah’a dil, kalp, beden ve mal ile şükredin. Bir görüşe göre bu ayetin anlamı şöyledir: ‘’Allah Teâlâ’nın size emrettiğini yapın. Bu; O’na şükretmek demektir.’’ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْرًاۜ [Ey Davud ailesi! Şükretmek için amel edin.] (Sebe’ 34/13) ayeti de bu anlama gelir. Yüce Allah bu ayette amel etmeyi, kendisi için şükretmekle bir saymıştır. Öyleyse bütün ibadetler şükür için vaz edilmişlerdir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bakara Sûresi 186. Ayet

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ  ١٨٦


Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve ne zaman
2 سَأَلَكَ sana sorar(lar)sa س ا ل
3 عِبَادِي kullarım ع ب د
4 عَنِّي benden
5 فَإِنِّي şüphesiz ben
6 قَرِيبٌ (onlara) yakınım ق ر ب
7 أُجِيبُ karşılık veririm ج و ب
8 دَعْوَةَ du’asına د ع و
9 الدَّاعِ du’a edenin د ع و
10 إِذَا zaman
11 دَعَانِ bana du’a ettiği د ع و
12 فَلْيَسْتَجِيبُوا O halde onlar da karşılık versinler ج و ب
13 لِي bana
14 وَلْيُؤْمِنُوا inansınlar ki ا م ن
15 بِي bana
16 لَعَلَّهُمْ böylece onlar
17 يَرْشُدُونَ doğru yola erişirler ر ش د

Birdenbire bir dua âyetiyle karşı karşıya geliyoruz. Bir kişinin Allah’a en yakın olduğu zaman, sabırla birlikte olduğu za­mandır. Sa­bır oruçtur, dua da Allah’la beraber oluştur.

 Rabbimiz bizim için; "kul­larım" diyor. Bu ne büyük bir şereftir. Bu hitap üstelik oruç âyetlerinin arasında geliyor. Allah, “Kullarım!” buyurarak bizi kendisine izâfe edi­yor. Bu şerefin, bu yakınlığın, bu ünsiyetin ya­nında orucun meşakkati ne değer ifade eder de? Bunu duyan bir müslümanda yorgunluk, me­şakkat kalır mı? Şereflerin belki en yücesi.

Kullarıma söyle Peygam­berim! diye bizi üçüncü şahıs za­miriyle de kullanmıyor üstelik,

Rabbimiz bizi kendisine muhatap kabul ediyor, bize yöneliyor ve biz­zat kendisi, bizim sorularımıza cevap verme lütfunda bulunuyor. Ya­kınım diyor, dualarınızı işitirim demiyor, siz bana dua edince ben anında icâbet ederim diyor.

Duada bir de acele etmeyeceğiz. Allah’ın Rasûlü:

"Sizden biriniz acele etmedikçe Allahu Teâlâ dua­nızı kabul buyurur."

Duada acele etmek, dua ettim de Allah kabul etmedi demektir. (Buhârî, Müslim)

Dua ile istenen ihtiyacın karşılanması hemen de olabilir, bir müddet sonra da olabilir, bazen de istenen şey âhirete kalabilir. Ba­zen de bizim hakkımızda hayırlı olan şey, bizim istediğimizin dışında bir şey de olabilir. Öyleyse; “Olmadı! Dua ettim de kabul edil­medi!” diye acele etmeyelim. Çünkü Allah istediği zaman, istediği biçimde bi­zim duamızı kabul edecektir. Ve bazen bizim daha çok dua et­memizi istediği için Rabbimiz, istediğimiz şeyleri geç verebilir. Bu durumda kesinlikle ümitsizliğe düşmemeliyiz.

Değilse, Yani Allah’ın mülkü yanında bizim istediklerimiz ne kadar olabilir de? Bütün dünya insanlığı birleşse, herkes isteyebi­lece­ğinin en son sınırını istese, Allahu Teâlâ’nın mülkünden bir şey eksilir mi? Öyleyse bizim istediklerimizi geciktirmesinin sebebi, bi­zim biraz daha dua ederek kulluğumuzu artırmamızı istemesinden başka bir şey değildir.

Şurası da unutulmamalıdır ki:

"Dua bir ibâdettir." (Ebu Dâvûd, Tirmizî, İbni Mace)

Dua dua edileni büyük tanımak, büyüklük mevkiine oturt­mak, büyüklüğünü, gücünü kuvvetini kabul etmektir. Dua acziyetin ifadesi­dir. Dua âcizin, güçsüzün güçlüye teslimiyetinin ifadesidir. Öyleyse dua eden mü’minin duası, onu Allah’ın her ân kendisinin Rabbi ve ko­ruyu­cusu olduğu düşüncesine ve her ân O’na muhtaç olduğu şuuruna götürecektir.

Dua ederken Allah’tan istenmesi gereken, istenmesi caiz olan şeyleri istemeliyiz. Harika, mûcize, nübüvvet ve haram­ları iste­mek gibi caiz olmayan şeyleri istemeyeceğiz.

Oruçlu dua etmeye çalışacağız. Hele hele iftar vakti ya­pılan duanın reddedilmeyeceğini söyler Allah’ın Rasûlü:

"Oruçlunun iftar vakti yapmış olduğu duası mut­laka kabul olur."

"İftar zamanı oruçlunun duası reddedilmez ."Buyurur. Yine Ebu Hureyre’nin rivâyet ettikleri bir hadislerinde Al­lah’ın Rasûlü şöyle buyurur:

Üç kimsenin duası asla reddedilmez.

1- Âdil devlet reisinin duası.

2- İftar edinceye kadar oruçlunun duası.

3- Zulme uğrayan mazlumun duası.

Bu üç kişinin duasının asla reddedilmeyeceğini anlatıyor Al­lah’ın Rasûlü. Allah bizden dua etmemizi istiyor. Duaya o kadar önem vere­lim ki, öyle bir dua hayatı uygulayalım ki, artık bizim ha­yatımız hep dua olsun. Yani Allah’la ilişkimizi hiç kesmeyelim. Çünkü dua sürekli Allah’la ilişki içinde olmaktır. Her zaman ona dua edelim. Hem de is­teklerimiz meşru olduğu sürece utanmadan isteyelim ondan. Yahu bu da istenir mi, demeyelim. Çünkü istenilen kim? Al­lah. Yani anamız değil, babamız değil, ağamız, patronumuz değil. Yani başkaları gibi hasa âciz, güçsüz, fakir birisi değil ki Rabbimiz. Üstelik biz yalvardıkça bizi seviyor. Kendisini istediklerimize sahip bildikçe, istediklerimize ehil gördükçe, istenilecek, başvurulacak tek kapı kabul ettikçe bizi sevi­yor.

Biz ona yöneldikçe o bizim kendisine yönelmemizden mem­nun oluyor. Öyleyse hemen yalvaralım, hemen yakaralım. Karnımız acıktı yalvaralım, susâdık yalvaralım, ayakkabımız kayboldu yalvaralım, ayakkabımız bulundu yalvaralım, sıkıntımız var yalvaralım, cennet istiyoruz yalvaralım, cehennemden korkuyoruz yalvaralım, yalvaralım, yalvaralım.

Ve Kur’ân’daki dua modellerini de iyi belleyelim. Kur’ân’daki dua modelleri yanında bir de Rasûl-i Ekrem Efendimi­zin dua usulle­rini, ezkarını iyi belleyelim. (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)

(peygamberimizin sabah duaları videosu)

https://youtu.be/Ij3q-bekv1M

"Ben Yakınım" Bakara 186. Ayet Tefsiri

 Bu videoda ozellikce arapca dilinin incelikleri uzerine de duruluyor..Allahin hitabindaki incelik..izleyip asla unutamadigim bir video..Ayeti ezberleyip namazimiza sokmak arkasindan da hemen bir dua ayeti okumak cok guzel olmaz mi?

https://youtu.be/h4HgAu7Wwlg 16dk 35sn- Nouman Ali Han

Allah bize her zaman çok yakın ama biz şeytan aradan çekildiği için ona en çok ramazan ayında yaklaşıyoruz.

Sana kullarım benim hakkımda sorarlarsa muhakkak ki ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit, dua edenin duasını kabul ederim. O halde benden isteyin, bana iman edin ki doğruyu bulasınız. Benden başkasından isterseniz doğruya erişemezsiniz.

Oruçtan sonra duanın zikredilmesi oruçlunun duasının kabuluyle alakalı hadisleri hatırlatır.

Böyle bir ibadetin ardından dua etmenin makbul olduğuna işaret vardır.

Duanın çeşitleri var. Bizim dünya üzerinde yaşamamız fıtri duadır. Bitki ve hayvanların ihtiyaç diliyle yaptıkları dua ikinci çeşit duadır. Üçüncüsü insanların yaptıkları duadır. Bu da fiili ve sözlü olmak üzere iki çeşittir. İkisini birlikte yapmak gerekir.

Allah teala dua edenin duasını kabul ederim buyurmuş. Bu haber, duayı aynısıyla kabul edeceğini göstermez. İhtiyacı kulun hayrına olan başka bir şekilde karşılayacağı gibi, ahirete de bırakabilir.

Ayette ‘kullarım Sana Beni sorarlarsa, Ben çok yakınım.’ buyrulmuştur. Bu cevapta, diğer ayetlerde gelen sorulara verilen cevaplarda olduğu gibi قُل veya فَقُلْ lafızları kullanılmamıştır. Mesela, ‘Rasûlum, sana dağlar hakkında sorarlar, ‘de ki’ Rabbim onları ufalayıp savuracak.’ (Taha/105) ayetinde cevap فَقُل

ْ ile gelmiştir. Bu ayette ise Yüce Allah kullarına son derece yakın olduğunu, kendisinden bir şey isteyen ihtiyaç sahipleri ile, kendisi arasında bir vasıta olmaksızın onların işlerine cevap verecek şekilde onlarla beraber olduğunu bildirmek için cevabı bizzat vermiştir.

Riyazus Salihin, 981 Nolu Hadis

Ebû Musâ el-Eş’arî radıyallahu anh şöyle dedi:

Biz bir yolculukta Hz. Peygamber ile birlikte idik.  Tepelere çıktıkça Allahuekber, lâ ilâhe illallah diye yüksek sesle  tekbir ve tehlil getirdik. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Ey Müslümanlar! Kendinizi zorlamayınız. Zira siz sağıra veya burada olmayan birine seslenmiyorsunuz. Allah daima sizinle beraberdir, işitir ve size sizden daha yakındır” buyurdu.

Buhârî, Cihâd 131, Meğazî 38, Daavât 51, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 44.  Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitr 26

Riyazus Salihin, 1504 Nolu Hadis

Ubâde İbni’s-Sâmit radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yeryüzünde bir müslüman Allah’tan bir şey dilerse, günah bir şeyi istemediği veya akrabası ile ilgisini kesmeyi arzu etmediği sürece Allah onun dileğini mutlaka yerine getirir veya ona vereceği şey kadar bir kötülüğü kendisinden giderir.”

Orada bulunanlardan biri:

- O takdirde biz Allah’tan çok şey isteriz, deyince, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Allah’ın lutfu dilediğiniz şeylerden daha çoktur” buyurdu.

Tirmizî, Daavât 115. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 18

  Ayette geçen ucîbu ve felyestecîbû kelimeleri aynı kökten olup icabet etme manasındadır.


وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

إِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup, mukadder söz olan cevaba mütealliktir. Takdiri, فقل لهم (Onlara söyle) şeklindedir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. سَأَلَكَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

سَاَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عِبَادِی  fail olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ی  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَنِّی  car mecruru  سَأَلَكَ  fiiline mütealliktir. اِنّ۪ي قَر۪يبٌ  cümlesi mukadder sözün mekulü’l kavlidir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ی  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَرِیبٌ  kelimesi , اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَر۪يبٌ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ 


Cümle,  اِنَّ ‘ nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. أُجِیبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’ dir.  دَعۡوَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلدَّاعِ  muzâfun ileyh olup mahzuf  ى  üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mankus isimdir.

إِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup, mukadder söz olan cevaba mütealliktir. Takdiri, فقل لهم  şeklindedir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. دَعَا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

دَعَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir.

Cevap cümlesi öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إذا دعاني الداعي أجيب دعوته. (Bana dua edenin davetine icabet ederim.) şeklindedir.

اُج۪يبُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi جوب ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

الدَّاعِ , sülâsi mücerredi  دعو  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri  إذا كنت كذلك (Ben böyle olduğuma göre…)  şeklindedir.

Fiil cümlesidir. لْ  emir lam’ıdır. یَسۡتَجِیبُوا۟  fiili  نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لِی  car mecruru  یَسۡتَجِیبُوا۟  fiiline mütealliktir. لْيُؤْمِنُوا  atıf harfi وَ ‘ la  لۡیَسۡتَجِیبُوا۟  cümlesine matuftur. 

لْ  emir lam’ıdır. يُؤْمِنُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ب۪ي  car mecruru  يُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir.

İsim cümlesidir. لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

هُمْ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. یَرۡشُدُونَ  cümlesi,  لَعَلَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

یَرۡشُدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

یَسۡتَجِیبُوا۟  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, جوب  ‘dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar. 

يُؤْمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.


وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ

 

Şart üslubunda gelen terkipte  وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عِبَادِی  izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzâf olan  عِبَادِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Bu ayette önceki ayetteki gaib zamirden mütekellim zamirine iltifat vardır.

Sormak manasındaki  سَاَلَ  fiili, عَن  harf-i ceri ile kullanıldığında istemek anlamına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌ  cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Bu cümle takdiri  قل لهم  (Onlara de ki..) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mekulü’l-kavli,  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَر۪يبٌ  kelimesinin Allah’a isnadında istiare vardır. Bu kelime maddi anlamda mekan yakınlığını ifade eder. Allah Teâlânın mekân yakınlığından münezzeh olması sebebiyle, kul ile olan bağının vasıtasız şekilde olduğu hakkında mübalağa için müstear olmuştur. 

فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌ  [Ben yakınımdır] ifadesi, dua edene Allah Teâlâ’nın kolayca icabet etmesi ve kendisinden isteyenin ihtiyacını çarçabuk karşılaması durumunun, mekânı yakın olanın durumuna benzetilmesiyle ilgili temsilî bir anlatımdır. Binaenaleyh Allah Teâlâ’ya dua edildiğinde, Lebbeyk [icabete hazırım] demesi süratle gerçekleşir ki, bunun benzeri; 

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ [Biz ona şah damarından daha yakınız] (Kāf 50/16) ayetidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِی عَنِّی فَإِنِّی قَرِیبٌ  ayetinin  قُلْ (De ki) ile başlamaması tövbe, dua ve niyaz makamında kul ile Rabbi arasındaki  vasıtayı  kaldırmak içindir. Bunda Allah Teâlâ’nın kullarına karşı lütuf ve inayeti vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1336)

فَإِنِّی قَرِیبٌ  [Ben ona yakınım.] Burada niçin diğer sorularının cevabında olduğu gibi burada da “de ki” buyurulmamıştır? Çünkü burada Allah Teâlâ kendisi hakkındaki soruya bizzat kendisi cevap vermektedir. Bununla icabetinin ve merhametinin yakın olduğunu bildirmek istemiştir. Çünkü Allah Teâlâ mekân yakınlığından münezzehtir. Mekân yokken de O vardı. Bugün de var olduğu şekildedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

Üslubun değişerek Resulullah'a (s.a.v) yönelmesinde, Resulullah için apaçık bir şereflendirme ve onun makamını yükseltme anlamı vardır. Yani ‘’ey Resulüm! Kullarım sana Beni sorarlarsa onlara, Benim onlara çok yakın olduğumu söyle’’ demektir. Bu ifade, Allah'ın kullarının fiillerini ve sözlerini bildiğini, onların hallerine muttali olduğunu, mekânen yakın bir kimsenin haline teşbih suretiyle anlatmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ  cümlesi  إِنِّ ’nin ikinci haberidir. Müsbet mazi fiil cümlesi formunda faide-i haber ibtidâî kelamdır. 

سَاَلَكَ -  اُج۪يبُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي  cümlesiyle,  اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Oruçtan sonra duanın zikredilmesi oruçlunun duasının kabulüyle alakalı hadisleri hatırlatır.

Böyle bir ibadetin ardından dua etmenin makbul olduğuna işaret vardır.

دَعَا  kökünden gelen  دَعْوَةَ - الدَّاعِ - دَعَانِۙ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

دُعاَءً: Esasen davet gibi çağırmak manasına masdardır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya meydana gelen talep ve niyaz manasına âdet olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır ki dua dinledim, dua okudum denir. Duanın hakikati, kulun, şanı yüce olan Rabbinden mütevazi bir şekilde medet, ihtimam ve yardım dilemesidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)  


فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي


Fasılla gelen cümlede rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Cevap cümlesi olan  لْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي  , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri  إذا كنت كذلك (Ben böyle olduğuma göre…)  olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَلْيَسْتَج۪يبُوا - اُج۪يبُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Aynı üslupta gelen  وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي  cümlesi atıf harfi  وَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

[Öyleyse] onlar ihtiyaçları için beni çağırdıklarında onlara icabet ettiğim gibi, onlar da kendilerini iman ve itaate çağırdığımda bana cevap verip, [davetime icabet etsinler.] 

[O halde Benim davetime uysunlar.] Ben de onların dualarına icabet edeceğim. Öyleyse onların da benim davetime icabet etmeleri, emirlerime uyup yasaklarımdan sakınmaları gereklidir. Duaya icabet etmesi Allah Teâlâ’nın kesin bir vaadidir. Bundan asla vazgeçmez. Dileğini O’na arz eden kişinin dileği hemen gerçekleşmiyorsa bunun sebepleri olabilir. İcabet mutlaka gerçekleşecektir. Duanın kabul edilmesi bir şey, ihtiyacın görülmesi ayrı bir şeydir. Duanın icabeti için kulun “Ya Rabbi!” diye niyaz etmesi yeterlidir. Allah Teâlâ ona “Buyur ey kulum!” der. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t- Tefsîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.

Terecci harfi  لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  يَرْشُدُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ  kavli şükretmenizin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusundaki ihtimale îmadır. Lam-ı ta’lil yerine reca harfi  لَعَلَّ  nin zikredilmesi belagâtın eşsiz güzelliğindendir. لَعَلَّ  kavli şükretmenizin sizden ümit edilmesini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,Bakara/52)

يَرْشُدُونَ - لْيُؤْمِنُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Sayfadaki ayetlerin son kelimelerinin fasılalarındaki  و- نَ  , ي - نَ  harfleriyle  oluşan ahenk, diğer sayfalarda olduğu gibi son derece dikkat çekicidir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır. 

Günün Mesajı
Oruç şükür ve takva sahibi olmak içindir. 
Oruç tutmak insanın ruhunda Allah korkusunu, gizli ve açık hallerde Onun gözetimi altında olduğu duygusunu geliştirir, mümini amelini Allah için ihlaslı yapmak ve takvalı olmak esaslarına alıştırır. 
Oruçtan sonra duanın zikredilmesi oruçlunun duasının kabulüne işaret eder.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bir gün, bir arkadaşla ufak bir sıkıntısını konuşuyorduk. "Allah'tan iste." dediğimde, bana: "Allah'tan bu kadar basit bir şey istenir mi? Daha önemli şeyler için dua etmek varken. Daha önemli sıkıntıları olanları bilirken." dedi.

"Zaten sahip olduğun, istediğin her şeyi sana veren, Allah değil mi?" diye sordum.

 Dua, kula verilen en güzel hediyelerden değil midir? Özellikle çocukluğumda, insanların duadan bu kadar uzak olması aklımı karıştırıyor, şaşırtıyordu. Ayakkabının bağı kaybolduğunda bile, Allah'ın huzuruna koşup isteyebilecekken ve O istemeden bulamayacağını bile bile neden etrafta, pervane misali dolanıp durmayı seçer insan?

Allahım istediğim her şeyi - dünyamı da, ahiretimi de - Senden istememi nasip et. Sıkıldığımda, hayal kırıklığına uğradığımda, kaybolduğumda, korktuğumda, üzüldüğümde, sinirlendiğimde, zorlandığımda, güldüğümde, heyecanlandığımda, ümit ettiğimde, yaşadığım her duygu anında, her karışıklıkta, her yokuşta, her başlangıçta ve her sonda, Sen ol ilk aklıma gelen. Cümlelerim Senin adınla başlayıp, Senin adınla bitsin. Beni bilen Senken, istediklerimi bilen Senken, hakkımda hayırlı olanı bilen Senken, başkalarının kapısında vaktimi harcamaktan koru. Daima Senden ve daima hayırlısını istememi nasip et.

"Ve şayet kullarım sana benden sual ettilerse muhakkak ki ben çok yakınımdır, bana dua edince duacının duasına icabet ederim o halde onlar da benim da'vetime koşsunlar ve bana hakk ile iman etsinler ki doğru yola gidebilsinler”

Elhamdulillah müjdelerin güzeli için. Zihnimin ve kalbimin en derinlerindeki, en ufak hareketin habercisi olan Rabbim. Dualarımla geldim Sana. Davetine icabet etmek için imanımla koştum Sana. Kolaylaştır, güzelleştir ve kabul buyur.

***

İnsan, Allah’ın emir ve yasaklarına itaat için yaşar. Hepsini tek tek mantığına oturtmasına gerek yoktur ama tam bir teslimiyet göstermesi şarttır. Zira; herkesin algısı ve yetişirken öğrendiği kalıpları farklılık gösterir. Allah’a teslim olan kul, şu gerçeğe iman eder: Allah’ın sınırları değişmez ama yeni bir buluşla beraber insanın biliyorum sandığı bilime dair teorileri değişebilir. 

Ne yazık ki, tarih boyunca özellikle de hristiyanlığın bilime karşı aldığı tavırlar ve çarpık zihniyetlilerin kitap ve dizilerinde ısrarla vurguladığı yanlış kalıplar sonucunda, dinden uzak duranların sahiplendiği bir yanılgı şişirildi: din bilime karşıdır. Belki de bu, bilim dünyasında, muazzam adımlar atmış olan müslümanların gelişimini yavaşlatmak ve durdurmak içindi.

Bir anlamda işe de yaradı: kimi dindarlar bilimden uzaklaştı ve kimi kendini bilim adamı diye nitelendirenler de dine karşı tavır aldı. Ancak; bir mümin, Allah’ın emrettiklerinde dünyevi ve uhrevi hikmetler gizlendiğine iman etti. Yani o, itaat üzere yaşadıkça iki cihanda da kazanacağından emindi. Gelişen bilimle beraber Allah’ın sınırlarının kıymeti daha da iyi anlaşıldı.

Belki de tam anlaşılamadı çünkü bu gerçeklere rağmen müslümanların bir kısmı içlerindeki uyuşukluk ve eziklik psikolojisinin etkisiyle İslam’a ait olmayan ama başka dinlerden doğma ya da üstün ele sahiplerin değer vermeye başladığı popüler akımlara kapıldı. Allah’ın rızası dışına çıkıp, yalnız dünyalık menfaatleri arzulayınca, bilim de insanı ikna edemedi. Zira, kalplerdeki niyet değişmişti.

Orucu tutamadı ama 24 saati aşan açlık oruçlarıyla sınırlarını zorladı ya da başka sebeplerden dolayı saatler boyu aç ve susuz dolaştı; namazından ve zikrinden uzaklaştı ama kaybettiği huzuru ya da zihnini dinlendirme yollarını yogada ve meditasyonda aradı. Aslında, insan canı istediğinde müthiş bir kapasiteye sahip olduğunun farkındaydı. Açlıktan tokluğa, ayakta durmaktan secdeye varmaya kadar olan her halini Allah’a itaat etme niyetiyle, Allah’ın buyurduğu şekilde yaptığında sevap kazandı ve ayrıca dünyadaki faydasından da nasiplendi. 

Ey Allahım! Bizi, 
Bilinçli müslümanlardan,
Her emrine ve yasağına, tam bir teslimiyetle ve samimiyetle itaat edenlerden,
Üzerindeki uyuşukluk ve eziklik halinden sıyrılarak İslam sancağını şükürle ve azimle doğru taşıyanlardan,
Dünyalık menfaatlerin baskısından sıyrılarak yalnız Senin için yaşayanlardan, Senin rızanı umarak ibadet edenlerden ve rahmetin ile iki cihanda da kazananlardan,
Batıldan ve batıla yaklaştıran her halden, yoldan, amelden ve insandan uzaklaşanlardan,
Batıl ile Hakkı ayırt edenlerden ve daima Hakkı seçenlerden eyle.
Ey Allahım! Bizi nefsimizin huzursuzluğundan ve huzurperestliğinden yani dünyalık huzur için bürünebileceği sınır bilmez hallerinden koru. Bizi, bir an olsun nefsimize bırakma ve kalplerimizdeki niyeti Senden ve Senin rızandan uzaklaştırma. Bizi; Senin rızanı kazanmışların, ebedi huzura ve Sana kavuşmuşların arasına kat.

Amin.

 
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji