قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِراًّ عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ ٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi ki |
|
| 2 | الَّذِي | bulunan |
|
| 3 | عِنْدَهُ | yanında |
|
| 4 | عِلْمٌ | bir ilim |
|
| 5 | مِنَ | -tan |
|
| 6 | الْكِتَابِ | Kitap- |
|
| 7 | أَنَا | ben |
|
| 8 | اتِيكَ | sana getirebilirim |
|
| 9 | بِهِ | onu |
|
| 10 | قَبْلَ | önce |
|
| 11 | أَنْ |
|
|
| 12 | يَرْتَدَّ | sen kırpmadan |
|
| 13 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 14 | طَرْفُكَ | gözünü |
|
| 15 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 16 | رَاهُ | onu görünce |
|
| 17 | مُسْتَقِرًّا | yerleşmiş |
|
| 18 | عِنْدَهُ | yanında |
|
| 19 | قَالَ | dedi ki |
|
| 20 | هَٰذَا | bu |
|
| 21 | مِنْ | -ndandır |
|
| 22 | فَضْلِ | lutfu- |
|
| 23 | رَبِّي | Rabbimin |
|
| 24 | لِيَبْلُوَنِي | beni sınaması için |
|
| 25 | أَأَشْكُرُ | şükür mü edeceğim? |
|
| 26 | أَمْ | yoksa |
|
| 27 | أَكْفُرُ | inkar mı edeceğim? |
|
| 28 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 29 | شَكَرَ | şükrederse |
|
| 30 | فَإِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 31 | يَشْكُرُ | şükretmiştir |
|
| 32 | لِنَفْسِهِ | kendisi için |
|
| 33 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 34 | كَفَرَ | inkar ederse |
|
| 35 | فَإِنَّ | şüphesiz |
|
| 36 | رَبِّي | Rabbim |
|
| 37 | غَنِيٌّ | zengindir |
|
| 38 | كَرِيمٌ | kerimdir |
|
Peygamberin görevi insanlarla savaşarak ganimet elde etmek veya savaş tehdidiyle hediye almak değil, Allah’ın dinini tebliğ etmek, insanların sapkın inançlardan kurtulmalarının yolunu açmak olduğu için Hz. Süleyman, kraliçenin gönderdiği hediyelere iltifat etmemiştir. Ülkenin güvenliği bunu gerekli kıldığı için de teslim ve tâbi olmadıkları takdirde karşı koyamayacakları ordularla üzerlerine gideceğini söyleyerek onları tehdit etmiştir.
Elçiler dönüp durumu kraliçeye anlatınca kraliçe maiyetindeki ileri gelenlerle birlikte Hz. Süleyman’ı ziyaret edip onun dini hakkında bilgi almak üzere harekete geçmiştir. Öte yandan Hz. Süleyman’a bu bilgi ulaşmış (âyet 42), o da kraliçe gelip teslim olmadan önce onun tahtını getirmelerini yanındaki görevlilerden istemiştir.
Bu kıssada bir kadın yöneticinin erkek devlet adamlarından daha basiretli davrandığının ima edilmesi de ilgi çekicidir.
39. âyette geçen ifrît, “güçlü, kuvvetli, yaramaz, ele avuca sığmaz kimse” demektir. Sıfat olarak cinler için kullanıldığı gibi insanlar için de kullanılır (Elmalılı, VI, 3678-3679).
“Kitap ilmine sahip olan biri”nin kimliği hakkında farklı rivayetler vardır. “Bir melek, bir insan, Hızır, Süleyman’ın veziri Âsaf b. Berhiyâ” veya “Süleyman’ın kendisi” denilmiştir. Râzî gerekçelerini de açıklayarak Süleyman’ın kendisi olduğunu söyleyen görüşü tercih etmektedir (XXIV, 197-198).
قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
عِنْدَهُ mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِلْمٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنَ الْكِتَابِ car mecruru عِلْمٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Mekulü’l-kavl اَنَا۬ اٰت۪يكَ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. اٰت۪يكَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اٰت۪ي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
بِه۪ car mecruru اٰت۪يكَ fiiline mütealliktir. قَبْلَ zaman zarfı اٰت۪يكَ fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, قَبْلَ ’nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَرْتَدَّ fetha ile mansub muzari fiildir. اِلَيْكَ car mecruru يَرْتَدَّ fiiline mütealliktir. طَرْفُكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَرْتَدَّ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi ردد ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِراًّ عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. رَاٰهُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
رَاٰ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir ه mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مُسْتَقِراًّ hal olup fetha ile mansubdur. عِنْدَهُ mekân zarfı, مُسْتَقِراًّ ’a mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ ‘dır.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Mekulü’l-kavli هٰذَا مِنْ فَضْلِ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ فَضْلِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبّ۪ي muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri ى muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِ harfi يَبْلُوَن۪ٓي fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf fiile müteallik olup, mahallen mecrurdur. Takdiri, فضّل (Üstün kıldı) şeklindedir.
يَبْلُوَن۪ٓي fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamir ى mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ءَاَشْكُرُ cümlesi, يَبْلُوَن۪ٓي ‘deki mütekellim ي ‘ından bedel olup, mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. اَشْكُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri اناَ ’dir.
اَمْ atıf harfi hemzenin muadilidir. اَكْفُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri اناَ ’dir.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ ; Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini tayin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ. Munkatı’ اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْتَقِراًّ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istifâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
شَكَرَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّـمَٓا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
يَشْكُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِنَفْسِه۪ car mecruru يَشْكُرُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَفَرَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَنِيٌّ kelimesi إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. كَر۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107)
Müfred müzekker has ismi mevsul الَّذ۪ي , merfû mahalde fail konumundadır. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Sıla cümlesi olan عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve icazı hazif sanatları vardır. عِنْدَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda عِلْمٌ ’deki nekrelik, kesret, tazim ve nev ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
عِندَهُ ifadesi (Bu onun uhdesinde) manasındadır. Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Burada ilim ve bilgiyle davranmak manasında mecazdır. Bir şeyin, bir şey üzerinde kontrol sahibi olması manasında mecazi olarak kullanılmıştır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ cümlesi, isim cümlesinin haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ cümlesi, masdar tevilinde قَبْلَ ‘nin muzâfun ileyhi konumundadır. Masdar-ı müevvel cümlesi, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَرْتَدَّ fiiline müteallik اِلَيْكَ car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.
Önceki ayetteki اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ cümlesiyle اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ cümlesi arasında, mukabele oluşturmuştur.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ [Kitap’tan bir ilim] indirilmiş bir kitaptan demektir ki o da vahiy ve şeriat ilmidir. Bunun Levh-i Mahfuz, nezdinde bundan bir ilim bulunanın da Cebrail (a.s) olduğu da söylenmiştir. Her iki yerde yer alan اٰت۪يكَ ’nin fiil ve ism-i fail olması caizdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ [Gözünü açıp kapamadan önce] cümlesinde güzel bir istiare vardır. Tahtı getirmesinin hızı, insanın bakışının geri dönmesine benzetilmiştir. إِرْتَدُّ طَرْفُ (Göz kapaklarının birbirine değmesi) demektir. Bu; hızın ifade edilmesinde mümkün olan en kuvvetli vurgudur. [Kıyamet saatinin durumu ise göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan başkası değildir.] mealindeki Nahl Suresi 77 ayetinde de bu sanat vardır. Yüce Allah, yüksek hız için إِرْتَدُّ الْطَرْفُ müsteâr olarak kullanmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ben onu sana gözünü açıp kapamadan önce getiririm.” diye zamir ile zikredilecek yerde işin büyüklüğünü anlatmak için mevsul getirilmiş ve bununla yukarıda zikredilen ilimden bir örnek gösterilmiştir.
Çoğunluk bu kişinin Süleyman'ın (a.s) kendisi değil, adamlarından birisi olmasını ifadenin gelişine daha uygun bulmuşlardır. Muhyiddin-i Arabi “Füsus” isimli eserinde “Bu Süleyman'ın (a.s) ashabından birisi eliyle olmuştur ki orada bulunanların nefislerinden Süleyman'ın (a.s) şanı için daha yükseltici olsun.” demiştir. Gerçekten adamlarından böyle kerametin meydana gelmesi kendisinin daha yüksek oluşuna işaret demektir. Ve bu ilmin, ona verilen ilimden olduğunu anlatır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
الَّذ۪ي, Arapçada, bir şahıs belli bir hadise ile tarif edilmeye çabalandığında, o muayyen şahsa işaret etmek için vaz olunmuş bir lafızdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْطَرْفُ bakarken göz kapaklarını hareket ettirmek demektir. Binaenaleyh sen, göz kapaklarını açtığında, gözün ışığının, görülen nesneye doğru uzadığı sanılır. Yumduğunda ise o nûrun, tekrar yeniden göze geri döndüğü sanılır ki işte ayetteki, ‘gözün dönmesi’nden kastedilen de budur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelamın, makablinden ayrı zikredilmesi, iki söyleyenin, sözlerinin ve tahtı getirmek kudretlerinin keyfiyetinin tamamen farkli olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِراًّ عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ
Şart üslubunda gelen terkipte فَ , istînâfiyyedir. لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan رَاٰهُ مُسْتَقِراًّ عِنْدَهُ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. Cevap cümlesine mütealliktir.
Zaman zarfı عِنْدَهُ , ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden hal konumundaki مُسْتَقِراًّ ‘a mütealliktir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubundan çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hz. Süleyman’ın sözleridir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. هٰذَا mübteda, car mecrur مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ , mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
İşaret isminde istiare vardır. هٰذَا ile duruma işaret edilmiş ve sonuç, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Veciz ifade kastına matuf مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ izafetinde Rab isminin Hz.Süleyman’a aid zamire muzaf olmasıyla Hz.Süleyman, yine Rab ismine muzaf olmasıyla فَضْلِ , şan ve şeref kazanmıştır.
فَضْلِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Sebep bildiren harf-i cer lam-ı ta’lilin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, harf-i cerle birlikte فَضْلِ ’ye mütealliktir. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad ءَاَشْكُرُ cümlesi, لِيَبْلُوَن۪ٓي fiilindeki mef’ûl zamirden bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
اَمْ atıf harfiyle ءَاَشْكُرُ ’ya atfedilen اَكْفُرُ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Her ikisi de muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
اَكْفُرُ - ءَاَشْكُرُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İşaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’, her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir.(Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)
Tahtının getirilmiş olması şaşırtıcı bir işle mülk ve hükümranlığının elinden alınmış olduğuna işarettir. Böyle korkutucu bir anda, o tahtın o değilmiş gibi gösterilmesinde büyük bir incelik ortaya konulmuş ve bununla onun yeteneği üzerinde bir deney yapılmak istenmiştir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Haynûne manasındaki لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte مَنْ شَكَرَ , şart cümlesidir. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
مَنْ şart ismi mübtedadır. Haber konumundaki شَكَرَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ , şartın cevabının başına gelen rabıtadır. اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş cevap cümlesi فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Fiille car mecrur arasındaki iki tekit hükmündeki kasr, يَشْكُر maksûr/ sıfat, لِنَفْسِه۪ۚ maksûrun aleyh/mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Şükrün sadece ve sadece insanın kendisi için olduğu kasr üslubuyla kesin olarak bildirilmiştir.
Şart ve cevap cümleleri arasında müzavece ve müşakele sanatları vardır.
یَشۡكُرُ - أَشۡكُرُ - شَكَرَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
أَشۡكُرُ - أَكۡفُرُ kelimeleri arasında tıbak-ı hafîy sanatı vardır.
اِنَّمَا kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ
Ayetin son cümlesi, atıf harfi وَ ’la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ كَفَرَ cümlesi, şarttır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
مَنْ şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki كَفَرَ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Rabıta harfi فَ ile gelen cevap cümlesi, إِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Müsnedün ileyh رَبّ۪ي , veciz anlatım kastıyla izafet formunda gelmiştir. Bu izafette, Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Süleyman şan ve şeref kazanmıştır.
Iki haberin arasında وَ olmaması, her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. Bu iki vasfın birbiriyle uyumunda mürâât-ı nazîr, ayetin içeriğiyle olan uyumunda teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.
Haber olan غَنِيٌّ ve كَر۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
أَكۡفُرُۖ - كَفَرَ kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
غَنِيٌّ - كَر۪يمٌ - فَضۡلِ kelimeleri arasında muraatün nazir sanatı, قَالَ - رَبِّی - مَن kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette şartın cevabının, “ona azap vardır” gibi bir cümle olması beklenirken Allah’ın, kerim ve gani olduğunu söylemesi, üslubul hakîm sanatıdır.
Bu üslup; muhataba beklediği şeyi ya da sorduğu sorunun cevabını değil, daha önemli ya da gerekli olduğuna tenbih için beklemediği bir şeyi söylemek ya da cevabı vermek olarak tarif edilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ cümlesiyle وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kim şükrederse kendi lehinedir yani bunun faydası sadece kendisine döner. Zira o şükretmekle üzerindeki nimetin tamamlanmasına, devam etmesine ve o nimetin daha da artmasına hak kazanmış olur. Çünkü şükür sayesinde mevcut nimet sağlama bağlanmış olur, elde bulunmayan nimetlere de bu yolla nail olunur. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
“Kim de nankörlük ederse, şüphe yok ki Rabbim, tamamen müstağnidir, hakkıyla kerem sahibidir” demiştir. Bu, “Allah, o kimsenin şükründen müstağnidir, onun nankörlüğü O'na zarar vermez; O, kulunun şükretmekten yüz çevirmesi sebebiyle o nimetlerini o kimseden kesmeyecek derecede kerîm olandır” manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)