Hac Sûresi 25. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًۨ الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِۜ وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟  ٢٥

İnkâr edenler ile Allah’ın yolundan ve içinde, yerli, misafir bütün insanları eşit kıldığımız Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar (azabı hak etmişlerdir.) Kim de orada zulmederek haktan sapmak isterse, biz ona elem dolu bir azaptan tattıracağız.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
4 وَيَصُدُّونَ ve geri çevirenler ص د د
5 عَنْ -ndan
6 سَبِيلِ yolu- س ب ل
7 اللَّهِ Allah’ın
8 وَالْمَسْجِدِ ve Mescid-i (Haram’dan) س ج د
9 الْحَرَامِ (ve Mescid-i) Haram’dan ح ر م
10 الَّذِي
11 جَعَلْنَاهُ yaptığımız ج ع ل
12 لِلنَّاسِ bütün insanlar için ن و س
13 سَوَاءً eşit (ibadet yeri) س و ي
14 الْعَاكِفُ yerli olan ع ك ف
15 فِيهِ orada
16 وَالْبَادِ ve dışarıdan gelen ب د و
17 وَمَنْ ve kim
18 يُرِدْ isterse ر و د
19 فِيهِ orada (böyle)
20 بِإِلْحَادٍ haktan sapmak ل ح د
21 بِظُلْمٍ zulüm ile ظ ل م
22 نُذِقْهُ ona taddırırız ذ و ق
23 مِنْ -tan
24 عَذَابٍ bir azab- ع ذ ب
25 أَلِيمٍ acı ا ل م
 

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًۨ الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِۜ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا۟ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اِنَّ ’nin haberi mahzuftur. Takdiri;  معذّبون أو خاسرون أو هالكون (Azap olunurlar, zarar ederler veya helak olurlar) şeklindedir.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَصُدُّونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur. 

يَصُدُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ  car mecruru  يَصُدُّونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

الْمَسْجِدِ  atıf harfi وَ ’la  سَب۪يلِ ’ye matuftur.  الْحَرَامِ  kelimesi  الْمَسْجِدِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  الْمَسْجِدِ ’nin ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  جَعَلْنَاهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  لِلنَّاسِ  car mecruru  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir. 

سَوَٓاءً  hal olup fetha ile mansubdur.  الْعَاكِفُ  masdar olan  سَوَٓاءً ’nin faili olup damme ile merfûdur. ف۪يهِ  car mecruru  الْعَاكِفُ ’ye mütealliktir. الْبَادِ  atıf harfi و ’la makabline matuf olup, mahzuf  ى  üzere mukadder damme ile merfûdur. Resmi mushafta böyledir. Mankus isimdir.

Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgili olmadığından isimdirler. Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır:

1.Tenvinli olmalıdır. 2. Harf-i tarifli (ال) olmalıdır. 3. Masdarın failine muzâf olmalıdır. 4. Masdarın mef’ûlüne muzâf olmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi mef’ûl, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir: 

a) Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) irab edilir.  Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri irab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak irab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür.  Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْعَاكِفُ  ; sülâsi mücerredi  عكف  olan fiilin ism-i failidir.

الْبَادِ ; sülâsi mücerredi  بدو  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

    

 

 

وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُرِدْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ف۪يهِ  car mecruru  يُرِدْ  fiiline mütealliktir. بِـاِلْحَادٍ  car mecruru  يُرِدْ  fiilinin mahzuf mef’ûlu bihin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, يرد تعديّا متلبّسا بإلحاد  şeklindedir. بِظُـلْمٍ  car mecruru  اِلْحَادٍ ’den bedel olup kesra ile mecrurdur.

فَ  karinesi olmadan gelen  نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟  cümlesi şartın cevabıdır. 

نُذِقْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ  tebiziyyedir.  مِنْ عَذَابٍ  car mecruru  نُذِقْ  fiiline mütealliktir.  اَل۪يمٍ۟  kelimesi  عَذَابٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُرِدْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.  

نُذِقْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذوق ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اَل۪يمٍ۟  ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًۨ الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  الَّذ۪ينَ ’nin haberi mahzuftur. Takdiri;  معذّبون أو خاسرون أو هالكون (Azap olunurlar, zarar ederler veya helak olurlar)  şeklindedir.  

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında bu kişilere tahkir ifade eder. Sılası cümlesi  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًۨ الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِ  cümlesi, atıf harfi وَ ile sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafeti, lafza-i celâle muzâf olan  سَب۪يلِ  için tazim ve teşrif ifade eder.  

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır. Müsteâr  سَب۪يلِ  kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir.  سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır.

الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ  terkibi, tezayüf nedeniyle  سَب۪يلِ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir. 

الْحَرَامِ  kelimesi  الْمَسْجِدِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

الْمَسْجِدِ  için ikinci sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan  جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءً , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

جَعَلْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

اللّٰهِ - جَعَلْنَاهُ  kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır. 

سَوَٓاءً  kelimesi, fiildeki mef’ûl zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

الَّذ۪ي  ve  الَّذ۪ينَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْعَاكِفُ [Devamlı kalan] - الْبَادِ [Çölden gelen] arasında tıbâk vardır. Çünkü âkif, şehirde kalan, bâd ise çölden gelen demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayeti kerimede  صُدُّوا  şeklinde mazi olarak kullanılmasını gerektirmektedir. Ancak Ferrâ, fiilin muzari kullanımının, ifadeye, saptırmanın onların devamlı hali olduğu anlamını kattığını belirtir. Bu şekliyle ayet sanki saptırmanın inkâr edenlerin özelliklerinden biri olduğunu ifade etmektedir.

Ancak zahiren gerektiği gibi muzari fiil yerine mazi fiil kullanılsaydı, ifade aynı anlamı vermeyecek, inkâr edenlerin geçmişteki halini belirtiyor olacaktı. Bu anlamda  يَصُدُّونَ  fiilinin devamlılık anlamı taşıması maksadıyla muzari formda kullanılması, zahiren durumun gereğinin dışına çıkılmış görünse de aslında ifadenin muktezâ-i hâle mutabakatını sağlamıştır. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Cenab-ı Hak, geleceğe ait bir ifade olan  وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ  ifadesini geçmiş zaman bir ifade olan  كَفَرُوا 'ya nasıl atfedilmiştir dersen, Kendisinden ne hal ne de gelecek kastedilmeksizin, "her zaman ve her vakit, devamlı bir biçimde ihsanda bulunduğu" manası kastedilerek atfedilmiştir deriz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الْعَاكِفُ  ; orada ikamet eden, orada her zaman bulunan demektir,  الْبَادِۜ  ise ortaya çıkan, görünen arızî olan demek olup, bu da orayı özleyen yabancılar anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)


 وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟

 

وَ  istînâfiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ  cümlesi, önceki cümlenin tezyîlidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

مَنْ  şartiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ  cümlesi, şarttır. مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ  cümlesi, mübtedanın haberidir. 

Müsnedin, muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِظُـلْمٍ - بِـاِلْحَادٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

نُذِقْهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟  ibaresinde istiare sanatı vardır. Azap, istenmeme hoşa gitmeme hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbehü bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan “tattırırız” ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” azabın tesirini idrak etmek anlamında müsteâr olarak kullanılmıştır. Tehekkümî istiare yoluyla, kafirlerin akıbetinin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.

عَذَابٍ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde acı çektiren manasındaki  اَل۪يماً ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

عَذَاباً ‘in sıfatı olan  اَل۪يماً  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

عَذَاباً - اَل۪يماً۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

أ ـ ل ـ م  kökünden gelen "elem" acı, ağrı;  " اَل۪يماً " ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, عَذَابٌ مُه۪ينٌ , عَذَابٌ عَظ۪يمٌ , عَذَابٌ اَل۪يمٌ , عذاب شديد gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Ayet-i kerimede geçen  بِـاِلْحَادٍ  lafzının önündeki  بٍ  zaidedir. Ayrıca men-i şartıyye’nin cevabından  اِنَّ ’nin haberi de anlaşılmaktadır. Yani  نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟  cümlesidir.

مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟  cümlesindeki  مِنْ  harf-i ceri teb'izıyyedir. لِلنَّاسِ ’den maksat kendilerine insan denilebilen herkestir; şehirli, bedevi, yerli, sonradan yerleşen, Mekkeli, Mekke’ye dışarıdan gelen arasında fark yoktur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ [Kim orada isterse] ibaresinde, genel olması için mef'ûl terk edilmiştir.  بِـاِلْحَادٍ [doğrudan sapmakla]  بِظُـلْمٍ [haksızlıkla], kelimeleri eş anlamlı hallerdir ya da ikincisi birinciden bedeldir, o zaman harf-i cer tekrar edilmiş ya da ona taalluk etmiş olur ki şirk ve günah irtikâp etmekle zulme saparak demek olur.  نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟ [Ona acıklı azaptan tattırırız] cümlesi,  مَنْ ’in cevabıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

اِلْحَادٍ , doğru yoldan dönmek demek olup bu kelimenin ilk anlamı, mezarcının mezarda yaptığı “lahd” e dayanır. Müfessirler “ilhad” hususunda şu izahları yapmışlardır: İlhad, şirk demektir, yani “Kim şirk koşmak için Allah’ın Haremine sığınırsa, Allah onu azaplandırır” demektir. Allah Teâlâ’nın yasakladığı avı öldürmek demektir. İhramsız olarak ve ihramlıya helal olmayan şeyleri irtikâb ederek Mekke’ye (Harem’e) girmek demektir. Atâ’ya göre bir kimsenin alışverişinde, “Hayır, vallahi... Evet, vallahi” demesidir. Muhakkik alimlere göre “zulüm ile ilhad” ifadesi, bütün günahları içine alan genel bir sözdür. Çünkü büyük olsun, küçük olsun, her türlü günah, orada diğer yerlerde yapılanlardan daha büyük sayılır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)