وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve |
|
| 2 | تَزِرُ | çekmez |
|
| 3 | وَازِرَةٌ | hiçbir günahkar |
|
| 4 | وِزْرَ | günahını |
|
| 5 | أُخْرَىٰ | başkasının |
|
| 6 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 7 | تَدْعُ | (başkalarını) çağırsa |
|
| 8 | مُثْقَلَةٌ | yükü ağır gelen kimse |
|
| 9 | إِلَىٰ |
|
|
| 10 | حِمْلِهَا | onu taşımak için |
|
| 11 | لَا |
|
|
| 12 | يُحْمَلْ | taşınmaz |
|
| 13 | مِنْهُ | ondan (yükünden) |
|
| 14 | شَيْءٌ | hiçbir şey |
|
| 15 | وَلَوْ | ve şayet |
|
| 16 | كَانَ | (dahi) olsa |
|
| 17 | ذَا | akrabası |
|
| 18 | قُرْبَىٰ | akrabası |
|
| 19 | إِنَّمَا | sen ancak |
|
| 20 | تُنْذِرُ | uyarırsın |
|
| 21 | الَّذِينَ |
|
|
| 22 | يَخْشَوْنَ | korkanları |
|
| 23 | رَبَّهُمْ | Rablerinden |
|
| 24 | بِالْغَيْبِ | görmeden |
|
| 25 | وَأَقَامُوا | ve kılanları |
|
| 26 | الصَّلَاةَ | namazı |
|
| 27 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 28 | تَزَكَّىٰ | ma’nen arınıp yücelirse |
|
| 29 | فَإِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 30 | يَتَزَكَّىٰ | arınmış olur |
|
| 31 | لِنَفْسِهِ | kendi yararına |
|
| 32 | وَإِلَى | ve |
|
| 33 | اللَّهِ | Allah’adır |
|
| 34 | الْمَصِيرُ | dönüş |
|
İlk cümle sorumlulukla ilgili önemli bir ilkenin ifadesidir. Dinî sorumluluğun, kişinin âhirette vereceği hesabın temel ölçütlerinden birini ortaya koyan bu ifade aynı zamanda bir hukuk vecizesi niteliğindedir. Batı dünyası cezaların şahsîliği ilkesine ancak yakın zamanlarda ulaşabilmiştir; buna karşılık, birçok âyette değişik vesilelerle ifade edilen bu esas ilk dönemlerden itibaren İslâm âlimlerinin hukuk tefekkürünü etkilemiştir.
Kur’an’ın inmeye başladığı sıralarda Mekke toplumunda, suçlu, dost ve yakınları yardımıyla cezalandırılmaktan kurtulabiliyordu; bu duruma bakarak bazı müşrikler de –âhiret hayatı gerçek olsa bile– dünyadaki gibi kendilerine şefaat edecekler sayesinde kurtuluşa ereceklerini ileri sürüyorlardı. Âyetin ikinci cümlesinde buna telmihte bulunulmakta ve bu düşüncenin boş bir hayalden ibaret olduğuna dikkat çekilmektedir. Zemahşerî, iki cümle arasındaki farkı belirtirken birincinin Allah’ın hükmündeki adaleti ve kimseyi kendi işlemediği bir günahtan dolayı sorumlu tutmayacağı, ikincinin ise kimsenin başkalarından yardım alarak günahından kurtulamayacağı hakkında olduğunu kaydeder (III, 272). Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, âyetin hiçbir kimsenin kendisi istese dahi başkasının günahını üstlenmeye ve onu sorumluluktan kurtarmaya gücünün yetmeyeceğini bildirmesidir. Başkalarını saptıranların hem kendi sapkınlıklarının hem de onları kötü yola itmelerinin vebalini çekmeleri ise ayrı bir konudur, bu durumda iradesini kullanmadığı için doğru yolu bırakıp kötülük işleyenlerin kendi veballeri ortadan kalkmış olmaz. Nitekim bu husus başka bazı âyetlerde ve Resûlullah’ın hadislerinde ayrıca belirtilmiştir (bk. Ankebût 29/13). Öte yandan bu âyette, Hıristiyanlık’taki Hz. Îsâ’nın bütün insanlığın günahının kefâretini hayatıyla ödediğini ifade eden “aslî günah” telakkisinin reddedildiği de söylenebilir.
Daha sonra âyette Resûlullah’ın uyarılarının kimlere fayda vereceği belirtilmekte ve samimi müminlerin iki temel özelliğine değinilmektedir: 1. Görmediği halde Allah’tan korkma yani O’na içtenlikle, tam bir teslimiyet içinde iman etme, O’na karşı gelmekten kaçınma, bu hususta bir sorumluluk ve kaygı taşıma; 2. Namazı özenle kılma yani imanını davranışlarına yansıtma, O’na kulluk görevlerini ihmal etmeme. Bu ifadeden peygamberin uyarılarının yarar sağlamasının ön şartının, muhatapların kendi bâtıl inanç ve davranışlarında inat etmemesi olduğu (Zemahşerî, III, 273), bağnazca direnenlere peygamberin yapabileceği bir şeyin bulunmadığı ve zaten görevi de olmadığı anlaşılmaktadır. “Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur” şeklinde çevrilen cümle genellikle, Allah’ın buyruklarına uyup yasaklarından kaçınma çabası içinde olanların ve iyi işler yapanların bundan yine kendilerinin yararlanacakları şeklinde açıklanmıştır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 459-460
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ
Fiil cümlesidir. Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayeteki يَشَأْ fiiline matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَزِرُ damme ile merfû muzari fiildir. وَازِرَةٌ fail olup damme ile merfûdur. Mevsuf mahzuftur. Takdiri; نفس وازرة (Nefis, yani kişi ağırlığını yani günahını) şeklindedir.
وِزْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اُخْرٰى muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mevsuf mahzuftur. Takdiri; نفس أخرى (Başka nefis veya kişi) şeklindedir.
وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَدْعُ şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. مُثْقَلَةٌ fail olup damme ile merfûdur. Mevsuf mahzuftur. Takdiri; نفس مثقلة (Kişi, ağırlık) şeklindedir.
Mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri; تدع نفس نفسا (Kişi kişiye dua eder.) şeklindedir. اِلٰى حِمْلِهَا car mecruru تَدْعُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ karînesi olmadan gelen يُحْمَلْ cümlesi şartın cevabıdır.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحْمَلْ sükun ile meczum meçhul muzari fiildir. مِنْهُ car mecruru يُحْمَلْ fiiline mütealliktir. شَيْءٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُثْقَلَةٌ , sülâsi mücerredi ثقل olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. ذَا harfle îrab olan beş isimden biri olup, كَانَ ‘nin haberi olarak nasb alameti eliftir. الْقُرْبٰى muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur.
اِنَّمَا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
تُنْذِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَخْشَوْنَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَخْشَوْنَ fiili نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْغَيْبِ car mecruru failin veya mef’ûlün mahzuf haline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. اَقَامُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www. Arapcadilbilgisi. com/ Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَقَامُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.
تُنْذِرُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نذر ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَزَكّٰى şart fiili, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur.
Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّمَا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
يَتَزَكّٰى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لِنَفْسِه۪ۜ car mecruru يَتَزَكّٰى fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اِلَى اللّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
تَزَكّٰى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi زكو ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la 16.ayetteki … يَشَأْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlu mutlak olan وِزْرَ ile cümle tekid edilmiştir.
لَا تَزِرُ - وِزْرَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
تَزِرُ - وَازِرَةٌ - وِزْرَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümledeki kelimeler arasında var olan tenasüp, dikkat çekicidir.
Fail olan وَازِرَةٌ ’daki nekrelik, herhangi bir manasında cins ifade eder.
Cümlede istiare sanatı vardır. وِزْرَ kelimesi günah manasında müstear olmuştur. Müşebbehu bih zikredildiği için istiâre-i tasrîhiyye/açık istiâre; kullanılan kelime, müştak bir kelime olduğu içinde istiâre-i tebeiyye vardır. وِزْرَ [ağır yük] müşebbehu bihtir (müstearun minh). Günahlar ise müşebbehtir (müstearun leh). Câmi’; her ikisinin de etkisinin gözükmesidir. Mübalağa ifade eden bu üslupta, tecessüm sanatı da vardır.
Şayet hiçbir nefis diğerinin yükünü taşımaz deseydi ya! Neden وَازِرَةٌ (üzerinde yük bulunan) dedi ki? dersen şöyle derim: Çünkü mana şöyledir: Yük taşıyan nefislerden her biri başkasının yükünü değil, sadece kendi yükünü taşırken görülecektir. Şayet bununla [kendi ağırlıklarını ve bunların yanında bir de diğerlerinin yüklerini mutlaka taşıyacaklar.] (Ankebût 29/13) ayetini nasıl bağdaştıracaksın? dersen şöyle derim: O ayet, sapanlar ve aynı zamanda saptıranlar içindir. Onlar kendi sapmalarının ağırlığıyla birlikte insanları saptırmanın da ağırlıklarını taşıyacaklar. Bu ise tümüyle kendi yükleridir. Bunların içerisinde başkasının işlediği günahlar yoktur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Burada ifade edilen yüklenme, ihtiyarî yüklenmedir. Bundan önceki ise, zorunlu yüklenmedir. Yani başkasının günahlarını ne zorunlu olarak, ne de ihtiyarî olarak yüklenmek mümkün değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ
وَ atıf harfiyle … يَشَأْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
İsm-i mef’ûl veznindeki مُثْقَلَةٌ , fiilin, takdiri نفس (Kimse) olan mahzuf faili için sıfattır. Failin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. شَيْءٌ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik مِنْهُ car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Fail olan شَيْءٌ ’daki nekrelik, umum ve kıllet ifade eder. Olumsuz sıygadaki nekre, selbin umum ve şumulüne işarettir.
حِمْلِهَا - لَا يُحْمَلْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır
يُحْمَلْ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Ayetteki muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ
وَ , haliyedir.
Şart üslubundaki terkipte لَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ , şarttır. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. كَانَ ’nin haberi olan ذَا قُرْبٰى , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ (ondan hiçbir şey yüklenmez.) olan cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Bu ayette birbiri ardınca ilk bakışta tamamen aynı gerçeği ifade edebileceği düşünülen iki cümle kullanılmıştır. Zemahşerî bu cümlelerin delalet ve hedef farklılığını şöyle tefsîr eder: Birinci cümlede; Allah Teâlâ’nın adaletine ve herkesi ancak kendi suçları sebebiyle muaheze edeceğine vurgu varken, ikinci cümlede; o gün mutlak manada hüküm ve yardım sahibinin yalnızca kendisi olduğuna ve Allah’ın dışında herkesten ümitlerin kesileceğine vurgu vardır. (İsmail Bayer / Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)
Şayet وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰى (akraba bile olsa) ifadesindeki كَانَ fiili kime isnat edilmektedir? dersen şöyle derim: وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ [ağır bir yük altında ezilmiş biri çağırsa] sözünden anlaşılan, yükü taşımaya çağrılan kişiye manasıdır. Şayet çağrılan neden açıkça zikredilmemiş? sıl doğru kabul edilebilir? Halbuki âmm ağır yük altında ezilenin akrabası olamaz dersen, çağrılabilecek herkesi içine alsın diye derim. Şayet âmm [genel anlamlı] bir lafzın gizlenmesi şaz dersen şöyle derim: Bu, bedel yoluyla gerçekleşen âmm lafızlardandır. Peki, كَانَ fiilini tam kabul ederek وَاِنْ كَانَ ذُوعُسْرَةٍ [Eli darda olan bir borçlu varsa] (Bakara 2/280) ayetinde olduğu gibi ذُو قُرْبٰىۜ şeklinde okuyan hakkında ne dersin? dersen şöyle derim: Kur’an’ın nazmı fiilin nakıs kabul edilmesine daha uygundur; çünkü anlam, ağır yük altında olan kişi yükleri taşınsın diye çağırsa kendisinden bu yükler alınmaz, çağırdığı akrabası da olsa şeklindedir ve bu doğru, uygun bir manadır. Ama tutar da akrabası bulunursa dersen, ayetin mana ve siyakı bozulur, dağılır. Ayrıca burada fiilin zamirinin gizlenmesine izin veren bir durum da mevcuttur. Senin delil olarak getirdiğin ayette ise bu durum söz konusu değildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş cümle, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
إِنَّمَا , kâffe (durduran engelleyen) ve mekfûfe’dir. ماَ zaide olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir. إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.
اِنَّمَا kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُنْذِرُ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil cümlede teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
رَبَّهُمْ izafeti هُمْ zamirinin aid olduğu kişilere tazim ve teşrif içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
بِالْغَيْبِ car-mecruru, يَخْشَوْنَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle mevsûlün sılasına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
اَقَامُوا الصَّلٰوةَ ifadesinde istiare sanatı vardır. Namaz çadıra benzetilerek dinin direği gibi ifade edilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa ve direk olmayınca çadır da olmazsa din için de namaz öyledir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
تُنْذِرُ - يَخْشَوْنَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بِالْغَيْبِ kelimesi failin ya da mef‘ûlün halidir. Rablerinden, azabını görmedikleri halde çekinirler anlamındadır. Rableri onlara gözükmediği halde ondan çekinirler anlamında da olabilir; gizli, kimsenin olmadığı yerlerde anlamında olduğu da söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu kelam, zikredilen uyarılardan öğüt alanları beyan etmektedir. Yani ey Resulüm! Sen ancak bu uyarılarla, azabını görmedikleri halde, yahut insanların bulunmadığı ve kendi başlarına bulundukları zamanlarda Rablerinden korkanları ve namazı gereğince kılanları uyarabilirsin; senin uyarman ve sakındırman, senin kavminden ancak bu insanlara faydası olur; temerrüt ve inat ehline ise faydası olmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ۜ
Cümle, …اِنَّمَا تُنْذِرُ cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte şart olan مَنْ تَزَكّٰى , isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Şart ismi مَنِ , mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَزَكّٰى cümlesi, haberdir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İsim cümlesinde, müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ cümlesi şartın cevabıdır. Kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
İki tekit hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır. يَتَزَكّٰى maksûr/sıfat, لِنَفْسِه۪ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Şart ve cevap cümleleri arasında müzavece sanatı vardır.
يَتَزَكّٰى - تَزَكّٰى kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
مَنْ تَزَكّٰى [Her kim temizlenirse] ifadesi, ‘ibadetleri yapıp günahları terk ederek arınırsa’, anlamındadır; وَمَنِ ا زَّكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِهِ şeklinde de okunmuştur. Bu cümle, onların huşû içerisinde olduklarını ve namazı dosdoğru kıldıklarını pekiştiren bir ara cümledir; çünkü ikisi de temizlenmenin içindedir. Dönüş ancak Allah’adır ifadesi temizlenenlere yönelik bir sevap vaadidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Şayet اِنَّمَا تُنْذِرُ ifadesi öncesiyle nasıl bitişti? dersen şöyle derim: Dilerse sizi götürür! sözünde onlara kızınca, ardından kıyamet günü ve zorluklarına karşı uyaran ifadeyi getirmiştir; sonra, sanki Peygamber (s..av) bunu onlara işittirmiş de, bu onlara hiç fayda vermemiş gibi sen ancak … uyarırsın buyurulmuştur. [Sen ancak … uyarırsın] ayeti bunun üzerine inmiştir. Ya da Allah, onların durumunu bildiğini Rasulüne (s.a.v) haber vermektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَنْ تَزَكّٰى [ Kim temizlenirse] günahların kirinden "ancak kendisi için temizlenir” çünkü yararı onadır. Ve men izzekkâ, feinnema yezzekki şeklinde de okunmuştur. O, ara cümlesidir, korkmalarını ve namaz kılmalarını tekid etmektedir. Çünkü ikisi de temizlenme araçlarındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu cümle, onların rablerinden korkmalarını ve namazı kılmalarını bir nevi izah etmektedir. Zira namaz, temizlenmenin en büyük unsurlarındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ
Cümle atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Şart üslubundaki matufun aleyhin haber manalı olması, bu atfı mümkün kılmıştır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. اِلَى اللّٰهِ car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ , muahhar mübtedadır.
وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ ifadesinin takdimi fasılaya riayet yanında dönüşün Celâl isminin taşıdığı adaleti yerine getiren ve fazilet sahibi olan manalarına tenbih ve ihtimam içindir. Aynı zamanda fasılaya riayet sağlanmıştır. الْمَص۪يرُ ‘deki marifelik cins ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Ayette ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler, bir arada zikredilmiştir. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cümle Allah’a döndürmekle kalmaz, gereken karşılığı görürsünüz manası da taşımaktadır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.] ifadesine, Allah Teâlânın, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği beyan edilirken, zalimlerin ceza, mazlumların mükafat göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Cümle mesel tarikinde tezyîldir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat, İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ Dönüş Allah'adır.” Bu, nefsini temizlemek suretiyle sevaba nail olan kişi için bir vaattir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Sayfadaki ayetlerin çoğu فعيل veznindeki kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.