Âl-i İmrân Sûresi 181. Ayet

لَقَدْ سَمِـعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ  ١٨١

Allah; “Şüphesiz, Allah fakirdir, biz zenginiz” diyenlerin sözünü elbette duydu. Onların dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız ve, “Tadın yangın azabını!” diyeceğiz.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَقَدْ doğrusu
2 سَمِعَ işitti س م ع
3 اللَّهُ Allah
4 قَوْلَ sözünü ق و ل
5 الَّذِينَ kimselerin
6 قَالُوا diyen(lerin) ق و ل
7 إِنَّ muhakkak
8 اللَّهَ Allah
9 فَقِيرٌ fakirdir ف ق ر
10 وَنَحْنُ ve biz
11 أَغْنِيَاءُ zenginiz غ ن ي
12 سَنَكْتُبُ yazacağız ك ت ب
13 مَا şeyleri
14 قَالُوا onların dedikleri ق و ل
15 وَقَتْلَهُمُ ve öldürmelerini ق ت ل
16 الْأَنْبِيَاءَ peygamberleri ن ب ا
17 بِغَيْرِ غ ي ر
18 حَقٍّ haksız yere ح ق ق
19 وَنَقُولُ ve diyeceğiz ق و ل
20 ذُوقُوا tadın ذ و ق
21 عَذَابَ azabını ع ذ ب
22 الْحَرِيقِ yangın ح ر ق
 

Bakara sûresinin “Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder” meâlindeki 245. âyeti indiğinde buradaki zarif ifadeyi anlamayan veya anlamazlıktan gelen yahudiler bu âyetle alay etmiş ve “Allah servetini kaybetti, şimdi de kullarından borç istiyor” demişler, bunun üzerine bu âyet inmiştir. 

Başka bir rivayete göre ise Bakara sûresindeki âyet inince yahudiler Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Muhammed! Rabbin fakir mi ki kullarından borç istiyor?” demişler, bunun üzerine bu âyet inmiştir. Âyetin iniş sebebi olarak tefsirlerde yer alan ayrıntılı rivayetlerin özeti budur (bilgi için bk. Şevkânî, I, 452, 454; Elmalılı, II, 1238; Ateş, II, 151). Bu sözü söyleyenlerin kimler oldukları âyette açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte, sözün akışı içinde anılan “peygamberlerin öldürülmesi” olayı yahudiler hakkında olduğu için bu sözün de onlar tarafından söylenmiş olduğu anlaşılmaktadır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

 

  Haraqa حرق :

  أحْرَقَ كَذا bir şeyi yaktı, اِحْتَرَقَ ise yandı demektir. حَرِيقٌ ise ateştir. حَرْقُ الشَّيْءِ bir şeyi yakmak alev olmadan ona sıcaklık vermektir .Giysiyi vurarak yakmak gibi.. حَرَقَ الشَّيْءِ bir şeyi eğe ile eğelemek anlamına gelir. مَاءٌ حُرَاقٌ Tuzluluğu ile yakan su demektir. إحْراقٌ alevli bir ateşi bir şeyin içine atmaktır. Bu minvalde ‘أحْرقَني بِلَوْمِهِ ‘ Kınamasıyla yaktı beni! deyimi istiare yoluyla kullanılır ve bir kişiyi kınayarak ona aşırı biçimde eziyet etmek demektir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri mihrak ve mahrûkattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

لَقَدْ سَمِـعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ

 

Fiil cümlesidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

سَمِعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. قَوْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası قَالُٓوا  ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavl  اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ ’dir. قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. فَق۪يرٌ  kelimesi  إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)    

Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَغْنِيَٓاءُۢ  haber olup damme ile merfûdur. Sonu elif-i memdude ile biten müennes isimlere mülhak olduğundan tenvin almamıştır.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)    

فَق۪يرٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ

   

Fiil cümlesidir. Fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. نَكْتُبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. مَا  masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ cümlesi, atıf harfi  وَ  ’la masdar-ı müevvele matuf olup, fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen  mecrurdur. 

الْاَنْبِيَٓاءَ  masdar  قَتْلَ  ‘un mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. بِغَيرِ  car mecruru  قَتْلَهُمُ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  حَقٍّۙ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.   

Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgileri olmadığından isimdirler.

Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: Tenvinli olmalıdır. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. Masdarın failine muzaf olmalıdır. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  نَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Mekulü’l-kavl  ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ ’dir.  نَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

ذُوقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  عَذَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَر۪يقِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

 

لَقَدْ سَمِـعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ 

 

Ayet, istînâfiyye cümlesi olarak fasılla gelmiştir.

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi  سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

قَوْلَ  ‘nin muzâfun ileyhi konumundaki  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası  قَالُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli  اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi kizbî haber inkârî kelamdır. 

فَق۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. İnkarcılar sözlerini isim cümlesi ve  اِنَّ  ile tekit ederek muhataplarını iknaya çalışmış ve inkarlarının derecesini ortaya koymuşlardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ  cümlesi tezat nedeniyle atıf harfi  وَ  ‘la makabline atfedilmiştir. Mübteda ve haberden oluşan cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ  cümlesi ile  وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَق۪يرٌ - اَغْنِيَٓاءُۢ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

قَوْلَ - قَالُٓوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ [Muhakkak ki Allah fakirdir, biz zenginiz.] cümlesinde Allah’ın fakirliği muktezâ-i zâhirin hilafına tekidli, kendilerinin zenginliği tekidsiz gelmiştir. Bu üslup da küfürdeki taşkınlıklarının ifadesidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Zühaylî’nin ifadesiyle, ayetteki  اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُ  ifadesinde Yahudiler fakirliği Allah’a nispet etme konusunda mübalağa yoluyla tekit etmişler, küfür ve nankörlüklerini ifrat dereceye vardırmışlardır. Kendilerini zenginlikle vasıflarlarken de zenginliğin herhangi tekide ihtiyaç olmayacak şekilde kendilerinin ayrılmaz parçası olduğuna delalet etmesi için tekitsiz isim cümlesi ile ifade etmişlerdir. (Sinan Yıldız, Vehbe ez-Zühaylî’nin et-Tefsîru’l Münîr adlı tefsirinde Belâğat İlmi)


سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.  سَ  harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder.

Masdar harfi  مَٓا ‘nın sılası  قَالُوا , masdar tevilinde  سَنَكْتُبُ  fiilinin mef’ûlun bihi konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

سَمِعَ  fiilindeki gaib zamirden  سَنَكْتُبُ ‘da azamet zamirine iltifat edilmiştir. 

سَنَكْتُبُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Kâfirlere şiddetli tehdit içeren bu fiil cümlesinde, ceza hükmü vermek manasında kullanılan  سَنَكْتُبُ  [yazacağız] fiili  istiare sanatı bulunmaktadır. Bir kelimenin asıl manasının dışında kullanılması anlamına gelen istiare yoluyla, bu sözü söyleyen kimseler, istedikleri şeyi elde etme sırası için listeye kayıt olan insanlara benzetilmiştir. Masdar-ı müevvele temasül sebebiyle atfedilen  وَقَتْلَهُمُ , tüm cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vezin sayesinde  الْاَنْبِيَٓاءَ ‘nin müteallakıdır. 

بِغَيْرِ حَقٍّۙ  izafeti,  قَتْلَهُمُ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. حَقٍّۙ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. 

Yazılacak olanların, söylenen sözler ve peygamberleri haksız bir şekilde öldürmeleri olarak ayrıntılanması taksim sanatıdır.

سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا [Söylediklerini yazacağız.] ifadesinde mecaz-ı akli vardır. “Meleklerimiz yazacak” demektir. Allah kendisi yazmadığı fakat yazılmasını emrettiği için fiil mecazen ona isnat edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

س  lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları,  سوف  lafzı ile ise, ahirette gerekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığını belirtmektedir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)

سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقّ  [Onların söylediklerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız] sözü “Senin bu söylediğini yazıyorum bir kenara” sözü gibidir, sonra hesaplaşacağız anlamında söylenir. Burada da “Sizi bu söylediklerinizden dolayı cezalandıracağım.” manasında gelmiştir. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Ayrıca bu cümlede sebebe isnad vardır.

“Yazılacaktır” : Bu sözün, onların aleyhine yazılmasından murad, bunu onlara ispat etmek, boşa çıkarmamak ve bir kenara atmamak demektir. Çünkü insanlar bir şeyi zail olmayacak, unutulmayacak ve değişmeyecek bir biçimde tespit etmek istediklerinde onu yazarlar. Allah Teâlâ da burada yazma işini “böyle bir hükmü onlara verme” manasında mecazî olarak kullanmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

سَنَكْتُبُ  [yazacağız] fiilinin başındaki gelecek manasını veren  سَ  harfi aynı zamanda tekid ifade eder. Yani o söyledikleri sözün yazımı ve ispatı bizim nazarımızdan asla kaçmayacaktır. Çünkü bu son derece ağır ve korkunç bir sözdür; bu söz, hem Allah Teâlâ’yı inkârdır hem de Kur’an-ı Azim ve Resul-i Kerim ile istihzadır. İşte bundan dolayıdır ki buna atıf olarak “ve peygamberleri haksız yere katlettikleri” buyrulmuştur. Bu ifade iki günahın, büyüklükte kardeş olduklarını, bunun ilk cürümleri olmadığını, evveliyatları bulunduğunu ve peygamberleri öldürmeye cüret edenlerin bu gibi büyük cürümleri işlemelerinin yadırganamayacağını belirtir. Onların peygamberleri öldürmelerinden maksat, peygamberleri öldüren atalarının bu fiillerine rıza göstermeleridir. Peygamberleri haksız yere öldürmeleri, bu cinayetlerin hakikatte haksız olduğu gibi kendi inançlarına göre de haksız olduğunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَقَتْلَهُمُ اْلاَنْبِيَآءَ بِغَيْرِ حَقٍّ [Haksız yere peygamberleri öldürmeleri] gramer açısından mef'ûlu maah yani nesne yerindedir ki sözlerini bu fiilleriyle beraber yani bu cinayetin başına yazacağız manasını ifade eder, çok büyük bir vaid ve tehdidi içine alır. Bu katli, bunların ecdadı yapmış olduğu halde bunlara isnad edilmesi, bunların da bugün ona razı olarak cezasına iştirak etmekte bulunduklarından dolayıdır. Yani Hz. Yahya, Zekeriyya ve diğerleri gibi peygamberlerin böyle haksız olarak öldürülmesinin suçu şahıslara değil, Yahudiliğin mahiyetine yüklenmiştir. Ve işte bu rıza ve bu izafet (yükleme) dolayısıyladır ki bu ayet bunlar hakkında yalnız bir vaad ve tehditten ibaret olmayıp, Muhammed’in (s.a.v) peygamberliğine karşı gösterdikleri küfrün ve öne sürdükleri şüphelerin ciddi olmadığını ispat ile kökünden kaldıran bir cevabı da içerir ki bu cihet devamında ayrıca açıklanacaktır da. Çünkü Yahudiler yalnız Hz. İsa gibi inkâr ettikleri peygamberi öldürmeye kalkışmakla kalmamış, Hz. Zekeriyya gibi vaktiyle peygamberliğini itiraf ve tasdik etmiş bulundukları peygamberleri de öldürmüşlerdir. Ve bir peygamberin öldürülmesi ise her halde haksız yeredir ve bir küfürdür. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


 وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ

سَنَكْتُبُ  cümlesine atıf harfi وَ  ’la atfedilen bu son cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Bu ayet, sözü çoğaltmak ve uzatmak olarak isimlendirilen ıtnâb sanatına örnektir. 

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli  ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ [Yakıcı azabı tadın!] ifadesinde istiare vardır. Tatmak, azabın şiddetini hissetmek manasında müstear olmuştur. Tehekkümî istiaredir. Azap acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak fiili zikredilmiştir. Câmi’ acıyı hissetmektir. Bir şey yiyip içen kişi nasıl ki bunların tadını hissediyorsa azabın can yakmasını da hissedecektir.

الْحَر۪يقِ۟ - عَذَابَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Az sözle çok anlam ifade eden  عَذَابَ الْحَر۪يقِ  izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

الْحَر۪يقِ۟  mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Mübalağalı ism-i fail, bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimdir.

نَقُولُ - قَالُوا - قَوْلَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

حَر۪يقِ kelimesi, محرق (yakıcı) manasınadır. Bu , اليم  kelimesinin, مؤلم (elem verici) manasına gelmesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)