Mâide Sûresi 116. Ayet

وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ  ١١٦

Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah’ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?” İsa da şöyle diyecek: “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ ve yine
2 قَالَ demişti ki ق و ل
3 اللَّهُ Allah
4 يَا عِيسَى Îsa
5 ابْنَ oğlu ب ن ي
6 مَرْيَمَ Meryem
7 أَأَنْتَ sen mi?
8 قُلْتَ dedin ق و ل
9 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
10 اتَّخِذُونِي beni edinin ا خ ذ
11 وَأُمِّيَ ve annemi ا م م
12 إِلَٰهَيْنِ iki ilah ا ل ه
13 مِنْ
14 دُونِ başka د و ن
15 اللَّهِ Allah’tan
16 قَالَ dedi ki ق و ل
17 سُبْحَانَكَ sen yücesin س ب ح
18 مَا
19 يَكُونُ değildir ك و ن
20 لِي benim (haddime)
21 أَنْ
22 أَقُولَ söylemek ق و ل
23 مَا bir şeyi
24 لَيْسَ olmayan ل ي س
25 لِي benim için
26 بِحَقٍّ gerçek ح ق ق
27 إِنْ eğer
28 كُنْتُ olsaydım ك و ن
29 قُلْتُهُ demiş ق و ل
30 فَقَدْ muhakkak
31 عَلِمْتَهُ sen bunu bilirdin ع ل م
32 تَعْلَمُ sen bilirsin ع ل م
33 مَا olanı
34 فِي
35 نَفْسِي benim nefsimde ن ف س
36 وَلَا ve
37 أَعْلَمُ ben bilmem ع ل م
38 مَا olanı
39 فِي
40 نَفْسِكَ senin nefsinde ن ف س
41 إِنَّكَ şüphesiz sen
42 أَنْتَ sensin
43 عَلَّامُ bilen ع ل م
44 الْغُيُوبِ gizlileri غ ي ب
 

Babasız dünyaya gelmiş olan Hz. Îsâ’nın annesi olması dolayısıyla Hz. Meryem’in gerek Hıristiyanlık’ta gerekse İslâmiyet’te özel bir yeri ve değeri vardır. Kur’an’da kendi adına bir sûre bulunan ve değişik sûrelerde anılan Hz. Meryem’in öteki kadınlara üstün kılındığı yine Kur’an’da ifade edilmiştir (onun böyle bir mûcize olay için seçilmesinin insanlık tarihindeki önemi ve hikmetleri konusunda bk. Âl-i İmrân 3/42, 45-47).

 

 Ne var ki hıristiyanlar Tanrı inancı konusunda asırlarca süren bocalama süreci içinde Hz. Meryem’in bu seçkinliğine de farklı bir boyut getirmeye yönelmişler, hıristiyan mezheplerinde onun mahiyeti hakkında değişik teoriler ortaya konmuştur. Bu arada tarihî bilgiler Arabistan’da Collyridienler diye anılan bir sapkın hıristiyan grubunun Hz. Meryem’i tanrıça olarak kabul ettiğini göstermektedir. 116. âyette Allah’a nisbetle yer verilen “Ey Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?” şeklindeki soru, gerek Hz. Meryem’i teslîs inancının ögesi haline getirecek kadar ileri giden hıristiyanları gerekse bu derecede olmasa bile genellikle Hz. Meryem’in mahiyeti hakkında aşırılıklar taşıyan hıristiyan telakkilerini mahkûm etmektedir (bu konuda bk. bu sûrenin 72-76. âyetlerinin tefsiri; Hz. Îsâ’nın vefat ettirilmesi ve –Allah katına– kaldırılması hakkında bilgi için bk. Nisâ 4/155-161).

 Hz. Îsâ’nın “Hakkım olmayan şeyi iddia etmek bana yakışmaz” şeklinde tercüme edilen sözündeki incelik, böyle bir sözü söylemeye hakkı olmadığını belirtmek değil, kendisinin asla mâbud olamayacağını ve böyle bir iddiada bulunamayacağını ifade etmektir. Âyetin bu kısmını “Gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz” şeklinde anlayanlar da olmuştur.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 366-367

 

وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ


وَ  istînâfiyyedir. Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli  يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir.  ع۪يسٰٓى  münadadır. Müfred alem olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. ابْنِ  kelimesi  ع۪يسَى ’nın sıfatı veya bedeli olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı  ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ ’dir. 

Hemze istifham harfidir. Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. قُلْتَ  cümlesi,  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

قُلْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. لِلنَّاسِ  car mecruru  قُلْتَ  fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli,  اتَّخِذُون۪ي ’dir.  قُلْتَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اتَّخِذُون۪ي  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emirdir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  Sonundaki  ن۪  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur. 

اُمِّيَ  atıf harfi  وَ ’la mütekellim zamirine matuftur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰهَيْنِ  ikinci mef’ûlun bih olup, nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

مِنْ دُونِ  car mecruru  اِلٰهَيْنِ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخِذُون۪ي  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl bâbındadır. Sülâsîsi  أخذ dır. 

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. سُبْحَانَكَ  mahzuf bir fiilin mef‘ûlu mutlakı olarak fetha ile mansubdur. Takdiri,  نسبّح  şeklindedir.  Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli,  مَا يَكُونُ ل۪ٓي ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

يَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. ل۪ي  car mecruru  يَكُونُ ‘nun mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  يَكُونُ ‘nun muahhar ismi olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اَقُولَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَيْسَ ل۪ي بِحَقّ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَیۡسَ ’nin ismi müstetir olup takdiri  هُو ’dir. ل۪ي  car mecruru  حَقّ ’e mütealliktir. بِ  harf-i ceri zaiddir.  حَقّ  lafzen mecrur, لَیۡسَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ


اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُ ’nün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُ  mütekellim zamir  كُنْتُ ’nün ismi olarak mahallen merfûdur. قُلْتُهُ  cümlesi,  كُنْتُ ’nün haberi olarak mahallen mansubdur.  

قُلْتُهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  قَدِ  tahkik harfidir.  

عَلِمْتَهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 


 تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ

 

Fiil cümlesidir. تَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي نَفْس۪ي  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktiir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَٓا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ف۪ي نَفْسِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 


اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

كَ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اَنْتَ  fasıl zamiridir.

عَلَّامُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغُيُوبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلَّامُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ


وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اِذْ  zaman zarfı, takdiri  اذكر (Hatırla, an) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan … قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Müsnedün ileyhin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهَ  isminin zikri tecrîd sanatıdır. 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ  cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, takrir ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

قُلْتَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

مِنْ دُونِ  car mecruru  اِلٰهَيْنِ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

دُونِ اللّٰهِ  izafeti muzâfun ileyhin gayrını tahkir içindir. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

Bu ayet  دُونِ اللّٰهِۜ  ibaresinin bir çok yerde “Allah’ın yanında” şeklinde tercüme edilmesinin doğruluğunu gösteren bir ayettir. Çünkü Hristiyanlar Allah’ı dışlamıyorlardı. Elmalılı Hamdi Yazır da bu ayetteki ifadenin “Allah’ın yanında” manasını taşıdığını söylemiştir.

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  sözündeki  مِنْ , sıla ve tekid için ve  سِوى  manasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

ءَاَنْتَ قُلْتَ  [Sen mi dedin] sorusu küfrü zemmetmek için gelmiş tecâhül-i âriftir.

لِلنَّاسِ  sözünde umum söylenip husus kastedilmiştir. Yani İsa peygamberin ümmeti kastedilmiştir.

ابْنَ - اُمِّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.)

Lafza-ı celâlin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Burada Allah Teâlâ, İsa’nın (a.s.) bildiği bu hükmü yani böyle bir şey söylemediğini kabul etmesini, doğrulamasını istemiştir. Bunun için de burada hemzeyi fiilin takip etmesi gerekirdi. Ancak bunun yerine müsnedün ileyh gelmiştir. Bunda fiilin çirkinliğini ve bu sebeple de azarlamayı ziyadeleştirmek kastı vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)Şüphe yok ki bu azarlamanın asıl hedefi şimdi açığa çıkacağı üzere bizzat Hz. İsa değil, onu ilâh edinen üçlü ilâh inanışı sahipleridir. Fakat onların Hz. İsa’yı büyükleme adına taşkınlık ettikleri küfrün ona Allah’ın huzurunda nasıl bir sorumluluk yöneltmiş olduğunu ve bundan dolayı o kâfirlerin Allah’ın katında nasıl bir azarlanma ve azap edilme mevkiinde bulunduklarını düşünmelidir. Bu ayetten anlaşılıyor ki Allah’tan başka İsa’yı ilâh edinenler bulunduğu gibi annesi Hz. Meryem’i de ilâh kabul edenler varmış. Acaba bunlar kimlerdir? Ayet bu yönü açıklamamıştır. Bununla beraber açıktır ki bu da -olsa olsa- Hristiyanlar arasında bulunacaktır. Gerçi Hristiyanlar tarafından mezheplerince Hz. Meryem’in üçlemeye sokulmadığı ve bundan dolayı ona oğlu İsa gibi ilâh denmediği ileri sürülerek bu ayete itiraz edilmek istenmiştir. Fakat birinci olarak, İbni Hazm’ın “Fisâl”inde zikrettiği üzere Hristiyanlardan Berberaniyye fırkası vardı ki bunlar İsa’ya da anasına da ilâh diyorlardı. Bu mezhep sonra bitmiş kalmamıştır. Demek ki bunlar üçlemeyi, baba, ana, oğul diye sayıyorlardı. Ve halk nazarında üçlemenin açık şekli de budur. İkinci olarak, Hristiyanların üçleme inancı birlik değilse, hulûl (ruhun başka bir şeye girmesi) inancından ayrı değildir. İsa’da ilâhî bir tabiat veya İsa’nın bir cüzünü ilâh farz ederek onu tam bir ilâh edinenler Meryem’in de hamileliği esnasında o ilâhî cüzü taşıyan ve bundan dolayı bir ilâh olduğu inancından -ister istemez- uzak değildirler. Sonra kiliselerinde ve evlerinde Hz. İsa gibi Hz. Meryem’in de resimlerine karşı vaziyetleri, ibadet durumundan başka bir şey değildir. Bu bakımdan ayetin manası yalnız Berberanileri değil, diğerlerini de içine alır. Üçüncü olarak, böyle bir itiraz, ayetin manasındaki azarlama hitabını ve sorumluluğun dehşetini düşünmemek ve hesaba katmamaktan ileri gelmektedir. Zira azarlamanın asıl şiddeti, İsa’nın ilâh kabul edilmesi noktasında toplanmaktadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

İtiraziyye olarak gelen  سُبْحَانَكَ  cümlesinde, takdiri  نسبّح  (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur. سُبْحَانَكَ  izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. 

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

سُبْحَانَ  masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)

سُبْحَانَكَ  kelimesi, tesbihin adıdır. Bunun masdarı olduğu fiil, kendisiyle beraber hiç zikredilmez. Bu kelimenin, tenzih manasını bir çok cihetten mübalağalı olarak ifade ettiği gayet açıktır.

Bu kelime, yeryüzünde gitmek ve uzaklaşmak anlamındaki  سبحَ  kökünden gelir.  Tef’il (tesbih) babındandır. Masdardan, tesbihin özel adı haline dönüşmüştür. Masdar ile fiilin yerine gelmiştir. Yani şu anlamı kazanmıştır: “Ben Senin hakkında böyle demekten yahut Senin hakkında böyle söylenmesinden, Seni layıkı vechile tenzih ederim.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قَالَ  fiilinin mekulü’l kavli olan  مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ  cümlesi, menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. ل۪ٓي  car mecruru  يَكُونُ  ’un mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقّ  cümlesi, masdar teviliyle  كاَن ’nin muahhar ismidir. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَقُولَ  fiilinin mef’ûlü konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  ‘nın sılası olan  لَيْسَ ل۪ي بِحَقّ  cümlesi, لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar lâzım-ı ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Nakıs fiil  لَيْسَ ’nin haberi olan  بِحَقّ ’deki  بِ , tekid ifade eden zaid harftir.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  ل۪ي  car-mecruru, بِحَقّ ‘ın mahzuf mukaddem haline mütealliktir.


اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Şart üslubunda gelen terkipte, كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ , şarttır.

Lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede  كَانَ ‘nin haberi olan  قُلْتُهُ  cümlesinin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudus, sebat ve temekkün ifade etmiştir. 

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَقَدْ عَلِمْتَهُ  , tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Şart fiili  كاَن  olduğu zaman  اِنْ  harfi genel kurallara uygun olarak müstakbel için kullanılmaz. Mazi için kullanılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’An Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُنْتُ - مَا يَكُونُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası sanatları vardır.

قَالَ - قُلْتُهُ - قُلْتَ - اَقُولَ  ve kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


 تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ 

 

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasındaki cümle, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası mahzuftur.  ف۪ي نَفْس۪ي , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

ف۪ي نَفْس۪ي  ibaresindeki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.   اَنْفُسِكُمْ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Nefisler içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Nefis ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır. İnsanın her türlü düşünce ve hislerini Allah Teâlâ’nın bildiğini etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır. Bu üslup, mübalağa ifade eder. 

Tezat sebebiyle makabline atfedilen  وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَ  cümlesi de aynı üsluptadır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası mahzuftur.  ف۪ي نَفْسِكَ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَ  itiraz cümlesi ve  وَ  itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ف۪ي نَفْسِكَ  ibaresinde müşakele sanatı vardır. 

تَعْلَمُ - لَٓا اَعْلَمُ  kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي  cümlesiyle  وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

نَفْس۪  kelimeleri arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَا - نَفْس۪ي  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki  نَفْسِكَ  kelimesi Allah’ın zatı için kullanılmıştır. Allah’ın zatı için bu kelimenin kullanılması doğru olmadığı halde öncesinde geçen aynı kelimeden ve bağlama uygunluğundan dolayı müşâkele yoluyla “Allah’ın katındakiler” anlamında kullanılmıştır. Zemaḫşerî bu ayetin tefsirinde, ilk geçen  ف۪ي نَفْس۪ي  kelimesinin kalp anlamında olduğunu, ikinci  نَفْسِكَ  kelimesiyle de aynı kelimenin farklı bir anlama taşındığını ifade etmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedi’ Sanatları)

تَعْلَمُ  kelimesinde irsad sanatı vardır.


 اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.  كَ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’ nin ismi,  عَلَّامُ الْغُيُوبِ  haberidir. اَنْتَ , fasıl zamiridir.

اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ  cümlesi,  تَعْلَمُ ما في نَفْسِي  cümlesinin illeti olarak gelmiştir. Çünkü  اِنَّ  ta’lîl ifade etmiştir. Burada dört tekid ve hasr üslubu vardır. Fasıl zamiri hasr ifade eder, اِنَّ  tekid edatı, hasr üslubu,  الْغُيُوبِ  lafzının cemi gelmesi ve istiğrab (cümlede garip, çok bilinmeyen bir kelime veya ifade kullanılmasıdır.) edatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Fasıl zamiri nedeniyle oluşan kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنْتَ , maksur/mevsûf, عَلَّامُ الْغُيُوبِ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak muktezayı zahirin hilafına tekitli gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.

Fasıl zamiri, tekid ifade eder. Pekiştirme dışında, kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi, fasıl zamiri olmak üzere birden fazla unsurla tekid edilen bu gibi cümleler çok muhkem cümlelerdir.

Müsned, az sözle çok anlam ifadesi için izafetle gelmiştir.

عَلَّامُ  kelimesi, فعّال  vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

عَلَّامُ - الْغُيُوبِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

عَلَّامُ - عِلْمَ - اَعْلَمُ - تَعْلَمُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle, 109. ayetin fasılasıyla aynıdır. İki cümle arasında ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatları vardır.İsa muhakkak diyecek ki: “Seni Sana layık paklıkta tenzih ederim, ilâhî paklığına sığınır ve öyle haksız ve yakışıksız bir sözden uzak olmayı dilerim. Hâşâ ey Rabbim! Hak ve layık olmayan sözü söylemek bana yakışmaz, buna ilmini şahit getiririm. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette Sen onu bilirdin. Çünkü Sen benim dışım, açıklayıp ilan ettiklerim şöyle dursun, nefsimde gizlediğim, gönlümden geçirdiğim şeyleri de bilirsin. Ben ise Senin nefsindekini, ilminde gizlediğin bilgileri bilmem. Şu halde söylemediğimi bildiğin halde bana bu soruyu sormaktaki ilâhî hikmetini de bilmem. Çünkü bütün gaybları tamamıyla bilen  عَلَّامُ الغُيُوبِ olan Sen, ancak Sensin.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)