يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ ٣٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | مَا | ne oldu ki? |
|
| 5 | لَكُمْ | size |
|
| 6 | إِذَا | zaman |
|
| 7 | قِيلَ | dendiği |
|
| 8 | لَكُمُ | size |
|
| 9 | انْفِرُوا | savaşa çıkın |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 12 | اللَّهِ | Allah |
|
| 13 | اثَّاقَلْتُمْ | çakılıp kaldınız |
|
| 14 | إِلَى |
|
|
| 15 | الْأَرْضِ | yere |
|
| 16 | أَرَضِيتُمْ | razı mı oldunuz? |
|
| 17 | بِالْحَيَاةِ | hayatına |
|
| 18 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 19 | مِنَ | karşılık |
|
| 20 | الْاخِرَةِ | ahirete |
|
| 21 | فَمَا | ama |
|
| 22 | مَتَاعُ | geçimi |
|
| 23 | الْحَيَاةِ | hayatının |
|
| 24 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 25 | فِي | göre |
|
| 26 | الْاخِرَةِ | ahirete |
|
| 27 | إِلَّا | pek |
|
| 28 | قَلِيلٌ | azdır |
|
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Nidanın cevabı مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ ’dır.
مَا istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ car mecruru مَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ق۪يلَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَكُمُ car mecruru ق۪يلَ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavli انْفِرُوا ’dur. ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olarak mahallen merfûdur.
انْفِرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru انْفِرُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِ cümlesi, لَكُمْ ’deki hitap zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
اثَّاقَلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الْاَرْضِ car mecruru اثَّاقَلْتُمْ fiiline mütealliktir.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اثَّاقَلْتُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi ثقل ’dir. Aslı تثاقلتم şeklindedir. ت harfi idgam için ث harfine dönüşmüş, başına vasıl hemzesi gelmiştir.
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezahür (görünmek ve zorlanmak), tedrîc (bir işin aşamalı olarak ,aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat (mufaale babına ait bir fiilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerred mana (türemiş olduğu mücerred fiille aynı manada kullanılması) anlamları katar.
اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. رَض۪يتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِالْحَيٰوةِ car mecruru رَض۪يتُمْ fiiline mütealliktir. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. مِنَ الْاٰخِرَةِ car mecruru رَض۪يتُمْ fiiline mütealliktir.
فَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مَتَاعُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَيٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru قَل۪يلٌ ’e mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. قَل۪يلٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَل۪يلٌ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
Nidanın cevap cümlesi olan مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, gerçek manada soru olmayıp, takrir ve azarlama manasındadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana ifade ettiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Lafza-i celâlin zikrinde ise tecrîd sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Istifham ismi مَا , mübtedadır, لَكُمْ car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.
Şarttan mücerret اِذَا zaman zarfı, لَكُمْ ‘deki zamirin hali olan اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ cümlesine mütealliktir.
اِذَا ‘nın muzafun ileyhi olan ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. ق۪يلَ fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavl cümlesi olan انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
نْفِرُ kelimesinin aslı, vâcip (gerekli) olan bir işten dolayı herhangi bir yere gidip çıkma anlamına gelir. Bu çıkıp giden topluluğa da nefîr (topluluk, cemaat) denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِ cümlesi لَكُمُ ‘deki hitap zamirinin hali olarak ıtnâbdır.
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
اثَّاقَلْتُمْ kelimesi, الميل (meyletti) ve الإخلاد (ebedilik duygusuyla yere yöneldi) fiillerinin manasını tazammun ettiği için اِلَى harf-i ceriyle kullanılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الثِّقَلُ; kişinin bedeninin ağırlık sebebiyle aşağıya çekildiği, bu sebeple hareketinin zorlaştığı durumdur. Burada bu kelime ağırlaşmak-yavaşlamak anlamında mecaz-ı mürsel olarak kullanılmıştır. Ayrıca kendilerinde var olan yavaşlama ve ağırlaşmanın zayıflık ve güçsüzlüklerinden değil de beldelerinde kalmaya ve orada bulunan mal-mülklerine olan bağlılıklarından ileri gelmesinden dolayı burada tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اثَّاقَلْتُمْ [Gevşeyip tembelleştiniz] ibaresinin anlamı şöyledir: Dünyaya ve şehvetlerinize yönelerek seferin/savaşın zorluklarından ve sıkıntılarından ikrah ettiniz… Araf Suresi 176. ayetteki أخلد إلى الأرض ifadesi de anlamca bunun benzeridir.(Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayetteki اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِ ifadesinden, ilk bakışta sıcak mevsim şartları gereği altından ayrılmak istemedikleri ağaçların gölgesine çekilip savaşa çıkmayı yavaştan alarak Tebük seferinden geri kalan Müslümanlara, “Size ne oluyor da yerlerinize çakılıp kalıyorsunuz.” anlamı çıkmaktadır. Fakat ikinci ve belki de asıl kastedilen anlam Müslümanlar açısından bu kadar önemli ve kendilerine şeref kazandıracak olan cihat konusunda yaptıkları bu davranıştan dolayı bulundukları düşük derece ve konumda sabit kalmalarıdır.(Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
İbni Abbas'dan bu ayetin, Tebük Gazvesi ile ilgili olarak nazil olduğu rivayet edilmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara, “Ey müminler!” diye seslenilmesi onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an-ı Kerim’de يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا hitabından sonra gelen konular genellikle imanı iyice yerleştirmeye yönelik meselelerdir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
يَٓا : uzaktakine hitap eden nida harfidir. Ama Allah bize çok yakındır. Yani bu mecazi bir kullanımdır. Amaç bizim dikkatimizi çekmektir. Çünkü biz uzaktaki bir kişiye dikkatini çekmek için nida ediyoruz. Dolayısıyla Allah bize yakın olmasına rağmen, bizim O’ndan uzak olmamız ve O’nu düşünmememiz nedeniyle böyle nida ediyor. Hem dikkatimizi çeker hem de arkadan gelecek olan şeylerin Allah katında bir değeri olduğuna işaret eder. Sonra اَيُّ gelmiştir. Bu da nida harfidir. Elif-lamlı kelime ile nida harfini birbirine bağlayan bir kelimedir. Müphem bir harftir, arkadan gelen kelime ile açıklanır. Buna ibhamdan sonra beyan denir. Dikkati artırır, arkadan emir mi, nehiy mi yoksa bir hüküm mü gelecek, onu dinlemeye hazırlar. Sonra da هَا gelir. O da tenbih (uyarı) harfidir. Yani bu hitapta üç tane tenbih (dikkat çekme) harfi vardır. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك (Emret Allah'ım, emrine amadeyim.) der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mazi fiil sıygasında gelerek, temekkün ve istikrar ifade eden cümlede hemze, inkarî manadadır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen vaz edildiği anlamdan çıkarak taaccüp, kınama ve inkâr amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
آثَرْتُمْ veya فَضَّلْتُمْ gibi fiiler yerine رَض۪يتُمْ fiilinin tercih edilmesinin sebebi, inkârda mübalağa sebebiyledir. Çünkü (رَضِيَ بِكَذا) fiili, ruhun (nefsin,kişinin) inşirah bulmasına (rahatlamasına) delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنَ الْاٰخِرَةِ [ahireti bırakıp da] yani ahiretin karşısında demektir. مِنَ harf-i ceri لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلٰٓئِكَةً (Sizin yerinizi tutacak melekler… (Zuhruf Suresi, 60)] ayetinde de bu şekilde kullanılmıştır. فِي الْاٰخِرَةِۚ “ahirete göre/onun yanında” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ cümlesinde îcaz-ı hazif vardır. Takdiri: اَرَض۪يتُمْ بِنغمة الدُّنْيَا الفاني عن نعمة الْاٰخِرَةِۚ şeklindedir. Ayetteki مِنَ hazfedilmiş olan نغمة ’den bedeldir.
Ayette icaz ve hazif üslubunun üstün bir örneği vardır. Yani ahiret nimetleri yerine dünya nimetlerine ve lezzetlerine razı mı oldunuz? demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اَرَض۪يتُمْ ifadesindeki soru edatı olan hemze inkârî haber olarak kullanılmıştır. “Dünya hayatına razı olmayın.” anlamına gelmektedir. (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı “Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme”)
فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ
Ta’lil manasındaki cümlede مَا nafiye, فَ istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. مَتَاعُ müsnedün ileyh, قَل۪يلٌ müsneddir.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فِي الْاٰخِرَةِ car-mecruru, mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nefiy harfi مَا ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan kasır cümleyi tekid etmiştir. Kasır, mübteda ve haber arasındadır. مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا maksur/mevsûf, قَل۪يلٌ maksurun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ales’s-sıfattır.
Son cümlede yer alan nefy edatı olan ما ve son bölümdeki istisna edatı olan اِلَّا ile birlikte kasr ifade etmektedir. Dünya hayatı nimetlerinin ahiret hayatının yanında neredeyse yok denecek kadar az olduğuna işaret etmektedir. Diğer bir ifadeyle ahiret hayatı nimetlerinin yanında dünya hayatının nimetleri yok denecek kadar azdır. (Şeyma Çetinkaya, Cihâd ve Kıtâl Ayetlerinde Te’kîd)
فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا [Dünya hayatının nimeti ….değildir.] ibaresinde, ahirete nispetle dünyanın değersizlik ve adiliğini daha iyi açıklamak için zamir yerine, açık isim getirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۚ - لَكُمُ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَل۪يلٌ - ق۪يلَ kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۚ kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
قَل۪يلٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Zarf harfi olan في burada mukayeseye delalet etmek üzere gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)