Âl-i İmrân Sûresi 119. Ayet

هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  ١١٩

İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlar ise, bütün kitaplara iman ettiğiniz hâlde, sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün!” Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هَا أَنْتُمْ işte siz
2 أُولَاءِ öyle kimselersiniz ki
3 تُحِبُّونَهُمْ onları seversiniz ح ب ب
4 وَلَا
5 يُحِبُّونَكُمْ halbuki onlar sizi sevmezler ح ب ب
6 وَتُؤْمِنُونَ ve inanırsınız ا م ن
7 بِالْكِتَابِ Kitabın ك ت ب
8 كُلِّهِ hepsine ك ل ل
9 وَإِذَا zaman
10 لَقُوكُمْ sizinle karşılaştıkları ل ق ي
11 قَالُوا derler ق و ل
12 امَنَّا inandık ا م ن
13 وَإِذَا ve zaman
14 خَلَوْا yalnız kaldıkları خ ل و
15 عَضُّوا ısırırlar ع ض ض
16 عَلَيْكُمُ size karşı
17 الْأَنَامِلَ parmak uçlarını ن م ل
18 مِنَ -den
19 الْغَيْظِ öfke- غ ي ظ
20 قُلْ de ki ق و ل
21 مُوتُوا ölün م و ت
22 بِغَيْظِكُمْ öfkenizden غ ي ظ
23 إِنَّ şüphesiz
24 اللَّهَ Allah
25 عَلِيمٌ bilir ع ل م
26 بِذَاتِ özünü
27 الصُّدُورِ göğüslerin ص د ر
 

Şüphesiz ki mümin olmayanları sırdaş edinme yasağı, onlarla iyi geçinmemek anlamına gelmez. Toplum ve devletin emniyet ve selâmeti bakımından devlet sırlarını onlara verecek derecede kendileriyle samimi olmak veya devletin sırlarını ya da menfaatlerini alâkadar eden önemli görevleri onlara teslim etmek sakıncalı olmakla birlikte, onlarla beşerî münasebetlerin iyi yürütülmesinde bir sakınca yoktur.

 Kur’ân müslümanlara karşı düşmanca tavır almayan gİslâm, dinin temel ilke ve amaçlarına ters düşmeyecek ölçüler içinde gayri müslimlerle ilim, teknik ve sanat alışverişinde bulunmayı yasaklamaz. Çünkü ilmin vatanı ve milliyeti yoktur. Hadiste de buyurulduğu gibi (Tirmizî, “İlim”, 19) yararlı bilgi ve fikir müslümanın yitiğidir, onu nerede bulursa alır. Bu konularda müslümanlar din ayırımı yapmaksızın herkesten istifade edebilirler ve kendi birikimlerinden başkalarını yararlandırırlar. Nitekim tarihte de böyle yapmışlardır (gayri müslimlerin dost edinilmemesi hususunda bilgi için ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/28)

Gayri müslimlerle beşerî ilişkilerin iyi yürütülmesini, gerektiğinde onlara iyilik edilmesini, haklarında adaletli davranılmasını tavsiye etmekte ve böyle yapanları yüce Allah’ın sevdiğini bildirmektedir (Mümtehine 60/8). Samimi dost edinilmeleri yasaklananlar ancak İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca tavır alanlar, onlarla savaşmak ve onları yurtlarından çıkarmak için birbirlerine destek verenlerdir. Bu tür gayri müslimlerle dostluk bağları Kur’ânları yüce Allah zalimler olarak nitelemiştir. (bk. Mümtehine 60/9) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

 

 

هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ

 

 

İsim cümlesidir.  هَٓا  tenbih harfidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi  اُو۬لَٓاءِ  haber olarak mahallen merfûdur.  تُحِبُّونَهُمْ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. تُحِبُّونَ  fiili  نَ ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يُحِبُّونَكُمْ  cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُحِبُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْكِتَابِ  car mecruru  تُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. كُلِّه۪  kelimesi  الْكِتَابِ  için manevi tekid olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.

Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette manevi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ  [Sizler o kimselersiniz ki] yani sizler kâfirlerle dostluk kurmakta hata eden o kimselersiniz demektir.  تُحِبُّونَهُمْ  [Onları seversiniz],  لَا يُحِبُّونَكُمْ [onlar ise sizi sevmezler], bu da dostluklarındaki hatayı açıklamaktadır ve ikinci haberdir ya da  اُو۬لَٓاءِ ’nin haberidir, cümle de  اَنْتُمْ ’ün haberi ya da hal’dir, amili de işaretteki manadır.  اُو۬لَٓاءِ ’nin, arkasındaki şeyin tefsir ettiği gizli bir fiille mensup olması da caizdir, o zaman cümle haber olur. [Kitapların hepsine iman edersiniz.] bütün kitapların cinsine demektir ki o da  لَا يُحِبُّونَكُمْ ’den hal’d ir. Cümlede Müslümanları azarlama vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

تُحِبُّونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir. 

تُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. لَقُوكُمْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَقُو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı  قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ ’ dır.  

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl  اٰمَنَّا ’dır. قَالُٓوا  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubtur. 

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezm etmeyen zaman zarfıdır.  خَلَوْا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

خَلَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Şartın cevabı  عَضُّوا عَلَيْكُمُ ’dir.  

عَضُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمُ  car mecruru  عَضُّوا ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  حانقين عليكم (Size kızgındırlar) şeklindedir.  الْاَنَامِلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ  harf-i ceri sebebiyyedir. مِنَ الْغَيْظِ  car mecruru  عَضُّوا  fiiline mütealliktir. 

 

قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavl  مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.  

مُوتُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir.  بِغَيْظِكُمْ  car mecruru  مُوتُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ 


İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَل۪يمٌ  haber olup damme ile merfûdur. بِذَاتِ  car mecruru  عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الصُّدُورِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin aşındaki  هَـٰۤأَ  tenbih harfidir. 

اَنْتُمْ  müsnedün ileyh,  تُحِبُّونَهُمْ  cümlesi müsneddir. اُو۬لَٓاءِ , münadadır. Nida harfinin mahzuf olduğu nida cümlesi, itiraziyyedir. 

Muhtevanın son derece önemli olduğuna dikkat çekmek için gelmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

اَنْتُمْ ’ün haberi olan  تُحِبُّونَهُمْ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَا يُحِبُّونَكُمْ  cümlesi, وَ ’la  تُحِبُّونَهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تُحِبُّونَهُمْ - لَا يُحِبُّونَكُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تُحِبُّونَهُمْ  cümlesiyle  لَا يُحِبُّونَكُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ  [Sizler o kimselersiniz ki] yani sizler kâfirlerle dostluk kurmakta hata eden o kimselersiniz demektir.  تُحِبُّونَهُمْ  [Onları seversiniz],  لَا يُحِبُّونَكُمْ [onlar ise sizi sevmezler], bu da dostluklarındaki hatayı açıklamaktadır ve ikinci haberdir ya da  اُو۬لَٓاءِ ’nin haberidir, cümle de  اَنْتُمْ ’ün haberi ya da hal’dir, amili de işaretteki manadır.  اُو۬لَٓاءِ ’nin, arkasındaki şeyin tefsir ettiği gizli bir fiille mensup olması da caizdir, o zaman cümle haber olur. [Kitapların hepsine iman edersiniz.] bütün kitapların cinsine demektir ki o da  لَا يُحِبُّونَكُمْ ’den hal’d ir. Cümlede Müslümanları azarlama vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

 

وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ

 

Cümle, haber olan  تُحِبُّونَهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygada gelerek istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

كُلِّه۪ۚ , manevî tekit olarak  بِالْكِتَابِ ’yi tekit etmiştir. 

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’manasında olması, tazmîn sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Ayette bir hazif vardır ve takdiri şu şekildedir: “(Onlar kitaba inanmadıkları halde) siz kitabın tamamına inanırsınız.” Bu hazif, yerinde bir haziftir. Çünkü biz iki zıddın birlikte anlaşılacağını söylemiştik. Binaenaleyh iki zıttan birinin zikredilmesi, diğerinin zikredilmesine gerek bırakmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ

 

Şart üslubunda gelen cümle atıf harfi  وَ ‘la  تُحِبُّونَهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  لَقُوكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  قَالُٓوا اٰمَنَّا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli,  اٰمَنَّا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

تُؤْمِنُونَ - اٰمَنَّاۗ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada  إنْ  değil, اِذَا  buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü  اِذَا  harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ  harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman/7, c. 2, s. 397)

 

وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ 

 

Ayetin ikinci cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  خَلَوْا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا  cümlesiyle  وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ  [Parmakları ısırmak] ibaresinde tecessüm sanatı vardır. Gözümüzün önüne o sahne gelir.  

Arapçada kelimenin ilk harfi  ع ikincisi  ض  olursa fiilde şiddet ve eza manası olur. عضد  pazunun kuvvetlenmesi, عضل  güç iş denmektir. (Medine Balcı)   

عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ [Size karşı kızgınlıklarından tırnaklarını kemirir, kendi kendilerini yerler.] Ebu Hayyan şöyle der: Kızgın ve pişman olan kişiye, tırnaklarını kemiriyor denilirse bu hakikat olur. Bunun temsilî mecaz olma ihtimali de vardır. Bu takdirde onların şiddetli kinleri ve müminlere eziyet edememekten duydukları üzüntüleri bu şekilde ifade edilmiş olur.

اٰمَنَّا  [İman ettik] derler’in zıddı; “İnkar ederler” olacakken  عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ  [Kinlerinden parmaklarını ısırırlar.] ifadesi gelmiştir. Tıbâka mülhak îhâm-ı tezâddır. Sebep-müsebbep alakasıyla inkârın neticesi olan parmak ısırma zikredilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

 

قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tahkir ve beddua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.

لَقُوكُمْ - قَالُٓوا - قُلْ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

غَيْظِ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

“De ki: Geberin kininizle...” buyurmuştur ki bu onlar için ölünceye kadar kinlerinin artmasına yapılan bir bedduadır. Onların kinlerinin artmasından murad ise kinlerinin artmasını gerektiren İslam’ın daha fazla kuvvet buluşu ve Müslümanların izzet sahibi olmaları ve kendilerinin de zillet ile gayz içine düşmeleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ  [Kininizle ölün!] sözü kinayedir. Ölmek manası yoktur. O hal içinde ölmüş gibi beter bir durumda kalın demektir. Beddua makamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrarî teceddüt ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Müsned olan  عَل۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. بِذَاتِ الصُّدُورِ  car mecruru  عَل۪يمٌ ‘a mütealliktir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِذَاتِ الصُّدُورِ , kalplerin sahibi ifadesinde istiare vardır. Kalp, sahip olunan bir şey yerine konmuştur.

Kalp yerine  صُّدُورِ  kelimesinin gelmesi hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. 

اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  cümlesinde lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım; ‘’Allah sînelerin özünü bilir.’’sözü, melzûm; ‘’Allah içinizdekilerini bilir ve bu fikirlerin tersine davranmanızdan dolayı sizi hesaba çeker’’manasıdır. 

Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede Allah sînelerin özünü bilir manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir.

Ayrıca bu cümlede tağlib sanatı vardır. Allah Teâlâ her şeyi bilir. Özellikle ‘sînelerin özünü bilir’buyurulması, kalpteki duyguların insanın hareketlerinde temel teşkil etmesindendir

Bu cümle, ‘onlar sizin kitabınıza inanmazlar’manasında tarizdir. 

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde olmayan tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur.

Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.  Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Bu ayetteki tekid, hem binasında hem de manasındadır. Binasındaki tekidler açıkça görülür. Bu konunun asıl unsuru olan  اِنَّ  harfiyle tekid edilmiştir,  عَل۪يمٌ  kelimesi mübalağa sıygasındadır ve  بِذَاتِ الصُّدُورِ  tabiri geçmiştir. Burada  فِي الصُّدُورِ  buyurulmamıştır, çünkü  عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  sözü, onun zatını, hakikatini ve onun etinin, kanının içinden akıp geçenleri vs. bilmeyi ifade eder. Bunları bildiği konusunda en ufak bir şüphe yoktur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Şura/28, c. 3, 173)

Ayette kalpler olarak tercüme edilen صدور  kelimesinin müfredi olan  صدر  (sadr) kelimesi, sözlükte “göğüs, sine, vücudun boyunla karın arasında bulunan ve kalp, akciğer vb. organları içine alan bölüm” demektir. Burada mahalliyet alakasıyla  صدر (sadr) kelimesiyle kalp veya akıl kastedilmiş olabilir. Mahal zikredilmiş, fakat o mahallin içindeki kalp kastedilmiştir. (Tahir Taşdelen, Mülk Suresi’nin Edebi Tahlili Ve Türkçe Kur’ân Mealine Yansıması)

‘’Parmakları ısırma” kızgınlıktan kinaye olan bir tabir halini almıştır. Öyle ki ortada hakiki manada bir ısırma bulunmasa bile kızan kimseler için “O, öfkesinden parmaklarını ısırıyor.” denilmiştir. Müfessirler, “Onlar, müminlerin birbirleriyle ülfet edip söz birliği ettikleri ve birbirlerinin aralarını bulduklarını gördükleri için bu denli öfkelenmişlerdir.” demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  tabirinden murad, kalplerde bulunan düşünceler, orada yer eden niyet ve maksatlardır. Bunların her biri kalpte bir hal oldukları için ona nispet edilmiş ve böylece o hal kalbin âdeta sahibi olmuştur. Binaenaleyh bu tabirin manası, “Allah Teâlâ, sizin kalbinizde bulunan düşünceler, niyetler, art niyetler ve maksatları bilir.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  [Allah elbette sînelerin özünü bilir (zihinlerin en derin bölgelerine bile vakıftır)!]  Dolayısıyla münafıkların içlerindeki öfke ve kini, birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman ne halde olduklarını çok iyi bilmektedir! Bu cümlenin, mekulü’l-kavle yani söylenmesi istenen söze dahil olması kadar olmaması da muhtemeldir. “Her iki ihtimale göre cümlenin manası nasıl olur?” dersen, şöyle derim: Mekulü’l-kavle dahil ise mana, “Sana olan kinlerinden dolayı öyle derim: Aralarında gizlice parmaklarını ısırdıklarını onlara haber ver ve ‘Allah aranızda gizlice yaptığınız bu şeylerden daha gizli olanları, kalplerde gizlenenleri dahi bilir, o halde zannetmeyin ki sizin herhangi bir sırrınız ona gizli kalır.’de” şeklinde olur. Mekulü’l-kavlin dışında ise o zaman da “Ya Muhammed! Onlara bunu söyle ve Seni onların sırlarına muttali kılmama şaşırma. Çünkü Ben bundan daha gizli olanları yani kalplerinde gizleyip de dilleriyle ifade etmedikleri şeyleri de bilirim!” şeklinde olur. Ayrıca burada herhangi bir sözün olmaması ve “De ki: Geberin kininizle” ifadesinin, Peygamberin (s.a.v) gönlünü ferah tutup ümitvar olması ve bunların; İslam’ın aziz, kendilerinin ise zelil olması neticesinde kinlerinden helak olacağına dair ilâhî vaid mujdesini almasına yönelik bir emir olması da mümkündür. Sanki “bunu kendine söyle” denilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)