Âl-i İmrân Sûresi 91. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟  ٩١

Şüphesiz inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, dünya dolusu altını fidye verseler bile bu, hiçbirisinden asla kabul edilmeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
4 وَمَاتُوا ve ölenler م و ت
5 وَهُمْ ve onlar
6 كُفَّارٌ kafir olarak ك ف ر
7 فَلَنْ
8 يُقْبَلَ kabul edilmeyecektir ق ب ل
9 مِنْ -nden
10 أَحَدِهِمْ hiçbiri- ا ح د
11 مِلْءُ dolusu م ل ا
12 الْأَرْضِ dünya ا ر ض
13 ذَهَبًا altın ذ ه ب
14 وَلَوِ ve olsa dahi
15 افْتَدَىٰ fidye vermiş ف د ي
16 بِهِ onu
17 أُولَٰئِكَ işte
18 لَهُمْ onlar için vardır
19 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
20 أَلِيمٌ acıklı ا ل م
21 وَمَا ve yoktur
22 لَهُمْ onların
23 مِنْ hiçbir
24 نَاصِرِينَ yardımcıları ن ص ر
 

Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştu: “Kıyamet gününde Allah Teala Cehennem’de azabı en hafif birine: “Yeryüzünde ne varsa senin olsaydı, kurtulmak için onları verir miydin?”  diye soracak. Adam “evet” diye cevap verecek. Bunun üzerine Allah Teala ona “Baban Adem’in sulbünde iken, Ben senden, bundan daha kolayını istedim. Allah’a hiçbirşeyi ortak koşmayacaksın diye senden söz aldım, ama sen Allah’a ortak koşmakta direttin” diyecektir. (Buhari, Enbiya 1, Rikak 49, 51; Müslim, Kıyamet 51)

(Kaynak: Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ - Prof. Dr. Mehmet Yaşar KANDEMİR)

 

  Mele'e ملأ :   مَلأ sözcüğü bir görüş üzerinde bir araya gelenlerdir. Gözleri, görüş ve duruşları itibarıyla, kalpleri saygınlık ve heybet yönünden dolduran ileri gelen topluluk demektir.

  Bu kökten gelen مِلْءٌ lafzı dolu kabın aldığı miktardır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 40  kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا۟ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مَاتُوا۟  atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.

مَاتُوا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. هُمْ كُفَّارٌ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمۡ  mübteda olarak mahallen merfûdur. كُفَّارٌ  haber olup damme ile merfûdur.

فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ  cümlesi  اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

فَ  zaiddir.  لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

يُقْبَلَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. مِنْ اَحَدِ  car mecruru  يُقْبَلَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

مِلْءُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَرْضِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  ذَهَبًا  temyiz olup fetha ile mansubdur. لَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. لَوِ  gayr-ı cazim şart harfidir. افْتَدٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. بِه  car mecruru  افْتَدٰى  fiiline mütealliktir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri;  فلن يقبل منه  (Ondan asla kabul edilmez.) şeklindedir.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder.(Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Bu ayette bulunan  فَلَنْ يُقْبَلَ  kavlindeki  فَ  harfi, bu cümlenin şart ve ceza cümlesi olarak geldiğini bildirmek içindir. Bu kimselerden fidyenin kabul edilmeme nedeni, bunların kâfir kimseler olarak ölmelerindendir. Daha önce geçen 90. ayetteki benzer ifadenin başında  فَ  harfinin yer almaması, cümlenin mübteda ve haber cümlesi olduğunu yani isim cümlesi olduğunu göstermek içindir. Onda sebep- sonuç ilişkisine dair hiçbir delil yoktur. Ayetteki  ذَهَبًا  kelimesi de temyizdir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl - Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ [Şüphesiz inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya…]  cümlesindeki  وَ  hal içindir. فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا [Fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi kabul edilmeyecektir.] Ayette geçen  مِلْءُ  kelimesi “bir şeyi dolduran miktar” anlamına gelmektedir.  ذَهَبًا [altın] kelimesi temyiz olarak mansubdur.

Temyiz iki çeşittir: Birincisi:  اَحَد عَشَرَ دِرْهَمًا وَ عِشْرُونَ دِينَارًا (on bir dirhem, on iki dinar) örneklerinde olduğu üzere fertlere ait olanlar; ikincisi ise  عِنْدِي مَلؤ زقِّ عَسَلاً (Bende bir tulum bal var.) örneğindeki gibi miktarlara ait olanlar. Temyizin mansub oluşu şöyle açıklanabilir: Temyizden önceki kelime marife/bilinen bir miktardır. Miktara konu olan şey ise meçhuldür. Marifeden sonra nekre geldiği için mansub olmuştur. Temyiz bilinmeyen şeyin ne olduğunu açıklamaktadır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَلَوِ افْتَدٰى بِه  [Eğer fidye olarak verseydi.] ayetindeki  وَ  harfi tekid (pekiştirme) için getirilmiştir.  عَلَيْكَ بِالصِدْقِ وَ اِنْ ضَرَّكَ (Sana zararı dokunsa da doğru söylemen gerekir.) sözünde olduğu gibi.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en- Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

افْتَدٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فدي ’ dir. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.           

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ


İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  أَلِیمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ‘ nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

أَلِیمٌ  ; sıfat-ı müşebbehedir. ; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ  harfi zaiddir.  نَاصِر۪ينَ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfû olup, cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Türkçemizdeki “himaye eden”, “kollayan”, “yardım eden” gibi kelimelerin karşılığı olan  نَاصِرٌ  kelimesi Kur’an-ı Kerim’de  نَاصِرُونَ  ve  اَنْصَارُ  şeklinde iki farklı cemi kipi ile gelmektedir. Bunlardan cemi müzekker salim kipi ile gelen  نَاصِرُونَ  kelimesi sekiz yerde, cemi kıllet kipi ile gelen اَنْصَارُ  kelimesi de on bir ayette geçmektedir.

نَاصِرُونَ ; Âl-i İmran, 3/22, 56, 91, 150; Nahl, 16/37; Ankebût, 29/25; Rûm, 30/29; Casiye, 45/34; اَنْصَارُ; Bakara, 2/270; Âl-i İmran, 3 /52, 192; Maide, 5/72; Nuh, 71/25; Tevbe, 9/100, 117; Saff, 61/14. (Abdurrahman Güney, Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri)  

نَاصِر۪ينَ۟  ; sülâsi mücerredi نصر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  الَّذ۪ينَ  mübteda,  فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا  cümlesi haberdir.

اِنَّ ’ nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, sıladaki habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Müsnedün ileyh konumundaki  الَّذ۪ينَ ’ nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

İsm-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’ nin sılasına hükümde ortaklık sebebiyle atfedilen  وَمَاتُوا  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal  وَ ’ ıyla gelen  وَهُمْ كُفَّارٌ , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا  cümlesi  اِنَّ ‘ nin haberidir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi  لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.

لَنْ يُقْبَلَ  fiili meçhul bina edilerek failin aşikâr olduğu bu durumda, mef’ûle dikkat çekilmiştir.

Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  يُقْبَلَ  fiiline müteallik olan  مِنْ اَحَدِهِمْ  ifadesi durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.

Az sözle çok anlam ifade eden  مِلْءُ الْاَرْضِ  izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

ذَهَبًا , temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

كَفَرُوا - كُفَّارٌ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَبًا [yer dolusu altın] mübalağanın gulüv türüdür. لَوِ  harfi dolayısıyla makbul olmuştur.

Şart üslubunda gelen terkipte,  وَ  haliyye,  لَوِ  şartiyyedir. وَلَوِ افْتَدٰى بِه  cümlesi, cevabı mahzuf şart cümlesidir. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şartın , takdiri  فلن يقبل منه  (Asla onlardan kabul edilmeyecek) olan cevap cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Eğer kâfir kıyamet gününde yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye verme imkânı olsa ve bunu da yapsa bu ondan kabul edilmeyecek ve bunun kendisine faydası dokunmayacaktır. Zeccâc’a göre bu ayetin manası şudur: Dünyadayken kâfir kalarak bu kadar malı verseydi yine kabul edilmezdi.  وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ [Eğer fidye olarak verseydi.] cümlesindeki وَ harfi tekid (pekiştirme) için getirilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, bahsi geçenleri tahkir içindir.

اُو۬لٰٓئِكَ  şeklindeki mübtedanın haberi  لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  şeklinde isim cümlesi formunda gelmiştir. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

عَذَابٌ  için sıfat olan  اَل۪يمٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عَذَابٌ ’ deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’ le sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ  ifadesindeki  اَل۪يمٌۙ  kelimesi ism-i fail kalıbındadır. İşârî olarak o öyle bir azap ki azap verirken kendisi bile acımaktadır, şeklinde düşünülebilir.  اَل۪م kökünden gelen elem acı, ağrı; اَل۪يمٌۙ ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada elim acı duyan anlamına alınırsa bu azabın değil azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı tekid) vardır.

عذاب مؤلَم  yerine  عَذَابٌ اَل۪يمٌ  gelmesi mübalağa için mecaz-ı mürseldir.  

عَذَابٌ - اَل۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Burada elim azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder. 

Buna karşılık onlara büyük azap türleri içerisinden öylesine büyük bir azap vardır ki bu azabın künhünü Allah’tan başkası bilmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

 

وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟

 

Makabline matuf son cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.

Muahhar haber  نَاصِر۪ينَ ’ ye dahil olan  مِنْ  harfi, zaiddir. Tekid ifade eder.

نَاصِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Müsnedün ileyh olan  مِنْ نَاصِر۪ينَ۟ ’ deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Tekid ifade eden zaid  مِنْ  harfi de kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır.

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  [Onlara elim bir azap vardır.] Yani elem verici bir azap vardır. وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟  [Onların hiç yardımcıları yoktur.] Yani onlardan azabı kaldıracak, onların kınanmasını önleyecek kimse bulunmaz. Onların küfür üzerinde ısrarcı olmaları insanların mallarını alma amacına yöneliktir. Allah Teâlâ yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye olarak verseler dahi bunun kendilerine fayda vermeyeceğini bildirmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)