Mâide Sûresi 114. Ayet

قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ تَكُونُ لَنَا ع۪يداً لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ  ١١٤

Meryem oğlu İsa, “Ey Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki; önce gelenlerimize (zamanımızdaki dindaşlarımıza) ve sonradan geleceklerimize bir bayram ve senden (gelen) bir mucize olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın” dedi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 عِيسَى Îsa
3 ابْنُ oğlu ب ن ي
4 مَرْيَمَ Meryem
5 اللَّهُمَّ Allah’ım
6 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
7 أَنْزِلْ indir ن ز ل
8 عَلَيْنَا bizim üzerimize
9 مَائِدَةً bir sofra م ي د
10 مِنَ -ten
11 السَّمَاءِ gök- س م و
12 تَكُونُ olsun ك و ن
13 لَنَا bizim için
14 عِيدًا bir bayram ع و د
15 لِأَوَّلِنَا öncemiz için ا و ل
16 وَاخِرِنَا ve sonramız için ا خ ر
17 وَايَةً ve bir mu’cize (olsun) ا ي ي
18 مِنْكَ Senden
19 وَارْزُقْنَا bizi rızıklandır ر ز ق
20 وَأَنْتَ ve sen
21 خَيْرُ en hayırlısısın خ ي ر
22 الرَّازِقِينَ rızık verenlerin ر ز ق
 

İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre Hz. Îsâ’nın bu duası üzerine gökten bir sofra indirilmiştir. Tefsir kitaplarında bu sofrada hangi yiyeceklerin yer aldığı, bu ziyafetin ne kadar bir süre devam ettiği ve kimlere nasip olduğu hususunda ayrıntılı açıklamalar yer almıştır. Fakat bu bilgileri destekleyen sahih rivayetler bulunmamaktadır. Bazı tâbiîn bilginlerinden gelen bir rivayeti esas alan müfessirlere göre yüce Allah’ın “Kuşkunuz olmasın, ben onu size indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim” buyurması üzerine, sofra indirilmesini isteyenler bu taleplerinden vazgeçmişler ve sofra indirilmemiştir. Reşîd Rızâ, hıristiyanların kutsal kitabı olan İnciller’de bu konuda bir bilginin bulunmamasını ve bunun hıristiyanlar arasında bilinegelen bir olay olmamasını bu yorumu destekler nitelikte bulur, İnciller’deki Hz. Îsâ’nın yiyecekleri bereketlendirmesiyle ilgili bilgilerin gökten sofra indirilmesi mûcizesiyle ilgisinin bulunmadığını açıklar. Şu var ki İnciller’de bu konuda bilgi bulunmamasını bu görüşe destek kılmak isabetli görünmemektedir. Zira sofranın indirilip indirilmediği bir yana –Kur’an’ın haber verdiği– havârilerin bu isteği ve Hz. Îsâ’nın bu duası da İnciller’de zikredilmemektedir. Taberî, Resûlullah’tan, ashabından ve Selef bilginlerinden nakledilen rivayetleri dikkate alarak ve Allah Teâlâ’nın vaadini mutlaka yerine getirmiş olduğunu düşünerek sofranın indiği görüşünü tercih etmek gerektiğini savunur. Ancak Taberî’ye göre, neler içerdiğini belirleme cihetine gitmeksizin üzerinde yiyecekler bulunan bir sofra indiğini kabul etmekle yetinilmelidir; zaten bunları bilmenin bir yararı olmadığı gibi, bilmemenin de bir zararı yoktur.

Kuran Yolu/Diyanet Tefsiri 

 

ماد yerin sallanması gibi büyük nesnelerin sallanması ve çalkalanmasıdır. مَائِدَة ise üzerinde yemek bulunan tabak, tepsi veya sofradır. Bazı âlimler bu ayetteki mâide kelimesini ilim olarakta yorumlamışlardır; çünkü nasıl yiyecek bedenlerin gıdasıysa, ilim de kalplerin gıdasıdır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri mâide ve meydandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

عود avede: عَوْدٌ Bir şeyden döndükten veya ayrıldıktan sonra ona, ya bizzat ya da sözle ve azim (kararlılık) itibarıyle geri dönmektir. إعَادَة ; bilgi, haber veya başka bir şeyin tekarlanmasıdır. عَادَة fiil ve infialin, bir huy gibi insanın kolay yapabileceği bir duruma gelinceye kadar tekrar edilmeleridir. Bundan dolayı âdet ikinci bir tabiattır denmiştir. ألْعِيد belli aralıklarla tekrarlanan şeydir. Yine ألْعِيد insan üzerinde dönüp duran /tekrarlayan her türlü şeydir. عَائِدَة insana dönen herhangi bir faydadır. مَعَاد Dönüş ve dönüşün yapıldığı zaman ve mekanla ilgili kullanılır. Yolculuk yapmayı ve çalışmayı itiyat haline getirmesi ya da yılların peşpeşe üzerinden geçip gitmesi sebebiyle yaşlı deveye عَوْدٌ denir. عُود asıl anlamı kesildiği zaman tekrar yeşerme özelliğine sahip olan ağaçtır. Daha sonra bu kelime ut çalgısına ve kendisiyle tütsü yapılan öd ağacına tahsis edilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 63 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri âdet, âid, âidat, (alel)âde, âdi, avdet (etmek), (fevkal)âde, iâde, itiyat, mutat, miat, muâyededir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. ع۪يسَى  fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. ابْنُ  kelimesi  ع۪يسَى ’nın sıfatı veya bedeli olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Mekulü’l kavli,  اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا ‘dir. 

اللّٰهُمَّ  fetha ile mansub münadadır. Nida harfi mahzuftur.  اللّٰهُمَّ  ifadesindeki  مَّ , nida harfi olan  يَا ’nın yerine gelmiştir; dolayısıyla bu iki harf birlikte kullanılmaz. Bu, Allah lafzının hususiyetlerinden biridir. 

رَبَّنَٓا  lafza-i celâlin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اَنْزِلْ عَلَيْنَا ’dır. 

اَنْزِلْ  duâ manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. عَلَيْنَا  car mecruru  اَنْزِلْ  fiiline mütealliktir.  مَٓائِدَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  اَنْزِلْ  fiiline mütealliktir.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kasem için  تَ  almak [Tallahi],  يَا الله  örneğinde olduğu gibi lâm-ı tarife sahip olduğu halde başına nida harfinin gelebilmesi ve hemzesinin telaffuz edilmesi gibi hususiyetler de bu lafzın hususiyetleri arasındadır.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl -Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَنْزِلْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 تَكُونُ لَنَا ع۪يداً لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ 

 

Cümle,  مَٓائِدَةً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. تَكُونُ ’nun ismi müstetir olup takdiri  هى ’dir. لَنَا  car  mecruru  ع۪يدًا ’in mahzuf haline mütealliktir. ع۪يدًا kelimesi  تَكُونُ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur.  لِاَوَّلِنَا  car mecruru  لَنَا ‘ nın bedeli olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اٰخِرِنَا  atıf harfi  وَ ‘la  makabline matuftur.

اٰيَةً  atıf harfi  وَ ‘la  ع۪يدًا ’e matuftur.  مِنْكَ  car mecruru  اٰيَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.


  وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ارْزُقْنَا  duâ manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الرَّازِق۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الرَّازِق۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  رزق  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَيْرُ  kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ تَكُونُ لَنَا ع۪يداً لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اللّٰهُمَّ رَبَّنَٓا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.  اللّٰهُمَّ  kelimesinin sonundaki şeddeli  مَّ  harfi mahzuf nida harfinden ivazdır. Bu kullanım sadece bu isme mahsustur. 

Lafza-ı celâl için sıfat olan  رَبَّنَٓا  izafeti, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Veciz ifade kastına matuf bu izafette, mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu Hz.İsa’nın tazim kazanması yanında onun Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.

Dikkat edilirse önce  اللّٰهُمَّ, sonra  رَبَّنَٓا  şeklinde ikinci bir nida gelmiştir. Bu nida ilkinden bedel veya atf-ı beyan değildir. Bu iki nidadan amaç tevazu içinde olmak veya yakarışta mübalağa etmektir. Kur’an’da sadece burada vardır. Mübalağalı bir nidadır. Duanın ne kadar içten olduğunun bir göstergesidir.

İsa (a.s.) görüldüğü gibi niyazının başında Allah Teâlâ’ya iki kere nida eder: Birincisinde bütün kemalâtı kapsayan ulûhiyet vasfıyla ikincisinde de terbiye ifade eden rubûbiyet vasfıyla. Bu iki nidadan amaç, tevazu içinde olmak ve yakarışta mübalağa etmektir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nidanın cevap cümlesi olan  اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَٓائِدَةً مِنَ السَّمَٓاءِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Mef’ûl olan  مَٓائِدَةً ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْنَا , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

مِنَ السَّمَٓاءِۜ  car-mecruru, مَٓائِدَةً ‘den mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

تَكُونُ لَنَا ع۪يداً لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ  cümlesi,  مَٓائِدَةً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لَنَا  car-mecruru, ع۪يداً ‘den mahzuf mukaddem hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لِاَوَّلِنَا  ve ona tezat nedeniyle atfedilen  وَاٰخِرِنَا  car-mecrurları  لَنَا ‘dan bedeldir.

وَاٰيَةً  nakıs fiil  كَانَ ’nin haberine matuftur. Cihet-i camia, tezayüftür. 

مِنْكَۚ  car-mecruru,  اٰيَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Duanın devamı olan  وَارْزُقْنَا  cümlesi, nidanın cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

وَارْزُقْنَا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

لِاَوَّلِنَا - اٰخِرِنَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَارْزُقْنَا - ع۪يداً - مَٓائِدَةً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ne kadar dikkate şayandır ki havariler sofrayı isteyip maksatlarını anlatırken yemeği öne almışlar ve diğer dinî ve ruhanî maksatlarını geriye bırakmışlardı. Halbuki Hz. İsa dinî maksatları öne almış ve yeme maksadını hem geriye bırakmış hem de rızık olmakla ifade etmiş ve sonra rızıkta kalmayıp rızkı veren Allah’a geçmiş ve onu ululamış ve onu yüceltmekle şükrünü de arz etmiştir. Bunlar düşünülünce ruhların derecelerindeki mertebeler ne büyük bir fark ile ortaya çıkmış oluyor. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayetteki bu tertip hakkında bir düşün. Zira havariler, gökten gelecek bir sofra isterlerken onu isteme hususunda birçok sebep zikretmişler, bunun başında da önce “yeme” sebebini getirerek “İstiyoruz ki biz de ondan yiyelim.” (Maide Suresi, 113) demişler, dinî ve manevî sebepleri geriye bırakmışlardır. Ama Hz. İsa, bu sofrayı isteyip sebeplerini sıralarken önce dinî sebepleri söyleyip yeme sebebini sonraya almıştır. Çünkü o, sözünün sonunda “Bizi rızıklandır.” demiştir. İşte bunu iyice düşündüğünde bir kısmının ruhanî bir kısmının da maddeye mütemayil olmaları bakımından ruhların derece derece oluşları gözünün önüne serilir. Sonra Hz. İsa’nın dini son derece saf, ruhu da alabildiğine aydınlık olduğu için “Bizi rızıklandır.” diyerek rızıktan bahsedince o sözle kalmamış, rızıktan rızık verene geçerek “Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” demiştir. Buna göre ayetteki (Ey Rabbimiz) ifadesi, Hakk Teâlâ’nın ismi ile başlama; “Üstümüze gökten bir sofra indir.” ifadesi, zattan sıfatlara geçiş; “Bizim hem evvelkilerimiz hem sonrakilerimiz için bir bayram olsun.” ifadesi, birer nimet olmaları bakımından değil, nimeti veren Allah’tan südur etmeleri bakımından ruhun nimetlerden dolayı sevinmesine bir işaret; “Senden bir ayet (mucize) olsun.” ifadesi, bu sofranın, istidlal ve tefekkür edebilecek kimselere bir delil olmasına bir işaret; “Bizi rızıklandır.” ifadesi de nefse düşen paya bir işarettir. Bunların hepsi, Allah Teâlâ’dan inen şeylerdir. O halde bir bak, Hz. İsa, önce en şerefli olandan başlayıp nasıl kademe kademe daha aşağı doğru inmiştir. Daha sonra o, “Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” demiştir ki bu da yaratılmıştan yaratana, Allah olmayandan Allah’a; daha aşağıda olandan daha yukarıda şerefli olana doğru yeniden bir yükseliştir. İşte bunu düşündüğünde nurânî, ilahî ve aydınlık ruhların nasıl çıkıp indikleri hususunda bir işaret belirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ

Ayetin son cümlesinde  وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede müsned olan  خَيْرُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Az sözle çok anlam ifade eden  خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ  izafetinde, sıfat mevsûfuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

الرَّازِق۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

الرَّازِق۪ينَ - وَارْزُقْنَا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Nida cümlesi Allah ismiyle başlayıp onun ismiyle bittiği için cümlede teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.