مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ ٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَثَلُ | durumu |
|
| 2 | الْجَنَّةِ | cennetin |
|
| 3 | الَّتِي | şöyledir |
|
| 4 | وُعِدَ | va’dedilen |
|
| 5 | الْمُتَّقُونَ | korunanlara |
|
| 6 | تَجْرِي | akar |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | تَحْتِهَا | altından |
|
| 9 | الْأَنْهَارُ | ırmaklar |
|
| 10 | أُكُلُهَا | meyvesi |
|
| 11 | دَائِمٌ | süreklidir |
|
| 12 | وَظِلُّهَا | ve gölgesi de |
|
| 13 | تِلْكَ | işte budur |
|
| 14 | عُقْبَى | sonu |
|
| 15 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 16 | اتَّقَوْا | korunan(ların) |
|
| 17 | وَعُقْبَى | ve sonu ise |
|
| 18 | الْكَافِرِينَ | inkar edenlerin |
|
| 19 | النَّارُ | ateştir |
|
Allah Teâlâ önceki âyetlerde inkârcıların peygamberlere karşı tutumlarını ve bunların sonlarını hatırlattıktan sonra burada da müminlerin âhiretteki durumlarına dair bilgi vermektedir. Âhirette ne yakıcı sıcak ne de dondurucu soğuk olacak (bk. İnsân 76/13); ne ay ne de güneş bulunacak, fakat cennetliklerin rahat edip mutlu olacakları mutedil ve sürekli bir gölge olacaktır (cennet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/25).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 294
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ
İsim cümlesidir. مَثَلُ mübteda olup damme ile merfûdur. الْجَنَّةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri, كائن في ما نقصّه (Anlattıklarımız arasındadır.) şeklindedir.
الَّت۪ي müfred müennes ism-i mevsûl, الْجَنَّةِ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası وُعِدَ الْمُتَّقُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, وعد بها ‘dır.
وُعِدَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْمُتَّقُونَ naib-i fail olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
الْمُتَّقُونَ , sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ
Cümle, mukadder aid zamirin hali olarak mahallen mansubdur. Takdiri, وعد بها المتّقون جارية من تحتها الأنهار. şeklindedir.
Fiil cümlesidir. تَجْر۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِ car mecruru تَجْر۪ي fiiline veya الْاَنْهَارُ ‘ın mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْاَنْهَارُ fail olup damme ile merfûdur. اُكُلُهَا دَٓائِمٌ , mukadder aid zamirin hali olarak mahallen mansubdur. Takdiri, دائما أكلها. şeklindedir.
اُكُلُهَا mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. دَٓائِمٌ haber olup damme ile merfûdur.
ظِلُّهَا atıf harfi وَ ile اُكُلُهَا ‘ya matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
دَٓائِمٌ ; sülâsî mücerredi دوم olan fiilinin ism-i failidir.
تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلْكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. عُقْبَى mübtedanın haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Cemi müzekker has-i mevsûlü الَّذ۪ينَ , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası اتَّقَوْا ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.
اتَّقَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عُقْبَى mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. الْكَافِر۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. النَّارُ haber olup damme ile merfûdur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقَوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesi içindir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri كائن في ما نقصّه (Anlattığımız şeyde …. vardır.) olan haber mahzuftur.
الْجَنَّةِ için sıfat konumundaki müfret müennes has ism-i mevsûl الَّت۪ي ‘nin sılası olan وُعِدَ الْمُتَّقُونَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Sıfatın ism-i mevsûlle gelmesi, tazim ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وُعِدَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Takva günahlara devam etmeyi ve yaptığı ibadetlerle aldanmayı bırakmaktır.
Muttaki: Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’in yoluna girip, dünyayı arkasına atan, nefsini ihlas ve vefaya zorlayan, haram ve zulmü terk eden kimsedir. (Fahreddin er-Razi, Tefsir-i kebir, Cilt:1, Sayfa:446 - Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
“Cennetin sıfatı” ifadesi ile ilgili Sîbeveyhi şöyle demiştir: “Bu tabir, haberi hazf edilmiş bir mübteda olup, takdiri, “size anlattığımız şeylerde, cennetin sıfatı vardır” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Bu cümlenin ism-i mevsûldeki mahzuf aid zamirden hal olduğu da söylenmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ تَحْتِهَا car mecruru, ihtimam için fail olan الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.
Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nehrin akışı, selin hareketi manasında müsteardır. Suyun hızı, yürüyen kişinin hızına benzetilmiştir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Beyyine/8)
جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)
الْاَنْهَارُ - تَجْر۪ي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Bu cümlenin ism-i mevsûldeki mahzuf aid zamirden ikinci hal olduğu da söylenmiştir.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedün ileyh olan اُكُلُهَا , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. وَظِلُّهَا izafeti, اُكُلُهَا ‘ya matuftur. Veya mahzuf mübtedanın haberidir.
اُكُلُهَا ve ظِلُّهَاۜ kelimelerinin cennete ait zamire muzâf olmaları, onlara tazim ifade eder.
Müsned olan دَٓائِمٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Ayette îcâz-ı hazîf vardır. وَظِلُّهَا sözünde haber hazfolunmuştur. Yani وَظِلُّهَاۜ دَٓائِمٌ demektir. Onun himayesi daimdir. Güneşin dünyaya olan faydasının yok olmadığı gibi süreklidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Gölgenin kalıcılığı; ağaçların arasından güneşin geçebileceği bir boşluk bulunmayacak derecede sık olduklarından kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Ayet-i kerîmede hazif yoluyla îcâz vardır. وَظِلُّهَا َifadesinin haberi olan دَٓائِمٌ kelimesi öncesindeki اُكُلُهَا دَٓائِمٌ cümlesinin delaletiyle hazf edilmiştir. İfadenin hazf edilmemiş hali اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَا دَٓائِمٌ şeklindedir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh, uzak için kullanılan işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden تِلْكَ ile akıbete işaret edilmiştir. تِلْكَ ile akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
تِلْكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan 57, s. 190)
Muzafun ileyh olan ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi اتَّقَوْاۗ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Akıbetinin işaret edildiği kimselerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi tazim içindir.
Makabline atfedilen وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, muzâfa tahkir ifade eder.
النَّارُ cehennemden kinayedir.
Müsnedin الْ takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir.
تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا cümlesiyle وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اتَّقَوْاۗ - الْمُتَّقُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عُقْبَى kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ - الَّت۪ي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
النَّارُ - الْجَنَّةِ ve اتَّقَوْا - الْكَافِر۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
Cennetin özellikleri sayıldıktan sonra, muttakilerin akıbeti olmasının zikredilmesi, cem’ ma’at- taksim sanatıdır.
Orada yenilen meyveler, yiyecekler ve içilen içecekler kesintiye uğramaz, tükenip yok olmaz. Aynı şekilde gölgesi de süreklidir, yok olup gitmez. “Orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler” ayetinde zikredildiği gibi orada ne güneş ne sıcak ne de soğuk vardır. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları)
تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ [Takva sahiplerinin sonu mutluluktur. Kâfirlerin sonu ise o ateştir.] Bu ayet, apaçık, takva sahiplerini umutlandırmakta ve kâfirlerin umudunu da kesmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)