وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِـعَ د۪ينَكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ ٧٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | تُؤْمِنُوا | ve güvenmeyin |
|
| 3 | إِلَّا | başkasına |
|
| 4 | لِمَنْ | kimseden |
|
| 5 | تَبِعَ | uyan |
|
| 6 | دِينَكُمْ | sizin dininize |
|
| 7 | قُلْ | de ki |
|
| 8 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 9 | الْهُدَىٰ | Hidayet |
|
| 10 | هُدَى | hidayetidir |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 12 | أَنْ |
|
|
| 13 | يُؤْتَىٰ | verilmesinden (mi?) |
|
| 14 | أَحَدٌ | birine |
|
| 15 | مِثْلَ | benzerinin |
|
| 16 | مَا | şeyin |
|
| 17 | أُوتِيتُمْ | size verilen |
|
| 18 | أَوْ | veya |
|
| 19 | يُحَاجُّوكُمْ | (aleyhinize) deliller getireceklerinden (mi?) |
|
| 20 | عِنْدَ | huzurunda |
|
| 21 | رَبِّكُمْ | Rabbinizin |
|
| 22 | قُلْ | de ki |
|
| 23 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 24 | الْفَضْلَ | Lutuf |
|
| 25 | بِيَدِ | elindedir |
|
| 26 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 27 | يُؤْتِيهِ | onu verir |
|
| 28 | مَنْ | kimseye |
|
| 29 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 30 | وَاللَّهُ | Allah’ın |
|
| 31 | وَاسِعٌ | (lutfu) geniştir |
|
| 32 | عَلِيمٌ | (O her şeyi) bilendir |
|
Müfessirler “Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın” sözünün yukarıda değinilen şaşırtma planının sahiplerine ait olduğu hususunda fikir birliği içindedirler. (İbn Atıyye, I, 454)
“De ki” hitabından sonra gelen ilk cümlenin yüce Allah’ın peygamberinden söylemesini istediği söz olduğu ise açıktır.
Buna mukabil, “veriliyor diye” şeklinde tercüme edilen “en yü‘tâ” ifadesinin izahında müfessirler oldukça zorlanmıştır. Bu sebeple Râzî bu âyetin Kur’ân’daki en müşkil âyetlerden olduğunu kaydeder. (VIII, 96)
Bunun Allah Teâlâ’nın peygamberinden söylemesini istediği sözünün devamı olarak düşünülmesi halinde, meâlinde olduğu gibi “Birine (Hz. Muhammed) size verilenin benzeri veriliyor diye mi veya rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi (böyle davranıyorsunuz)?” şeklinde çevrilmesi uygun olur.
Ehl-i kitap’tan komplo hazırlayanların sözünün devamı sayılması halinde ise bu kısmın anlamı şöyle olur: “Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine, yahut rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın)”.
Bu âyetin meâlinde “lutuf” şeklinde karşılık verilen fadl kelimesi “bol bol iyilik yapma ve yararlı şeylerle donatma” anlamına geldiği gibi, burada “peygamberlik verme”nin kastedildiği görüşü de vardır. Bu görüşün sahipleri, daha sonra gelen “Onu dilediğine verir” cümlesinin ışığında, bu âyet-i kerîmede peygamberlik mertebesine kişisel çaba ve hak edişle değil ancak ilâhî bağışla erişilebileceğine delâlet bulunduğunu belirtirler.
Yine bu âyette geçen “vâsi”, Allah’ın güzel isimlerinden olup “geniş” anlamındadır; genel olarak O’nun sıfatlarının kuşatıcılığını, sınırsızlığını; özellikle ilim, rahmet ve lutfunun genişliğini ifade ettiği şeklinde anlaşılmıştır. Bu sebeple “vallahu vâsiun” cümlesine meâlinde “Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır” şeklinde mâna verilmiştir. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِـعَ د۪ينَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُؤْمِنُٓوا fiili نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِلَّا istisna edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mukadder müstesna minh‘den bedel olarak mahallen mecrurdur. Takdiri; لا تؤمنوا لأحد إلّا لمن تبع دينكم (Sizin dininize tâbi olmayan hiç kimseye asla iman etmeyin!) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası تَبِعَ د۪ينَكُمْ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَبِعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. د۪ينَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُؤْمِنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Mekulü’l-kavl اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِ ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
الْهُدٰى kelimesi اِنَّ ’ nin ismi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. هُدَى kelimesi اِنَّ ’ nin haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf بِ harf-i ceri ile تُؤْمِنُٓوا fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُؤْتٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mansub, meçhul muzari fiildir. اَحَدٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur. مِثْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫ت۪يتُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫ت۪يتُمْ sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.
يُحَٓاجُّو fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عِنْدَ mekân zarfı يُحَٓاجُّوكُمْ fiiline mütealliktir. رَبِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْتٰٓى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
يُحَٓاجُّو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حجج ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Mekulü’l-kavl اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الْفَضْلَ kelimesi اِنَّ ‘ nin ismi olup fetha ile mansubdur. بِيَدِ car mecruru اِنَّ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Cümle, اِنَّ ‘ nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يُؤْت۪ي fiili, ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir هِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. وَاسِعٌ haber olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
وَاسِعٌ ; sülâsi mücerredi وسع olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِـعَ د۪ينَكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ
Taifenin sözleri devam etmektedir. Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki اٰمِنُوا بِالَّذ۪ٓي اُنْزِلَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubundan nehiy üslubuna iltifat sanatı vardır.
اِلَّا , istisna edatıdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cer harfi لِ ‘ nin dahil olduğu مَنْ ism-i mevsûlu, takdiri لا تؤمنوا لأحد (Kimseye inanmayın) olan mahzuftan müstesna olarak nasb mahallindedir.
Müşterek ism-i mevsûlün sılası olan تَبِعَ د۪ينَكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ayette tenâzu’ vardır. Mef’ûl olan mekulü’l-kavlde iki fiil çekişmektedir. Bu söz, ya Yahudilerin sözü olup öncesinin devamıdır ve tahkir ifade eder. Veya Allah’ın sözüdür. Eğer Allah'a ait ise fiil hazf olmuştur: “Böyle oldu diye sırt çevirmeyin!” demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ cümlesi, yahudilerin iki sözü arasında itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i muteriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)
اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ [Hidayet, Allah'ın yoludur] cümlesi bir itiraz (ara) cümlesi olup o Yahudilerin hilelerinin, kendileri için bir fayda sağlamadığını belirtir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavl olan اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâdır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf هُدَى اللّٰهِۙ izafetinde esma-i hüsnaya ve bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâle muzâf olan هُدَى , şan ve şeref kazanmıştır.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
Haberin marife olarak gelmesi kasır ifade etmiştir.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. الْهُدٰى mevsuf/ maksûr, هُدَى اللّٰهِ sıfat/maksûrun aleyhtir.
Allah’tan başkasının hidayet etmesi, yani insanları hidayet etmeye çalışması, eğer Allah takdir etmediyse, istenen sonucu vermez. Kasr hakikidir. Çünkü Allah'ın takdir etmediği hidayet, hidayet değildir. Gerçek hidayet, Allahın hidayetidir. Onların gerçek hidayet olmayan bir iman sureti içinde olduklarını gösteren ."İndirilene inanın" ve "Sizin dininize uyanlardan başkasına inanmayın" ([Al-i İmran: 72], sözlerine mukabil olarak gelmiştir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden kasr, isim cümlesi, اِنَّ ve müsnedin marife gelmesi olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ cümlesi, masdar tevili ile takdir edilen ب harf-i ceriyle تقرّوا وتعترفوا manasını tazmin etmek üzere تُؤْمِنُٓوا fiiline mütealliktir. (https://tafsir.app/aljadwal/3/73)
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِثْلَ ‘nin muzafun ileyhi olan müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan اُو۫ت۪يتُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
يُؤْتٰٓى ve اُو۫ت۪يتُمْ fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْ cümlesi masdar-ı müevvel olan يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
عِنْدَ رَبِّكُمْ izafetinde, كُمْ zamirinin رَبِّ ismine muzâfun ileyh olması, zamirin ait olduğu kimseler için ve رَبِّ ismine muzâf olması عِندَ için tazim ve teşrif ifade eder.
هُدَى kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
د۪ينَ - هُدَى - تُؤْمِنُٓوا ve رَبِّ - اللّٰهِۙ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ ifadesi وَلَا تُؤْمِنُٓوا ifadesi ile ilişkili olup bu iki ifade arasındakiler ise ara cümledir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: ‘’Herhangi birine size verilenin bir benzerinin verildiğine dair imanınızı sadece dindaşlarınıza izhar edin; başkalarına değil. Yani Müslümanlara da size verilen kitap gibi bir kitap verildiğine inandığınızı gizli tutun; bunu sadece kendi yandaşlarınıza söyleyin; Müslümanlara söylemeyin, zira söylerseniz bu durum onların sebatını artırır. Ayrıca bunu Müşriklere de söylemeyin, zira bu onları İslam ’a davet eder.’’ (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavl olan اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. بِيَدِ اللّٰهِ car mecruru اِنَّ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir.
بِيَدِ اللّٰهِ izafeti veciz anlatım gayesinin yanında muzâfa şan ve şeref ifade eder.
بِيَدِ اللّٰهِ [Allah’ın eli] tabirinde sebebiyyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Burada Allah’ın elinden murad, kuvveti ve iradesidir.
يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ cümlesi اِنَّ ’ nin ikinci haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, hükmü takviye, tecessüm ve teceddüt manaları ihtiva eder.
İkinci mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘ in sıla cümlesi يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يُؤْتٰٓى - اُو۫ت۪يتُمْ - يُؤْت۪يهِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْفَضْلَ kelimesinden murad, peygamberliktir. Arapça'da الْفَضْلَ kelimesi, fazlalık anlamına gelir. Kelimenin genel olarak kullanıldığı yer ise "lütfu ihsanın fazlalığı..." anlamıdır. Hayır olan hasletlerde, başkalarından fazla ve üstün olan kimseye, "fâdıl" denilir. Daha sonra ise "fadl" kelimesi, failinin (Onu yapanın) başkasına ihsan etmeyi düşünmüş olduğu her çeşit menfaat hakkında daha fazla kullanılır olmuştur. Hak Tealâ'nın, "Allah'ın elindedir" buyruğunun manası, "O, fadlın sahibi olup, ona kâdir ve muktedir olandır" demektir. O'nun, "onu dilediğine verir" sözü ise "Bu fadl, O'nun dilemesine bağlı olan bir lütuftur" manasına gelir. Bu da peygamberliğin, müstehak olma sebebiyle değil, lütufta bulunma ile meydana gelip tahakkuk ettiğine delalet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak bu nübüvveti, failinin (Allah'ın) yapıp yapmamakta muhtar olduğu fadl kabilinden kılmıştır. Buna göre bu, müstehak olan kimse hakkında, ancak mecazî bir şekilde kullanılabilir. Allah'ın, "Allah, rahmeti bol olan ve her şeyi hakkıyla bilendir" ifadesi de bu manayı tekid etmektedir. Çünkü, Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin bol olması kudretinin mükemmelliğine, Alîm olması da ilminin mükemmelliğine delalet eder. Böylece, O'nun kudretindeki son derece mükemmellikten dolayı, dilediği kuluna dilediğini lütfetmesi uygun olduğu gibi ilminin mükemmel olmasından dolayı da O'nun fiillerinin ancak hikmet ve doğruluk üzere olması uygun olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
Ayetin son cümlesinde وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah’ın عَل۪يمٌ ve وَاسِعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın, aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette birinci haber وَاسِعٌ ism-i fail kalıbında gelerek bu sıfatın devamlı olduğuna işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. İkinci haber عَل۪يمٌ, sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
وَاسِعٌ kelimesinin başında sahibi manasındaki ذو ismi hazfolmuştur. Yani Allah zenginlik ve ilim sahibidir. Belki de وَاسِعٌ muzâftır ve “nimet” gibi bir muzâfun ileyh mahzuftur.
وَاسِعٌ ifadesinde istiare vardır. Bununla anlatılmak istenen ya O'nun bağışının bol ve iyiliğinin çok olması ya da ilim yollarının kuşatıcılığı, saltanat ve izzetinin kapsayıcı olmasıdır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak farklılıklarla birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)
Burada bazı hazifler vardır. Konuşmaların değişik kişilere ait olma ihtimallerine göre bir kaç şekilde yorumlanmıştır. Tefsir-i Kebir'de bu ayetin çözülmesi en zor ayet olduğu söylenmiş, beş ayrı görüş zikredilmiştir.
"Şüphesiz ki fadl, Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah, Vâsi'dir, Alîm'dir" cümleleri de pek açık bir hüccet olarak onların iddialarını red ve iptal eder.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Bu (ifadeler) manayı tekit eder. Çünkü O Mevlâ’nın vâsi‘ oluşu kemal-i kudrete delalet eder. O’nun alîm olması ise kemal-i ilmine delalet eder. Her şeye gücünün yetmesiyle artık istediği kula istediği kadar fazlı ihsanda bulunması sahih olur. Yine kemali ilmi sebebiyle tüm fiillerinin de hikmet ve isâbet üzere olması sahih hale gelir.” Allah Teâlâ ayet-i kerîmesinde vâsi‘ oluşuyla hidayeti dilediğine vereceğini, alîm oluşuyla da her verdiği fazlın hikmete binaen olacağını beyan buyurmuştur. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlaminda)