A'râf Sûresi 179. Ayet

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ  ١٧٩

Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 ذَرَأْنَا yarattık ذ ر ا
3 لِجَهَنَّمَ cehennem için
4 كَثِيرًا birçok ك ث ر
5 مِنَ
6 الْجِنِّ cin ج ن ن
7 وَالْإِنْسِ ve insan ا ن س
8 لَهُمْ vardır
9 قُلُوبٌ kalbleri ق ل ب
10 لَا
11 يَفْقَهُونَ fakat anlamazlar ف ق ه
12 بِهَا onlarla
13 وَلَهُمْ vardır
14 أَعْيُنٌ gözleri ع ي ن
15 لَا
16 يُبْصِرُونَ fakat görmezler ب ص ر
17 بِهَا onlarla
18 وَلَهُمْ ve vardır
19 اذَانٌ kulakları ا ذ ن
20 لَا
21 يَسْمَعُونَ fakat işitmezler س م ع
22 بِهَا onlarla
23 أُولَٰئِكَ işte onlar
24 كَالْأَنْعَامِ hayvanlar gibidir ن ع م
25 بَلْ hatta
26 هُمْ onlar
27 أَضَلُّ daha da sapıktır ض ل ل
28 أُولَٰئِكَ işte
29 هُمُ onlardır
30 الْغَافِلُونَ gafiller غ ف ل
 

Eski Arapça’da kalb kelimesi genellikle “insanın kavrama, bilme ve algılama, sağlıklı hüküm verme yeteneği”, kısaca “akıl” anlamına gelir (Râgıb el-İsfahânî, ez-Zerîa ilâ mekârimi’ş-şerîa, s. 176). Birçok âyette olduğu gibi (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/151; Enfâl 8/12; Hac 22/46; Zümer 39/45; Nâziât 79/8) konumuz olan âyette de kelime bu anlamda kullanılmıştır. Buradaki kalb, göz ve kulak kelimeleri, aslında duyma (his), algılama, düşünme, kavrama, bilme gibi insanı bilgiye, tefekküre ve imana götüren temel insanî yetenekleri ifade etmektedir. Nitekim, “kavrama” kelimesiyle çevirdiğimiz fıkıh da sıradan bir bilmeden ziyade “bir şeyin mahiyetini temelden ve doğru olarak anlayıp kavramak” demektir.

 Kur’ân-ı Kerîm’de insanın akıl sahibi, düşünen ve bilen bir varlık olmasına büyük önem verilmiş, her vesile ile insanın bu yönü harekete geçirilmeye, yararlı ve verimli kılınmaya çalışılmıştır. Kur’an’da akıl kelimesi isim olarak geçmemekle beraber –hepsi de “akletme, aklını kullanma, düşünüp taşınma” anlamında olmak üzere– çeşitli fiil kalıplarıyla kırk dokuz âyette bu kavram tekrar edilmiştir. Yüzlerce âyette geçen kalb (çoğulu kulûb) kelimesiyle birlikte fuâd (çoğulu ef‘ide), lüb (çoğulu elbâb), basîret (çoğulu basâir) kelimeleri de düşünme ve bilme melekelerini ifade eder. Ayrıca nazar, re’y, tedebbür, tefekkür, i‘tibar, zikir ve tezekkür masdarından fiillerle yine insanın zihnî melekelerini doğru ve verimli bir şekilde kullanmasının gerekliliği sık sık vurgulanmış; bu âyetlerde daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap edilerek insanoğlu, en basitinden en kompleksine, en somutundan en soyutuna kadar kendisini kuşatan bütün varlıklar üzerinde; kezâ insanlığın var oluşundan âkıbetinin ne olacağına varıncaya kadar olmuş ve olacak şeyler üzerinde düşünüp taşınmaya ve bunlardan dersler çıkarmaya çağırılmıştır. Fakat –konumuz olan âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi– Allah insanlara gerçekleri, iyilik ve güzellikleri görme, işitme, anlayıp kavrama yeteneklerini vermiş olmasına rağmen öyleleri vardır ki onlar bu yeteneklerini yaratılış amacına uygun bir şekilde ve doğru olarak kullanmazlar; bu sebeple de cehenneme atılmaları sonucunu doğuracak olan yanlış inançlara sapar, kötü işler yaparlar. Âyet birinci derecede Hz. Peygamber’in ilk muhatapları olan müşrikleri tehdit etmekle birlikte evrensel anlam ve uyarılar da içermektedir.

Allah Teâlâ akıllı, dolayısıyla yükümlü yaratıklar olup gözle görülmedikleri için “cin” adı verilen (En‘âm 6/100) bazı varlıklarla birlikte insanların –bir kısmını cennet için yarattığı gibi– bir kısmını da cehennem için yarattığını ifade buyurduktan sonra bunun sebebi olarak, onların yükümlülük ve sorumluluğa temel teşkil eden akıl ve diğer bilgi yeteneklerini doğru ve yerinde kullanmamalarını göstermektedir. Tek tek olayların fizikî ve görünür taraflarını aşarak bütünündeki hikmetleri yakalamak, böylece varlığın ve hayatın fizik ötesindeki tümel anlamını, hikmetini ve değerini kavramak; bu sayede kalbimizi küfürden, nifaktan, bâtıl inanç ve hurafelerden arındırarak doğru bir imana ulaşmak; Câhiliye döneminde olduğu gibi günümüzde de sıkça görülen her türlü fâni ve sıradan varlıklara kul olma seviyesizliğinden kendimizi koruyup yalnız Allah’a kul olma ve yalnız O’nun yardımına güvenme onurunu kazanmak (Fâtiha 1/5); kalbimizi ve zihnimizi Hakk’ın rızâsına aykırı, insanın ruhunu kirletici duygu ve düşüncelerden temizlemek; insanın hayatını lekeleyen, Allah ve insanlar katında itibarını düşüren her türlü kötü ve çirkin işlerden uzak durmak; evrenin düzeni ve işleyişi gibi insanlar arası ilişkilerin de Allah’ın yasaları uyarınca gerçekleştiğini anlayarak toplumsal, millî ve milletlerarası ilişkilerde başarının, bu yasalara uygun şekilde hazırlıklı ve birikimli olmaya bağlı bulunduğunu anlamak; varlık ve olayların anlamlarını ve hikmetlerini kavrayarak buradan din ve dünya hayatımız için hayırlı sonuçlar elde etmek; kalbimizi güzel duygu ve düşüncelerle, hayatımızı iyi ve yararlı davranışlarla donatmak; bütün bunlar, Allah’ın bizi biyolojik bakımdan büyük ölçüde müşterek olduğumuz öteki canlılardan onun sayesinde ayrı ve seçkin kıldığı aklımızı ve diğer bilgi araçlarımızı doğru kullanmamıza bağlıdır. 

Bu sebepledir ki, âyette söz konusu yeteneklerini doğru kullanmayanlar hayvan sürülerine benzetilmiş, hatta onlardan daha şaşkın, daha akılsız oldukları bildirilmiştir. Zira hayvanların da duyu araçları olmakla birlikte duyu verilerini kullanarak bunlardan bilgi üretme, hükümler çıkarma, bilinenlerden yola çıkarak bilinmeyenlere ulaşma gibi aklî ve zihinsel faaliyetler gösterme ve sonuçta zihnini doğru bilgi ve inançlarla ve hayatını güzel davranışlarla süsleme imkânları bulunmamaktadır. Böyle bir imkâna sahip olarak yaratıldıkları halde, bu imkânı doğru ve yerinde kullanmayan insanlar âyette hayvanlardan daha akılsız olarak nitelenmiştir. Eğer insanın dinî hayatını ve değerler dünyasını ilgilendiren görüş, düşünce ve inancı, ahlâkı, tutum ve davranışları hayvanlarla ortak yanını oluşturan aşağı duygu ve tutkularının tesiriyle yön değiştirmeye başlamışsa artık bu insan aklının kontrolünden çıkmış, güdülerinin hâkimiyetine girmiştir; böyle bir insan artık fiilen diğer canlılardan daha aşağı bir duruma düşmüş, gerçek mutluluk ve kurtuluş sebeplerinden uzaklaşarak gaflet ve dalâlete sapmış demektir. Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli vesilelerle bize bildirdiğine göre yüce Allah, böyle bir durumdan korunmaları için insanlara inanç ve amel dünyasını belirlemek üzere başlıca iki imkân vermiştir: Akıl ve vahiy. Râgıb el-İsfahânî’nin (ö. 502/1108) şu ifadeleri bu konudaki İslâmî yaklaşımın bir özeti sayılabilir: “Aziz ve celîl olan Allah’ın kullarına gönderdiği iki elçisi vardır. Biri içimizdeki elçidir ki bu akıldır, diğeri de dışımızdaki elçi yani peygamberdir. Hiç kimse, içindeki elçiden yararlanma işini öne almadıkça dışındaki elçiden yararlanamaz. Şu halde akıl, peygamberin öğretisinin doğruluğunu öğretir… Sonuç olarak akıl yönetici, din yol göstericidir. Akıl olmazsa din varlığını koruyamaz, din olmayınca da akıl yolunu şaşırır. Yüce Allah’ın buyurduğu gibi (Nûr24/35) ikisinin birleşmesi ışık üstüne ışıktır” (ez-Zerîa ilâ mekârimi’şşerîa, s. 207). Böylece insanı hayvandan ayıran en büyük özellik akıl olduğu için âyetin metninde insanı hayvanlarla karşılaştıran ifadede geçen “edal” (daha şaşkın) kelimesini “daha akılsız” diye çevirmek de mümkündür.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 629-632

 

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ


وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

ذَرَأْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. لِجَهَنَّمَ  car mecruru  ذَرَأْنَا  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur.

كَث۪يراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنَ الْجِنِّ  car mecruru  كَث۪يراً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. الْاِنْسِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıftır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَث۪يراً  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ

Cümle,  كَث۪يراً ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. قُلُوبٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَفْقَهُونَ بِهَا  cümlesi,  قُلُوبٌ  sıfatı olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَفْقَهُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  يَفْقَهُونَ  fiiline mütealliktir.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 


 وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَعْيُنٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ  cümlesi,  اَعْيُنٌ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُبْصِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  يُبْصِرُونَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اٰذَانٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَسْمَعُونَ بِهَا  cümlesi,  اٰذَانٌ  ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْمَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  يَسْمَعُونَ  fiiline mütealliktir.

يُبْصِرُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  بصر  ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. كَالْاَنْعَامِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

بَلْ  atıf ve  idrâb harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَضَلُّ  haber olup damme ile merfûdur.

(بَلْ): Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrab (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak hüküm bakımından diğer atıf edatları gibi atıf görevi görmez. Bu edat sadece matufu, îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

اَضَلُّ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ  fasıl zamiridir.  الْغَافِلُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْغَافِلُونَ  haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

هُمُ الْغَافِلُونَ  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ  ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْغَافِلُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  غفل  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ 

و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Kasem üslubundaki terkipte  لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan … وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

ذَرَأْنَا  fiilinin azamet zamirine isnadı, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.

لِجَهَنَّمَ  kelimesindeki lam harf-i ceri ta’lil içindir. Yani onların çoğunu cehennem için yarattık, manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ذَرَأْنَا  ile alakasının açıkça anlaşılması için  لِجَهَنَّمَ  kelimesi  كَث۪يراً  kelimesine takdim edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا  cümlesi  كَث۪يراً ’ den haldir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  قُلُوبٌ  , muahhar mübtedadır. 

لَا يَفْقَهُونَ بِهَا  cümlesi,  قُلُوبٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ  ve  وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ  cümleleri, aynı üslupta gelerek  لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her iki cümle de, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Sıfat cümleleri menfî muzari fiil sıygasında gelerek olumsuzluktaki istimrar ve teceddüde işaret etmiştir. Ayrıca muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

قُلُوبٌ - يَفْقَهُونَ  ve  اَعْيُنٌ - يُبْصِرُونَ  ve  اٰذَانٌ - يَسْمَعُونَ  ve  اٰذَانٌ  - اَعْيُنٌ - قُلُوبٌ  ve  يَسْمَعُونَ - يُبْصِرُونَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İman etmeyenlerin kör, sağır ve akılsız olan insanlara benzetildiği ayette temsîlî istiare sanatı vardır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Ayette cem' ma'at-taksim sanatı vardır. Cin ve insanların çoğunun, akletmeyen kalpleri, görmeyen gözleri, işitmeyen kulakları olması özelliklerinin sayılmasıyla yapılan taksim, cehennem için yaratılmış olmakta cem edilmiştir.

الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ  arasında bir açıdan mürâât-ı nazîr, başka bir açıdan tıbâk-ı îcab vardır.

ذَرَأْ ; yaratmak şeklinde tercüme ediliyor ama aslında yaratmaktan sonraki bir safhadır. Başta cehennem için yaratılmamışlar, yaratıldıktan sonra orası için uygun olmuşlar, demektir. جعل  fiili gibidir.  خلق  da yoktan yaratmak değildir, bunun için  من  ile kullanılır. Bir hammaddeden yaratmak için kullanılmıştır. بدع  fiili ise eşsiz güzellikte yaratmak demektir. Yoktan yaratmak manasında olan fiiller şunlardır: نشأ , فطر , بدأ .  

Cehennem kelimesinin anlamı dipsiz uçurumdur, ateş değildir. Bir yerde  نار جهنم  şeklinde geçmektedir. Ateşin ateşi olmaz. Dipsiz uçurumun ateşi demektir.

Ayette önce cinler zikredilmiştir. Çünkü onlar, burada söz konusu olan sıfatlarda daha derin (aşırı); sayıca daha çok ve yaratılışça daha eskidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayet-i kerimede  لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ  cümlesi, öncesine fasılla bağlanmıştır (istînâf). Kolayca anlaşılacağı gibi bunun sebebi mukadder bir sualdir. Sanki şöyle sorulmuştur: “Bunlar niye cehenneme müstehak oldular? Niye cehennem için yaratıldılar?” Sonra da bu mukadder soruya, “Onların akletmeyen kalpleri vardır.” şeklinde cevap verilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

“Onların kalpleri vardır, bunlarla idrak etmezler; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler.” Bu ayeti şu manaya hamletmek gerekir: "Onlar, delillerden hep yüz çevirip aldırış etmedikleri için anlayan bir kalbi, gören gözü, işiten kulağı olmayan kimselere benzetilmişlerdir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Alimler ayetteki  هُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا  “Onların kalpleri vardır, bunlarla idrak edemezler” ifadesini, ilmin (bilmenin) mahallinin kalp olduğuna delil getirdiler. Çünkü Allah Teâlâ burada zemmetme (kınama) sadedinde, onların kalplerinde anlayış ve idrak olmadığını bildirmiştir. Bu zem, ancak anlayış ve idrakin mahalli kalp olduğu takdirde doğru olur. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَهُمْ قُلُوبٌ  insana özel hal veya sıfattır. Çünkü onların kalpleri, akılları, gözleri ve kulakları vardır. Cinlerde bu özelliklerin bulunduğuna dair bir bilgi yoktur. Bu sıfatların insana ait olduğu açıkça anlaşılsın ve onlar hayvanlar gibidir ibaresine yakın olsun diye cinler insandan önce gelmiştir. Arap dilinde  القُلُوبُ  kelimesi aklın bulunduğu yer olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mef'ûlün zikredilmemesi (kalpleri ile neyi anlamadıklarının belirtilmemesi), tamim (genelleştirme) içindir. Yani onların öyle kalpleri vardır ki anlaşılabilen şeylerden hiçbir şeyi anlamazlar. Böylece bu genel manaya, makama uygun olan hak ile hakkın delilleri de dahil olmaktadır. Umumi mana yerine hak ve delilleri zikredilmiş olsa, onların halleri tam olarak yansıtılmış olmazdı.

Nefyedilen görme ve işitmelerinden murad, cinlerin ve insanların vazifesi olduğu üzere gerçek akıl sahiplerine mahsus idraktir. Yoksa hayvanlar gibi bir varlığın karaltısını ve sesini hissetmek değildir.

Yani onlar görülebilen şeylerden hiçbirini görmezler. Hakka delalet eden kâinat delilleri de buna dahildir. Ve işitilebilen şeylerden hiçbirini işitmezler. Böylece nazil olan ayetler de buna dahildir.

Onlara önce bu üç duyu organının ispat edilmesi, sonra da bu duyu organlarının şuursuzlukla vasıflandırılması onların cehalet ve azgınlığının ne kadar derin olduğunu gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَالْاَنْعَامِ  car-mecruru  اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

Müsnedün ileyhin işaret ismi olarak gelmesi müşarun ileyhi tahkir kastına matuftur.

اُو۬لٰٓئِكَ  (işte onlar) işareti söz konusu münafıklar ve Yahudiler içindir. Bu işaret isminin kullanılması, onların fesattaki mertebelerinin çok derin olduğunu zımnen (dolaylı olarak) bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.

Hayvanların Allah’ı bilme kapasiteleri yoktur. O yüzden yükümlü değillerdir. Aşağı olma durumu bu potansiyel sebebiyledir. 

بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ

 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen  بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ  cümlesinde  بَلْ  idrâb harfi, ibtidaiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. هُمْ  mübteda,  اَضَلُّ  haberdir.

Müsned olan  اَضَلُّ  ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Cenab-ı Hakk, “Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha sapkındırlar.” buyurmuştur. Bunun izahı şöyledir: İnsan ve diğer hayvanlar, tabiat bakımdan, gıda, üreme ve çoğalma bakımından aynıdırlar. Yine canlılar, bâtınî ve zahirî beş duyunun sağladığı menfaatler ile, hayal etme, tefekkür etme ve hatırlama bakımlarından da müşterektir. İnsan ile diğer hayvanlar arasındaki fark, ancak zatı gereği, hakkı ve kendisiyle amel etmek için hayrı öğrenmeye sevk eden akıl ve fikir kuvveti bakımındandır. Bundan dolayı kâfirler, akıl ile fikrin hallerini düşünmekten ve hakkı bilmek ile hayrı yapmaktan yüz çevirince, adeta hayvan gibi olmuşlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetteki, “Hatta (onlar) daha sapkındır.” buyruğunun tefsiri hususunda başka izahlar da yapılmış ve mesela şöyle denilmiştir: Çünkü hayvanlar Allah’a itaat ederler, kâfirler ise itaat etmezler. Mukâtil, “Kâfirler, hayvanlardan daha yanlış yoldadırlar. Zira hayvanlar Rablerini bilir ve O'nu zikrederler. Halbuki kâfirler Rablerini ne tanır ne de zikrederler.” demiştir. Zeccâc, “Kâfirler daha sapkındır. Çünkü hayvanlar, kendi menfaat ve zararlarını gözetir; menfaatlerini elde etmeye gayret sarf edip kendilerine zararı olan şeyden sakınırlar. Kâfirler ile inatçıların çoğu ise kendilerinin (batılda) direttiklerini bilirler. Bundan dolayı küfürlerinde ısrar edip böylece kendilerini cehenneme ve azaba atarlar.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayete şu mana da verilmiştir: “O hayvanlar, kendilerini devamlı gözeten ve bakan insanlara yönelirler. Kâfir ise Rabbinden, kendisine sınırsız nimetler veren ilâhından kaçar.” denilmiştir ki: O hayvanlar kendilerine yol göstereni (güdeni) olmadığı zaman yollarını şaşırırlar. Ama bir yol gösterenleri olduğu takdirde yollarını şaşırma nispetleri (oranları) çok azalır. O kâfirlere ise peygamberler gelmiş ve o peygamberlere kitaplar indirilmiştir. Buna rağmen onlar sapıklıklarını alabildiğine artırmışlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

 

Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve ikaz ifade eder.

الْغَافِلُونَ  mübteda için haber, هُمُ , fasıl zamiridir. Cümlede müsned  الْغَافِلُونَ ‘nin harf-i tarifle marife gelmesi bu özelliğin müsnedün ileyhte kemal derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir. اُو۬لٰٓئِكَ  maksûr/mevsûf,  الْغَافِلُونَ  maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır.Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların gafil olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.

الْغَافِلُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

اُو۬لٰٓئِكَ - هُمُ - لَهُمْ - لَا  kelimelerinin tekrarında itnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْغَافِلُونَ - اَضَلُّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ  Bu cümle onların hayvanlardan daha sapkın olmalarının ve gaflette son noktada olduklarının açıklaması olarak ta’liliyye şeklinde gelmiştir. Bu dereceye ulaşmaları iddiâî kasır sıygasıyla ifade edilmiştir. Çünkü gaflet sıfatı onlara tahsis edilmiştir. Başkalarının gafleti önemsenmemiştir. Onların gafleti itibarıyla başka gaflet yoktur. Çünkü bunların gafleti gözardı edilemeyecek şeylerin en değerlisi ile alakalıdır. İşte bu gafletleri onları ebedi azaba sürükleyen, giderilemeyecek bir hata olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayet-i kerimede  لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ (anlamayan kalpleri vardır) ibaresi geçmiştir.

Tefekkür edelim bu nasıl bir ifadedir?

Beyinleri var, anlamazlar demiyor. 1400 yıl önce “Kalpleri var anlamazlar.” diyor.

Buyrun birlikte tefekkür edelim ve bilimin kalbimizin ikinci beynimiz olduğu konusundaki çalışmalarına, kalpteki beyin hücrelerine Allahu Ekber diyelim.

Türkçemizde de “Narin bir kalbi var.”, “Kalbinin sesini dinle.”, “Kalbim kırıldı…” ifadelerini biliriz.

Hakikatte kalp, vazifesi sadece kan pompalamak olan bir organ mıdır?

Bu mevzudaki çalışmalarıyla tanınan Dr. Armour, Dr. McCraty’nin araştırmaları, kalbin kan pompalamak dışında birçok fonksiyonunun olduğunu ortaya koymuştur.

Bugün modern tıbbın yeni bir alanı olan nörokardiyoloji (kalb-sinirbilim) alanında çalışmalar yürüten uzmanlar kalpte merkezî sinir sisteminden bağımsız, öğrenme, bilgi işleme, hatırlama ve idrak gibi fonksiyonlarla donatılmış, küçük bir beyin olarak vasıflandırılan bir nöron ağı keşfetmiştir.

Beyinden bağımsız en az 40.000 sinir hücresinden meydana gelen, kendine has karmaşık bu sinir sistemi, kalpteki muhteşem beyin olarak tarif edilmektedir.

Kalpte bulunan nöron hücreleri hem beyinle iletişim kurmakta hem de kalbin faaliyetlerini düzenlemektedir. Böylelikle hem kalpten beyne hem de beyinden kalbe bilgi akışı gerçekleştirilmektedir. Araştırmalar kalpten beyne gönderilen bilgi miktarının, beyinden kalbe gönderilenden daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.

Beyindeki mücerred (soyut), analitik ve mantıkî zekânın; bilgi işleme, hatırlama fonksiyonları yanında; kalbin de, duygu ve iletişim zekâsıyla donatıldığı, duyguların ilk üretim merkezinin kalpte vücut bulduğu, kalpte üretilen duygu taşıyan sinyallerin, limbik sisteme çok hızlı şekilde taşındığı, beyin üzerinden hislerle alakalı cevabın bütün hücrelere ve civardaki insanların kalp ve beyin dalgalarına tesir ettiği, kalbin de aynı beyin gibi yargılama, karar verme, bilgi işleme ve hatırlama fonksiyonlarının olduğunu ispatlamışlardır.

Nörokardiyoloji bilimi çerçevesinde yapılan bu çalışmalarda kalbimizin ikinci beynimiz olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. https://www.vuslatdergisi.com/yazi_detay.php?id=4044&sID=238&year=2021&month=4