سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناًۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ ١٥١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | سَنُلْقِي | salacağız |
|
| 2 | فِي |
|
|
| 3 | قُلُوبِ | kalblerine |
|
| 4 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 5 | كَفَرُوا | inkar edenlerin |
|
| 6 | الرُّعْبَ | korku |
|
| 7 | بِمَا | dolayı |
|
| 8 | أَشْرَكُوا | ortak koştuklarından |
|
| 9 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 10 | مَا | şeyleri |
|
| 11 | لَمْ |
|
|
| 12 | يُنَزِّلْ | indirmediği |
|
| 13 | بِهِ | kendilerine |
|
| 14 | سُلْطَانًا | hiçbir güç |
|
| 15 | وَمَأْوَاهُمُ | ve gidecekleri yer de |
|
| 16 | النَّارُ | cehennemdir |
|
| 17 | وَبِئْسَ | ne kötüdür |
|
| 18 | مَثْوَى | varacağı yer |
|
| 19 | الظَّالِمِينَ | zalimlerin |
|
Küfrün, imanla karşılaştığı her savaş için geçerlidir bu vaad. Küfredenlerin, korkmadan ve Allah tarafından kalplerine atılan dehşet duygusu harekete geçmeden müminlerle karşılaştıkları vaki değildir. Ancak önemli olan, müminlerin kalplerinde iman ve birtek Allah’a dostluk duygusu gerçeğinin bulunmasıdır. Bu dostluğa sıkı sıkıya bağlı bulunmaları, Allah’ın ordusunun galip olacağı gerçeği konusunda her türlü söylenti ve kuşkudan soyutlanmaları ve kâfirlerin, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamayacakları gibi O’ndan kurtulamayacaklarını da bilmeleridir. Görünüşte bu gerçeğe aykırı bir durum belirdiğinde de Allah’ın ayette geçen sözüne içtenlikle güvenip buna göre hareket etmeleri gerekir. Çünkü, Allah’ın sözü, insanların gözlerinin gördüğü ve akıllarının değerlendirdiği herşeyden daha doğrudur.
Kâfirler korkacaklardır. Çünkü kalpleri gerçek bir dayanaktan yoksundur. Çünkü onlar ne bir güce ne de güçlü birine dayanmaktadırlar. Onlar hiçbir güçleri olmayan tanrılarını Allah’a ortak koşmaktadırlar. Çünkü yüce Allah, bu tanrılara hiçbir güç bahşetmemiştir.
“Kendisine hiçbir güç verilmemiş olan nesneler…” deyimi bazen iddia edilen tanrıları, bazen de kof inançları vasıflandırmak için Kur’ân’da sıkça rastladığımız köklü ve temel bir gerçeğe işaret eden derin anlamlı bir deyimdir. (Fizilalil Kur’ân)
Ru’be korku manasındadır. Kur’ân’ı Kerim’de korku için çok çeşitli kelimeler kullanılmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:
Havf Kur’ân’da 124 kere geçmiştir. Vukuundan şüphe edilen zararın vuku bulmasıdır. Şayet birisi zarar edeceğini kesin olarak biliyorsa haif değildir. Reca’da da benzerlik vardır. Şayet kişi fayda sağlayacağını kesin olarak biliyorsa raci olmaz. Havfın zıttı emndir.
Haşyet Kur’ân’da 48 kere geçmiştir. Saygıyla karışık sevginin yoğurduğu bir korku halidir. Ayrıca korkulan şeyin varlığıyla ilgilidir. Zeyd’den haşyet duyarım denilebilir, fakat Zeyd’in gitmesinden haşyet duyarım denmez. Bu nedenle Ra’d suresi 21’de Rabb’lerinden haşyet duyarlar, hesabın kötüsünden havf ederler, buyrulmaktadır.
Hazer Kur’ân’da 21 kere geçmiştir. Zarardan korunma, kaçınma, sakınmadır. Hazer zarara engel olur. Havf olmaz. Korkunun ecele faydası yok denildiğindeki korku havftır.
Rehbe Kur’ân’da 12 kere geçmiştir. Korkunun uzaması ve sürekliliğidir, böylelikle korkuya işlerlik kazandırarak ibadet etmektir. Rehbe, korkusuz bir haldeyken şarta bağlı olarak oluşan korkudur. Bunu zıttının rağbet olmasından anlıyoruz. Rağbet, herhangi bir fayda temin etmek suretiyle korkulardan kurtulmak demektir. Havf zararın gerçekleşeceği şüphesi ile birlikte bulunur. Rehbe ise zararın bir şarta bağlı olarak gerçekleşeceği bilgisi ile birlikte bulunur. Söz konusu şart gerçekleşmezse rehbe de meydana gelmez.
Fez’a Kur’ân’da 6 kere geçmiştir. Bir gece baskını veya şiddetli bir ses esnasında aniden bastıran korkudur ve her an gelebilecek bir mekruh (çirkinlik) sebebiyle kalbin endişe duymasıdır.
Vecel Kur’ân’da 5 kere geçmiştir. Zıttı itminandır. Huzursuz olan, mutmain olmayan biri için kullanılır. Enfal/2’de geçen ‘Onlar ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir (vecilet)’ ayeti Allah’ın azameti ve kudreti anıldığında, Allah’a takdim ettikleri ta’ati yeterli görmedikleri için kalpleri mutmain olmaz, kusurlu olduklarını zanneder de bundan dolayı ıztırap duyarlar anlamınadır.
سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناًۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ
Fiil cümlesidir. Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. نُلْق۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
ف۪ي قُلُوبِ car mecruru نُلْق۪ي fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الرُّعْبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَٓا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle نُلْق۪ي fiiline mütealliktir.
اَشْرَكُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اَشْرَكُوا fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يُنَزِّلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِه۪ car mecruru يُنَزِّلْ fiiline mütealliktir. سُلْطَانًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَأْوٰي mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارُ haber olup damme ile merfûdur.
نُلْق۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
اَشْرَكُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُنَزِّلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. مَثْوَى fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; النار şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. الظَّالِم۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi 2. Failinin ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi 3. Bu fiillerin مَا harfine bitişik olarak gelmesi 4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناًۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
Önceki ayetteki lafz-ı celâlden bu ayette azamet zamirine iltifat sanatı vardır. Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirtmenin yanında korkuyu artırmak içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَنُلْق۪ي fiiline müteallik ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ ifadesi, tahkiri artırmak için, mef’ûl olan الرُّعْبَ ‘ye takdim edilmiştir.
Muzâfun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası كَفَرُوا الرُّعْبَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Kâfirler mevsûlle ifade edilerek hem duruma dikkat çekilmiş hem de tahkir edilmişlerdir.
كَفَرُوا kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda yakın manadaki zalimler kelimesi gelmiştir.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu kimselerin hissettikleri korkuyu etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır.
[Kalplere korku bırakmak] ifadesinde istiare-i tebeiyye ve tecessüm sanatları vardır. Korku bırakılan, salınıp gönderilen bir şey yerine konulmuştur. Bu istiare, korkunun onları çok etkileyip saracağını, derinden etkileyeceğini ifade eder. (https://tafsir.app/aljadwal/3/151)
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve sılası اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًاۚ cümlesi, masdar tevilinde نُلْق۪ي fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِاللّٰهِ car-mecruru ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَشْرَكُوا fiilinin mef’ûlü olan ikinci ism-i mevsûl مَا ’nın sılası لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًا cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُنَزِّلْ fiiline müteallik olan بِه۪ car-mecruru konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan سُلْطَاناً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder.
Nefiy siyakında nekra, umum ve şumule delalet eder. (Halidi, Vakafat s. 88)
وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ cümlesi, istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh مَأْوٰيهُمُ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir.
Cehennem’in isimlerinden olan müsned النَّارُۜ ‘un الْ takısıyla marife olması bu vasfın kemâl derecede olduğunu belirtir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَأْوٰيهُمُ النَّارُ ifadesinde geçen مَأْوٰي aslında barınılacak, korunulacak, ikramlanacak yerdir. Tehekkümi istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır. Ayette ateşin onların me’vası olduğunu söylemekle, “cehennemle müjdele“ cümlesinde olduğu gibi alay üslubu ile korkutma ve uyarma söz konusudur.
مَأْوٰيهُمْ kelimesi sığınılan yer manasında ism-i mekândır. Yani dönüp dolaşıp yine de geldikleri yer demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/8)
Kalpleri korkuyla doldurulacak olan kimselerin özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır
الرُّعْب ; “Kalpte meydana gelen korku” demektir. Bunun asıl manası, “doldurmak” tır. Sel, vadileri ve nehirleri doldurduğunda سَيْلٌ رَاعِبٌ denilir. Korkuya da kalbi doldurduğu için, رُعْبٌ denilmiştir.
الرُّعْبَ kelimesi, korkuyla dolmak demektir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ [İnkâr edenlerin kalplerine korku salacağız.] tabirinin zahiri, bu korkunun bütün kâfirlerin kalplerine düşmüş olduğunu ifade eder. İşte bundan dolayı bazı alimler bu ayeti zahiri manası ile almışlardır. Çünkü İslam'a karşı olan herkesin kalbinde ya savaşırken veya Müslümanlarla tartışırlarken Müslümanlara karşı bir tür korku bulunur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Mantık yollu kelam; yani “şirk koşuyorlar da hadi ellerinde bari bir delilleri olsa” demektir. Bu ifade tariz ve tecrîddir. Sanki Allah'ın hakkında delil indirdiği şeylerle şirk koşmak normalmiş gibi bunlar bir de delilsiz şeyleri şirk koşuyorlar, manasında mübalağadan hezil ifade eder. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Hak Teâlâ’nın, بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ [Allah’a eş koştuklarından dolayı] buyruğuna gelince bil ki buradaki مَٓا lafzı, mâ-i masdariyye olup manası, “Allah'a şirk koşmaları sebebiyle” şeklindedir.
Ayette geçen سُلْطَانًا kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür.
a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.
b) Arapçada سُلْطَانًا kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.
c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.
d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime الْلِّسَانُ السِّلِيطُ ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem fiili olan بِئْس ’nin mahsusu, mahzuftur. Bu hazif îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri; النار ‘dır.
Fiilin faili olan مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ , izafet formunda gelerek az lafızla çok anlam ifade etmiştir.
Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder.
اَشْرَكُوا - كَفَرُوا - الظَّالِم۪ينَ ve مَثْوَى - مَأْوٰيهُمُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ [Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür.] Bu cümlede مَثْوَىهم değil de مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ denilerek zamir yerine açık isim getirilmesi sertlik ifade eder ve onların bir şeyi konulması gereken yerden başka bir yere koydukları için yani Allah'a şirk koştuklarını ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ [Şu zalimlerin varacağı ateş ne de kötüdür!] cümlesinde zamir makamında zahir ismin الظَّالِم۪ينَ kullanılması, azap ifadesini daha çirkin kılmak, hükmün sebep ve illetini belirtmek ve onların Allah'a ortak koşmakla zalim durumuna düştüklerini, yani bir şeyi hakkı olmayan bir yere koyduklarını zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَثْوَى kelimesi, insanın karar kılıp varacağı, yerleşeceği yer, mekân demektir. Çoğulu مَثَاوٍ “meskenler, barınaklar” şeklinde gelir. Bu kelime, Arapların ثَوى - يَثْوِى - ثُوِيًّّا tabirlerinden alınmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)