اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّه۪ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَاماً وَرَحْمَةًۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ مِنَ الْاَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُۚ فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَفَمَنْ | kimse gibi midir? |
|
| 2 | كَانَ | olan |
|
| 3 | عَلَىٰ | üzere |
|
| 4 | بَيِّنَةٍ | açık bir delil |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | رَبِّهِ | Rabbinden |
|
| 7 | وَيَتْلُوهُ | ve onu izleyen |
|
| 8 | شَاهِدٌ | bir şahit |
|
| 9 | مِنْهُ | O’nun tarafından |
|
| 10 | وَمِنْ | ve |
|
| 11 | قَبْلِهِ | ondan önce |
|
| 12 | كِتَابُ | kitabı (elinde bulunan) |
|
| 13 | مُوسَىٰ | Musa’nın |
|
| 14 | إِمَامًا | bir rehber |
|
| 15 | وَرَحْمَةً | ve rahmet olan |
|
| 16 | أُولَٰئِكَ | işte bunlar |
|
| 17 | يُؤْمِنُونَ | iman ederler |
|
| 18 | بِهِ | ona |
|
| 19 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 20 | يَكْفُرْ | inkar ederse |
|
| 21 | بِهِ | onu |
|
| 22 | مِنَ |
|
|
| 23 | الْأَحْزَابِ | topluluklardan |
|
| 24 | فَالنَّارُ | ateştir |
|
| 25 | مَوْعِدُهُ | kendisine vaadedilen |
|
| 26 | فَلَا |
|
|
| 27 | تَكُ | hiç olma |
|
| 28 | فِي | içinde |
|
| 29 | مِرْيَةٍ | şüphe |
|
| 30 | مِنْهُ | bundan |
|
| 31 | إِنَّهُ | şüphesiz bu |
|
| 32 | الْحَقُّ | bir gerçektir |
|
| 33 | مِنْ | -den |
|
| 34 | رَبِّكَ | Rabbin- |
|
| 35 | وَلَٰكِنَّ | ancak |
|
| 36 | أَكْثَرَ | çoğu |
|
| 37 | النَّاسِ | insanların |
|
| 38 | لَا |
|
|
| 39 | يُؤْمِنُونَ | iman etmezler |
|
اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّه۪ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَاماً وَرَحْمَةًۜ
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ istînâfiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. Haber mahzuftur. Takdiri, كغيره، أو: كمن ليس كذلك şeklindedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلٰى بَيِّنَةٍ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
مِنْ رَبِّه۪ car mecruru بَيِّنَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتْلُو fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. شَاهِدٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُ car mecruru شَاهِدٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَ atıf harfidir. مِنْ قَبْلِه۪ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir ه muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كِتَابُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مُوسٰٓى muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur.
اِمَاماً kelimesi كِتَابُ ’nun hali olup fetha ile mansubdur. رَحْمَةً atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَاهِدٌ kelimesi sülâsî mücerredi شهد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ مِنَ الْاَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُۚ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُؤْمِنُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَكْفُرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِه۪ car mecruru يَكْفُرْ fiiline mütealliktir. مِنَ الْاَحْزَابِ car mecruru يَكْفُرْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لنَّارُ mübteda olup damme ile merfûdur. مَوْعِدُهُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ
فَ sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُ nakıs, نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. تَكُ ’un ismi müstetir olup takdiri انت ’dir. ف۪ي مِرْيَةٍ car mecruru تَكُ ’un mahzuf haberine mütealliktir. مِنْهُ car mecruru مِرْيَةٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
تَكُ ’nün aslı تَكُونَ ’dir. Cezm edatı اِنْ ’den dolayı نَ ’un harekesi hazfedilmiş, sonra da iki sakin bir araya geldiği için و hazf edilmiştir. İllet harfi وَ ’a benzediğinden tahfif için نْ hazfedilmiştir. Böylece geriye تَكُ lafzı kalmıştır.
اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. الْحَقُّ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكَ car mecruru الْحَقُّ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَـٰكِنَّ istidrak harfidir. لَـٰكِنَّ harfi, اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لَـٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
أَكۡثَرَ kelimesi لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّه۪ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَاماً وَرَحْمَةًۜ
فَ istînâfiyye, hemze takriri istifham harfidir. Ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Takrirde; muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, kınama, azarlama ve takrir kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcaz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsul مَنْ ’in, takdiri كغيره (Ondan başkası gibi) olan haberi mahzuftur.
İsm-i mevsûl مَنْ ’in sılası olan, كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّه۪ cümlesi, nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَلٰى بَيِّنَةٍ ’in müteallakı olan كَانَ ’nin haberinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
بَيِّنَةٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّه۪ izafetinde ه۪ zamirinin Rab ismine izafesi, zamirin aid olduğu kişiye tazim ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَاماً وَرَحْمَةًۜ cümlesi atıf harfi وَ ‘ la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fail olan شَاهِدٌ ’un nekre gelmesi tazim içindir.
مِنْ قَبْلِه۪ car-mecruru, شَاهِدٌ ‘e matuf olan كِتَابُ مُوسٰٓى ‘nın mahzuf mukaddem haline mütealliktir.
وَرَحْمَةًۜ , tezayüf nedeniyle كِتَابُ مُوسٰٓى ‘nın ikinci hali olan اِمَاماً ‘e atfedilmiştir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
كِتَابُ - يَتْلُوهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette, Rabbinden bir delil üzere olanla, dünya hayatına talip kimsenin bir olamayacağı istifham sıygasıyla ifade edilmiştir.
Ayet, ihlaslı her mümini içine alacak şekilde genel bir hükümdür. Bununla beraber, bundan murad Hz. Peygamberdir veya ehl-i kitaptan iman edenlerdir, şeklinde yorumlar da vardır.
Bazı alimlere göre burada sözü edilen delil, akıldır. Buna göre ayette, aklını gereği gibi kullanan kimse ile her şeyi dünya hayatından ibaret kabul edip fıtrata aykırı olarak inkâr yoluna sapan kimselerin bir olmadığı vurgulanmıştır. Üstelik insan doğru bir inanca sahip olma yolunda sadece aklıyla baş başa bırakılmayıp ilâhî vahiyle de desteklenmiştir. Ayetin devamı bunu nazara verir.
اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin, uzağa mahsus ism-i işaretle marife olması ahirete inananların şanının yüceliğini vurgulamak ve onların durumuna gereken önemin verildiğini göstermek içindir.
Mübteda olan işaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olan يُؤْمِنُونَ بِه۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Ayetin sonunda müştakı zikredilen يُؤْمِنُونَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ مِنَ الْاَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُۚ
Şart üslubundaki terkip, atıf harfi وَ ’la اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart cümlesi olan مَنْ يَكْفُرْ بِه۪ مِنَ الْاَحْزَابِ , isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. مَنْ şart ismi mübteda, يَكْفُرْ بِه۪ مِنَ الْاَحْزَابِ cümlesi, mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olması, hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
بِه۪ car-mecruru يَكْفُرْ fiiline مِنَ الْاَحْزَابِ car-mecruru ise, يَكْفُرْ fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْاَحْزَابِ kelimesi çoğul olarak Kur’an’da hep kâfirler hakkında kullanılmıştır.
يُؤْمِنُونَ - يَكْفُرْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فَ karinesiyle gelen فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ şeklindeki cevap cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ
Nehiy üslubunda talebî inşaî isnad olan cümle, mukadder istinafa فَ ile atfedilmiştir. Takdiri تنبّه (Dikkat et…) şeklindedir.
Kur’ânın yalan olduğu değil de Kur’ânın yalan olduğundan şüphelenme yasaklanmıştır. Çünkü bu konuda şüphelenmenin yasak olması, Kurânın yalan olduğunun da yasaklığını ifade eder. Burada müşriklerin Kur'an'ın batıl olduğuna kesin kanaat getirmelerinin daha kınanacak ve iğrenç olduğu iması vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcaz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur ف۪ي مِرْيَةٍ ’in müteallakı olan كَان ’nin haberi, mahzuftur.
كَان ’li olumsuz sigalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî,Safvetü’t Tefâsir 3/79)
مِرْيَةٍ ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. “Hiç bir şüphe” anlamındadır. Olumsuz siyakta nekre, umum ifade eder.
ف۪ي مِرْيَةٍ ibaresindeki فٖي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. فٖي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla şüphe, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada فٖي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü şüphe hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak kalpteki tereddüdü etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Onun resul olarak geldiği konusunda bu zikredilenlerden sonra herhangi bir kişide onun risaletinin doğruluğu hakkında herhangi bir şüphe kalmış mıdır? Bunun için arkadan فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ [Öyleyse ondan hiçbir kuşku içinde olma!] sözü, تكن kelimesindeki ن harfinin hazfıyla تك şeklinde gelmiştir. Böylece kelimenin aslında bulunan ن harfi gibi “sendeki şüphe gitsin” manasını taşımıştır.
Bu yasaklama ile nefsteki şüphenin kaybolması, kelimede hazf olan ن harfi ile birleşerek, hak olduğu manasını yerleştirmiş ve ardından, اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ [Muhakkak ki o, senin Rabbinden hakkın ta kendisidir. (Hud Suresi /17)] buyurulmuştur. Bundan sonra da her zihne şüphenin arız olacağı göz önünde tutularak, insan tabiatının böyle olduğu söylenerek insanlardan çoğunun inanmadığı ifade edilmiştir. Bunun için her türlü ayet ve bütün deliller getirilse de insanların çoğu iman etmez. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 3, s. 63)
مِرْيَةٍ kelimesinin kökü مرى fiilidir. Asıl olarak sağmak için dişi devenin memelerini temizlemek demektir. Bir işte şüpheye düşmek demektir. Şek kelimesinden daha özeldir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müsnedin الْ takısıyla marife olması kasr ifadesinin yanında bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtir. O, hak olmaya tahsis edilmiştir. هُ mevsûf/maksûr, الْحَقُّ sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
الْحَقُّ kelimesinin marifeliği; hak cinsinin Kur’âna kasrını ifade eder. Kur’ândaki hakkın, cins özelliğinin kemalinde mübalağa ifade eder. Adeta ondan başka hak yoktur. حاتِمٌ الجَوادُ. (Cömert olan sadece Hâtim’dir) sözünde olduğu gibi. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla رَبِّ ’de tecrîd sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.
مِنْ رَبِّكَ car-mecruru, الْحَقُّ ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِرْيَةٍ - الْحَقُّ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ
Ayetin son cümlesi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İstidrak manasındaki لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
لٰكِنَّ ‘nin ismi olan اَكْثَرَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağaya işaret etmiştir.
لٰكِنَّ ’nin haberi olan لَا يُؤْمِنُونَ ’nin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır.
Cümleye dahil olan istidrak harfi, kasr ifade etmiştir. Kasr, لٰكِنَّ ‘nin ismi ile haberi arasındadır. اَكْثَرَ النَّاسِ mevsûf/maksûr, لَا يُؤْمِنُونَ sıfat/maksûrun aleyh olur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474)
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüzü bir bütünden ayırmak, istidrak ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَا يُؤْمِنُونَ - يُؤْمِنُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ cümlesiyle اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.