مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ١١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَثَلُ | durumu |
|
| 2 | مَا | şeylerin (malların) |
|
| 3 | يُنْفِقُونَ | harcadıkları |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | هَٰذِهِ | bu |
|
| 6 | الْحَيَاةِ | hayatı |
|
| 7 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 8 | كَمَثَلِ | benzer |
|
| 9 | رِيحٍ | bir rüzgara |
|
| 10 | فِيهَا | kendisine |
|
| 11 | صِرٌّ | dondurucu |
|
| 12 | أَصَابَتْ | vurup |
|
| 13 | حَرْثَ | ekinine |
|
| 14 | قَوْمٍ | bir topluluğun |
|
| 15 | ظَلَمُوا | zulmeden |
|
| 16 | أَنْفُسَهُمْ | nefislerine |
|
| 17 | فَأَهْلَكَتْهُ | onu mahveden |
|
| 18 | وَمَا |
|
|
| 19 | ظَلَمَهُمُ | onlara zulmetmedi |
|
| 20 | اللَّهُ | Allah |
|
| 21 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 22 | أَنْفُسَهُمْ | onlar kendi kendilerine |
|
| 23 | يَظْلِمُونَ | zulmediyorlardı |
|
Bu misalde ekin insan hayatını sembolize etmektedir. Çünkü insan hayatta iyi ve kötü işler yapar, âhirette de bunların karşılığını alır, yani dünyada ne ekerse âhirette onu biçer. Buna göre yüce Allah bu misalle şöyle bir ders vermektedir: Hava ekinlerin yetişmesi için yararlıdır. Ancak aşırı sıcak veya soğuk hava zararlı da olabilir hatta ekinleri yok edebilir. Bunun gibi sadaka verip yardım etmek de âhiretteki sevabın çoğalmasına yardımcı olabilir. Fakat bu sadaka inkârla zehirlenmişse o sevabı mahvedebilir de.
<style="text-align:>Allah insanın ve onun etkinlikte bulunduğu alanların mutlak hâkimi olduğu gibi, sahip olduğu servetin de gerçek sahibidir. Eğer Allah’ın kulu, O’nun iradesinin üstünlüğünü kabul etmez veya O’nun nimetlerini kullanırken, O’nun kanunlarını çiğnerse suçlu duruma düşer, hatta bu harcamalarından dolayı cezalandırılır. (Mevdûdî, I, 253) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri) </style="text-align:>Sarra صرّ :
إصْرارٌ bir suça/günaha sıkıca kendini düğümleme, kendini sıkı sıkıya bağlama ve ondan kopmaktan imtina etme, sakınma, uzak durma veya kopmayı reddetme anlamındadır. Kelimenin aslı sıkıca bağlamak anlamına gelen صَرٌّ sözcüğünden gelir.
Türkçede de kullanılan sürre صُرَّةٌ içine içine dirhemlerin düğümlendiği kesedir(para kesesi).
إصْرارٌ kişinin kalben üzerine bağlandığı, azim ve kararlılık gösterdiği her türden arzudur. Son olarak صَرَّةٌ'e gelince bir kapta toplanmışçasına birbiriyle kenetlenmiş topluluktur. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de if'al babında fiil ve iki farklı isim formunda olmak üzere 6 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri ısrar ve sürre (alayı)dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ
İsim cümlesidir. مَثَلُ mübteda olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يُنْفِقُونَ ’dir. İrabtan mahalli yoktur.
يُنْفِقُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي هٰذِهِ car mecruru يُنْفِقُونَ fiiline mütealliktir. الْحَيٰوةِ işaret isminden bedel olup kesra ile mecrurdur. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
كَمَثَلِ car mecruru, mübteda مَثَلُ ’nün mahzuf haberine mütealliktir. ر۪يحٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ف۪يهَا صِرٌّ cümlesi ر۪يحٍ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. ف۪يهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. صِرٌّ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. اَصَابَتْ حَرْثَ cümlesi, ر۪يحٍ ’nin ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. اَصَابَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’ dir. حَرْثَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَوْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ cümlesi, قَوْمٍ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
ظَلَمُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَهْلَكَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
“Bu dünya hayatında onların harcadıkları şeylerin misali” cümlesindeki ما edatı, masdar edatı olabileceği gibi aidi hazf edilmiş bir ism-i mevsûl de olabilir. “Onların o harcadıklarının misali…” anlamındadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred, ikincisi isim, üçüncüsü fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْفِقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’dır.
اَهْلَكَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir.
اَصَابَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Cümle, önceki cümledeki ظَلَمُٓوا ’daki failin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
ظَلَمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrak harfidir. اَنْفُسَهُمْ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَظْلِمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ [İşte bunlara haksızlık eden de Allah değil…] ifadesindeki zamir, münafıklara raci olup Allah onların harcamalarını kabul etmemek suretiyle onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmettiler, zira onu kabul edilecek şekilde yapmadılar, demektir. Veya ekin sahiplerine racidir ve mana; Allah onların ekinlerini helak etmek suretiyle onlara zulmetmedi. Aksine onlar cezayı hak edecekleri günahlar işleyerek kendi kendilerine zulmettiler demektir.(Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلٰكِنْ kelimesi لَكِنَّ şeklinde şeddeli olarak da okunmuştur ki bu taktirde ibare; وَ لَكِنَّ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَهَا هُمْ [Ancak kendilerine, bizzat kendileri zulmetmiştir.] şeklinde olur. Şeddesiz okunduğunda şan zamirini düşmüş kabul ederek وَ لَكِنَّهُ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ [Ancak durum şudur ki kendileri zulmetmişlerdir.] anlamının murad edilmesi caiz değildir; bu ancak şiir zaruretinde caiz olur.(Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh …مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ , az sözle çok anlam ifade etme yollarından biri olan izafetle marife olmuştur.
Muzâfun ileyh konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyyet manası dolayısıyla hayat içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü hayat hakiki manada zarfiyyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Dünya hayatının هٰذِهِ ile işaret edilmesi müşarun ileyhe dikkat çekmek içindir.
Teşbih harfi كَ ’nin dahil olduğu كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ car-mecruru mahzuf habere mütealliktir. Haberinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
ف۪يهَا صِرٌّ cümlesi ر۪يحٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur ف۪يهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. صِرٌّ, muahhar mübtedadır. Mübtedaki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.
ر۪يحٍ ’deki nekrelik tazim ve evsafı bilinmeyen bir neve işarettir.
ف۪يهَا صِرٌّ cümlesinde rüzgara aid zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. Rüzgar lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Rüzgar içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Zarfiyet özelliği taşıyan nesne ile rüzgar arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ر۪يحٍ için ikinci sıfat cümlesi اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûlün muzâfun ileyhi olan قَوْمٍ ‘deki tahkir ifade eden nekrelik, sıfat sayesinde marifeliğe yaklaşmıştır.
ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ cümlesi قَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
فَ ile … اَصَابَتْ cümlesine atfedilen فَاَهْلَكَتْهُ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayetteki temsîli teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
Burada kâfirlerin böbürlenmek ve riya için yaptıkları harcamaların tamamının boşa gittiği son derece çarpıcı ve canlı bir temsille anlatılmaktadır. Onların, Allah’ın rızasını aramaksızın insanlar arasında güzelce anılmaya ve övülmeye sebep olan şeyler uğrunda mallarını infak etmeleri, soğuk bir rüzgârın isabet etmesiyle yok olup giden ekine benzetilmektedir. Bu benzetmeyi Beyzâvî şu ifadelerle açıklar: “Allah Teâlâ’nın maksadı, kâfirlerin zayi olan harcamalarını şiddetli ve çok soğuk bir kasırganın vurduğu, kendileri için ne dünyada ne de ahirette hiçbir yarar bırakmadığı ekine benzetmektir. Bu teşbih bir mürekkeb teşbihtir. Bundan dolayı teşbih edatının حَرْثَ (ekin) kelimesinin başına değil de ريح (rüzgâr) kelimesinin başına getirilmesinde bir mahzur görülmemiştir. Ayrıca كمثل مهلك ريح (rüzgârın helak ettiği) şeklinde bir takdir de caizdir. Müfessirimiz son açıklamalarıyla bu teşbihte yer alan müşebbehün bihin, ayrışabilen basit bir yapıdan değil, aksine ‘kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinlerini vurup mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgâr’şeklinde birbirinden ayrışması mümkün olmayan kompleks bir yapıdan, bir tasavvurdan oluştuğu için teşbih edatının ilk bakışta müşebbehün bih gibi algılanan ‘ekin’kelimesinin başında yer alma beklentisinin doğru olmadığına zira bu tür mürekkeb teşbihlerde müşebbehün bihin sadece teşbih edatının başında yer aldığı kelime değil, o benzetmede bulunan bütün cümlelerden anlaşılan, karma bir mana tablosu olduğuna dolayısıyla yapıya bütüncül bakmak gerektiğine dikkat çekmek istemiştir.” (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
Nasıl ki don vuran tarla mahvoluyorsa infak eden kişinin de ahirete hiçbir hayrı kalmaz. Bunun sebebi de inkârıdır. Burada rüzgâr küfre, ekin de infaka benzetilmiştir. Temsilî teşbih vardır. Kâfirlerin iftihar veya şöhret, münafıkların da riya ve korku için yaptıkları harcamaların durumu dondurucu bir rüzgârın vurduğu ekine benzetilmiştir.
صِرٌّ , sesi ve soğuğu şiddetli olmak, diş gıcırdatmak demektir. صِرٌّ kelimesinin türevi olan صرصر hamam böceğidir.
مَثَلِ [örnek] ve كَ [gibi] manası üst üste gelerek vurgu yapılmıştır.
Kâfirlerin hayırlarından fayda olmadığı söylenerek şer için yaptıklarının cezasının büyüklüğüne de tariz yapılmıştır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Onların infakları, helak olan ekine benzetilmektedir. O halde infakları kavurucu ve soğuk bir rüzgâra nasıl benzetilir denirse biz deriz ki: “Teşbih (benzetme)”, iki kısımdır:
1- İki cümlenin cüzleri arasında benzerlik bulunmasa bile iki cümlenin maksatları arasında bir benzerliğin bulunması; buna, teşbih-i mürekkeb adı verilir.
2- İki cümleden kastedilen şeyler ile iki cümlenin cüzleri arasında bir benzerliğin bulunması. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ظَلَمَهُمُ kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonundaki وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ ifadesinden sonra ne geleceği anlaşılmaktadır.
İstidrak harfinin dahil olduğu وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl اَنْفُسَهُمْ , amili olan يَظْلِمُونَ ‘ye takdim edilmiştir. Fasılaya riayet için yapılan bu takdim onların kendi kendilerine zulmettiklerini vurgular, tahsis için değildir.
Cümlede medhe benzeyen bir şeyle zemmi tekid sanatı vardır.
ظَلَمُو - اَنْفُسَهُمْ - مَثَلُ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا ظَلَمُونَا - يظلمون kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ cümlesiyle وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
ظَلمنا ve يَظْلِمُونَ ifadelerinde, onların zulüm ve inkârda devam ettiklerini göstermek için geçmiş ve şimdiki zaman kipleri birlikte kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
ظَلَمُوا أنْفُسَهُمْ ifadesi temsile dahil olarak, temsili korkunç ve kötü bir hale getirir. Müşebbehün bihin bir cüzü değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لٰكِنْ kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)
İnsan kendine zulmetmez fakat yaptığı zulmün sonucunda nefsine azap edilmesine yol açar. Bu nedenle sebebe isnaddır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)