En'âm Sûresi 93. Ayet

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ قَالَ اُو۫حِيَ اِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ اِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَنْ قَالَ سَاُنْزِلُ مِثْلَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنْتُمْ عَنْ اٰيَاتِه۪ تَسْتَكْبِرُونَ  ٩٣

Allah’a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, “Bana vahyolundu” diyen, ya da “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim” diye laf eden kimseden daha zalim kimdir? Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, “Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı doğru olmayanı söylediğiniz, ve O’nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız” diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ kim olabilir?
2 أَظْلَمُ daha zalim ظ ل م
3 مِمَّنِ kimseden
4 افْتَرَىٰ uyduran ف ر ي
5 عَلَى karşı
6 اللَّهِ Allah’a
7 كَذِبًا yalan ك ذ ب
8 أَوْ ya da
9 قَالَ diyenden ق و ل
10 أُوحِيَ vahyolundu و ح ي
11 إِلَيَّ bana
12 وَلَمْ
13 يُوحَ vahyedilmemiş iken و ح ي
14 إِلَيْهِ kendisine
15 شَيْءٌ bir şey ش ي ا
16 وَمَنْ ve kimseden
17 قَالَ diyen ق و ل
18 سَأُنْزِلُ ben de indireceğim ن ز ل
19 مِثْلَ gibi م ث ل
20 مَا şey
21 أَنْزَلَ indirdiği ن ز ل
22 اللَّهُ Allah’ın
23 وَلَوْ eğer
24 تَرَىٰ bir görsen ر ا ي
25 إِذِ
26 الظَّالِمُونَ zalimleri ظ ل م
27 فِي içinde
28 غَمَرَاتِ dalgaları غ م ر
29 الْمَوْتِ ölüm م و ت
30 وَالْمَلَائِكَةُ ve melekler م ل ك
31 بَاسِطُو uzatmış ب س ط
32 أَيْدِيهِمْ ellerini ي د ي
33 أَخْرِجُوا haydi çıkarın خ ر ج
34 أَنْفُسَكُمُ canlarınızı ن ف س
35 الْيَوْمَ bugün ي و م
36 تُجْزَوْنَ cezalandırılacaksınız ج ز ي
37 عَذَابَ azabıyla ع ذ ب
38 الْهُونِ alçaklık ه و ن
39 بِمَا dolayı
40 كُنْتُمْ olmanızdan ك و ن
41 تَقُولُونَ söylüyor ق و ل
42 عَلَى karşı
43 اللَّهِ Allah’a
44 غَيْرَ olmayanı غ ي ر
45 الْحَقِّ gerçek ح ق ق
46 وَكُنْتُمْ ve ك و ن
47 عَنْ
48 ايَاتِهِ O’nun ayetlerine karşı ا ي ي
49 تَسْتَكْبِرُونَ büyüklük taslamanızdan ك ب ر
 

“Allah’a karşı yalan uyduran”dan maksat, Allah’ın hiçbir insana hiçbir şey indirmediğini ileri sürenlerdir veya bu âyet, müşriklerin “Kur’an Muhammed’in uydurmasıdır” şeklindeki iftiralarına (bk. Furkan 25/4; Hâkka 69/44-46) karşı bir cevaptır. Zira Allah’a ait olmayan sözleri O’na isnat etmek, Allah’a karşı bir iftira ve büyük bir haksızlık olup Hz. Muhammed böyle bir davranışta bulunmaktan münezzehtir. 

 

 Bazı müfessirlere göre bu âyetteki, bir kısım inkârcıların, kendilerine de vahiy geldiğini yahut kendilerinin de Kur’an’dakine benzer âyetler ortaya koyabileceklerini ileri sürdüklerini belirten açıklamalar bu âyetin Medine’de indiğini göstermektedir. Çünkü Medine döneminde Müseylemetülkezzâb ve Esved el-Ansî isimli yalancı peygamberler bu tür iddialarda bulunmuşlar; ayrıca söylendiğine göre yine Medine’de, eski bir vahiy kâtibi iken irtidad eden Abdullah b. Sa‘d b. Ebû Serh, Allah’ın indirdiklerine benzer âyetleri kendisinin de ortaya koyabileceğini söylemeye kalkışmıştır. Ancak bu gerekçeler âyetin Medine’de indiğini kanıtlamak için yeterli görülmemiştir. Zira Mekke müşrikleri arasında da istihza maksadıyla benzer iddialarda bulunanlar olmuştur. Ayrıca 93. âyetle, Mekke’de indiği kesin olan 94. âyet arasındaki güçlü alâka da 93. âyetin Mekkî olduğunu göstermektedir (İbn Âşûr, VII, 375-376; Ateş, III, 201-202).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 442

 

بسط Beseta: بَسْطُ الشَّيْء  bir şeyi yaymak ve genişletmektir. بَسْطُ الْيَدِ  ise eli uzatmaktır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)  Türkçede kullanılan şekilleri Bâsit (Esmâul Husnâ), basit ve pusattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ قَالَ اُو۫حِيَ اِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ اِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَنْ قَالَ سَاُنْزِلُ مِثْلَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَظْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur. 

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَظْلَمُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

افْتَرٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  افْتَرٰى  fiiline mütealliktir. الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli,  اُو۫حِيَ اِلَيَّ ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اُو۫حِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. اِلَيَّ  car mecruru naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  haliyyedir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يُوحَ  illet harfinin hazfıyla meczum meçhul muzari fiildir.  اِلَيْهِ  car mecruru  يُوحَ  fiiline mütealliktir. شَيْءٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl atıf harf  وَ  ile önceki ism-i mevsûle matuftur. Takdiri; ممّن افترى   şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  قَالَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli,  سَاُنْزِلُ مِثْلَ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اُنْزِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir.Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. مِثْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلَ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

اَظْلَمُ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. Burada  ال ’sız  مِنْ ’li gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).

Burada hal fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal menfi (olumsuz) fiil cümlesi olarak geldiğinde başında “و” gelebilir de gelmeyebilir de. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

افْتَرٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  فري ’dır.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اُو۫حِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir. 

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

 وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ


وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. لَوْ  gayri cazim şart harfidir. تَرٰٓى  fiili elif üzere  mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mef’ûlu bihi mahzuftur. Takdiri;  الكفار أو الظالمين (Kâfirler veya zalimler) şeklindedir.

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri;  لرأيت أمرا عظيما (Büyük bir şey görürdün.) Yani, çok büyük, müthiş bir şey görmüş olurdun." şeklindedir. 

اِذْ  zaman zarfı  تَرٰٓى  fiiline mütealliktir. الظَّالِمُونَ  ile başlayan isim cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الظَّالِمُونَ  mübteda olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. ف۪ي غَمَرَاتِ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.Aynı zamanda muzâftır. الْمَوْتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir.  الْمَلٰٓئِكَةُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  بَاسِطُٓوا  haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Sonundaki  نَ  izafetten dolayı hazfedilmiştir. اَيْد۪يهِمْ  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

(إِذْ) : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. Burda mef’ûlun fih konumunda gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).

Burada hal isim cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) isim cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına “و  ve zamir” veya yalnız “و” gelir. Bazen “و” gelmediği de olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الظَّالِمُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

بَاسِطُٓوا  kelimesi sülâsî mücerredi  بسط  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ

 

Cümle, mahzuf bir sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri; يقولون أخرجوا (Çıkarın, teslim edin derler.) şeklindedir. Bu söz  بَاسِطُٓوا ‘daki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. اَخْرِجُٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اَلْيَوْمَ  zaman zarfı,  تُجْزَوْنَ  fiiline mütealliktir. تُجْزَوْنَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

تُجْزَوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. عَذَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْهُونِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  تُجْزَوْنَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كُنْتُمْ ’dür. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ‘ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَقُولُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur. 

تَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ car mecruru  تَقُولُونَ  fiiline mütealliktir. غَيْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْحَقِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:

1. Muttasıl istisna  2. Munkatı’ istisna  3. Müferrağ istisna

غَيْرَ  nahiv alimlerinin çoğunluğuna göre  اِلَّا  gibi istisna olarak kullanılmaktadır. Ancak غَيْرَ ’nın اِلَّا ’dan farkı, cümledeki konumuna göre îrab almasıdır. Burada  غَيْرَ  istisnadır ve mef’ûlun bih olduğu için mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخْرِجُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خرجdir.

 

وَكُنْتُمْ عَنْ اٰيَاتِه۪ تَسْتَكْبِرُونَ 


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ  ‘ün ismi olarak mahallen merfûdur.  عَنْ اٰيَاتِه۪  car mecruru  تَسْتَكْبِرُونَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَسْتَكْبِرُونَ  cümlesi,  كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur. 

تَسْتَكْبِرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

تَسْتَكْبِرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi كبر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.

 

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ قَالَ اُو۫حِيَ اِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ اِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَنْ قَالَ سَاُنْزِلُ مِثْلَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُۜ


وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundaki  مَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi  مَنْ , mübteda konumundadır. İnkârî manadadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)

İstifham inkârîdir. Nefy manasındadır. Yani hiç kimse bu sıla cümlelerinde bahsedilen insanlardan daha zalim değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً [Allah'a karşı iftira atandan daha zalim kim olabilir?] sözü, genel bir biçimde büyük bir tehdit ve korkutma ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl  مِمَّنِ , başındaki harf-i cerle birlikte  اَظْلَمُ ‘ya mütealliktir. Sılası olan  افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَنْ  ism-i mevsûlünden murad cinstir. Yani iftira atan ve yalan söyleyen herkes kastedilmiştir. Belli bir kişi kastedilmemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ  car-mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  كَذِباً ‘deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.

Müsned olan  اَظْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Ayetteki istifham, Allah’a yalan iftira etmekle zulmeden bu kişilerin başına gelecek felaketi haber veren büyük bir tehdit, tevbih ve inkâri anlamda mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için istifhamda tecâhül-i ârif sanatı, lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَوْ  atıf harfiyle sıla cümlesine atfedilen  قَالَ اُو۫حِيَ اِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ اِلَيْهِ شَيْءٌ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اُو۫حِيَ اِلَيَّ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اُو۫حِيَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

وَ ’la gelen hal cümlesi  وَلَمْ يُوحَ اِلَيْهِ شَيْءٌ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَيْهِ , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

شَيْءٌ ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade ederek kelimeye ‘hiçbir’ manası katmıştır. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre, selbin umumuna işaret eder.

İstifham ismi olan  مَنْ  ile ism-i mevsûl olan  مَنْ  arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً  ibaresi Kur’an’da 8 kere geçer. Bunların üçü bu surededir. Diğer ikisi 93 ve 144. ayetlerdedir.

كَذَّبَ  fiili umumi olarak yalanlamak demektir, ancak Kur’an-ı Kerim’de sadece Allah’ı, ahireti, dini yalanlamak konularında kullanılmıştır.

Ayetteki ikinci ism-i mevsûl, önceki mecrur mahaldeki ism-i mevsûle matuftur. Sılası olan  قَالَ سَاُنْزِلُ مِثْلَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  سَاُنْزِلُ مِثْلَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُۜ  cümlesi, istikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

مِثْلَ  için muzâfun ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘ nın sılası olan  اَنْزَلَ اللّٰهُ  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bu cümlede müsnedin ileyhin lafza-i celâlle marife olması mütekellim olan müşriklerin sapkınlıktaki ileri derecelerinin göstergesidir.

قَالَ - مَنْ - اللّٰهِ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

افْتَرٰى - كَذِباً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اُو۫حِيَ - لَمْ يُوحَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

سَاُنْزِلُ - اَنْزَلَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Onların  مِثْلَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ  [Allah’ın indirdiği şey] sözü ya Hicr/6. ayette geçen “Ey kendisine zikir indirilen kişi şüphesiz sen delisin.” demeleri gibi alaya alarak söyledikleridir. Ya da “Bu sözün benzerini indireceğim” diyen kişinin Yüce Allah’tan hikâye edilmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînafa atfedilmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. İstifham üslubundan, şart üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ  cümlesi , ومَن أظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرى عَلى اللَّهِ كَذِبًا  cümlesine atfedilmiştir. Çünkü bu; Allah’a iftira edenlere, “Bize vahyolundu” diyenlere ve “Allah’ın indirdiğinin benzerini indireceğim” diyen zalimlere bir ceza tehdididir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Ayrıca tecessüm özelliğiyle muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek onu etkiler. 

الظَّالِمُونَ ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ  cümlesi,  تَرٰٓى  fiiline müteallik zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ  sözündeki ‘’zalimler’’ ifadesi bütün müşrik zalimleri kapsar. Bunun için  الظَّالِمُونَ  kelimesindeki tarif istiğrak ifade eden cins içindir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir. Zamir makamı olmasına rağmen zalimlerin zahir isimle anılmaları onları tahkir ve kınama için yapılan ıtnâbtır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الغَمْرَةُ  suyla örtülmek, kaplanmak demektir. Buradan kurtulmak mümkün değildir. Bu istiareler yaygın olarak sıkıntı; bir vadiyi sular veya sel kapladığı zaman meydana gelen hakiki manadaki sıkıntı ve zorluğa benzetilerek kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Ölüm hali; içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir.  غَمَرَاتِ ’ın böyle bir özelliği olmadığı halde, durumun korkunçluğunu mübalağalı bir dille ifade etmek için zarfiyet manası bulunan  ف۪ي  harfi kullanılmıştır. Câmî’ her ikisindeki mutlak irtibattır. Âşûr da bu görüştedir. 

 وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ  cümlesi haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsned olan  بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. 

بَاسِطُٓوا ’nun sonundaki  نَ , muzâfun ileyh olan  اَيْد۪يهِمْ ’e muzaf olduğu için düşmüştür. Cemi müzekker salim kelimeler muzaf olduklarında sonlarındaki  نَ  düşer. 

Elleri uzatmak; dokunma ve acıdan kinaye olabilir. Maide/28. ayetteki  لَئِنْ بَسَطْتَ إلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي  [Beni öldürmek için elini bana uzatırsan] sözünde geçtiği gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  الْمَلٰٓئِكَةُ ‘den hal cümlede takdiri  يقولون (Derler) fiil mahzuftur. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mukadder  يقولون  (Derler) fiilinin mekulü’l-kavli emir sıygasında talebî inşaî isnaddır. 

اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْ  cümlesindeki emir taciz (aciz bırakmak) içindir. Yani eğer gücünüz yetiyorsa bu azaptan kendinizi kurtarın demektir.  الإخْراجُ  (çıkarmak) ise kurtarma ve hayatta kalma anlamında mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَلَوْ تَرٰٓى [Onları bir görseydin] şartının cevabı mahzuftur. Bu üslup korkuyu daha da arttırır.

Takdiri,  لرأيت أمرا عظيما  (Büyük bir durum görürdün) olan cevap cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’ deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) 

Henüz gerçekleşmemiş olayların zikrinde muzari yerine mazi fiil gelmesi; mazi menzilesine konması (yani, kesinlik ifadesi) içindir. Zira Allah’ın sözünde asla değişiklik olmaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Cenab-ı Hak,  اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ  "Canlarınızı kurtarın!.." buyurmuştur. Burada bir hazf söz konusu olup ifadenin takdiri, "Canlarınızı kurtarın, derler..." şeklindedir. Bu ifadeyle ilgili bir kaç mesele vardır:

1) Bu lafız, onların çok şiddetli bir sıkıntı içinde olup, bela ve sıkıntı hususunda, kendi kendilerinin canlarını çıkarıp teslim edecekleri bir raddeye varmış olmalarından kinayedir.

2) Cenab-ı Hakk'ın, "Canlarınızı kurtarın" sözü, bir emir değil, aksine bir tehdit olup yürekleri yerinden hoplatmak için getirilmiştir... Bu, tıpkı bir kimsenin, "Şu anda git bakalım, başına gelenleri göreceksin!.." demesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

غَمَرَ  kelimesinin manaları; felaket ,kucak dolusu, bir duyguyu kuvvetle hissetmektir. Başına da  ف۪ي  harfi gelmiştir. [Ölümün kucağına düşmüş] ifadesinde istiare vardır. Yüce Allah peş peşe gelen ölüm sıkıntısı ve kederleri, insanlara ardarda gelip de onları sürükleyen dalgalara benzetmiştir. Bu hal insanın kalbini sarıp kuşattığı için  غَمَرَ  denilmiştir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

غَمَرَاتِ الْمَوْتِ  buradaki  غَمَرَاتِ  kelimesi, "ölümün şiddeti, sıkıntısı" manasına gelen  اَلْغَمْرَةُ  kelimesinin çoğuludur.  غَمْرَةُ كُلِّ شَيْءٍ  tabirinin manası, "O şeyin çokluğu, büyüklüğü.!" demektir.  غَمْرَةُ المَاءِ (suyun çokluğu, muazzam oluşu) ve  غَمْرَةُ الحَرْبِ  (harbin büyüklüğü, muazzam oluşu) deyimleri de böyledir. Yine bir şey bir şeyin üzerine çıkarak onu sarıp bürüdüğünde, غَمْرَهُ الشَيْءُ  (o şey onu sardı, bürüdü) denir. Zeccâc şöyle demektedir: "Çok olan bir şeyin içine dalıp onun içinde kalan herkese,  قَدْ غَمَرَهُ ذَالِكَ  "O, onu sardı, bürüdü "; yine borcun içinde boğulup kalmış olan kimse hakkında da  غَمْرَهُ الدَّيْنُ  "Borç, onu kapladı..." denir. İşte, kelimenin asıl lügat manası budur. Daha sonra sıkıntılar, istenmeyen şeyler hakkında da  الغَمَرَاتُ  kelimesi kullanılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنْتُمْ عَنْ اٰيَاتِه۪ تَسْتَكْبِرُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl konumundaki  الْيَوْمَ , ihtimam için amili olan  تُجْزَوْنَ ‘ye takdim edilmiştir.

تُجْزَوْنَ  fiili, faile değil fiile dikkat çekmek için meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

İkinci mef’ûl olan  عَذَابَ الْهُونِ , izafet formunda gelmiştir. Mevsufun sıfatına muzâf olması şeklindedir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz. Bu izafette azap, zilletten kaynaklanmaktadır. 

Azap kelimesinin  الهُونِ  (aşağılayıcı) kelimesine muzâf olması izafetin taşıdığı ihtisas ve milk manası dolayısıyladır. Yani azap, küçük düşürmenin levazımıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

ألعَذَابَ الْهُون  ile  عَذَابَ الْهُونِ  ibaresi arasında fark vardır. Çünkü izafette azabın, zilletin kaynağından olduğu manası vardır. Bu fark  الرجل المحسن ve  رجل المحسن  şeklindeki sözümüzdeki fark gibidir. İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.238)

اَلْيَوْمَ  kelimesindeki tarif, ahd içindir. Yani bu sözle kıyamet günü kastedilmiştir. اَلْيَوْمَ  kelimesinin bu anlamda kullanılması meşhurdur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cenab-ı Hak  اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ  [Bugün hakaret azabı ile cezalandırılacaksınız.] buyurmuştur. Zeccâc, ayetteki  عَذَابَ الْهُونِ  [zillet azabı] tabirinin, "çok şiddetli bir zillete sebebiyet veren azap" manasına olduğunu söylemiştir. Bu azaptan maksat, Hak Teâlâ'nın elem verme ile hor ve hakir kılmayı birlikte yaptığı azaptır. Çünkü mükâfatın saygı ile içiçe olan bir menfaat olması şarttır. Aynı şekilde cezanın da, hor ve hakir kılma ile birlikte bulunan bir zarar olması şarttır. Bazı kimseler  الْهُونِ  kelimesinin, "hevân" (zillet) manasına geldiğini; "hevn" kelimesinin ise vakar ve tevazu manasına olduğunu; Hak Teâlâ'nın da  وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا  "O Rahmanın, yeryüzünde hevn ile, yani vakar ve tevazu ile yürüyen kulları..." (Furkân, 63) buyurmuş olduğunu söylemişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

تُجْزَوْنَ  fiiline müteallik müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ  cümlesi, nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.  كان ’nin haberi olan  تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ  cümlesinin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade eder. 

Kısa yoldan çok anlam ifadesi için izafetle gelmiş  غَيْرِ الْحَقِّ  izafeti mefûlun bihtir. 

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

بِمَا  kelimesindeki  بِ  harf-i ceri sebep içindir. Yani sözleriniz sebebiyle aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Mevsûlün sılasına matuf olan  وَكُنْتُمْ عَنْ اٰيَاتِه۪ تَسْتَكْبِرُونَ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  عَنْ اٰيَاتِه۪ , ihtimam için amili olan  كان ’nin haberine takdim edilmiştir. 

كان ’nin haberi olan  تَسْتَكْبِرُونَ  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan ayetler şan ve şeref kazanmıştır.

İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كُنْتُمْ - قَالَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.