كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ٦٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | كَالَّذِينَ | gibi |
|
| 2 | مِنْ |
|
|
| 3 | قَبْلِكُمْ | sizden öncekiler |
|
| 4 | كَانُوا | idiler |
|
| 5 | أَشَدَّ | daha yaman |
|
| 6 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 7 | قُوَّةً | kuvvetçe |
|
| 8 | وَأَكْثَرَ | ve daha çok |
|
| 9 | أَمْوَالًا | mal |
|
| 10 | وَأَوْلَادًا | ve evladça |
|
| 11 | فَاسْتَمْتَعُوا | onlar zevklerine baktılar |
|
| 12 | بِخَلَاقِهِمْ | kendi paylarına düşenle |
|
| 13 | فَاسْتَمْتَعْتُمْ | zevkinize baktınız |
|
| 14 | بِخَلَاقِكُمْ | payınıza düşenle |
|
| 15 | كَمَا | gibi |
|
| 16 | اسْتَمْتَعَ | zevklerine baktıkları |
|
| 17 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 18 | مِنْ |
|
|
| 19 | قَبْلِكُمْ | sizden öncekilerin |
|
| 20 | بِخَلَاقِهِمْ | kendi paylarına düşenle |
|
| 21 | وَخُضْتُمْ | ve siz de daldınız |
|
| 22 | كَالَّذِي | gibi |
|
| 23 | خَاضُوا | dalanlar |
|
| 24 | أُولَٰئِكَ | onlar |
|
| 25 | حَبِطَتْ | boşa gidenlerdir |
|
| 26 | أَعْمَالُهُمْ | yaptıkları |
|
| 27 | فِي |
|
|
| 28 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 29 | وَالْاخِرَةِ | ve ahirette |
|
| 30 | وَأُولَٰئِكَ | ve işte |
|
| 31 | هُمُ | onlardır |
|
| 32 | الْخَاسِرُونَ | ziyana uğrayanlar |
|
69 ve 70.ayetlerin tefsiri aşağıdaki linkte yer almaktadır.
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Tevbe-suresi/1296/61-70-ayet-tefsiri
Bu âyetlerde münafık karakteri ve münafıkların davranışlarıyla ilgili tasvire yeni kesitler eklenmekte, bir taraftan müslümanlar onların görünen yüzlerine aldanmamaları için uyarılmakta, diğer taraftan da Allah’ın âyetleri, peygamberi ve müslümanlarla alay eden münafıklarakendilerinden önceki inkârcı kavimlerin acı sonları hatırlatılmaktadır. Burada işaret edilen münafıklara ait söz ve davranışlar, tefsirlerde daha çok Tebük Seferi öncesinde ve bu sefer esnasında yaşanan olaylarla açıklanır; bu konudaki rivayetler âyetlerin yorumuna ışık tutmakla beraber, âyetlerin üslûbu ve sözün akışından daha çok münafık tiplemesinin hedeflendiği anlaşılmaktadır (münafıklar hakkında ayrıca bk. Bakara2/8-20; Nisâ 4/138-140, 142-146; Münâfikun 63/1-8). Tefsirlerde 61. âyetin inişi ile ilişkilendirilen bazı rivayetlere yer verilir. Bunlardan biri şöyledir: Bazı münafıklar özel sohbetlerinde Resûlullah’ı çekiştiriyorlardı, sonra içlerinden biri “Aman bunlar onun kulağına gitmesin” diye ikazda bulununca, “O her söze kolayca kanar, söylediklerimizi inkâr ederiz, üstüne bir de yemin ettik mi bize inanır” şeklinde cevaplar veriyorlardı (Taberî, X, 168-169). Resûl-i Ekrem’in, münafıkların yalanlarını yüzlerine vurmadığı ve özellikle yemine çok değer verdiği gerçeğinden hareketle söz konusu rivayetlerle âyet arasında bağ kurulabilir. Fakat burada asıl amacın münafıkların tutumlarından bir kesit verip onların zihniyetini mahkûm etmek ve bu vesileyle dikkatleri Hz. Peygamber’in yüksek ahlâkına yöneltmek olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan münafıkların, “O her söylenene kulak veriyor” anlamındaki sözleriyle, Resûlullah’ın bazı sesler işitip onu vahiy olarak yansıttığı iddiasında bulunmuş oldukları yorumu da yapılmıştır. “Allah’ın resulünü incitenler” şeklinde tercüme edilen kısmı “peygamberi yerip kınayanlar” şeklinde anlamak da mümkündür (Esed, I, 366). Âyetin, “O sizin için hayırlı olana kulak veriyor” şeklinde tercüme edilen kısmı şöyle izah edilebilir: Resûlullah gelişigüzel tahminlerle insanlar hakkında yargıda bulunmaz, Allah’a olan derin imanının yanı sıra müminlere de büyük bir güven duyar ve söylenenleri böyle iyi niyet temeline dayanan bir anlayışla değerlendirir. Bu cümlede onun kulak verdiği bildirilen şeyle kastedilenin, bütün insanlığın hayrına olan “vahiy” olduğu da söylenmiştir. Allah’ın mesajını ileten elçi olması itibariyle 62. âyette Hz. Peygamber de Allah’ın yanı sıra zikredilmiş fakat kimin hoşnut kılınması gerektiğini belirten zamir tekil kullanılmıştır. Bazı müfessirler bununla ilgili olarak, resulünün rızâsını kazanmanın Allah’ın da rızâsını kazanma mânasına geldiği yönünde açıklamalar yaparken, bazıları da burada hoşnutluğuna erişilmesi hedeflenecek yegâne varlığın Cenâb-ı Allah olduğuna işaret bulunduğunu belirtmişlerdir (Şevkânî, II, 429). 63 ve 64. âyetler arasında şöyle bir bağ kurulabilir: Allah ve resulüne karşı çıkan, din özgürlüğünü yok etmek için uğraş veren kimseler, bu durumları dünyada açığa çıkmış olsa da olmasa da içinde ebedî olarak kalacakları cehennem azabına çarptırılacaklardır, en büyük rezil-rüsvâ olma aslında budur. Münafıklar bunu bilip dururken, sadece dünyada rezil olmaktan, haklarında bir sûre indirilip kalplerindekinin ortaya dökülmesinden endişe etmektedirler. Münafıkların ileri sürdükleri mazeretin geçersizliğini belirten 65. âyet, dolaylı bir tarzda müminlere yönelik olarak da dinî ve itikadî konuların şaka ve eğlence konusu edilemeyeceği hususunda ciddi bir uyarı ihtiva etmektedir. Münafıkların bir kısmı iman ile küfür arasında bocalayan, diğer bir kısmı ise bilinçli olarak ve ısrarla inkârcılığını sürdüren fakat müslümanlara karşı bunu gizlemeye çalışan kişilerdir. İşte 66. âyette, aklını ve iradesini doğru yönde kullanmayı, içindeki hak-bâtıl mücadelesini imanın galibiyetiyle sonuçlandırmayı başaranlara yüce Allah’ın bağış kapısının açık bulunduğu, inkârcılıkta ısrar edenler için ise kötü âkıbetin kaçınılmaz olduğu haber verilmektedir. 67. âyette münafık karakterine ve 68. âyette münafıkların acı âkıbetlerine değinildiği gibi, 71. âyette mümin karakterine ve 72. âyette de onların mutlu sonlarına işaret edilerek iki grup arasında bir mukayese yapılmasına imkân sağlanmıştır. 69-70. âyetlerde, gerçekte inkârcı oldukları halde iman etmiş gibi görünen münafıkların âkıbetlerinin açıktan açığa peygamberlere karşı mücadele veren inkârcılardan daha iyi olmayacağı belirtilmekte, güç ve servet sahibi olsalar da inkârcıların boş davalar uğruna yaptıklarının gerek dünyada gerekse âhirette ziyan olup gittiği (bu konuda bk. Âl-i İmrân3/10, 116-117) hatırlatılıp münafıkların da bundan ders almaları gerektiği uyarısı yapılmaktadır.
(Kuran Yolu/Diyanet tefsiri)
كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ
كَ harf-i cerdir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûlu كَ harf-i ceriyle mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir. Takdiri; أنتم şeklindedir. Veya mukadder fiil ile nasb konumundadır. Bu durumda fiile delalet eden mef’ûlu mutlaktır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنْ قَبْلِكُمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. İrabtan mahalli yoktur. Takdiri; مضوا من قبلكم (sizden öncekiler geçtiler) şeklindedir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اَشَدَّ kelimesi كَانُٓوا ’nun haberi olup fetha ile mansubdur.
مِنْكُمْ car mecruru اَشَدَّ ’ye mütealliktir. قُوَّةً temyiz olup fetha ile mansubdur. اَكْثَرَ اَمْوَالاً atıf harfi وَ ‘la اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً ’ne matuftur. اَوْلَاداً atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye ‘bakımından, …yönünden’ şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَشَدَّ - اَكْثَرَ kelimeleri ism-i tafdil kalıbındadır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَمْتَعُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِخَلَاقِهِمْ car mecruru اسْتَمْتَعُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. اسْتَمْتَعْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِخَلَاقِكُمْ car mecruru اسْتَمْتَعْتُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَ harfi cerdir. مَا ve masdar-ı müevvel كَ harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; استمتعتم استمتاعا كاستمتاع الذين من قبلكم şeklindedir.
اسْتَمْتَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِكُمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِخَلَاقِهِمْ car mecruru اسْتَمْتَعَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خُضْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl كَ harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; خوضا كالذي خاضوه şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası خَاضُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, خاضوه şeklindedir.
خَاضُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اسْتَمْتَعَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi متع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
حَبِطَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. اَعْمَالُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فِی ٱلدُّنۡیَا car mecruru حَبِطَتۡ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. الْاٰخِرَةِ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْخَاسِرُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْخَاسِرُونَ haberi olup ref alameti وَ ’dır. هُمُ الْخَاسِرُونَ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْخَاسِرُونَ kelimesi sülâsî mücerredi خسر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
Ayetin ilk cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.
Teşbih ve cer harfinin dahil olduğu ism-i mevsûl كَالَّذ۪ينَ , takdiri أنتم olan mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
Sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِكُمْ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri, مضوا من قبلكم (Sizden öncekiler geçti gitti.) şeklindedir.
Cümledeki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, benzetme yönü hazfedildiği için de mücmeldir.
Âd ve Semud gibi arapların güç bakımından örnek aldığı geçmiş ümmetler daha kapsamlı olduğundan ism-i mevsûl ile gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ (Sizden öncekiler gibi...) cümlesinde daha fazla kınama ve azarlama için üçüncü şahıs kipinden, ikinci şahıs kipine iltifat (dönüş) vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْكُمْ car mecruru اَشَدَّ ’ye mütealliktir.
وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ atıf harfi وَ ‘la اَشَدَّ ’ ye matuftur. Cihet-i câmia tezayüftür. اَوْلَاداً atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Bu kelimeler arasındaki atıf sebebi temâsüldür.
كَانُٓوا ’nun haberi olan اَشَدَّ ve ona matuf olan اَكْثَرَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
اَشَدَّ - قُوَّةً ve اَمْوَالاً - اَوْلَاداً gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen اَمْوَالاً - اَوْلَاداً kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.
قُوَّةً , müsned olan اَشَدَّ için, اَمْوَالاً ve وَاَوْلَاداًۜ , ise وَاَكْثَرَ için temyizdir.
Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 5, s. 124)
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Allah Teâlâ, münafıkları, dünya lezzetini talep etmek, elde etmek amacıyla Allah'ın tâatından yüz çevirmiş olmaları hususunda, kendilerinden önce yaşamış olan önceki kâfirlere benzetmiştir. Daha sonra da o kâfirleri, malları ve çoluk çocukları çok olmakla, kendi nasiplerince yaşamış olmakla vasfetmiştir. Ayette geçen خَلَاقِ kelimesi ‘nasip ’anlamına gelmekte olup nasip insan için takdir edilip yaratılan mal demektir. Nitekim, “Onun bir kısmeti var” anlamında onun bir hissesi, payı var manasında da قسم لأنها قسم ونصيب denilmektedir. Yani “Bunlar, onun için sabittir, kesindir.” demektir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, o kâfirlerin kendi nasiplerinden faydalandığını zikretmiştir. (Bu sebeple Cenab-ı Hak), “Ey münafıklar, o kâfirlerin, kendi nasip ve kısmetlerinden istifade etmeleri gibi siz de kendi nasip ve hissenizden istifade eder, yararlanırsınız.” demek istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ
فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ cümlesi, atıf harfi فَ ile كَانُٓوا اَشَدَّ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üslupta gelen فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Teşbih harfi ك ile mecrur mahaldeki masdar harfi مَا , amili olan اسْتَمْتَعَ fiilinin mahzuf mefûlü mutlakına mütealliktir. Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlenin takdiri şöyledir: استمتعتم استمتاعا كاستمتاع الذين من قبلكم (Sizden öncekilerin metalanması gibi metalandınız.)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِخَلَاقِكُمْ ve كَمَا اسْتَمْتَعَ car mecrurları, ihtimam için faile takdim edilmiştir.
اسْتَمْتَعَ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِكُمْ, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُوا cümlesi, فَاسْتَمْتَعْتُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Teşbih harfinin dahil olduğu, müfret müzekker has ism-i mevsûl كَالَّذ۪ي , mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Sılası olan خَاضُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُوا ifadesinde istiare sanatı vardır. Müşebbehün bih yani müsteârun minh خَاضُوا , zikredildiği için istiâre tasrîhîyyedir. خَاضُوا kelimesi suya dalmak demektir. İçindeki şeyi tamamen kaplaması ortak özellikleriyle, batıla girme, suya dalmaya benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş müsteârun minh kalmıştır.
Ayetteki teşbihler, teşbih edatının zikri dolayısıyla mürsel, benzetme yönü zikredilmediği için de mücmeldir.
اسْتَمْتَعُوا - اسْتَمْتَعْتُمْ - اسْتَمْتَعَ ve خُضْتُمْ - خَاضُوا gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الَّذ۪ينَ - الَّذ۪ي kelimeleri arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
خَلَاقِ ve مِنْ قَبْلِكُمْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ cümlesiyle, فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ [Kendi paylarından istifade ettiler.] cümlesinde ıtnâb vardır. Bundan maksat, güzel şeyler yerine adi şeylerle meşgul olmalarını yerme ve kınamadır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu bir haber cümlesidir ama onları kınamak amacı ile geldiği için inşâ cümlesi sayılabilir.
وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُوا [... Siz de daldınız.] ifadesi ile de gaib zamirden hitap sıygasına geçilmektedir, ‘daldıkları gibi’ yani ‘onların dalışları gibi daldınız demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve küfürde çok ileri gittiklerini ifade eder.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ cümlesi müsneddir.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İşaret ismi, arkasından gelen şeyleri kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi-Vakafat, s. 109)
Cümlede istiare sanatı vardır. ‘Boşa gitmek’ manasındaki حَبِطَتْ fiili hakikatte devenin karnını bozuk yiyecekle doldurmasıdır. Bu kelime fesat ortak yönüyle kâfirlerin amellerine istiare yoluyla benzetilmiştir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Dünya ve ahiret hayatı içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat durumu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Dünya ve ahirette bulunmak, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.
Amellerin boşa gitmesinin, dünyada ve ahirette olmak üzere açıklanması taksim sanatıdır.
وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Zem makamında isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade eden son cümle وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ , makabline وَ ’la atfedilmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır. Cümledeki atfın sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.
Munfasıl zamir هُمُ , tekit ifade eden fasıl zamiridir.
Cümlede müsned olan الْخَاسِرُونَ ‘nin harf-i tarifle marife gelmesi kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. هُمُ maksûr/mevsûf, الْخَاسِرُونَ maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların hüsranda olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.
هُمُ الخاسِرُونَ sözündeki kasr, iddiâidir. Onların hüsran ile vasıflanmaları öyle mübalağalı ifade edilmiştir ki sanki başkaları hüsranda sayılmaz. Sanki insanlar arasında sadece onlar hüsran içindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْخَاسِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin tahkir ve kınama kastıyla tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
حَبِطَتْ - الْخَاسِرُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
هم zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayetin son kısmında وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ifadesi tezyîl olup pekiştirme maksatlı gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslubu)
Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan هم ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâğati'l Kur'âni'l Kerim, s. 354)
اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ifadesinde, önceki ayette kendilerine benzetilen kişilerin başına gelen şeyin kendilerinin de başına gelme sebebinin, durumlarının onların durumuna benzemesi olduğu tariz yoluyla belirtilmiş olup, bu yolla çok güçlü bir tehdit ve uyarı manası var edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i işaretin tekrarı, dinleyenin zihninde onların durumlarının daha fazla yerleşmesi için mütekellimin onlardan ayırt edilmesinin önemi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)