Mâide Sûresi 77. Ayet

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يراً وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟  ٧٧

De ki: “Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dümdüz yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 يَا أَهْلَ ehli ا ه ل
3 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب
4 لَا
5 تَغْلُوا aşırılığa dalmayın غ ل و
6 فِي
7 دِينِكُمْ dininizde د ي ن
8 غَيْرَ غ ي ر
9 الْحَقِّ haksız yere ح ق ق
10 وَلَا
11 تَتَّبِعُوا ve uymayın ت ب ع
12 أَهْوَاءَ keyiflerine ه و ي
13 قَوْمٍ bir milletin ق و م
14 قَدْ kesin olarak
15 ضَلُّوا sapmış ض ل ل
16 مِنْ
17 قَبْلُ önceden ق ب ل
18 وَأَضَلُّوا ve saptırmış ض ل ل
19 كَثِيرًا birçoğunu da ك ث ر
20 وَضَلُّوا ve şaşmış ض ل ل
21 عَنْ -ndan
22 سَوَاءِ doğrusu- س و ي
23 السَّبِيلِ yolun س ب ل
 

Yukardaki sesleniş, Kitap Ehli’ni kurtarmaya yönelik son çağrıdır. Bu çağrı onları sapıklıkların, çatışmaların, keyfi arzuların ve ihtirasların bataklığından çıkarmayı amaçlıyor. Daha önce sapmış, bir çoklarını saptırmış ve düz yolu şaşırmış kimselerin gırtlaklarına kadar gömüldükleri sapıklıklardan, çatışmalardan, keyfi arzulardan ve ihtiraslardan yakalarını kurtarmalarını öğütlüyor. Yukardaki çağrı ile bağlanan bu noktada birazcık durarak şu üç önemli gerçeğe kısaca değinmek istiyoruz:

Birinci gerçek: İslâm sistemi, inanca ilişkin düşünceyi doğrultmak, düzeltmek için yoğun bir çaba harcıyor; bu düşünceyi; Allah’ın kayıtsız-şartsız birliği temeline oturtmaya çalışıyor; bu tevhid ilkesini, Kitap Ehli’nin inançlarını bozan paganizmin ve müşrikliğin izlerinden, sızıntılarından arındırmaya özeniyor; insanlara, ilahlık kavramının özünü tanıtmaya gayret ediyor; onları, ilahlığın karakteristik özelliklerini yüce Allah’ın tekelinde görmeye, gerek bir takım insanları ve gerekse başka yaratıkları bu karakteristik özelliklere ortak etmemeye çağırıyor.

İnanca ilişkin düşünceyi berraklaştırmak için, eksiksiz ve kesin tevhid temeline yönelten bu olağanüstü özen bize açıkça gösterir ki, bu düzeltme işlemi son derece önemlidir, ayrıca inanca ilişkin düşünce, insan hayatının gerek yapılanmasında ve gerekse sağlıklı işleyişinde hayati bir fonksiyona sâhiptir; bunların yanısıra İslâm inancı, bütün insan faaliyetlerinin ve bütün insanlar arası ilişkilerin temeli ve ana ekseni saymaktadır.

İkinci gerçek: Kur’an-ı kerim “Allah, Meryemoğlu Mesih'(İsa)dır” ve “Allah, üç kutsal unsurun üçüncüsüdür” diyenlerin kesinlikle kafir olduklarını belirtiyor. Yüce Allah’ın bu sözünden sonra artık müslümana söylenecek başka söz düşmez. Yüce Allah, “bu adamlar bu saçma sözleri gerekçesi ile kafirdirler” diye, buyururken bu kimseleri, yani bu tür sözler söyleyen hristiyanları ilahî kaynaklı bir dinin mensupları saymak, müslümana yakışmaz.

Gerçi İslâm daha önce dediğimiz gibi, hiç kimseyi kendi inancını bırakarak İslâm’a girmeye zorlamaz, ama müslüman olmayanların sapık inançlarına “Bunlar, yüce Allah’ın hoşlandığı türden birer dindir” demez. Tersine, yukarda okuduğumuz ayetler bu sapıklıkların kâfirlik gerekçesi olduğunu, kâfirliğin de asla yüce Allah’ı hoşnut edecek bir din olamayacağını açık açık söylemektedirler.

Üçüncü gerçek: Bu gerçek, ilk iki gerçeğin zorunlu sonucudur ve şudur: İslâm’ın insanlara öğrettiği biçimde Allah’ın birliğini onaylayan ve Peygamberimizin getirdiği şekli ile İslâm’ın Allah katından gelmiş tek “din” olduğuna inanan bir müslüman, sözünü ettiğimiz Kitap Ehli’nden biri ile dostluk ve işbirliği ilişkisi kuramaz, bunun imkanı yoktur.

 

Bundan dolayı inkarcı materyalizm ve ateizm karşısında ortak bir mücadele cephesi oluşturmak amacı ile bütün sözde “dinler”in işbirliği yapmasını söylemek, İslâm tarafından ciddiye alınması düşünülemeyecek anlamsız, boş bir sözdür. Çünkü temel inanç ilkeleri konusunda böylesine uçurum çapında ayrılıklar olunca, artık diğer konularda uzlaşmaya imkan kalmaz. Sebebine gelince; İslâm’a göre hayattaki herşey en başta inanç temeline dayanır.

İSRAİLOĞULLARININ TARİHİ

Son olarak İsrail oğullarına gönderilen peygamberlerin tarih boyunca İsrailoğullarının kafirlerine karşı tutumlarını ortaya koyan kapsamlı bir açıklama geliyor. Bu peygamberlerin (salat ve selam üzerlerine olsun) tutumları Hz. Davud’un ve Hz. İsa’nın tutumları ile somutlaştırılmıştır. Bu iki peygamber de İsrailoğullarının kafirlerini lanetlemiştir. Allah da onların beddualarını kabul etmiştir. Çünkü İsrailoğulları isyankardı, zalimdi. Sosyal açıdan çözülmüşlerdi. Kötülüğe karşı susmayı tercih ediyor, içlerinde yayılan kötülüğe engel olmaya çalışmıyorlardı. Kafirleri dost ediniyorlardı. Bu nedenle Allah’ın gazabına ve lanetine uğradılar. Sonsuza dek cehennemlik oldular.

Fizilal-il Kur’an/ Seyyid Kutub

 

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يراً وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَٓا  nida harfidir. Münada olan  اَهْلَ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı  لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ ’dir.  

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَغْلُوا  fiili  ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي د۪ينِكُمْ  car mecruru  تَغْلُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

غَيْرَ  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  غلوّا غير الحقّ (Haksız bir aşırılık) şeklindedir.  الْحَقِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَتَّبِعُٓوا  fiili  ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَهْوَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَوْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ  cümlesi  قَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

قَدْ  tahkik harfidir. ضَلُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  ضَلُّوا  fiiline mütellik olup mahallen mecrurdur. قَبْلُ  kelimesinin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğuna işaretdir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

وَ  atıf harfidir.  اَضَلُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَث۪يرًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ضَلُّوا  atıf harfi  وَ  ile birinci  ضَلُّوا ‘ya matuftur.

ضَلُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَوَٓاءِ  car mecruru  ضَلُّوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّب۪يلِ۟  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  muzâfun ileyhleri hazfedilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ  zarfı, hem cümleye,  hem de tek kelimeye (Müfrede) muzâf olanlar gurubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَتَّبِعُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dır. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

اَضَلُّوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

كَث۪يرًا  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يراً وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu nida kitap ehlini kurtarmaya yönelik son çağrıdır.

Nidanın cevabı olan  لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

لَا تَغْلُوا ; aşırı gitmeyin, demektir. Türkçede kullandığımız galeyan kelimesi bu kökün türevidir.

ف۪ي د۪ينِكُمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla din, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü din hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, mutlak irtibattır.

غَيْرَ , mef’ûlü mutlak olan mahzuf masdarın sıfatıdır. Sıfatın hazfi, îcaz-ı hazif sanatıdır.

Aynı üsluptaki  لَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ  cümlesi, nidanın cevabına atıf harfi  وَ ‘ la atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

لَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ  [kavmin hevalarına tabi olmayın] ibaresinde istiare vardır. Günaha sebep olan heva ve arzular, peşinden gidilen rehbere benzetilmiştir.

قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ  cümlesi,  قَوْمٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir. 

Muzâfun ileyh olan  قَوْمٍ ’deki nekrelik, tahkir ifade eder.

قَبْلُ , cer mahallinde muzaftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

Aynı üsluptaki müteakip  وَاَضَلُّوا كَث۪يرًا  ve  وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟  cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle sıfat cümlesi olan  قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ  ‘ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümleler mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiiller sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mef’ûl olan  كَث۪يرًا  ‘deki nekrelik kesret ifade eder.

ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ [Yolun ortasından sapmak] tabirinde istiare vardır. ‘’Hidayetten ayrılmak’’ manası yolda kaybolmak gibi ifade edilmiştir. Sebil, ortada, herkesin gördüğü, açık, kolay yol demektir. İman için müstear olarak kullanılır. Sebil, “kolay yol” demektir. Üstelik ortada, herkesin gördüğü, açık, kolay yol… Buna rağmen sapmak aslında zor bir şeydir.

Salih ameller ve hidayet, düz yola benzetilerek  سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ  lafzı müstear olarak gelmiştir. Bu öyle bir yoldur ki, bu yola giren gideceği hedefe varır, ondan sapanlar ise helake düşer. Burada kastedilen İslam'dan ve doğru yoldan sapmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mümtehine/1)

سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ [Doğru yolu] ifadesi, sıfatın mevsufa iza­feti kabilinden olup "doğru yol" manasınadır. Bu şekilde bir ifade, hakkı gördükten sonra onu bırakıp batıla dönen kimsenin son derece alçaklık ettiğini ve adi birisi olduğunu vurgular. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Bakara/108)

Aynı manayı içeren  قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ  cümlesiyle  وَضَلُّوا عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ۟  cümlesi arasında tenasüb ve ıtnâb sanatları vardır. 

وَلَا تَتَّبِعُٓوا اَهْوَٓاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ  sözü “haddi aşmanın yasaklanmasına” atfedilmiştir. Cümle, umumun hususa atfı babındandır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَضَلُّوا - ضَلُّوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ضَلُّوا  fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu tekrar kavmin delaletini belirtmekte mübalağa anlamı taşır.

Ayet, kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanların umumuna hitaptır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah Teâlâ, ilk önce Yahudilerin ikinci olarak da Hristiyanların batılları ile ilgili beyanatta bulunup bunların yanlış ve asılsız olduğu hususunda pek kesin ve kuvvetli deliller getirince daha sonra her iki güruha da şöyle hitap edip, “Ey ehl-i kitap dininizde haksız yere haddi aşmayın.” buyurmuştur. Bu hitaptaki “gulüv”, ihmal etmenin zıddı olup “haddi aşmak” manasındadır. Bu böyledir, çünkü hak (gerçek) ifrat ve tefrit aşırılıklarının tam ortasında bulunur. Allah’ın dini de ya haddi aşma ya da ihmal etme aşırılıkları ortasındadır. Ayetteki, “haksız yere” tabiri, mef’ûlu mutlak olan mahzuf bir kelimenin sıfatıdır. Buna göre kelamın takdiri, “Dininizde haksız bir haddi aşma ile haddi aşmayın.” yani “Batıl bir haddi aşma ile haddi aşmayın.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)