Bakara Sûresi 126. Ayet

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ  ١٢٦

Hani İbrahim, “Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır” demişti. Allah da, “İnkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!” demişti.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ ve hani
2 قَالَ demişti ki ق و ل
3 إِبْرَاهِيمُ İbrahim
4 رَبِّ Rabbim ر ب ب
5 اجْعَلْ kıl ج ع ل
6 هَٰذَا bu
7 بَلَدًا şehri ب ل د
8 امِنًا güvenli ا م ن
9 وَارْزُقْ ve rızıklandır ر ز ق
10 أَهْلَهُ halkını ا ه ل
11 مِنَ
12 الثَّمَرَاتِ ürünlerle ث م ر
13 مَنْ kimseleri
14 امَنَ inanan ا م ن
15 مِنْهُمْ onlardan
16 بِاللَّهِ Allah’a
17 وَالْيَوْمِ ve gününe ي و م
18 الْاخِرِ ahiret ا خ ر
19 قَالَ (Rabbi) buyurdu ki ق و ل
20 وَمَنْ kimseyi
21 كَفَرَ inkar eden ك ف ر
22 فَأُمَتِّعُهُ onu geçindiririm م ت ع
23 قَلِيلًا az bir (süre) ق ل ل
24 ثُمَّ sonra
25 أَضْطَرُّهُ onu mahkum ederim ض ر ر
26 إِلَىٰ
27 عَذَابِ azabına ع ذ ب
28 النَّارِ cehennem ن و ر
29 وَبِئْسَ ve ne kötü ب ا س
30 الْمَصِيرُ dönüş yeridir ص ي ر
 

 Hz. İbrâhim Kâbe’nin inşasına başlarken burada bir şehir oluşacağını düşünerek Allah’tan bu şehri, zorbaların saldırılarına karşı güvenlikli bir şehir kılmasını, orada ikamet edecek müminleri de her türlü düşman saldırısı veya doğal âfetlere karşı korumasını niyaz etti. Buna karşılık Allah Teâlâ sadece müminlere değil, inkârcılara da dünya hayatında bir geçimlik vereceğini, ama sonunda inkârcıları cehennemin azabına süreceğini bildirdi. Âyette Allah’ın inkârcıları cehenneme sürme işi “edtarru” fiiliyle ifade edilmektedir. Bu fiilin masdarı olan ıdtırâr (ıztırar), zorunluluk anlamı ifade etmekte olup “ihtiyar”ın, yani özgür olarak seçmenin zıddıdır. Buna göre insanların imanı veya inkârı seçip ona göre bir hayat yaşamaları onların kendi iradelerine bağlı olmakla birlikte, bu seçimlerinin sonucunda hak ettikleri âkıbeti kabul edip etmemek hususunda özgür olmayıp zorunluluğa tâbidirler. Şu halde her kim Allah’ı ve âhiret gününü inkâr ederse, inkârcılığının kaçınılmaz sonucu olarak Allah onu cehenneme sürecektir. Bu, Allah için değil (çünkü O’nun fiilleri hakkında zorunluluktan söz edilemez), fakat kul için kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Çünkü bir insan, “Ben imanı veya inkârı tercih ediyorum” diyebilir; fakat kâfir olmayı seçmiş biri artık, “Ben cehenneme gitmeyi tercih etmiyorum” diyemez. İşte bu husus âyette “ıztırar” kelimesiyle ifade edilmiştir. Burada görüldüğü gibi, tarihî bir olayı anlatırken bile araya muhatabını uyarıcı bir mesaj koymak ve böylece olayın asıl dikkat edilmesi gereken yönüne işaret etmek, Kur’an-ı Kerîm’in yeri geldikçe uyguladığı etkili bir eğitim yöntemi olarak dikkat çekmektedir.

 
Riyazus Salihin, 1702 Nolu Hadis
Büreyde radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir adam mescidde yitiğini soruşturuyor ve "Kırmızı devemi gören var mı?" diyordu. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"Bulamaz ol! Mescidler ne için yapılmışlarsa ancak o maksatlarla kullanılacak mekanlardır" buyurdu.
Müslim, Mesâcid 80, 81. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mesâcid 11
 

Metâ; belli bir süre faydalanmak demektir. Muta nikahı da bu kökten gelir.

Masîr, oluş manasındaki sâra’dan türemiştir.

İdtarra fiili darra (zarar) kelimesinden türemiştir. Mustafa isminin, safâ’dan gelmesi gibi. Te harfi tı harfine dönüşmüştür.

Hz. İbrahim çölün ortasındaki bir hiçliğe bakıyor ve öyle bir dua ediyor ki zürriyeti için hem dünyayı hem ahireti kurtaracak bir dua..

Bu hiçliği bir şehir kıl ve öyle bir şehir kıl ki güvenli olsun ve onlardan iman edenleri mahsullerinle rızıklandır. İnsanın yaşaması için gerekli iki unsur, güven ve iyi bir ekonomidir. Allah hepimize akledip, zürriyetimizi felaha erdirecek dualar edebilmeyi nasip etsin.

 
 

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ

Fiil cümlesidir. Zaman zarfı  اِذْ, takdiri  اذكر  (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اِبْرٰه۪يمُ  fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavl, رَبِّ اجْعَلْ ‘ dir. قَالَ  fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı, اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً ‘ dir. 

اجْعَلْ  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir. İşaret ismi  هٰذَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَلَداً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰمِناً  kelimesi  بَلَداً ‘ in sıfatı olup fetha ile mansubdur. ارْزُقْ اَهْلَهُ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile nidanın cevabına matuftur. 

ارْزُقْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir.  اَهْلَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنَ الثَّمَرَاتِ  car mecruru  ارْزُقْ  fiiline mütealliktir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  اَهْلَهُ ‘den bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰمَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  مِنْهُمْ  car mecruru آمن ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. بِاللّٰهِ  car mecruru  آمن  fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. الْاٰخِرِ  kelimesi  الْيَوْمِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اٰمِناً , sülâsi mücerredi  أمن olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. مَنْ كَفَرَ cümlesi, atıf harfi  وَ  ile mukadder mekulü’l-kavl cümlesine matuftur. Takdiri, أرزقه وأرزق من كفر  (Onu ve küfredeni rızıklandır) şeklindedir.  

Fiil cümlesidir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri, ارزق  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُمَتِّعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, انا ’ dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَل۪يلاً  mahzuf zarftan naib zaman zarfı olup  اُمَتِّعُهُ fiiline mütealliktir. Takdiri, زمنا قليلا (Az bir zaman) şeklindedir. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَضْطَرُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, انا ’ dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰى عَذَابِ  car mecruru  اَضْطَرُّهُٓ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَضْطَرُّ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi ضرر ’dir. İftial babının fael fiili  ص ض ط ظ  olursa iftial babının  ت  si  ط  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اُمَتِّعُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  متع ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

Fiil cümlesidir. وَ  istinâfiyyedir. بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fildir. الْمَص۪يرُ  failidir. بِئْسَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, عذاب النار (Nâr azabı) şeklindedir.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’ lı gelmesi  2. Failinin  ال ’ lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 3. Bu fiillerin  مَا  Harfine Bitişik Olarak Gelmesi 4. Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ

Ayet, önceki ayetteki istinafa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِذْ  zaman zarfı, takdiri  اذكر (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً cümlesi  اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً  cümlesi, nida üslubunda, talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada konumundaki  رَبِّ  izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Nidanın cevabı olan  اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda gelse de vaz edildiği emir anlamından çıkarak dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

رَبِّ  izafeti, muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.

بَلَداً ‘ nin  هٰذَا  ile işaret edilmesi ve kelimedeki nekrelik beldeye tazim içindir.

اٰمِناً  kelimesi  بَلَداً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اٰمِناً , fiil cümlesinde ismi fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme anlamı ifade etmiştir.

بَلَداً ‘ nin akıllı varlık sıfatı olan koruyan, güvende kılan manasındaki  اٰمِناً  ile sıfatlanması istiaredir. Belde, iradesi olan bir canlıya benzetilerek kişileştirilmiştir. Bu ifadede ayrıca tecessüm sanatı vardır.

Ya da burada mefuliyye adı verilen aklî mecaz vardır. İçinde güvende bulunulduğu için güven veren manasında ismi mef'ûl olan  مأمون  yerine ism-i fail gelmiştir.”

Aynı üsluptaki  وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اَهْلَهُ ‘ den bedel konumunda müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘ in sılası olan  اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Bu cümlede iman edilmesi gerekenlerin Allah ve ahiret günü olarak belirtilmesi, taksim sanatıdır.

اٰمَنَ - اٰمِناً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ارْزُقْ - الثَّمَرَاتِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِنًا  [Bu şehri emniyetli kıl] şeklinde İbrahim/35. ayet manasındaki  اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً  cümlesinde şehir manasına gelen  الْبَلَدَ  kelimesinin marife, Bakara Suresindeki bu ayeti kerimede ise, اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً [bunu emniyetli bir şehir kıl] şeklinde nekre getirilmesinin hikmeti şudur: Bakara Suresindeki dua, şehir kurulmadan önce yapılmıştır. Hz.İbrahim Yüce Allah’tan orayı bir şehir yapmasını ve bu şehrin emniyetli bir şehir olmasını istemişti. İbrahim suresinde ise, şehir kurulduktan sonra dua etmiş ve Allah’tan buranın emniyetli ve istikrarlı bir şehir olmasını istemiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

Cenâb-ı Allah'ın "Köy halkına sor" yerine, "Köye sor!" (Yusuf, 82) buyurduğu gibi, buradaki beldeden murad, beldenin halkıdır. Bu mecazî bir kullanıştır, çünkü emniyet ve korku hissi, beldeye arız olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

بَلَداً اٰمِناً  ifadesindeki nekirelik mübalağaya delâlet eder. Buna göre, "Ya Rabbi, onu, emin bir belde kıl" sözünün manası, onu emniyet hususunda mükemmel olan beldelerden kıl" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada  آمِن  ismi faildir. Korkuya karşı güvende olan ve düşmandan ya da savaşmaktan hiç korkmayan kişi için kullanılır ve Allah'ın Mekke'yi diğer Arap ülkelerinden ayırdettiği özelliği budur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مِنَ الثَّمَرَاتِ ‘ taki tarif, istiğrakı örfi’dir. Yani, insanlar için bilinen bütün ürünlerdir. Tarifin istiğrak için olduğunun delili tebyiz için olan  مِنَ ‘ dir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. 

Müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l kavli olan  وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً  atıf harfi وَ ’ la mahzuf bir cümleye atfedilmiştir. Takdiri, أرزقه وأرزق من كفر (Onu ve küfredeni rızıklandırırım) şeklinde olabilir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مَنْ , takdiri  أرزق (Rızıklandırırım) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘ in sılası olan  كَفَرَ  cümlesi, müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَاُمَتِّعُهُ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile mahzuf  أرزق (Rızıklandırırım) fiiline atfedilmiştir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَل۪يلاً , zaman zarfından naib sıfattır. Takdiri,  زمانا قليلا (Az bir zaman) şeklindedir. Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır. 

ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ  cümlesi, tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.  ثُمَّ  bu iki cümlede ifade edilen olaylar arasında bir zaman aralığı olduğunu belirtir.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ٱرۡزُقۡ - أُمَتِّعُهُ - ٱلثَّمَرَ ٰ⁠تِ  ve  عَذَابِ - النَّارِۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, قَالَ - مَن kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ءَامَنَ - كَفَرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ  [Kim nankörce inkâr ederse]  kısmının, şart manasını içinde barındıran mübteda olması, فَاُمَتِّعُهُ [onu yaşatırım] kısmının ise bu şartın cevabı olması da caizdir. “Biri nankörce inkâr ederse yine de ben onu kısa bir müddet yaşatırım” şeklinde. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً  [Kâfir olanı dahi kısa bir süre faydalandıracağım…] ayetinde yer alan: مَنْ كَفَرَ [Kâfir olanı..] nasb mahallindedir. Ayet, inkâr edenleri de rızıklandıracağım takdirindedir. Bununla birlikte bunun yeni bir cümle (ibtida) olarak ref mahallinde olması da mümkündür. O takdirde bu cümle şart cümlesi, فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ [Faydalandıracak, sonra da mahkûm edeceğim] ifadesi de cevap olur.(Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Hazret-i İbrahim sadece müminlerin rızıklandırılmasını isterken, Allah Teâlâ: ”Ben inananları da, inkâr edenleri de rızıklandırırım," buyuruyor. Hazret-i İbrahim burada rızkı imamete kıyaslamış oluyor. Bunun için de sadece müminler için rızık istiyor. Allah Teâlâ da uyarıda bulunarak, rızkın dünyaya ait bir rahmet olduğunu dolayısıyla imametin öncelikli olarak iman edenlerin olmasının aksine rızkın, hem müminlere ve hem de kâfirlere verileceğini bildiriyor.

ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ [Sonra cehennem azabına uğramak zorunda bırakırım] ifadesindeki ”uğramak" anlamına gelen اَضْطَرُّ  kelimesi sözlükte, insanın kendisi için zararlı olabilecek şeye zorlanması, sevkedilmesidir. Burada bilinen manasıyla, küfrü sebebiyle dünyada kendi arzusuyla yaptığı şeye karşılık, ahirette zorunlu cezaya çarptırılmasıdır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ [Sonra onu ateş azabına zorlayacağım] sözü, kafirlerin Allah’ın verdiği dünya nimetleri sebebi ile kendilerinden hoşnut olduğu şeklindeki bir aldanma olmasın diye ihtiras itnabı olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem anlamı taşıyan camid fiil  بِئْس ’nin mahsusu mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Takdiri   عذاب النار (Nâr azabı) ’dir. Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır. 

Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. الْمَص۪يرُ , zem fiili  بِئْسَ ‘ nin failidir.

Dönüş manasındaki  الْمَص۪يرُ  kelimesi mimli masdardır. 

عَذَابِ - وَبِئۡسَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Ayetin bu son cümlesi tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb sanatıdır. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara)

Akıllı kimse, dünyanın süsüne ve zinetine aldanmamalı, Allah'tan başka hiçbir şeyle sevinmemelidir. Çünkü Allah'ın dışında herşey batıl ve geçicidir. Fani ve geçici olan bir şeye aldanıp peşine takılmak, aklın, irfanın ve ince kavrayışın kârı değildir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Aslında Hz. İbrahim, Allah'ın  لاَ يَنَالُ عَهْدِى الظَّالِم۪ينَ [Zalimler benim ahdime nail olamazlar.] ilahi ifadesine dayanarak rızık meselesini de imamet gibi bir nimet sayarak, onu yalnızca inananlara mahsus kılarak dua etmişti. Cenab-ı Allah, bu düşüncenin doğru olmadığını, rızkın hem mümine, hem de kafire ait genel bir dünya nimeti olduğunu, bunun hem din, hem dünyada üstünlük demek olan imamete benzemediğini, onun buna kıyas edilmesinin yanlış olduğunu ihtar buyurarak duayı tamamlamış oldu. Demek ki, peygamberlerin bile kıyas ve ictihatlarında hata yapabildikleri oluyor, fakat Allah, onların hatalarını derhal düzeltiyor ve tashih buyuruyor. Bundan dolayı ilahi işlerde kıyas sağlam bir delil değildir. Cenab-ı Allah gösteriyor ki, kafir de dünyada rızık sahibi olabilir. Fakat bu dünyada sağlanan fayda sınırlı, geçici ve az bir faydadır. Ahirette ebediyyen ateş azabına atılır ve belasını bulur. وَبِئْسَ الْمَصِيرُ  o azap ne fena bir son ve ona gidiş ne fena bir gidiştir. Orası ne fena varılacak bir yer, bir duraktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)