اَوْ تَقُولُوا لَوْ اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّٓا اَهْدٰى مِنْهُمْۚ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌۚ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَصَدَفَ عَنْهَاۜ سَنَجْزِي الَّذ۪ينَ يَصْدِفُونَ عَنْ اٰيَاتِنَا سُٓوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يَصْدِفُونَ ١٥٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوْ | yahut |
|
| 2 | تَقُولُوا | demeyesiniz |
|
| 3 | لَوْ | eğer |
|
| 4 | أَنَّا | şüphesiz ki |
|
| 5 | أُنْزِلَ | indirilseydi |
|
| 6 | عَلَيْنَا | bize |
|
| 7 | الْكِتَابُ | Kitap |
|
| 8 | لَكُنَّا | biz olurduk |
|
| 9 | أَهْدَىٰ | daha doğru yolda |
|
| 10 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 11 | فَقَدْ | işte |
|
| 12 | جَاءَكُمْ | size de geldi |
|
| 13 | بَيِّنَةٌ | açık delil |
|
| 14 | مِنْ | -den |
|
| 15 | رَبِّكُمْ | Rabbiniz- |
|
| 16 | وَهُدًى | ve hidayet |
|
| 17 | وَرَحْمَةٌ | ve rahmet |
|
| 18 | فَمَنْ | kim olabilir? |
|
| 19 | أَظْلَمُ | daha zalim |
|
| 20 | مِمَّنْ | kimseden |
|
| 21 | كَذَّبَ | yalanlayıp |
|
| 22 | بِايَاتِ | ayetlerini |
|
| 23 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 24 | وَصَدَفَ | ve yüz çeviren |
|
| 25 | عَنْهَا | onlardan |
|
| 26 | سَنَجْزِي | cezalandıracağız |
|
| 27 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 28 | يَصْدِفُونَ | yüz çevirenleri |
|
| 29 | عَنْ | -den |
|
| 30 | ايَاتِنَا | ayetlerimiz- |
|
| 31 | سُوءَ | en kötüsüyle |
|
| 32 | الْعَذَابِ | azabın |
|
| 33 | بِمَا | ötürü |
|
| 34 | كَانُوا |
|
|
| 35 | يَصْدِفُونَ | yüz çevirmelerinden |
|
Bir önceki âyette Kur’an’ın Allah katından indirilmiş bereketli ve hayırlı bir kitap olduğu belirtildikten sonra bu âyetlerde de onun indiriliş gerekçelerinden ikisi zikredilmektedir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre müşrikler Tevrat ve İncil’in Allah kelâmı olduğuna inanıyor, ancak o günkü şartların el vermemesi, özellikle dillerinin farklı olması sebebiyle bu kitaplardan yararlanamadıklarını söyleyerek güya bundan üzüntü duyuyorlardı; ayrıca onlar, yahudilerle hıristiyanların din konusundaki gevşekliklerini de biliyor ve eğer kendilerine bir kitap gelecek olsa onlardan daha kararlı bir şekilde doğru yolda yaşayacaklarını ileri sürüyorlardı. Yüce Allah, müşriklerin bu türlü yakınmalarla mazeretler ileri sürmelerini (bazı müfessirlere göre bu mazeretleri âhirette de tekrar etmelerini) önlemek için “İşte size rabbinizden apaçık bir delil, bir hidayet ve rahmet geldi” buyurarak onların özlemlerinin gerçekleştiğini, mazeretlerinin ortadan kalktığını belirtmekte; buna rağmen Allah’ın âyetlerini inkâr eder ve ondan yüz çevirirlerse en büyük haksızlığı işlemiş olacaklarını ve bunun cezasını da ağır bir şekilde göreceklerini bildirmektedir.
157. âyette Kur’ân-ı Kerîm’in üç kelimeyle nitelendirildiği görülmektedir: Beyyine, hüdâ, rahmet. Beyyine “gerçeği apaçık ifadelerle ortaya koyan kesin belge” demektir. Kur’an, gerek eşsiz edebî üstünlüğü gerekse yalnızca gerçeği, iyiyi ve güzeli dile getiren muhtevası itibariyle apaçık bir delil ve belge olduğu için beyyine; bu vasfıyla şaşmaz bir rehber olduğu için hüdâ (hidayet kaynağı); bütün bunların bir neticesi olarak kendisine inanıp bağlanan kişi ve toplumlara sadece hayır ve saadet getirdiği için de rahmet diye nitelendirilmiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 491
اَوْ تَقُولُوا لَوْ اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّٓا اَهْدٰى مِنْهُمْۚ
Fiil cümlesidir. اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. تَقُولُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَوْ gayri cazim şart harfidir. أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
نَا mütekellim zamiri اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اُنْزِلَ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri ثبت (Sabit oldu.) şeklindedir.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْنَا car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. الْكِتَابُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنَّٓا nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا mütekellim zamiri كُنَّا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. اَهْدٰى kelimesi كُنَّا ’nin haberi olup, elif üzere mukaddder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir. مِنْهُمْۚ car mecruru اَهْدٰى ‘ya mütealliktir.
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada ism-i tafdilden sonra geldiği için karşılaştırma manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf ve matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiren îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَهْدٰى kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌۚ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن صدقتم فيما زعمتم من كونكم أهدى من الطائفتين فقد جاءكم بيّنة (Eğer iki fırkadan daha çok hidayette olduğunu iddia ettiğiniz şeylerde doğru iseniz, size deliller gelmiştir.) şeklindedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَيِّنَةٌ fail olup damme ile merfûdur.
مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru جَٓاءَ fiiline veya بَيِّنَةٌ ‘nün mahzuf mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هُدًى وَرَحْمَةً kelimeleri atıf harfi وَ ’la بَيِّنَةٌ ‘e matuftur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir.
Şart cümlesi mazi ve muzari fiille olur. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف‘si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَصَدَفَ عَنْهَاۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. مَنْ istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَظْلَمُ haber olup damme ile merfûdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl, مِنْ harf-i ceriyle اَظْلَمُ ‘ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَذَّبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بِاٰيَاتِ اللّٰهِ car mecruru كَذَّبَ fiiline mütealliktir.Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. صَدَفَ عَنْهَا cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
صَدَفَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْهَا car mecruru صَدَفَ fiiline mütealliktir.
كَذَّبَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.
اَظْلَمُ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel (karşılık), iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada ism-i tafdilden sonra geldiği için karşılaştırma manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَنَجْزِي الَّذ۪ينَ يَصْدِفُونَ عَنْ اٰيَاتِنَا سُٓوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يَصْدِفُونَ
Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. سَنَجْزِي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَصْدِفُونَ عَنْ اٰيَاتِنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
يَصْدِفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ اٰيَاتِنَا car mecruru يَصْدِفُونَ fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سُٓوءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَذَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle سَنَجْزِي fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nin ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. يَصْدِفُونَ cümlesi كَانُوا ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يَصْدِفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ تَقُولُوا لَوْ اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّٓا اَهْدٰى مِنْهُمْۚ
Ayet اَوْ atıf harfiyle önceki ayetteki … تَقُولُٓوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَقُولُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَوْ اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّٓا اَهْدٰى مِنْهُمْۚ , şart üslubunda gelmiştir. اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ , şart cümlesidir.
Tekit ve masdar harfi اَنَّٓ ile tekid edilmiş اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ cümlesi masdar teviliyle, takdiri ثبت (Sabit oldu) olan mahzuf fiilin failidir.
Bu takdire göre mahzuf fiil ve masdar-ı müevvel, şart cümlesidir.
Şartın cevap cümlesi لَكُنَّٓا اَهْدٰى مِنْهُمْۚ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ şart edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler ِ لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Kendilerindeki bozukluğun ifadesinde onlara bir telkin vardır. لَقَدْ أنْزَلْنا إلَيْكم كِتابًا فِيهِ ذِكْرُكم أفَلا تَعْقِلُونَ ayetindeki gibi onları Kur’an'la mutlu olduklarını anlamalarını sağlamak ve diğer milletler arasındaki fazilet ve şerefi idrak etmeleri için bir ikaz vardır. Kuran'a uyanlar, Yahudi ve Hristiyanlardan derece bakımından çok daha doğru yoldadırlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌۚ
فَ ta’liliye, قَدْ tahkik harfidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Cümle, takdiri لا تعتذروا (İtiraz etmeyin,) olan mahzuf cümle için taliliye konumundadır. Bu cümlenin mahzuf şartın cevabı olduğu da söylenmiştir. Bu durumda îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Fail olan بَيِّنَةٌ ‘deki nekrelik teksir ve tazim içindir. Bu kelime ayetlerden kinayedir.
جَٓاءَ fiilinin بَيِّنَةٌ ‘a nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ayetlere isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.
مِنْ رَبِّكُمْ car-mecruru بَيِّنَةٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكُمْ izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
وَهُدًى ve وَرَحْمَةٌۚ tezayüf nedeniyle بَيِّنَةٌ atfedilmiştir.
بَيِّنَةٌ - هُدًى - رَحْمَةٌۚ - الْكِتَابُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
“Size de Rabbinizden apaçık bir delil geldi” ifadesi, müşrikleri delille susturmak için gelmiştir. Mana şöyledir: “Kendinizle alakalı öteden beri sayıp döktüğünüz hususta ben sizi doğrulasam bile, işte size Rabbinizden apaçık bir delil geldi. [Haydi, gösterin kendinizi!]” Burada şart cümlesi hazfedilmiştir ki bu, haziflerin en güzellerindendir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t - Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
”İşte size de Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir” buyurmuştur. Burada bahsedilen بَيِّنَةٌ , Kur’an ile Hz. Peygamber’in getirdiği şeyler, açıklamalardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَهُدًى وَ رَحْمَةٌ [bir hidayet, bir rahmet…]buyurulmuştur.Buna göre şayet, بَيِّنَةٌ ve هُدًى kelimeleri aynı manalardadır. O halde bunları tekrarlamanın hikmeti ve faydası nedir?” denilirse, biz deriz ki:
Kur’an-ı Kerim, naklen bilinen hususlarda bir beyyine; naklen ve aklen bilinen hususlarda ise bir hidayettir. Bu iki kelimenin fayda ve anlamları farklı farklı olunca, böyle bir atıf yerinde ve güzel olmuştur. Biz رَحْمَةٌ kelimesinin manasının, dinî bakımdan bir nimet olduğunu daha önce beyan etmiştik.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Beyyine, içindeki açıklama ve gerçeğin ortaya çıkması demektir. Kur'an, Allah katından gelerek Arap edebiyatçılarını aciz bıraktığı ve hayır yollarına yönelttiği için beyyinedir, içinde zorluk barındırmayan bir şeriat getiren rahmettir ve kolaylıkla ümmetin ıslahını sağlar. Bu, en şaşırtıcı şeriatlardan biridir ve bu da onun her şeyi bilen Allah katından olduğuna delildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kur’an'ın, açık bir delil olmakla vasıflandırılması, onların onu okuyup anlamak imkânına tamamen sahip olduklarını bildirmek içindir. Kur’an'ın hidayet ve rahmet olarak vasıflandırılması ise Tevrat'ın içerdiği hidayet ve rahmeti de içerdiğine, hatta hidayet ve rahmetin kendisi olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَصَدَفَ عَنْهَاۜ
فَ , istînâfiyyedir. Müstenefe olan sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham ismi مَنْ mübteda konumunda olup inkârî manadadır.
Müsned olan اَظْلَمُ ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelmiş haberî isnaddır.
Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl مِمَّنِ , başındaki harf-i cerle اَظْلَمُ ‘ya mütealliktir. Sılası olan كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
كَذَّبَ fiili, تفعيل babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.
Veciz ifade kastına matuf بِاٰيَاتِ اللّٰهِ izafetinde, Allah ismine muzâf olan بِاٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Ayetteki istifham, Allah’ın ayetlerini yalanlayarak zulmeden bu kişilerin başına gelecek felaketi haber veren büyük bir tehdit, tevbih ve inkâri anlamda mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olduğu istifhamda tecâhül-i ârif sanatı, lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rabb olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Sılaya atfedilen وَصَدَفَ عَنْهَا cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetin sonunda müştakının zikredildiği صَدَفَ ‘de irsâd sanatı vardır.
صَدَفَ عَنْ - كَذَّبَ - اَظْلَمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
صَدَفَ ; bir anlamı devenin ayaklarındaki eğrilik demek olan sadef gibi düzeltilemez ya da denizden çıkan sadef gibi sert bir şekilde yüz çevirdi demektir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
Türkçede kullanılan şekilleri sedef ve tesadüftür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Kur’ân’da 5 kere, bu surede 4 kere, bu ayette 3 kere geçmiştir. Beşincisi Kehf suresinde “yamaç” manasında gelmiştir. Yüz çevirme anlamı ile sadece bu surede geçmiştir. Benzer manada olan صَدَّ عَنْ fiili Kur’ân’da 42 kere geçmiş ama bu surede hiç geçmemiştir.
Onlardan daha zalimin olmadığı şeklindeki haberin mazeretiyle alakalı bir teferruattır. فَمَن أظْلَمُ cümlesindeki فَ tefrî' içindir. Soru istifhâm-ı inkâridir. Yani Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kimse yoktur demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kur’an'ın, ayetler olarak ifade edilmesi, durumun korkunçluğunu vurgulamak ve Allah Teâlâ'nın her hangi bir ayetini yalanlamanın, daha zalim olmak için yeterli bulunduğuna dikkat çekmek içindir. Şu halde bütün Kur’an'ı tekzip eden kimse sence nasıl olmalıdır? (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
سَنَجْزِي الَّذ۪ينَ يَصْدِفُونَ عَنْ اٰيَاتِنَا سُٓوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يَصْدِفُونَ
Taliliye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan cümleye dahil olan istikbal harfi سَ , tekid ifade eder.
سَنَجْزِي fiilinin mef’ûlü konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan يَصْدِفُونَ عَنْ اٰيَاتِنَا سُٓوءَ الْعَذَابِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
سَنَجْزِي fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf اٰيَاتِنَا izafetinde azamet zamirine muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, lafz-ı celalden azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
Allah Teâlâ Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
سُٓوءَ الْعَذَابِ izafeti, يَصْدِفُونَ fiilinin ikinci mef’ûlüdür.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf سُٓوءَ الْعَذَابِ izafetinde, سُٓوءَ sıfat olmasına rağmen الْعَذَابِ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Kötü azap’ yerine, [azabın kötüsü] buyurulmuştur. Bu ifadede vurgu vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَٓا ‘nın sılası olan كَانُوا يَصْدِفُونَ , nakıs fiil كَان ‘nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hudûs, teceddüt ve istimrar anlamı katması yanında hükmü takviye etmiştir. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
كان ’li cümlelerde o durumun onlarda iyice yerleşmiş olduğuna işaret vardır.
كان ’nin haberinin muzari fiil gelmesi bu yaptıklarının yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat s. 112)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (M.Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı)
صَدَفَ - يَصْدِفُونَ ve لَكُنَّٓا - كَانُوا ve هُدًى - اَهْدٰى gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَصْدِفُونَ - اٰيَاتِ - مَنْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
‘’Biz ayetlerimizden yüz çevirenleri bu sebeple, yaman bir azap ile cezalandıracağız” buyurmuştur. Bu tıpkı, “kâfir olup da, Allah’ın yolundan men edenler (yok mu?) Biz onların (çektikleri) azabın üstünde, (dünyada) çıkarabildikleri fesadlara mukabil), bir azap daha katıp arttırdık” (Nahl, 88) ayeti gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
سُوءَ العَذابِ tamlaması, sıfatın mevsufa izafesidir. Onun, yani azabın, kötülüğü daha şiddetli ve daha kuvvetlidir. الَّذِينَ كَفَرُوا وصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ زِدْناهم عَذابًا فَوْقَ العَذابِ بِما كانُوا يُفْسِدُونَ [İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanlara, bozgunculuk yapmalarından dolayı azabın azabını artıracağız] şeklindeki Nahl/88 ayeti bu manayı açıklar. Nahl ayetindeki عَذابًا فَوْقَ العَذابِ ifadesi azabın kat kat olduğunu yani şiddetini açıklar. Bununla ölüm ve zillet şeklindeki dünya azabı ve ahiret azabı da kastedilmiş olabilir. Bunun sebebi onların yapılan İslam davetini sadece reddetmekle kalmayıp apaçık ayetler geldikten sonra reddetmiş olmalarıdır. Buradaki ما masdariyyedir. كانَ de istimrar ifade eder.(Âşûr , Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Surenin bu sayfasındaki ayetlerde, ونَ ve ينَ fasılaları güzel bir ahenk oluşturmuştur. Bu fasılalar arasında lüzum mâ lâ yelzem ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.