بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ اَلْيَوْمَ يَـئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪يناًۜ فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | حُرِّمَتْ | haram kılındı |
|
| 2 | عَلَيْكُمُ | size |
|
| 3 | الْمَيْتَةُ | leş |
|
| 4 | وَالدَّمُ | ve kan |
|
| 5 | وَلَحْمُ | ve eti |
|
| 6 | الْخِنْزِيرِ | domuz |
|
| 7 | وَمَا | ve şeyler |
|
| 8 | أُهِلَّ | boğazlanan |
|
| 9 | لِغَيْرِ | başkası adına |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 11 | بِهِ | O’na |
|
| 12 | وَالْمُنْخَنِقَةُ | ve boğulmuş |
|
| 13 | وَالْمَوْقُوذَةُ | ve vurulmuş |
|
| 14 | وَالْمُتَرَدِّيَةُ | ve yukarıdan düşmüş |
|
| 15 | وَالنَّطِيحَةُ | ve boynuzlanmış |
|
| 16 | وَمَا | ve şeyler (havyanlar) |
|
| 17 | أَكَلَ | yediği |
|
| 18 | السَّبُعُ | canavarın |
|
| 19 | إِلَّا | hariç |
|
| 20 | مَا |
|
|
| 21 | ذَكَّيْتُمْ | sizin kestikleriniz |
|
| 22 | وَمَا | ve şeyler |
|
| 23 | ذُبِحَ | boğazlanan |
|
| 24 | عَلَى | üzerine |
|
| 25 | النُّصُبِ | dikili taşlar |
|
| 26 | وَأَنْ |
|
|
| 27 | تَسْتَقْسِمُوا | ve kısmet (şans) aramanız |
|
| 28 | بِالْأَزْلَامِ | fal oklariyle |
|
| 29 | ذَٰلِكُمْ | bunlar |
|
| 30 | فِسْقٌ | fısktır |
|
| 31 | الْيَوْمَ | bugün artık |
|
| 32 | يَئِسَ | umudu kesmişlerdir |
|
| 33 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 34 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 35 | مِنْ |
|
|
| 36 | دِينِكُمْ | sizin dininizden |
|
| 37 | فَلَا |
|
|
| 38 | تَخْشَوْهُمْ | onlardan korkmayın |
|
| 39 | وَاخْشَوْنِ | benden korkun |
|
| 40 | الْيَوْمَ | bugün |
|
| 41 | أَكْمَلْتُ | olgunlaştırdım |
|
| 42 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 43 | دِينَكُمْ | dininizi |
|
| 44 | وَأَتْمَمْتُ | ve tamamladım |
|
| 45 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 46 | نِعْمَتِي | ni’metimi |
|
| 47 | وَرَضِيتُ | ve razı oldum |
|
| 48 | لَكُمُ | sizin için |
|
| 49 | الْإِسْلَامَ | İslam’a |
|
| 50 | دِينًا | din olarak |
|
| 51 | فَمَنِ | kim |
|
| 52 | اضْطُرَّ | daralırsa |
|
| 53 | فِي |
|
|
| 54 | مَخْمَصَةٍ | açlıktan |
|
| 55 | غَيْرَ |
|
|
| 56 | مُتَجَانِفٍ | istekle yönelmeden |
|
| 57 | لِإِثْمٍ | günaha |
|
| 58 | فَإِنَّ | doğrusu |
|
| 59 | اللَّهَ | Allah |
|
| 60 | غَفُورٌ | bağışlayandır |
|
| 61 | رَحِيمٌ | esirgeyendir |
|
Bu ayet Vedâ haccı arefesinde, Rasûl-i Ekremin vefatından seksen bir gün önce inmiş olan son ahkâm âyetidir. Bir yahudi Hz. Ömer’e (Ra): “Bu ayet Yahudilere inseydi o gün bayram ederdik” deyince Hz. Ömer (ra) bu âyetin Cuma’ya denk gelen arefe gününde Arafat’ta indiğini, dolayısıyla Müslümanların o günü zaten bayram olarak kutladıklarını söylemiştir.
(Buhari, İman 33; Müslim, Tefsir 5).
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
Riyazus Salihin, 1598 Nolu Hadis
Câbir radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim demiştir:
"Şeytan, Arap yarımadasında müslümanların kendisine kulluk etmelerinden ümidini kesmiştir. Fakat onları birbirlerine düşürmeye, aralarını açmaya çalışacaktır."
Müslim, Münâfıkîn 65. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 35
Riyazus Salihin, 1824 Nolu Hadis.
الدَّم sözcüğünün aslı دَمَيٌ şeklindedir. Anlamının kan olduğu yaygın olarak bilinmektedir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 10 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli demdir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
:ذبح Bu kelimenin asıl anlamı hayvanların boğazını yarmaktır. ذَبَّحَ fiili (tef'il babı) teksir ifade eder. Buna göre 2/49 ayetinin manası da;'' (oğullarınız) boğazları birbiri ardınca yarılıyordu yahut birbiri ardınca boğazlanıyordu.'' (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli mezbahadır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ
Fiil cümlesidir. حُرِّمَتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْكُمُ car mecruru حُرِّمَتْ fiiline mütealliktir. الْمَيْتَةُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
الدَّمُ وَلَحْمُ kelimeleri atıf harfi وَ ’la الْمَيْتَةُ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. الْخِنْز۪يرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مَٓا müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ’la الْمَيْتَةُ ’ye matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُهِلَّ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِغَيْرِ car mecruru اُهِلَّ fiiline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
بِه۪ car mecruru اُهِلَّ fiiline mütealliktir. الْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ kelimeleri atıf harfi وَ ’la الْمَيْتَةُ ’ye matuftur.
مَٓا müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ’la الْمَيْتَةُ kelimesine matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَكَلَ السَّبُعُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَكَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. السَّبُعُ fail olup damme ile merfûdur.
اِلَّا istisna harfidir. Müşterek ism-i mevsûl مَا müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsulun sılası ذَكَّيْتُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
ذَكَّيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ’la الْمَيْتَةُ ‘e matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
ذُبِحَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَى النُّصُبِ car mecruru ذُبِحَ fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel atıf harfi وَ ’la الْمَيْتَةُ ‘e matuf olup, mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَسْتَقْسِمُوا fiili نَ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْاَزْلَامِ car mecruru تَسْتَقْسِمُوا fiiline mütealliktir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حُرِّمَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ’dir.
ذَكَّيْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ذكو ‘dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اُهِلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi هلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَسْتَقْسِمُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’âl babındadır. Sülâsîsi قسم ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
الْمُنْخَنِقَةُ sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan infiâl babının ism-i failidir.
الْمُتَرَدِّيَةُ kelimesi sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan تَفَعَّلَ babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمَوْقُوذَةُ kelimesi, sülâsi mücerredi وقذ olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
فِسْقٌ haber olup damme ile merfûdur.
اَلْيَوْمَ يَـئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ
اَلْيَوْمَ zaman zarfı يَئِسَ fiiline müteallik olup mansubdur.
يَئِسَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ د۪ينِكُمْ car mecruru يَئِسَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri; إن يظهروا عليكم فلا تخشوهم (Sizin karşınıza çıkarlarsa onlardan korkmayın.) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخْشَوْهُمْ fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اخْشَوْنِ fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mütekellim zamirinden ivazdır. Hazfedilen يَ ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Takdiri, اخشوني şeklindedir. Burada bir ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪يناًۜ
اَلْيَوْمَ zaman zarfı, اَكْمَلْتُ fiiline müteallik olup, mansubdur.
اَكْمَلْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri تُ fail olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ car mecruru اَكْمَلْتُ fiiline mütealliktir.
د۪ينَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اَتْمَمْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru اَنْعَمْتُ fiiline mütealliktir.
نِعْمَت۪ي mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim يَ ’sı muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَض۪يتُ atıf harfi وَ ile اَكْمَلْتُ fiiline matuftur.
رَض۪يتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri تُ fail olarak mahallen merfûdur. لَكُمُ car mecruru رَض۪يتُ fiiline mütealliktir.
الْاِسْلَامَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. د۪ينًا kelimesi الْاِسْلَامَ ’nin hali olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) اَكْمَلْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi كمل ’dir.
اَتْمَمْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi تمم ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
فَ istînâfiyyedir. مَنِ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اضْطُرَّ şart fiili olup, fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
ف۪ي مَخْمَصَةٍ car mecruru failin mahzuf haline mütealliktir. غَيْرَ ikinci hal olup fetha ile mansubdur. مُتَجَانِفٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لِاِثْمٍ car mecruru مُتَجَانِفٍ ’e mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ kelimesi إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
اضْطُرَّ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftial babındadır. Sülâsîsi ضرر ’dır. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
مُتَجَانِفٍ sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan تَفاعَلَ babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَفُورٌ رَح۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْكُمْ , durumun önemini vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Birbirine atfedilmiş وَالدَّمُ - لَحْمُ الْخِنْز۪يرِ - الْمُنْخَنِقَةُ - الْمَوْقُوذَةُ - الْمُتَرَدِّيَةُ - النَّط۪يحَةُ kelimeleri ve mevsûller, naib-i fail olan الْمَيْتَةُ ‘ya matuftur. Cihet-i camiâ temasüldür.
الْمَيْتَةُ ‘ya atfedilmiş olan birinci müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf لِغَيْرِ اللّٰهِ izafeti, muzafın, yani gayrının tahkiri içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İkinci müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıla cümlesindeki müşterek ism-i mevsûl مَا , müstesna konumundadır. Önceki sayılanlardan istisna edilenlerdir. Sılası olan ذَكَّيْتُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ cümlesi, üçüncü müşterek ism-i mevsûlün sılasıdır. Haramlar sınıfındandır ve naib-i faile atfedilmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِ cümlesi, الْمَيْتَةُ ’ye atfedilmiştir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede dört kez geçen ism-i mevsûl olan مَا ’larda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Haram olan yiyeceklerin sayılması taksim sanatıdır.
حُرِّمَتْ ile اُهِلَّ ve ذُبِحَ fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
ذُبِحَ - اُهِلَّ - ذَكَّيْتُمْ ve الدَّمُ - لَحْمُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Önceki ayette helaller sayılmıştı, şimdi haramlara geçilmiştir. Itnâb ve cem' ma’at-tefrik vardır.
Cenab-ı Hak, surenin baş kısmında “... davarların etleri size helal edildi.” buyurmuş, sonra da siz müminlere okunmakta olan bazı şeylerin istisna tutulduğunu zikretmiştir. İşte burada ise Hak Teâlâ, bu umumi hükümde müstesna tutulan şekilleri zikretmiştir ki bunlar on bir nevidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Burada birinci ayette geçen اُحِلَّتْ لَكُمْ بَهٖيمَةُ الْاَنْعَامِ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ cümlesiyle işaret edilen haramlar (muharramat) açıklanıyor. Şöyle ki:
1. الْمَيْتَةُ (ölmüş hayvan eti), boğazlanmaksızın canı çıkan hayvandır.
Fahreddin er-Râzî, “Meytenin haramlığı akla da uygundur. Çünkü kan pek latif bir cevherdir. Binaenaleyh hayvan kendi kendine öldüğünde damarlarındaki kan tıkanır kalır ve kokuşup bozulur. Bundan dolayı onu yemek büyük zararlara sebebiyet verir.” der.
2. وَالدَّمُ (kan), bundan murad akıtılmış kan (dem-i mefsuh)’dır. Nitekim başka bir ayette de “...leş veya akan kan.” (Enam Suresi, 145) buyurulur.
Cahiliye insanları kanı bağırsakların içine boşaltıp kebap yapıyorlardı ve: “Aldırılan kan haram değildir.” diyorlardı.
3. وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ (domuz eti), Enam Suresinin 145. ayetinde domuz eti necis (pis) olarak vasıflandırılır. Fahreddin er-Râzî; ehl-i ilim şöyle der: “Gıda, onu yiyen kişinin özünden bir parça haline gelir. Binaenaleyh gıdayı alan kimse için gıdalandığı şeyde bulunan özelliklerden birtakım huy ve sıfatların meydana gelmiş olması gerekir. Domuz, şehevî şeylere karşı son derece istekli ve arzulu olarak yaratılmıştır. Bundan dolayı, aynı özellikleri almasın diye, insana domuz etini yemek haram kılınmıştır. Koyun ise son derece selim bir hayvandır. İşte bundan dolayı sanki koyun bütün kötü huylardan uzak bir varlıktır. Binaenaleyh onun etini yeme sebebi ile insanda, insanî hallere uymayan yabancı bir özellik teşekkül etmez.” der.
4. وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ (Allah’tan başkası adına boğazlanan), cahiliye insanlarının “Lât ve Uzzâ ismiyle!” dedikleri gibi kesim sırasında üzerlerine Allah Teâlâ’dan başkasının adının anıldığı hayvanların eti de haramdır, yenmez.
5. وَالْمُنْخَنِقَةُ (boğulmuş), herhangi bir suretle boğulup ölmüş,
6. وَالْمَوْقُوذَةُ (vurulmuş, bir darbeye maruz kalmış), haşeb (ağaç) cinsinden bir şeyle vurulup öldürülmüş,
7. وَالْمُتَرَدِّيَةُ (tereddi etmiş, yüksekten yuvarlanıp düşmüş), yüksekten aşağıya veya bir kuyuya düşüp ölmüş,
8- وَالنَّط۪يحَةُ (başka bir hayvan tarafından boynuzlanmış), toslanmış, boynuzlanmış ve bu şekilde öldürülmüş,
9. وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ (canavar yemiş), canavar tarafından yenmiş, yırtıcı hayvanlar tarafından yakalanıp parçalanmış hayvanların etleri yenmez. Bu da av köpeklerinin yakaladıkları avın bir kısmını yedikleri takdirde geri kalanın helal olmadığına delalet eder.
اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ ibaresi “canları daha üzerinde iken yetişip kestikleriniz müstesna” demektir. Bu istisna zikredilenlerin hepsi içindir.
Bir görüşe göre ise yalnız canavarların yediklerine münhasırdır. Yani ancak canları çıkmadan önce yetişip İslamî kesim gerçekleştirdikten sonra tıpkı kesilmiş diğer hayvanlar gibi hareket edenler müstesna olup onların da eti helaldir.
İslamî kesim, boğaz ve yemek borusunu keskin bir aletle kesmektir.
10. وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ (dikili taşlar üzerinde boğazlanmış hayvanlar).
Cahiliye devrinde Kâbe’nin etrafında dikili adak taşları vardı, insanları bu taşlar üzerinde kurban keser ve bunu ibadet sayarlardı. Bu surede boğazlanmış hayvanların etleri de haramdır.
Bir görüşe göre bu taşlardan maksat putlardır. İbni Cüreyc de şöyle demektedir: أصْنَام (putlar), şekillendirilmiş ve nakışlanmış taşlardır. Ayette bahsedilen النُّصُبِ , cahiliyye çağı Araplarının, Kâbe’nin etrafına dikmiş oldukları taşlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
أصْنَام , resimli ve nakışlı taşlar, putlardır. النُّصُبِ ise dikili taşlardır ki resimli veya nakışlı olması şart değildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
11. وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ (fal okları ile kısmet aramanız) size haram kılındı.
Fal okları ile kısmet aramak şöyle idi: Cahiliye insanları, yapmak istedikleri bir işe başlamadan önce birinde “Rabbim bana emretti.” diğerinde “Rabbim beni men etti.” ve üçüncüsünde de “غُفْل (belirsiz)” yazılı olan üç oktan birini çekerlerdi. Eğer emir yazılı ok çıkarsa o işe başlarlar, men yazılı ok çıkarsa o işten uzak dururlardı. Eğer ğufl çıkarsa çekmeye devam ederlerdi. “İstiksam/kısmet aramak” bir nevi kendi kısmetine yazılmış olanı öğrenmek isteği idi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezkiye tef’il babından olup, sülâsîsi ذكى ’dir ki zekât yapmak demektir. Burada “zekâtına yetişmek” diye tefsir olunmuştur. “Asâ” vezninde “zekâ” ve “necat” vezninde “zekât”, kesmek yani boğazlamak manasınadır. Bu maddenin aslının, lügatte bir tamamlanmak manasıyla ilgili olduğu açıklanıyor. Nitekim ateşin parlamasına denilir ki tamamı parlama demektir. Aynı şekilde anlayışa “zekâ” denilir ki tamamı anlama demektir. Sonra yaşın kemaline “zekâ” denilir ki gençliğin sonuna gelip tamam olması demektir. İşte hayvanı boğazlamak da kanını akıtarak ve vücudunun normal sıcaklığını teskin ederek hayatına tamamen son vermek demek olduğundan zekâ ve zekât denilmiştir. İşte kelimenin lügat bakımından manası ve esası budur. Ve bundan şer’i manaya nakledilerek zekât bir şer’i isim olmuştur. (zel, peltek, ذكى) harfi ile olan bu maddeyi, (keskin ze harfi) ile olan ve esasen “temizlik ve üreme” manasına gelen (zekâ, زكي), (zekât) tezkiye maddesiyle karıştırılmamalıdır. Böyle bir yanlış ile “temizlediğiniz ve tezkiye ettiğiniz müstesnadır” gibi bir mana vermeye kalkışılmamalıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi işaret edilene dikkat çekmek ve önemini vurgulamak içindir. Ayrıca tazim ve tecessüm ifade eder.
Allah’ın yasaklarına işaret eden ذٰلِكُمْ ‘de istiare sanatı vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
فِسْقٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ذٰلِكَ ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, S. 190)
Şöyle bir görüş de zikredilmiştir:
ذٰلِكُمْ فِسْقٌ [O fasıklıktır] ifadesi ara cümledir ve bununla haramlık hükmünün pekiştirilmesi amaçlanmaktadır, akabinde gelen kısım da teyit içindir. Çünkü sözü edilen iğrenç şeylerin haram kılınması da kâmil dinin, tamamlanmış nimetin ve Allah’ın hoşnutluğunu hak eden yegâne din İslam’ın bir parçasıdır. Mana şöyledir: “Bununla birlikte” açlıktan bîtap düşüp ölü, kan gibi haram kılınmış olan şeylerden yemeğe “mecbur kalan biri için Allah gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir”, haram olan bu nesneleri yediği için onu sorguya çekip cezalandırmaz. Tıpkı [azıtmamak ve sınırı aşmamak şartıyla (Bakara Suresi, 173)] ifadesindeki gibi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Burada uzak işaretinin (ذٰلِكُمْ /o iş) kullanılması, şerdeki derecesinin pek uzak olduğuna işaret etmek içindir. Bir görüşe göre de ayetin metnindeki ذٰلِكُمْ işareti, sayılan haramları işlemektir. Yani bütün bu haramları işlemek fısktır. Zira onların haram kılınması, fiillerinin de haram kılınması demektir.
Fısk, temerrüt, haddi aşmak, bilinmeyen bir âleme girmektir. Burada dalalet demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَلْيَوْمَ يَـئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اَلْيَوْمَ zaman zarfı, önemine binaen amili olan يَـئِسَ fiiline takdim edilmiştir.
Fail konumundaki ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada kâfirler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
مِنْ د۪ينِكُمْ car-mecruru, يَـئِسَ fiiline mütealliktir.
فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ
Fasılla gelen terkipte فَ , mukadder şartın cevabına gelen harftir.
Takdiri … إن يظهروا عليكم (Sizin karşınıza çıkarlarsa...) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan فَلَا تَخْشَوْهُمْ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Tezat nedeniyle cevap cümlesine atfedilen وَاخْشَوْنِ cümlesi ise emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede mef’ûl konumundaki mütekellim zamiri mahzuftur. Nûn-u vikayedeki kesra, zamirden ivazdır.
Ayetin başındaki lafza-ı celâlden bu cümlede mütekellim zamirine iltifat sanatı vardır.
لَا تَخْشَوْ- اخْشَوْنِ kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatlarıı vardır.
فَلَا تَخْشَوْهُمْ cümlesiyle وَاخْشَوْنِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Bu günden murad, hâzır ile ona bitişik geçmiş ve gelecek zaman dilimleridir.
Diğer bir görüşe göre ise bu ayetin nazil olduğu gündür.
Bu ayet-i kerime, Veda Haccı’nda Arefe günü Peygamberimiz (sav) Arafat’ta cuma günü ikindiden sonra Adbâ adlı devesinin sırtında vakfe yaparken nazil oldu. O anda deveye öyle bir ağırlık çöktü ki hayvan çökmek zorunda kaldı.
Bugün artık kâfirler, haramları helal saymak gibi yollarla sizin dininizi yıkmaktan ve sizi dininizden döndürmekten ümitlerini kesmişlerdir. Yahut dinde size galip gelmekten ümitlerini kesmişlerdir. Zira onlar, Allah Teâlâ’nın, vaadini gerçekleştirip İslam dinini bütün dinlerden üstün kıldığını müşahede etmişlerdir.
Bu görüş, “Artık onlardan korkmayın da Benden korkun.” cümlesine de daha uygun düşmektedir. Yani onların size galip gelmelerinden korkmayın da yalnız Benden korkun. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm -Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪يناًۜ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.
اَلْيَوْمَ zaman zarfı, önemine binaen amili olan كْمَلْتُ fiiline, لَكُمْ car-mecruru ise durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Aynı üslupta gelen وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي ve وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪يناً cümleleri atıf harfi وَ ‘la اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ cümlesine atfedilmiştir.
Birbirine atfedilmiş cümleler, müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebepleri hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Iki cümlede de takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrurlar عَلَيْكُمْ ve لَكُمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûllere takdim edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf نِعْمَتِيَ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan نِعْمَتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
د۪ينً - لَكُمُ - اَلْيَوْمَ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فِسْقٌ - اِثْمٍ ile الْاِسْلَامَ - د۪ينًاۜ ve اَكْمَلْتُ - اَتْمَمْتُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayet-i kerimede إكمال kelimesinden تامَإ kelimesine geçilmiştir. Bu iki kelime “noksanlığın giderilmesi” anlamını taşıma hususunda ortaktırlar. Fakat تامَإ kelimesi, bir şeyin aslının tamamlanması anlamına, إكمال kelimesi ise ârazlardaki noksanlığın giderilmesi anlamına gelmektedir. Din ile birlikte إكمال kelimesinin kullanılması, dinin ibadet ve muamelat konusunda tamamlandığını, تامَإ kelimesinin ise nimet için kullanılması, Müslümanların düşmanlarına karşı zafer kazanması, Mekke’nin fethi ve oraya güven içinde girilebileceği anlamındadır. Ayrıca تامَإ kelimesi tamamlanmadan önce eksikliği fark edilebilen ve tedrîci olarak tamamlanan şeyler için kullanılır. Bu vb. kelimeler arasında var olan iltifatı görmek aynı zamanda kelimelerin tercih edilme sebeplerini anlama, aralarındaki nükteyi görme ve hikmeti tespit etme noktasında da büyük bir kolaylık sağlamaktadır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
‘’Bugün Ben, size nusret ihsan ederek, dininizi bütün dinlerden üstün kılarak, akait (inanç) kaidelerini, şeriat usullerini ve içtihad kurallarını tam manası ile açıklayarak dininizi kemâle erdirdim; Mekke’nin fethiyle oraya güven içinde ve galipler olarak girmenizle cahiliye kulesini ve âdetlerini yıkmakla, müşriklerin haccını ve çıplak olarak Kâbe tavafını yasaklamakla, dinî hükümleri ikmal etmekle, hidayet ve tevfik ile üzerinizdeki nimetimi tamamladım.’’
Diğer bir görüşe göre ise “Üzerinizdeki nimetimi tamamladım/وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي” cümlesi de Bakara Suresi 150. ayetiyle yaptığım vaadi yerine getirdim; demektir.
“Ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim/ وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ” cümlesi de bir hakikatin ifadesidir. Çünkü Allah katında yegâne hak din İslam’dır.
Ömer’den (ra) rivayet olunduğuna göre bir Yahudi ona:
-Ey emirü’l müminin! Sizin kitabınızda okuduğunuz bir ayet var. Eğer o ayet, biz Yahudilere inmiş olsaydı, biz o günü bayram yapardık, demiş. Ömer (ra) de sormuş: -Hangi ayet?
Yahudi:- Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim; üzerinizdeki nimetimi tamamladım ayeti, demiş.
Ömer (r.a) de şöyle cevap vermiş:- Biz o günü de biliyoruz ve o ayetin Peygamberimize nazil olduğu mekânı da biliyoruz. Peygamberimiz (s.a.v) cuma günü Arafat’ta ayakta iken bu ayet indi.
Ömer (r.a) bu sözleri ile o günün bizim için bayram olduğuna işaret etmiştir.
Rivayete göre bu ayet-i kerime nazil olunca Ömer (r.a) ağlamaya başlamış. Peygamber: - Ya Ömer! Seni ağlatan nedir? diye sormuş.
Ömer (r.a): -Beni ağlatan: “Şimdiye kadar dinimiz hep gelişiyordu. Şimdi eğer kemâle ermişse bir şey kemâle erdikten sonra mutlaka azalmaya başlar.” demiş.
Peygamber (s.a.v):- Doğru söyledin, buyurmuş.
Bu itibarla bu ayet-i kerime Hz. Peygamberin ölüm haberi sayılır. Resul-i Ekrem bundan sonra yalnız seksen bir gün yaşamıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili- Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
فَ istînâfiyyedir.
Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Şart ismi مَنِ , mübteda اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍ cümlesi, haberdir
Haberi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
اضْطُرَّ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
اضْطُرَّ fiili, اِفْتِعال babındadır. اِفْتِعال babının fiile kattığı, çaba göstermek, ortaya koymak anlamları ayette de mevcuttur.
ف۪ي مَخْمَصَةٍ car-mecruru naib-i failden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
غَيْرَ , ikinci haldir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
مَخْمَصَةٍ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik kesret ifade eder.
ف۪ي مَخْمَصَةٍ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. Ayette açlık, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu istiareyle, açlığın şiddetli bir şekilde, insanı kapalı bir mekân gibi tamamen kuşatmış olması gerektiği ifade edilerek vurgulanmıştır.
لِاِثْمٍ car-mecruru ise muzafun ileyh olan مُتَجَانِفٍ ‘e mütealliktir.
مُتَجَانِفٍ ism-i fail kalıbındadır. Müteallik alabilmesi bu sayededir.
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
لِاِثْمٍ ve مُتَجَانِفٍ kelimelerindeki nekrelik kıllet içindir.
اضْطُرَّ- مُتَجَانِفٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
فَ karinesiyle gelen فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Durumun ciddiyetini ve olayın önem derecesini göstermek bakımından da dikkat çekicidir.
Mütekellim zamirinden gaib zamire iltifat sanatı vardır.
Allah’ın غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesi ve اِنَّ olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesiBu son cümlenin mukadder cevap için ta’lîl cümlesi olduğu da söylenmiştir. Takdiri şöyledir: فمن اضطر فلا يخش عقابا لأن الله غفور رحيم [Kim buna mecbur kalırsa cezadan korkmasın, çünkü Allah çok affedici ve çok merhametlidir.]
جَنف ; doğrudan yanlışa sapmak demektir. حنف fiilinin zıddıdır. حنف; yanlıştan doğruya sapmak demektir.
Bu cümle, yukarıda zikredilen muharremat (haram kılınmış olanlar) ile bağlantılıdır. Arada geçen cümleler ise ara (itiraz) cümleleri olup: o haram kılınmış şeylerden sakınmanın gerekliliğini, o haramları işlemenin fısk olduğunu, haram kılınmış olmalarının, kâmil dinin, tam nimetin ve rıza gösterilen İslam’ın cümlesinden bulunduğunu bildirir. Yani kim, açlıktan veya bir hastalıktan ölmekten korktuğu için çaresizlikten bu haramlardan birine el uzatmak zorunda kalırsa, lezzet için yemeksizin, yahut “... başkasının hakkını tecavüz etmeden ve haddi aşmadan…” (Bakara Suresi, 173) bu haram etlerden belli bir miktar, ölmeyecek kadar yiyebilir. Bu kimseler için artık Allah Teâlâ, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir; bundan dolayı onları muâheze etmez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْۜ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۙ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّب۪ينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُۘ فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ ٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَسْأَلُونَكَ | sana soruyarlar |
|
| 2 | مَاذَا | neyin |
|
| 3 | أُحِلَّ | helal kılındığını |
|
| 4 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 5 | قُلْ | de ki |
|
| 6 | أُحِلَّ | helal kılındı |
|
| 7 | لَكُمُ | size |
|
| 8 | الطَّيِّبَاتُ | iyi ve temiz şeyler |
|
| 9 | وَمَا |
|
|
| 10 | عَلَّمْتُمْ | yetiştirdiğiniz |
|
| 11 | مِنَ |
|
|
| 12 | الْجَوَارِحِ | hayvanların |
|
| 13 | مُكَلِّبِينَ | avcı |
|
| 14 | تُعَلِّمُونَهُنَّ | öğreterek |
|
| 15 | مِمَّا |
|
|
| 16 | عَلَّمَكُمُ | size öğrettiğinden |
|
| 17 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 18 | فَكُلُوا | yeyin |
|
| 19 | مِمَّا | şeylerden |
|
| 20 | أَمْسَكْنَ | tuttukları |
|
| 21 | عَلَيْكُمْ | sizin için |
|
| 22 | وَاذْكُرُوا | ve anın |
|
| 23 | اسْمَ | adını |
|
| 24 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 25 | عَلَيْهِ | üzerine |
|
| 26 | وَاتَّقُوا | korkun |
|
| 27 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 28 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 29 | اللَّهَ | Allah |
|
| 30 | سَرِيعُ | çabuk görendir |
|
| 31 | الْحِسَابِ | hesabı |
|
الكَلْب sözcüğü bildiğimiz havlayan köpek demektir. Bu kökten türetilen kelimelerden biri de hırs anlamına gelen الكَلَب sözcüğüdür. كَلِبٌ kelimesi ise delirmiş/kuduz demektir. (Müfredat) Bu kalıpta sadece bu ayette olmak üzere Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte toplam 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli kerpeten(iki köpek dişi, kıskaç, pense)dir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْۜ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۙ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّب۪ينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُۘ
Fiil cümlesidir. یَسۡـَٔلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْ cümlesi, یَسۡـَٔلُونَ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَاذَٓا istifham ismi mübteda olarak mahallen merfûdur. اُحِلَّ cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اُحِلَّ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَهُمْ car mecruru اُحِلَّ fiiline mütealliktir.
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavl اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اُحِلَّ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَكُمُ car mecruru اُحِلَّ fiiline mütealliktir. الطَّيِّبَاتُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile الطَّيِّبَاتُ ’ye matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
عَلَّمْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْجَوَارِحِ car mecruru عَلَّمْتُمْ ’deki mahzuf gaib zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; ما علّمتموه من الجوارح şeklindedir.
مُكَلِّب۪ينَ kelimesi عَلَّمْتُمْ ’deki failin hali olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
تُعَلِّمُونَهُنَّ cümlesi, عَلَّمْتُمْ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
تُعَلِّمُونَهُنَّ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl, مِنْ harf-i ceriyle تُعَلِّمُونَهُنَّ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası عَلَّمَكُمُ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
عَلَّمَكُمُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُحِلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
عَلَّمْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi علم ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُكَلِّب۪ينَ kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
الْجَوَارِحِ kelimesi, sülâsi mücerredi جرح olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الطَّيِّبَاتُۙ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِۖ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri; إن صدتم شيئا فكلوا (Bir şey avlarsanız onu yiyin) şeklindedir.
كُلُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle كُلُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَمْسَكْنَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru اَمْسَكْنَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. اذْكُرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اسْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَيْهِ car mecruru اذْكُرُوا fiiline mütealliktir.
اَمْسَكْنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi مسك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَر۪يعُ kelimesi إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحِسَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اتَّقُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْۜ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۙ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّب۪ينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُۘ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
‘İstemek’ manasındaki سْـَٔل fiili, عَنِ harfi ceriyle kullanıldığında, sormak anlamına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْ cümlesi يَسْـَٔلُونَكَ fiilinin ikinci mef’ûlüdür.
مَاذَا , istifham harfi olarak اُحِلَّ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
İstifhâm ismi مَاذَا , amili olan اُحِلَّ ’ye istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyle takdim edilmiştir.
قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ cümlesinin fasılla gelmesinin sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sorulan soruya cevaptır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ cümlesi, müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bu cümlede car mecrur, ihtimam için faile takdim edilmiştir.
الطَّيِّبَاتُ ’ye matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّب۪ينَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنَ الْجَوَارِحِ car mecruru عَلَّمْتُمْ ’deki mahzuf gaib zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin ve zamirin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri; علّمتموه (ona öğrettiniz) şeklindedir.
مُكَلِّب۪ينَ kelimesi عَلَّمْتُمْ ’deki failin halidir.
تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُ cümlesi, عَلَّمْتُمْ ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
تُعَلِّمُونَهُنَّ fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا ‘nın sılası olan عَلَّمَكُمُ اللّٰهُ cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عَلَّمْتُمْ - تُعَلِّمُونَهُنَّ - عَلَّمَكُمُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اُحِلَّ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْجَوَارِحِ ; av organları, azalar, el-ayak demektir. الْجَرِحِ yara, الْجَرّاحِ yaralayan demektir.
سْـَٔلُ kökünde قول /söz anlamı vardır, o yüzden akabinde [Kendilerine ne helal kılındı?] ifadesi gelmiş ve sanki, ‘’Sana kendilerine neyin helal kılındığını söylüyorlar.’’ denilmiş gibi olmuştur. Ayette “Bize ne helal kılındı?” buyurulmayıp, aksine onların sözlerini hikâye babında [Onlara/kendilerine ne helal kılındı?] buyuruldu. Zira “Sana soruyorlar.” fiili üçüncü şahıs kipidir. “Bize ne helal kılındı, diyorlar?” şeklinde buyurulmuş olsaydı yine dil açısından doğru olurdu.
مَاذَٓا mübteda اُحِلَّ لَهُمْ haberdir, manası: [Kendilerine yiyeceklerden ne helal kılındı?] şeklindedir. Onlar, kendilerine haram kılınan iğrenç nesneler ile ilgili ayetler okununca kendilerine neyin helal kılındığını sordular. Cevap olarak da “Tayyib yani hoş ve temiz olanlar size helâl kılındı.” buyuruldu. الطَّيِّبَاتُ, yiyeceklerden pis ve iğrenç olmayanlardır. Bunlar da Kitap, Sünnet ve kıyas-ı fukaha sonucu haramlığı sabit olmayan her türlü yiyecektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Av hayvanlarını eğitmek hususunda Allah Teâlâ’nın öğrettiklerinden maksat, talim terbiye yolları ve yöntemleridir. Çünkü bu bilgi, Allah’tan ilhamdır yahut Allah’ın bir lütfu olan aklın kazanımları ve öğretileridir ki sahibinin salmasıyla avın peşine düşmesi, men etmesiyle durması, çağırmasıyla geri dönüp gelmesi, avı sahibi için yakalaması ve avın etinden yememesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ
Müstenefe olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle emir üslubunda olduğu halde ibaha kastı taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Takdiri, … إن صدتم شيئا (Bir şey avlarsanız …) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
كُلُوا fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا ‘nın sılası olan اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aynı üslupta gelen وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِ cümlesi, cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اسْمَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olması اسْمَ ‘ ye şan ve şeref kazandırmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, ikazı artırarak onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اذْكُرُوا - قُلْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاتَّقُوا اللّٰهَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması ise azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek içindir. اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
2. ayetteki cümle ile aynı olan bu cümle arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin.
Ayetteki وَاتَّقُوا اللّٰهَ sözü , av ayetinin tamamlandığı genel bir tezyil cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
منْ harfi ba’diyettir. Yani o hayvanların sizin için yakaladıklarının bazı kısımlarını yeyin, demektir. Çünkü avlanan hayvanların deri, kemik ve tüyler gibi kısımları yenmez. Avcı hayvanların sizin için yakaladıkları, hiç yemedikleri avlardır. Yedikleri avlar ise sizin için değil, fakat kendileri için tuttukları avlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Bu, min-i zaidedir (asıl mana yönünden etkisi yoktur) ve tıpkı “Mahsul verdiği zaman onun mahsulünü yeyin.” Bu, min-i teb’iziyye (ondan bir kısmı) manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مِمَّٓا daki منْ harfi ba'diyettir. Ama bu yüzden kalanın yeneceğine işaret eder denemez. Çünkü bu harf benzeri durumlarda isimlerin başında gelebilir ve teb'iziyye (ondan bir kısmı) ifade etmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Ayetin fasılla gelmiş son cümlesi ta’liliyyedir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin isminin tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâlle marife olması tazim, telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı ve tehdidi artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi olan سَر۪يعُ الْحِسَابِ izafeti, sözü kısaltmış ve vecîz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir.Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ [Allah hesabı çabuk görendir.] ifadesinin manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Bu cümlede zamir makamında ism-i celilin (Allah’ın) zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak ve hükmün illetini belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ [Allah’ın hesabı çok çabuktur.] Yani o hemen Allah Teâlâ’nın huzuruna gelir ve Allah onu hemen hesaba çekip küfrüne karşılık cezasını verir. Bir görüşe göre Allah’ın hesabı çabuk görmesi cezasının şiddetli olması anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr,Al-i İmran/199)
“Bu (ifade); ya Allah Teâlâ’nın kemal-i ilminden –alınan sevaplar ve hak edilen dereceler miktarınca- kinayedir ya da vaad edilen ecrin yakın oluşundan kinayedir. Zira hesabın süratli oluşu, cezanın da süratli olmasını gerektirir.” Allah Teâlâ hakkıyla iman eden kullarına mükafatını vaad etmiş, hesabı çabuk göreceğini zikrederek de bu vaadinin yakın olduğunu beyan etmiştir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
اَلْيَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۜ وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْۖ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْۘ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ اِذَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ وَلَا مُتَّخِذ۪ٓي اَخْدَانٍۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُۘ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ۟ ٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الْيَوْمَ | bugün |
|
| 2 | أُحِلَّ | helal kılındı |
|
| 3 | لَكُمُ | size |
|
| 4 | الطَّيِّبَاتُ | iyi ve temiz şeyler |
|
| 5 | وَطَعَامُ | ve yemeği |
|
| 6 | الَّذِينَ | kendilerine |
|
| 7 | أُوتُوا | verilenlerin |
|
| 8 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 9 | حِلٌّ | helal |
|
| 10 | لَكُمْ | size |
|
| 11 | وَطَعَامُكُمْ | sizin yemeğiniz de |
|
| 12 | حِلٌّ | helaldir |
|
| 13 | لَهُمْ | onlara |
|
| 14 | وَالْمُحْصَنَاتُ | ve namuslu kadınlar |
|
| 15 | مِنَ | -dan |
|
| 16 | الْمُؤْمِنَاتِ | inanan kadınlar- |
|
| 17 | وَالْمُحْصَنَاتُ | ve namuslu kadınlar |
|
| 18 | مِنَ |
|
|
| 19 | الَّذِينَ | kendilerine |
|
| 20 | أُوتُوا | verilenlerden |
|
| 21 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 22 | مِنْ |
|
|
| 23 | قَبْلِكُمْ | sizden önce |
|
| 24 | إِذَا | zaman |
|
| 25 | اتَيْتُمُوهُنَّ | verdiğiniz |
|
| 26 | أُجُورَهُنَّ | mehirlerini |
|
| 27 | مُحْصِنِينَ | iffetli kişiler olarak |
|
| 28 | غَيْرَ |
|
|
| 29 | مُسَافِحِينَ | zinadan kaçınan |
|
| 30 | وَلَا |
|
|
| 31 | مُتَّخِذِي | ve tutmayan |
|
| 32 | أَخْدَانٍ | gizli dost |
|
| 33 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 34 | يَكْفُرْ | inkar ederse |
|
| 35 | بِالْإِيمَانِ | imânı |
|
| 36 | فَقَدْ | muhakkak |
|
| 37 | حَبِطَ | boşa çıkmıştır |
|
| 38 | عَمَلُهُ | onun ameli |
|
| 39 | وَهُوَ | ve o |
|
| 40 | فِي |
|
|
| 41 | الْاخِرَةِ | ahirette |
|
| 42 | مِنَ |
|
|
| 43 | الْخَاسِرِينَ | kaybedenlerdendir |
|
اَلْيَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۜ وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْۖ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْۘ
اَلْيَوْمَ zaman zarfı اُحِلَّ fiiline müteallik olup mansubdur.
اُحِلَّ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَكُمُ car mecruru اُحِلَّ fiiline mütealliktir. الطَّيِّبَاتُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَعَامُ mübteda olup damme ile merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْكِتَابَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
حِلٌّ haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru حِلٌّ ’e mütealliktir. طَعَامُكُمْ atıf harfi وَ ile طَعَامُ الَّذ۪ينَ ‘ye matuftur.
طَعَامُكُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حِلٌّ haber olup damme ile merfûdur. لَهُمْ car mecruru حِلٌّ ’e mütealliktir.
اُحِلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ‘dir.
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ
الْمُحْصَنَاتُ atıf harfi وَ ’la الطَّيِّبَاتُ ’ye matuftur. مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ car mecruru الْمُحْصَنَاتُ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. الْمُحْصَنَاتُ atıf harfi وَ ’la الطَّيِّبَاتُ ’ye matuftur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, مِنَ harfi ceriyle ikinci الْمُحْصَنَاتُ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْكِتَابَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere meçhul mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olup mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ قَبْلِكُمْ car mecruru اُو۫تُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْمُحْصَنَاتُ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
الْمُؤْمِنَاتِ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ وَلَا مُتَّخِذ۪ٓي اَخْدَانٍۜ
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اٰتَيْتُمُوهُنَّ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اٰتَيْتُمُوهُنَّ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اُجُورَهُنَّ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مُحْصِن۪ينَ kelimesi اٰتَيْتُمُوهُنَّ ‘deki failin hali olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.
غَيْرَ kelimesi اٰتَيْتُمُوهُنَّ ‘deki failin ikinci hali olup fetha ile mansubdur. مُسَافِح۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salimler harfle îrablanırlar.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. مُتَّخِذ۪ٓي atıf harfi وَ ile غَيْرَ ’ya matuftur. Sonundaki نَ izafetten dolayı mahzuftur. اَخْدَانٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Mansub muttasıl zamirler cemi müzekker muhatap mazi fiillere doğrudan doğruya gelmez. Bu fiiller ile söz edilen zamirle arasına bir و harfi getirilir. اٰتَيْتُمُوهُنَّ fiilinde olduğu gibi. Buna işba vavı / işba edatı denilir.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُؤْمِنَاتِ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُسَافِح۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
مُتَّخِذ۪ٓي sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُحْصَنَاتُ kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.
وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُۘ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ۟
وَ atıf harfidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَكْفُرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
بِالْا۪يمَانِ car mecruru يَكْفُرْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدِ tahkik harfidir.
حَبِطَ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَمَلُهُ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru الْخَاسِر۪ينَ ’ye mütealliktir. مِنَ الْخَاسِر۪ينَ car mecruru mahzuf habere müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْخَاسِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi خسر olan fiilin ism-i failidir.
اَلْيَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۜ وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْۖ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْۘ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اَلْيَوْمَ zaman zarfı, önemine binaen amili olan اُحِلَّ fiiline takdim edilmiştir.
وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْۖ cümlesi atıf harfi وَ ‘la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Mübteda konumundaki طَعَامُ ‘nun muzâfun ileyhi olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi اُو۫تُوا الْكِتَابَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
لَكُمْۖ car-mecruru, haber olan حِلٌّ ‘a mütealliktir.
اُو۫تُوا ve اُحِلَّ fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Aynı üslupta gelen وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْۘ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle …وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اُحِلَّ - حِلٌّ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
حِلٌّ - طَعَامُ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْ cümlesiyle وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْۘ cümlesi arasında mukabele vardır.
حِلٌّ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
حلال kelimesi Kur’an’da 51 kere geçmiş, bunların 12 tanesi yani dörtte biri bu surede geçmiştir. İlk ayette de gelmiştir. Başlangıç konuya böyle uygun olunca hüsn-i ibtida sanatı olur.
وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ [Ehl-i kitabın yemekleri] ifadesinde umum zikredilmiş, husus kastedilmiştir. Ehl-i kitabın yemeklerinden maksat kestikleri hayvanlardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Tefsir ulemasına göre üç yerde geçen اَلْيَوْمَ [bugün] kelimesinden kastedilen, bir vakittir. Tekrar edilmesi tekid içindir. Bir de bu vakitte vâki olan olaylar değişik olduğundan tekrarı güzeldir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
طَعَامُكُمْ ’den maksadın ne olduğu hakkında üç görüş vardır: Birincisi, kurbanlık demektir. İkincisi, ekmek ve meyve gibi kesilmeye muhtaç olmayandır ki Zeydiyye imamlarından nakledilen budur. Üçüncüsü, kurbanlıklar ve diğer her çeşit yiyeceği içine alır. Çoğunluk birinci görüşü tercih etmişlerdir. Çünkü kurbanlıktan başkasının yiyecek olmasında sahibine tahsisi yoktur. Kurbanlık ise kesicinin fiiliyle yiyecek olabilir. Ve bunun için kitap ehline bağlanmasının bir manası vardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm ; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ اِذَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ وَلَا مُتَّخِذ۪ٓي اَخْدَانٍۜ
وَالْمُحْصَنَاتُ atıf harfi وَ ‘la önceki cümledeki الطَّيِّبَاتُ ‘a atfedilmiştir. مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ car mecruru الْمُحْصَنَاتُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayetteki ikinci وَالْمُحْصَنَاتُ temasül nedeniyle birinciye atfedilmiştir. Aralarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cerle birlikte ikinci الْمُحْصَنَاتُ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Sılası olan اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۫تُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
اُو۫تُوا الْكِتَابَ , Hristiyan ve Yahudilerden kinayedir. Ayetteki tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümleye muzaf olan اِذَا zaman zarfı, اُحِلَّ fiiline mütealliktir.
اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ وَلَا مُتَّخِذ۪ٓي اَخْدَانٍۜ cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
مُحْصِن۪ينَ kelimesi اٰتَيْتُمُوهُنَّ ‘deki failin birinci, غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ kelimesi ikinci halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ ‘ye atfedilen وَلَا مُتَّخِذ۪ٓي اَخْدَانٍۜ izafetindeki لَا , nefyi tekit için gelmiş zaid harftir.
الْمُحْصَنَاتُ - مُحْصِن۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab vardır. الْمُحْصَنَاتُ ; kendisini kale gibi koruyan kadınlar demektir.
الْمُحْصَنَاتُ - مُحْصِن۪ينَ ve اٰتَيْتُمُوهُنَّ - اُو۫تُوا ve ا۪يمَانِ - الْمُؤْمِنَاتِ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سَفِح۪ kan dökmek demektir. Burada iffetsizlik (spermin ulu orta dökülmesi) manasında kullanılmıştır.
Görülüyor ki yiyecek hususunda iki tarafa da izin verilmiş, Müslümanlara hem kitap ehlinin yiyeceklerini yemek hem de kitap ehline Müslüman yemeğini yedirmek suretiyle karşılıklı alış veriş helal kılınmış, fakat nikâh hususunda bu helal olma bir tarafa tahsis edilmiş, yalnız Müslümanların kitap ehlinden namus dairesinde nikâh ile kadın almaları helal kılınmış ve bununla daha önce Bakara Suresi 221. ayette geçen “İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhlamayın.” yasaklaması, kitap ehli kadınlar hakkında kaldırılmış ve karşılıklı olarak Müslüman kadınlarının kitap ehliyle evlenmelerine asla izin verilmemiş, bu cihet aslı ve geçmişteki haramlığı üzerine baki kılınmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُۘ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ۟
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَكْفُرْ بِالْا۪يمَانِ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
بِالْا۪يمَانِ kelimesi, Allah’ın emir ve yasakları manasında kullanılmıştır. Bu yüzden sebebiyet alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْا۪يمَانِ [Kim imanı] yani İslam ahkâmını, Allah’ın helal ve haram kıldığı şeyleri [inkâr ederse…] demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t - Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَكْفُرْ - الْا۪يمَانِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Amelin boşa çıkması; sevabının iptal olması manasında sebep-müsebbep alakası ile mecâz-ı mürseldir.
Küfürden kasıt, resulleri inkârdır. Yani imanın gerektirdiği itikatla ilgili olanları inkâr demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin son cümlesi olan وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ۟ cümlesi atıf harfi وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede îcâz-ı hazif vardır. مِنَ الْخَاسِر۪ينَ car- mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru ise mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْخَاسِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حَبِطَ عَمَلُهُۘ sözünde teşbih vardır. Fayda verecek şeyler, fesada uğrayan şeylere benzetilmiştir. Vech-i şebeh de ondan kazanılan faydanın yok olmasıdır. Bundan maksat da sevabın zayi olmasıdır ki iş yapan, yaptığının karşılığında ceza mı yoksa kurtuluş mu bulacak bunu gözetsin. Yine başka bir maksat da imanından dönmekten sakındırmak, iman üzere olmayı sevdirmektir. Böylece hem kitap ehli hem de müşrikler, yaptıklarının fayda vermeyeceğini bilsinler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t -Tenvîr)
Bu cümle itiraz cümlesidir. Müslümanlara tenbih vardır. İniş sebebi, kitap ehlinden kadınlar “Allah bizim dinimizden razı olmasaydı sizlerle nikâhımızı mübah kılmazdı.” demeleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İbni Abbas ve Mücahid, “Kim imanı inkâr eder ise…”, “Kim Allah'ı inkâr ederse…” manasındadır. Böyle bir mecaz, güzel ve yerindedir. Çünkü Allah Teâlâ, imanın da Rabbidir. Bir şeyin Rabbi olan bazen mecazen o şey ile ifade edilebilir, demişlerdir.
Kelbi, “Kim Allah’tan başka ilah olmadığına şehadeti inkâr ederse” demektir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak, kelime-i tevhidi “iman” kabul etmiştir. Çünkü kelime-i tevhide iman vacip olunca onun ayrılmaz gereklerine iman etmek de şeriatın emri olmuş olur. Bir şeyin isminin, o şeyin lâzımına (gereği olan şeye) verilmesi, meşhur bir mecaz şeklindedir, demiştir.
Katâde şöyle der: “Bir grup Müslüman, ‘Onlar bizim dinimizde olmadıkları halde ehl-i kitabın kadınlarıyla nasıl evleniriz?’ demişlerdi. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayeti indirdi. Buna göre bu, ‘Kim, Kur’an’da inenleri inkâr ederse ameli boşa gider.’ demektir. Buna göre Cenab-ı Hak Kur’an’ı, ‘iman’ diye adlandırmıştır. Çünkü Kur’an, mutlaka iman edilmesi gereken her şeyin açıklamasını ihtiva eder.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki, “Ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardandır.” ifadesi, bahsedilmeyen bir şarta bağlıdır. Bu da o kimsenin, inkâr üzere ölmesidir. Çünkü eğer o insan inkârından tövbe eder ve imana döner ise ahirette hüsrana (ziyana) uğrayanlardan olmaz. Bu ifadede zımnen böyle bir şartın oluşunun delili, Hak Teâlâ’nın, “İçinizden kim dininden döner (irtidad eder) ve kâfir olarak ölürse bu (gibilerin) yaptığı (iyi) işler dünyada da ahirette de boşa gitmiştir…” (Bakara Suresi, 217) buyruğudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İki kardeş, dedeleriyle beraber ilk defa bahçesine gittiler. Bahçe kapısını açtıklarında, çiçek kokularıyla dolup taştılar. Renkleri gözlerine çarptığında ise hayranlıktan nefesleri kesilmişti. Torunlarının şaşkınlığını gülerek seyreden dede, ellerini her ikisinin omuzlarına koyup:
‘Yalnız’ dedi. ‘Bu bahçede uyulmasını istediğim bir kuralım var. Ağaçların arasında parıldayan şu çiçeği görüyor musunuz?’
Gençler başlarını sallayınca devam etti:
‘İşte, o çiçeği ellemeniz yasak.’
İki genç de bu kuralın sebebini anlamamıştı. Birisi, dedesinin kuralını itirazsız kabul etmişti. Diğer çiçeklerin arasında koşmaya başlamıştı. Sepetini, evdekilere göstermek için çeşitli çiçeklerle doldurmuştu.
Öteki kardeş ise, sessizce kuralı kabul ettiğini belirtmek için ‘evet’ demişti. Ama aklı ve kalbi, dokunmaması söylenen çiçeğe takılmıştı. Arada kardeşine sonra dedesine bakıyor ve sonra bakışlarını tekrar çiçeğe çeviriyordu. Bu kuralın arkasında yatabilecek sebebe dair teoriler üretiyordu. Çiçeği ellerine alıp kokladığına dair hayaller kuruyordu. Belki bütün çiçeklerden daha güzel kokuyordu. Belki yaprakları kadifeden de yumuşaktı. Düşündükçe dedesine ve dedesinin koyduğu kurala sinirleniyordu. Mutluluk sebebi olabilecek bir fırsatı kaçırıyormuş gibi hissediyordu. Her manada çiçeğe hapsolmuş, zaman ve mekan kavramını yitirmişti.
Dedesinin başına dokunmasıyla, kendisine geldi. Çiçeğin büyüsünden sıyrılmış, gerçek dünyaya geri dönmüştü. Güneş çoktan batmış, akşam olmuştu. Saatlerdir hasretini çektiği çiçek, karanlıkta kaybolmuştu. Dedesi kardeşine bahçenin ışıklarını açmasını söyledi ve oturan torununu kaldırıp, aklını çalan çiçeğin yanına götürdü. Işık açıldığında, genç gözlerine inanamadı. Güzelliğiyle kafasını karıştıran çiçek bu olmamalıydı. Kokusu ve rengiyle beraber oldukça sıradandı.
Dedesi ellerini sıktı ve dedi ki:
‘Ömür de böyle geçip gidecek. Emirlere uymak, yasaklardan uzak durmak, sahip olduklarımıza şükretmek, ibadetle ve ilimle meşgul olmak varken. Biteceğini bildiğimiz bu hayatı, gereksiz düşüncelerle ve faydasız hayallerle harcamayın. Şeytanın ve nefsinizin oyununa gelmeyin. Dünyalık her güzelin cazibesine kapılmayın. Bilinçsiz kararlara ve adımlara sebep olan her halden uzaklaşın. Çünkü ölüm anı geldiğinde, dünyalık her şey sizi terkedecek. Size nasip edilen sürenizde yaptıklarınızla kalacaksınız. Ne ekleme, ne de çıkarma yapmanıza izin verilecek.’
Ey dinimizi kemale erdiren Allahım. Nimetimizi tamamladığın ve bizler için İslamiyet’i seçtiğin için Sana hamd olsun. Mahşerde, İslam Sancağı altında toplananlardan. Son nefesi dahil her nefesini Allah’a teslim bir hal içindeyken verenlerden. Sahip olduğu her anı hakkıyla değerlendirmek için elinden geleni yapanlardan. Allah’ın her emir ve yasağına itaat edenlerden. Dünyadan ihtiyacı olanı alıp, ahireti için çalışanlardan olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji