كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ ١٨٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | كُلُّ | her |
|
| 2 | نَفْسٍ | can |
|
| 3 | ذَائِقَةُ | tadacaktır |
|
| 4 | الْمَوْتِ | ölümü |
|
| 5 | وَإِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 6 | تُوَفَّوْنَ | size eksiksiz verilecektir |
|
| 7 | أُجُورَكُمْ | ecirleriniz |
|
| 8 | يَوْمَ | günü |
|
| 9 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 10 | فَمَنْ | kim ki hemen |
|
| 11 | زُحْزِحَ | çekilip kurtarılır |
|
| 12 | عَنِ |
|
|
| 13 | النَّارِ | ateş(in elin)den |
|
| 14 | وَأُدْخِلَ | ve sokulursa |
|
| 15 | الْجَنَّةَ | cennete |
|
| 16 | فَقَدْ | işte o |
|
| 17 | فَازَ | kurtuluşa ermiştir |
|
| 18 | وَمَا | ve değildir |
|
| 19 | الْحَيَاةُ | hayatı |
|
| 20 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 21 | إِلَّا | başka bir şey |
|
| 22 | مَتَاعُ | zevkten |
|
| 23 | الْغُرُورِ | aldatıcı |
|
Bazı âlimler nefsin “ruh ve zat” anlamına geldiği gerekçesinden ve “Herkes ölümü tadacaktır” meâlindeki bu âyetten hareketle ruhun ölmeyeceği kanaatine varmışlardır. Çünkü tatmak bir hayat eseri olup tatma anında tadan kimsenin diri olmasını gerektirir. Buna göre âyetten anlaşılan şudur: Ruh ve beden ayrı ayrı varlıklar olduğu için bedenin ölmesiyle ruh ölmeyecektir; diri ve bâki olan ruh (nefis), bedenin ölümünü tadacaktır. Bu görüşte olanlar, âhiret kavramını da ruhun ölmezliği prensibine dayandırarak, âhiret hayatını ruhsal bir hayat şeklinde düşünmüşlerdir. Başka birçok müfessir ise bu yorumun bir zorlama olduğunu ileri sürerek “Her nefis ölümü tadacaktır” meâlindeki cümlenin, “Her nefis ölecektir” anlamına geldiğini söylemiştir. (Elmalılı, II, 1244)
Elmalılı’ya göre ölümden sonra nefis ve ruhun büsbütün yok olmayıp bir süre daha kalabileceği başka delillerle sabit ise de genel anlamda bütün ruhların ölmez olduğu iddiası ne aklen ne de naklen sabittir. Ancak, “Her nefis ölümü tadacaktır” hükmü de genel anlamda cârî olmayıp bunun da istisnaları vardır. Nitekim Zümer sûresinin 68. âyetinde sûra üflendiği zaman göklerde ve yerde ne varsa hepsinin öleceği, ancak Allah’ın, dilediği kimselerin ölmeyecekleri bildirilmiştir. Bu sebeple göklerde ve yerde meleklerden ve ruhlardan diri kalanlar olacaktır. (II, 1244 vd.)
Yapılan iyi veya kötü işlerin bütün karşılığını dünyada iken almak çok zaman mümkün olmayabilir. Meselâ şehitlerin mükâfatlarını dünyada almaları mümkün değildir. Asıl mükâfat veya cezalar âhirette eksiksiz olarak ödenecek ve ebedî mutluluk veya bedbahtlık orada olacaktır. Dünya geçici olduğu için dünyada alınan karşılıklar da geçici ve aldatıcıdır. Bu yüzden âyette “Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir” buyurulmuştur. Bir kimsenin dünyada bolluk ve refah içinde yaşaması onun kurtuluşa erdiği anlamına gelmediği gibi fakirlik ve yoksulluk içerisinde yaşaması da onun yanlış yolda ve Allah’ın yardımından yoksun, bedbaht biri olduğunu göstermez.
Asıl kurtuluş ve mutluluk âhirette cehennem azabından kurtulup cennet nimetlerine erişildiğinde gerçekleşecektir. Âhiret hayatı kalıcı ve sürekli olduğu için Hz. Peygamber kişinin cennette sahip olacağı en küçük bir yerin fâni olan dünyadan ve orada bulunan nimetlerden daha hayırlı olduğunu bildirmek üzere şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizin kamçısının cennette işgal edeceği az bir yer, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır!”. (Buhârî, “Cihâd”, 73; “dünya hayatının geçici menfaatleri” konusunda ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/14) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
Atın, araban, evin, elbisen, yiyeceğin ve dünyada seni başkalarından ayıran her uğraşın gafletin başlangıcıdır, seni gafletin içine sokar ve sen onlarla övünerek dünya hayatının içinde kaybolur gidersin.
''Her nefis ölümü tadıcıdır'' sözünde isabetli olan yaklaşım Gazzâlî’nin görüşüdür. Ahiret hayatı ebedi olduğuna göre ruhun ölmemesi gerekmektedir. Aksi halde sonsuz hayatı yaşamak nasıl mümkün olabilir? Onun içindir ki Yüce Allah “Her insan ölümü tadacaktır” buyurmuştur. Tatma da bilindiği gibi bir hayat eseridir. Bu yüzden tatma anında, tadan kimsenin diri olması gerekmektedir. Buna göre âyetten anlaşılan şudur: Ruh ile beden birbirinden ayrı iki varlıktır. Bedenin ölmesiyle ruh ölmemektedir. Böyle olduğu için de diri olan ruh, bedenin ölümünü tadacaktır. Aksi halde bedenin ölümü esnasında insanın acı hissetmesi mümkün olmayacaktı. (Kur’ân Tefsirinde Farklı yorumlar)
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ
İsim cümlesidir. كُلُّ mübteda olup damme ile merfûdur. نَفْسٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ذَٓائِقَةُ haber olup damme ile merfûdur. الْمَوْتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ذَٓائِقَةُ ; sülâsî mücerredi ذوق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّمَا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
تُوَفَّوْنَ fiili نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اُجُورَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَوْمَ zaman zarfı, تُوَفَّوْنَ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www. arapca dilbilgisi.com/Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُوَفَّوْنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi وفي ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. زُحْزِحَ şart fiili olup, fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنِ النَّارِ car mecruru زُحْزِحَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. اُدْخِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْجَنَّةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıtadır. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
فَازَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
زُحْزِحَ fiili asıl (kök) harfleri dört harfli olan rubâî mücerred (ilavesiz dörtlü) fiillerdendir. Rubâî mücerredin babı دَخْرَجَ babıdır. Bu babdan gelen fiillerin çoğu müteaddi bazıları da lazımdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bu gibi fiillerin mudaaf olduğu görüşü de vardır. زُحْزِحَ f iili uzaklaşmak, bir tarafa çekilmek manasınadır. زَحَّ kelimesinin tekrarıyla meydana gelmiştir. Bir şeyi süratlice yerinden acele ile çekmek, kenara almak, yerinden uzaklaştırmak demektir.
اُدْخِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. الْحَيٰوةُ mübteda olup damme ile merfûdur. الدُّنْيَٓا kelimesi الْحَيٰوةُ ’nun sıfatı olup, mukadder elif üzere damme ile merfûdur. Maksur isimdir.
اِلَّا hasr edatıdır. مَتَاعُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغُرُورِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan كُلُّ نَفْسٍ ve müsnedün ileyh olan ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ‘nin, izafetle gelişleri az sözle çok anlam ifadesi içindir.
نَفْسٍ ’deki nekrelik nev ve kesret ifade eder.
ذَٓائِقَةُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ [Her nefis ölümü tadıcıdır, tadacaktır] cümlesinde istiare vardır. Ölüm acısını hissetmek, dille hissedilen tada benzetilmiştir. Burada ism-i fail olan ذَٓائِقَةُ kelimesi, ölümün şiddetini hissetmek manasında müstear olmuştur. Bir şey yiyip içen kişi nasıl ki bunların tadını hissediyorsa ölen kişi de o esnada ölümü hissedecektir.
İsim cümlesindeki ism-i fail subut ve istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ [Her can (nefs) ölümü tadıcıdır.] cümlesi ile ilgili şöyle bir soru vardır: Allah Teâlâ, kendisini “nefs” diye adlandırmış ve “Benim nefsimde olan her şeyi sen bilirsin, ben (İsa) ise senin nefsinde olanı bilmem.” (Maide/116) buyurmuştur. Hem nefis ile zat aynı şeydir. Buna göre bütün cansızlara da “nefis” denir. Binaenaleyh ölümün, cansız varlıkları da içine alması gerekir. Yine Cenab-ı Hakk, “Allah’ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölecektir.” (Zümer/68) buyurmuştur ki bu ayet de müstesna olanların ölmeyeceklerini göstermektedir. Halbuki ölümün umumi oluşu herkesin, hatta cennet ve cehennemde olanların ölmelerini gerektirir. Çünkü hepsi “her nefis” tabirine dahildir.
Buna şöyle cevap verilir: Bu ayetten maksat, Hak Teâlâ’nın bunun peşi sıra gelen, “Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak kurtulmuş olur.” ifadesinin de delil oluşu ile bu dünyadaki mükellefler (insanlar)dir. Çünkü bu ayette ifade edilen husus, onlar için söz konusudur. Bir de umumi bir lafız, tahsis edildikten (sınıflandırıldıktan) sonra da hüccet olur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ذَٓائِقَةُ kelimesi, ذوق masdarından ism-i faildir. İsm-i fail, bir isme muzâf olup kendisi ile mazi manası murad edildiğinde, muzâfun ileyhin ancak mecrur olması caiz olur. Bu senin tıpkı زَيْدٌ ضَارِبُ عَمْرٍ وَ اَمْسِ (Zeyd, dün Amr’ı dövdü.) demen gibidir. Eğer ism-i fail ile şimdiki zaman veya istikbal manası murad edilir ise muzâfun ileyhin hem mecrur hem de mansub olması caizdir. Mesela sen, هُوَ ضَرِبُ زَيْدٍ غَدًا (O, yarın Zeyd’i dövecek) ve هُوَ ضَرِبُ زَيْدًا غَدًا (O, yarın Zeyd’i dövecek) dersin. Nitekim Allah Teâlâ, هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتٌ ضُرَِّهُ [Onlar, O’nun zararını giderebilici midirler?] (Zümer Suresi, 38) buyurmuştur. Buradaki ضُرَِّهُ kelimesi, كَاشِفَاتٌ kelimesi istikbal manasında olduğu için fethalı ve kesreli olarak iki şekilde okunmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hakk Teâlâ’nın, “Her nefis ölümü tadıcıdır.” buyruğu, öldürülen kimseye de “meyyit” denilebileceğine delalet eder. Fakat besmele ile kesilen hayvana, örfün (ona başka isim) tahsis etmesi sebebi ile “meyyit” denmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelam, hakkı tasdik edenler için mükâfat vaadi, tekzib edenler için de azap vaididir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ
Ayetin ikinci cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Cümle iki tekit hükmündeki kasr edatı اِنَّمَا ‘nın dahil olduğu müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kasr, fiille mef’ûl arasında, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani, fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Ya da faille mef’ûl arasında kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani, bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir.
تُوَفَّوْنَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
[Mükâfatlarınız kıyamet gününde ödenecek] sözünde istiare vardır. İnsan ücretle çalışan bir işçiye benzetilmiştir.
Buradaki haber cümlelerinden maksat, kolayca anlaşıldığı gibi nasihat etmektir.
Önceki ayette Allah Teâlâ, Hz. Peygambere hitap ederek Yahudi ve müşriklerin inkârından duyduğu acıdan dolayı teselli etmişti. Bu ayette, hitap cemi muhataba dönerek iltifat yapılmıştır.
تُوَفَّوۡنَ - أُجُورَكُمۡ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cümledeki ifade müminleri teselli edecek kasr-ı kalptir. Ölümleri ve yenilgileri dolayısıyla yaşadıkları üzüntüden dolayı, mükâfatın aslının cennet saadetinde olmasına rağmen, yaptıkları amel dolayısıyla dünyevi menfaat olan zafer ve ganimet bekleyen kişiler menziline konmuşlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ücretiniz verilecek demektir. Dini destekledikleri için dünyada da onlara büyük bir mükafat verildiğine bir tariz vardır. Bedir gününde kazanılan zafer ve Mekke’de yaşarlarken hicret edebilecek duruma gelinceye kadar müşriklerin ellerinin onlardan kesilmesi gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تُوَفَّوۡنَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen cümlede, iki fiili cezm eden مَنْ şart ismi, mübtedadır. Şart cümlesi olan زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ , cümlesi aynı zamanda مَنْ ’in haberidir. Mübtedanın haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Aynı üsluptaki وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ cümlesi, tezat dolayısıyla şart cümlesine atfedilmiştir.
النَّارِ - الْجَنَّةَ kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb, زُحْزِحَ - اُدْخِلَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ cümlesiyle اُدْخِلَ الْجَنَّةَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
زُحْزِحَ , çok uzaklaştırdı demektir. Aynı seslerin tekrarlanması vurguyu artırır. Kahkaha, laklaka gibi.
زُحْزِحَ ve اُدْخِلَ fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
فَمَنْ زُحْزِحَ cümlesindeki فَ edatı تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ cümlesine tefri içindir. زُحْزِحَ fiilinin manası uzaklaştırmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَقَدْ فَازَ , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
زَحْزَحَ fiili uzaklaşmak, bir tarafa çekilmek manasınadır. Bu fiil الزَّحُّ lafzının iki kere söylenmesiyle meydana gelmiştir ki زَحَّ birşeyi süratlice yerinden bir tarafa çekmek demektir. Bu da insanın dünyada olduğu müddetçe sanki ateş içinde imiş gibi olduğuna bir dikkat çekmedir. Çünkü dünyanın afetleri çok belaları şiddetlidir. İşte bundan dolayı Hazreti Peygamber (s.a.v), اَلدُّنْيَا سِجْنُ المُؤْمِنُ “Dünya, müminin hapishanesidir.” (Müslim, Zühd, 1 (4/2272); Tirmizi, Zühd, 16 (4/562); İbni Mâce, Zühd, 3 (2/1378)) demiştir. Bil ki insanın, ilâhî azaptan kurtulması ile ilâhî mükâfatı elde etmekten öte hiçbir maksadı ve gayesi yoktur. Böylece Cenab-ı Hakk bu iki maksada ulaşan kimsenin en büyük maksadı ve kendisinden sonra başka bir matlubun söz konusu olmadığı bir gayeyi elde etmiş olacağını beyan etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. مَٓا nefy harfi ve اِلَّا istisna harfiyle oluşan iki tekid mesabesindeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا mevsuf/maksûr, مَتَاعُ الْغُرُورِ sıfat/maksûrun aleyhtir. Dünya hayatının bir aldanış vasıtasından başka birşey olmadığı etkili bir şekilde ifade edilmiştir.
مَتَاعُ الْغُرُورِ fadesinde istiare vardır. Canlılar için kullanılan aldatmak manasındaki الْغُرُورِ , mala nispet edilmiş, böylece cansız olan مَتَاعُ , canlı bir şey için müstear olmuştur.
الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا ‘nın مَتَاعُ الْغُرُورِ ‘ye nisbet edilmesi de istiare sanatıdır. Dünya hayatı aldatan mala benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.
الدُّنْيَٓا kelimesi الْحَيٰوةُ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الْمَوْتِۜ - الْحَيٰوةُ arasında tıbâk-ı îcab, الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا - يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ tabirleri ve فَازَۜ - الْغُرُورِ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Zemahşeri şöyle der: Allah dünyayı, müşteri aldanıp da alsın diye kusuru gizlenen bir mala benzetmiştir. Aldatan ve kandıran şeytandır. Bu; istiare kabilindendir. (Safvetü’t Tefasîr, Al-i İmran/185)
[Dünya hayatı sadece aldanma malzemesidir.] sözünde dünya hayatı bir alım-satımda müşterinin aldatıldığı bir metaa benzetilmiştir. Bu; dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler içindir. Oysa dünya hayatı, ahiret hayatını kazanmaya çalışanlar için matluba ulaşmaya yarayan iyi bir vasıtadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَتَاعُ الْغُرُورِ ifadesinde istiare vardır. (Beliğ teşbih formunda olan bu ifadede dünya hayatı, müşterisini kandırmak için allanıp pullanarak hoş gösterilen, alındıktan sonra bayağı ve değersiz olduğu anlaşılan ticaret metaına benzetilmiştir.)
Çünkü aldatmanın (gurur) gerçekte metaı olmaz. Bununla kastedilen, insanın yararlandığı her metaın, geçici bir gölge ve silinerek yok olan kına [gibi] olmasıdır. ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ifadesi de yukarıdaki gibi istiaredir. Çünkü gerçek anlamda tatmak (zevk) duyu ile algılanmaktadır. Burada canın (nefs) ölümü tatmakla nitelenmesi güzel düşmüştür. Çünkü can (nefs) ölümün korku, keder ve sıkıntısını kuvvetle hissettiği için sanki ölümü tatma duyusuyla hisseder gibidir. (Şerif er-Râdî, Kur’an Mecazları)
Cenab-ı Hakk, وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ “Dünya hayatı bir aldanma metaından başka birşey değildir.” buyurmuştur. “Gurur (aldanma)” kelimesi, senin غَرَرْتُ فُلَانًا غُرُورًا “Falancayı iyice aldattım.” sözünden masdardır. Allah Teâlâ dünyayı, müşterinin alması için süslenerek güzel gösterilen, bozukluğu ve adiliği sonradan ortaya çıkan mala benzetmiştir. Aldatan ve garûr olan, şeytandır. Said İbni Cübeyr’den bu ayetin, dünyayı ahirete tercih edenler hakkında olduğu, fakat bu meta ile ahireti isteyen (onu Allah yolunda sarf eden) kimseler için ise “Bu ne güzel bir mal!” dediği rivayet edilmiştir. Allah en iyisini bilendir.
Dünyanın bir aldanma metaı olduğunu ve müminlerin emiri Hazreti Ali İbni Ebi Talib’in (r.a) tavsif ettiği gibi olduğunu anlamış olursun. Çünkü o, “Dünyanın dokunması yumuşak, fakat zehiri öldürücüdür.” demiştir. Birisi de “Dünyanın dış görünüşü sevinçlerin bineği, içi ise şerlerin bineğidir.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
“Meta” satılık kumaş ve kullanacak aletler ve avadanlıklar veya gerek aletler ve avadanlıklar gerek mallar ve diğer genel faydalanmaya yarayan az-çok lüzumlu şey manalarına gelir ki dilimizde “matah” dediğimiz zaman bu üçüncü manayı kastederiz. “Gurur” aldanmak demek olduğu gibi غار ’ın çoğulu olarak aldatıcılar demek de olabilir. Meta-ı gurur, müşteriyi kandırmak için allanıp pullanarak hoş gösterilen ve alındıktan sonra aşağılık olduğu anlaşılan meta (sermaye, mal) demektir. İşte dünya hayatı budur. Bunun alıcısı olanlar, bütün nazar (bakış) ve ümidini buna dikenler, ne saadet görülecekse bunda görülecek sananlar aldanmış olurlar.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)