Mâide Sûresi 41. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَر۪ينَۙ لَمْ يَأْتُوكَۜ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِه۪ۚ يَقُولُونَ اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواۜ وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  ٤١

Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla “İnandık” diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler: “Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının.” Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemeyi istemediği kimselerdir. Onlara dünyada bir rüsvaylık, ahirette ise yine onlara büyük bir azap vardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الرَّسُولُ Elçi ر س ل
3 لَا
4 يَحْزُنْكَ seni üzmesin ح ز ن
5 الَّذِينَ kimseler
6 يُسَارِعُونَ yarış eden(ler) س ر ع
7 فِي
8 الْكُفْرِ küfürde ك ف ر
9 مِنَ
10 الَّذِينَ onlar ki
11 قَالُوا derler ق و ل
12 امَنَّا inandık ا م ن
13 بِأَفْوَاهِهِمْ ağızlariyle ف و ه
14 وَلَمْ
15 تُؤْمِنْ inanmamış iken ا م ن
16 قُلُوبُهُمْ kalbleri ق ل ب
17 وَمِنَ ve arasında
18 الَّذِينَ olanlar
19 هَادُوا yahudi(ler) ه و د
20 سَمَّاعُونَ kulak verirler س م ع
21 لِلْكَذِبِ yalana ك ذ ب
22 سَمَّاعُونَ kulak verirler س م ع
23 لِقَوْمٍ bir kavme ق و م
24 اخَرِينَ başka ا خ ر
25 لَمْ
26 يَأْتُوكَ sana gelmemiş olan ا ت ي
27 يُحَرِّفُونَ onlar kaydırırlar ح ر ف
28 الْكَلِمَ kelimeleri ك ل م
29 مِنْ
30 بَعْدِ bazısının ب ع د
31 مَوَاضِعِهِ yerlerinden و ض ع
32 يَقُولُونَ derler ق و ل
33 إِنْ eğer
34 أُوتِيتُمْ size verilirse ا ت ي
35 هَٰذَا bu
36 فَخُذُوهُ alın ا خ ذ
37 وَإِنْ ve eğer
38 لَمْ
39 تُؤْتَوْهُ verilmezse ا ت ي
40 فَاحْذَرُوا sakının ح ذ ر
41 وَمَنْ ve birini
42 يُرِدِ isterse ر و د
43 اللَّهُ Allah
44 فِتْنَتَهُ şaşırtmak ف ت ن
45 فَلَنْ
46 تَمْلِكَ sen yapamazsın م ل ك
47 لَهُ onun için
48 مِنَ karşı
49 اللَّهِ Allah’a
50 شَيْئًا hiçbir şey ش ي ا
51 أُولَٰئِكَ işte onlar
52 الَّذِينَ o kimseler ki
53 لَمْ
54 يُرِدِ istememiştir ر و د
55 اللَّهُ Allah
56 أَنْ
57 يُطَهِّرَ temizlemesini ط ه ر
58 قُلُوبَهُمْ kalblerini ق ل ب
59 لَهُمْ onlar için vardır
60 فِي
61 الدُّنْيَا dünyada د ن و
62 خِزْيٌ rezillik خ ز ي
63 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
64 فِي
65 الْاخِرَةِ ahirette de ا خ ر
66 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
67 عَظِيمٌ büyük ع ظ م
 

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir. الرَّسُولُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı  لَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ ’dir.  

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَحْزُنْكَ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُسَارِعُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُسَارِعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْكُفْرِ  car mecruru  يُسَارِعُونَ  fiiline mütealliktir.  

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  مِنَ  harfi ceriyle  يُسَارِعُونَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  قَالُٓوا اٰمَنَّا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavl  اٰمَنَّا ’dır. قَالُٓوا  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.  

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بِاَفْوَاهِهِمْ  car mecruru  قَالُٓوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  haliyyedir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تُؤْمِنْ  sükun üzere meczum muzari fiildir. قُلُوبُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يُسَارِعُونَ  fiili,sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi  سرع’dur. 

Mufaale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَر۪ينَۙ 


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  مِنَ  harf-i ceriyle birinci ism-i mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  هَادُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

هَادُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

سَمَّاعُونَ  mahzuf mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Takdiri;  هم  şeklindedir. هم سمّاعون cümlesi,  هَادُوا ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur.

لِ  harf-i ceri zaiddir.  الْكَذِبِ  lafzen mecrur, mübalağalı ism-i fail  سَمَّاعُونَ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  سَمَّاعُونَ  ikinci haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

لِقَوْمٍ  car mecruru ikinci  سَمَّاعُونَ ’ye mütealliktir. اٰخَر۪ينَ  kelimesi  قَوْمٍ ’in sıfatı olup cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Mübalağalı ismi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 

1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 

5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 

6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَمَّاعُونَ  kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 لَمْ يَأْتُوكَۜ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِه۪ۚ

Cümle,  قَوْمٍ ’in ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.  

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يَأْتُوكَ  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يُحَرِّفُونَ  cümlesi,  قَوْمٍ ’in üçüncü sıfatı olarak mahallen mecrurdur.  

يُحَرِّفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكَلِمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

مِنْ بَعْدِ  car mecruru  يُحَرِّفُونَ  fiiline mütealliktir. مَوَاضِعِه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُحَرِّفُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حرف ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


يَقُولُونَ اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواۜ

Cümle,  يُحَرِّفُونَ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا ‘dir. يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُو۫ت۪يتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi  هٰذَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

خُذُوهُ  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

تُؤْتَوْهُ  şart fiili olup  ن ’un hazfıyla meczum meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

احْذَرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اُو۫ت۪يتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


  وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُرِدِ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. فِتْنَتَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

تَمْلِكَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. لَهُ  car mecruru  شَيْـًٔا ‘in mahzuf haline mütealliktir. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  شَيْـًٔا ‘in mahzuf haline mütealliktir. شَيْـًٔا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

يُرِدِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْۜ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يُرِدِ  sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُطَهِّرَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  قُلُوبَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُطَهِّرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  طهر ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

 

Cümle,  اُو۬لٰٓئِكَ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.  

İsim cümlesidir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الدُّنْيَا  car mecruru  خِزْيٌ  ‘nun mahzuf haline mütealliktir. خِزْيٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ cümlesi, atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. 

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur. 

الدُّنْيَا  ve  عَظ۪يمٌ۟ kelimeleri sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

 

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَر۪ينَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  الرَّسُولُ münadanın sıfatıdır. 

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ  şeklindeki nidada  الرَّسُولُ  lafzıyla Peygamber Efendimize hitap edilmesi şereflendirmek ve yüceltmek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Nidanın cevabı olan  لَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ  cümlesi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Fail konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Küfre koşanların ism-i mevsûlle ifade edilmesi onları tahkir ve sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir. 

يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ  Bir şeyde müsaraa etmek (yarış etmek), süratle ve istekle üstüne atlamaktır.

فِي الْكُفْرِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla küfür, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü küfür hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , başındaki harf-i cerle  يُسَارِعُونَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sılası olan  قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan,  اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْ  cümlesi haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Ayetteki üçüncü cemi müzekker has ism-i mevsûl olan  وَمِنَ الَّذ۪ينَ , başındaki harf-i cerle birlikte önceki mevsûle matuftur. Sılası olan  هَادُوا سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَر۪ينَۙ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

هَادُوا ‘deki failin hali olan  سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سَمَّاعُونَ  takdiri  همْ  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

سَمَّاعُونَ ‘nin mef’ûlü olan  لِلْكَذِبِ ‘deki lam, tekit için gelmiş zaid harftir. İsm-i fail, fiil gibi amel etmiştir.

سَمَّاعُونَ , rubaî  فعّال  babının ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. سَمَّاعُونَ  kelimesi mübalağa kalıbında gelmiştir Yalana aşırı derecede kulak verdiklerini ifade eder. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)   

İkinci  سَمَّاعُونَ  ikinci haberdir. سَمَّاعُونَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ikinci  سَمَّاعُونَ ‘nin mef’ûlü olan  لِقَوْمٍ ‘deki lam, tekit için gelmiş zaid harftir.

لِقَوْمٍ  için sıfat olan  اٰخَر۪ينَۙ , anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.  لِقَوْمٍ ‘deki nekrelik tahkir ifade eder.

لِقَوْمٍ  kelimesindeki  لِ  harfi; ism-i failin mef’ûldeki eyleminin zayıflığını kuvvetlendirmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اٰمَنَّا -  الْكُفْرِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab  اٰمَنَّا - لَمْ تُؤْمِنْ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. sanatı vardır.

لَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْ  cümlesiyle  اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

قُلُوبُهُمْ - بِاَفْوَاهِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

“Rabbinizin mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan cennetine koşun (musaraa edin).” (Âl-i İmran/133) ayetinde musaraa fiili  إلى  harfi ile kullanıldığı halde burada (zarfiyet ifade eden) فِي harfi ile kullanılmış olması, onların küfürde kararlı olduklarına, küfrün içine yerleştiklerine ve ondan hiç ayrılmadıklarına, sürekli olarak müşriklerle dostluk kurmada ve İslam’a olan kinlerini açığa vurmak gibi küfrün bazı hallerinden diğer bazı hallerine süratle geçtiklerine işaret etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)   

Küfürde koşmanın manası en küçük vesile ile ve her fırsatta izini göstermektir ki tekrarlanan hali bir şeye süratle yürüyen kişiye benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Küfürde koşuşanlara hüzün isnad edilmesi hakikati olmayan aklî bir mecazdır. Çünkü koşuşanlar hüzne sebep olurlar. Hüzünlünün ruhundaki kederin uyarıcısına gelince bu bilinmeyen bir şeydir. Bu nedenle hakikati olmayan bir mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ [Küfürde yarışanlar] ifadesi kâfirleri,  اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْ  [ağızları ile iman edip kalpleriyle iman etmeyenler] ifadesi de münafıkları anlatan bir kinayedir.

السَّمّاعُ, “işitmenin çokluğu” demektir. Kendisine söylenen her şeyi dinleyip işiten demektir. İşitme fiili hakiki manada kullanılmıştır. Yani yalan olduğunu bildikleri halde konuşmayı dinlerler. Bunu önemser ve çoğaltmak isterler. Bu ifade; yalanların kendi aralarında, işiten ile uyduran arasında yayılmasından kinayedir. Çünkü çok işitmek çok söz gerektirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ  cümlesi küfürde yarışanlar için bir beyandır. Kalpten inanmadıkları halde ağızlarıyla “inandık” diyenler münafıklardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اٰمَنَّا  ifadesi  قَالُٓوا ’nun mef'ûlüdür,  بِاَفْوَاهِهِمْ  ise  اٰمَنَّا ’ya değil  قَالُٓوا ’ya müteallıktır. Yani kalpten gelerek ve inanarak değil de ağızlarıyla dediler manasındadır.  وَمِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا  ise kendinden önceki kelâmdan bağımsız olup  سَمَّاعُونَ  kelimesinin haberidir,  اليهود قوم سماعون  (Yahudilerden (…a) kulak verip duran bir topluluk vardır) takdirindedir.  مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا  ifadesine atfı da mümkün olup  سَمَّاعُونَ  ifadesi,  هم  سماعون  takdirindedir. Yani  mahzuf bir mübtedanın haberi olarak merfûdur. Takdir edilen  هم  zamiri ise her iki gruba ya da sadece  الَّذ۪ينَ هَادُوا ’ya râcidir. Yani ya her iki grup da ya da sadece Yahudiler yalana kulak verip durmaktadır.  سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ  [Yalana kulak verip durmak]’tan maksat ise şudur: Bunlar, Yahudi alimlerinin dindenmiş gibi gösterdikleri düzmece şeyleri, onların Allah’a karşı uydurdukları yalanları ve Tevrat’ta yaptıkları tahrifatı kabule yatkındırlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Burada Peygamberimiz (s.a.v) ‘e Resul unvanı ile hitab edilmesi, teşrif ve tesliye sebebini bildirmek içindir. (Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Hakk, Hazreti Muhammed’e (s.a.v) birçok ayette “Ey Nebi!” diye hitap etmiş, sadece şu iki ayette, “Ey Resul!” demiştir:

1- (Maide/41) Bu ayette, “Ey Resul, Sana indirileni tebliğ et.” 

2- (Maide/67) ayetinde “... Şüphesiz bu, bir şeref ve saygı hitabıdır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


لَمْ يَأْتُوكَۜ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِه۪ۚ 

 

Menfi muzari fiil sıygasındaki  لَمْ يَأْتُوكَ  cümlesi,  قَوْمٍ  ‘in ikinci sıfatıdır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında gelen  يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِه۪ۚ  cümlesi,  لِقَوْمٍ  için üçüncü sıfat cümlesidir. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِه۪ۚ  izafeti  يُحَرِّفُونَ  fiiline mütealliktir.

سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَر۪ينَۙ لَمْ يَأْتُوكَ  [Daima, senin yanına gelmeyen başka bir kavmin sözünü dinleyenler…] ifadesiyle Peygamberin (s.a.v) meclisine hiç uğramayıp O’ndan uzak duran Yahudiler kastedilmektedir. Bunun sebebi de içlerindeki ölçüsüz kin ve nefret ile düşmanlıkta aşırılıktır. Yani onlar Yahudi alimlerine ve “Sana bakmaya bile tahammül edemeyecek kadar” düşmanlıkta ileri giden aşırılara kulak verirler.

 يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِه۪ۚ  [Ki bunlar kelimelerin yerlerini değiştirirler] yani sözü sağa sola sündürüp yok ederler, kelimeleri Allah Teâlâ’nın vaz ettiği kök anlamlarından kopardıktan sonra ilk haliyle bir bağlamı varken hiç bağlamı olmayan alakasız anlamlara çekerler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

مِن بَعْدِ مَواضِعِهِ  ifadesi kelamın tahrifine kadar ulaştı demektir. Çünkü  بَعْدَ  yani “sonraki” ifadesi, kelimelerin yerlerinin sabit olduğunu ve Tevrat’ta kalmasına rağmen amelinin iptal edilmesini gerektirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


يَقُولُونَ اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواۜ 

 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle kavmin dördüncü sıfatı olarak gelmiştir. 

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ  terkibi şart üslubunda gelmiştir.

Şart cümlesi olan  اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

هٰذَا  ile kelimeler işaret edilmiştir. Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَخُذُوهُ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اُو۫ت۪يتُمْ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Aynı üslupta gelen  وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُوا  cümlesi, tezat sebebiyle makabline atfedilmiştir. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından da mutabakat vardır.

Şart cümlesi olan  لَمْ تُؤْتَوْهُ  menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَاحْذَرُوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اُو۫ت۪يتُمْ - لَمْ تُؤْتَوْهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ  cümlesiyle اِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُوا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَخُذُوهُ - فَاحْذَرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

“Şayet size şu kök anlamından ve bağlamından kopartılarak tahrif edilen şey [verilirse onu alın] bilin ki o haktır, onunla amel edin! [O verilmez] ve Muhammed size onun hilafına fetva verir [se o takdirde ondan sakının] aman ha aman, kendinizi ondan koruyun zira o bâtıldır, sapıklıktır.” dediler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ

 

وَ  istînâfiyye,  مَنْ  şartiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ  cümlesi, şarttır. مَنْ  şart ismi mübteda,  يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ  cümlesi, mübtedanın haberidir. 

Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mef’ûl olan  فِتْنَتَهُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

ف  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi  لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مِنَ اللّٰهِ  ve  لَهُ  car-mecrurları masdardan naib olan  شَيْـٔاً ‘in mahzuf haline mütealliktir. Hal, sahibul hale ihtimam için takdim edilmiştir. Halin ve masdarın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

شَيْـًٔا  kelimesindeki tenvin taklîl ve tahkir içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Benzeri yerlerde olduğu gibi tahkir ifade eder. Mef’ûlu mutlak olarak mansubdur. Çünkü bir mastara izafe edilme kastı vardır. Yani  شَيْئًا مِنَ الضُّرِّ  demektir. Dolayısıyla bir masdardan naib olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada da zamir makamında ism-i celîlin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaîdini ağırlaştırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Zamir makamında zahir ismin zikrinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ  [Allah’ın fitneye düşürmek istediği işbu kimseler] yani Allah’ın gerçek yüzlerini ortaya çıkarmak üzere ayartılmış olarak kendi hallerine bırakıp rezil rüsvay ettiği kimseler  فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا  [için sen Allah’a karşı hiçbir şeye malik değilsin.] Sen onların Allah’ın lütuf ve inayetinden, tevfîkine mazhariyetten nasiplenebilmeleri için hiçbir şey yapamazsın. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Fitneye düşen kimsenin fitnesi ve bunun gerçekleşmesi Allah’ın ezeldeki iradesidir. Ve bu takdirin alameti; öğüt ve hidayetin olmamasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْۜ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidai kelamdır.

اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  الَّذ۪ينَ  haberdir. 

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olarak gelmesi, işaret edilene dikkat çekip tahkir etmek içindir.

Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. Ayrıca onların muhatap tarafından bilinen kişiler olduklarını bize gösterir.

Haber konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan  لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ  cümlesi, masdar teviliyle  يُرِدِ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ  [kalplerini temizlemek] ifadesinde istiare sanatı vardır. Kalpler, yıkanabilir bir nesneye benzetilmiştir. İmanın kabulü manasına gelen bu ifadede, mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

اُو۬لٰٓئِكَ  işareti; söz konusu münafıklar ve Yahudiler içindir. Bu işaret isminin kullanılması, onların fesattaki mertebelerinin çok derin olduğunu zımnen bildirmek içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s - Selîm)

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ  [Onlardır işte, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimseler!] Yani Allah, onlara hakkında lütuf ve ihsanından kalplerini temizleyecek şeyleri bahşetmeyi dilememiştir, çünkü buna ehil değildiler ve Allah böylesi bir lütuf ve ihsanın onlara kâr edip bir yarar sağlamayacağını biliyordu. “Allah’ın ayetlerine inanmayanları, Allah elbette doğru yola iletmez.” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

أُولَئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللَّهُ أنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ  sözü;  ومَن يُرِدِ اللَّهُ فِتْنَتَهُ  sözü gibidir. Temizlenme (يُطَهِّرَ ) ile kastedilen, iman ve hidayetin kabulüne hazırlık veya imanın kabulünün ta kendisidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)


لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

 

لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ  ism-i işaretinin ikinci haberidir. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  فِي الدُّنْيَا  car mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir. Veya  خِزْيٌ  ‘nun mahzuf haline mütealliktir. خِزْيٌ , muahhar mübtedadır. 

فِي الدُّنْيَا  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الدُّنْيَا , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  dünya, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

Müsnedün ileyh olan  خِزْيٌ  kelimesindeki nekrelik, nev, teksir ve tahkir içindir. Bu cezanın anlayamayacağımız kadar kötü ve çok olduğu ifade edilmiştir.

Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen  وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  muahhar mübtedadır.

فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru,  عَذَابٌ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Hal, sahibul hale ihtimam için takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.

عَظ۪يمٌ۟  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

لَهُمْ  iki kere tekrarlanarak ve takdim edilerek vurgulanmıştır. Bu  tekrarda ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ  cümlesiyle, وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı,  خِزْيٌ - عَذَابٌ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

خِزْيٌ - عَذَابٌ  kelimeleri nekre gelerek bu cezanın ve rezilliğin anlayamayacağımız kadar kötü ve çok olduğu ifade edilmiştir. Öyle büyük bir azap ve rezillik ki tasavvuru mümkün değildir.

Görüldüğü gibi  لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  sözüyle yetinilmemiş müsned olan  لَهُمْ tekrarlanmıştır. Bunun sebebi, bu kişilerin dünyada rezilliğe müstehak oldukları gibi ahirette de büyük bir azaba müstehak olduklarını açıklamaktır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) [Onlar için dünyada rüsvaylık vardır] öldürülmek ve esir edilmek gibi ya da hor görülmek ve cizye vergisi gibi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.