بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ ٣٢
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ’dir. Mekulü’l-kavli, يَٓا اِبْل۪يسُ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
يَٓا nida harfidir. Münada اِبْل۪يسُ , müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı مَا لَكَ ‘dir.
مَا istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. لَكَ car mecruru مَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. أن ve masdar-ı müevvel, takdir edilen فِی harfiyle, mahzuf hale mütealliktir. Takdiri … مالك في ألّا تكون مع الساجدين (Sana ne oluyor da secde edenlerle birlikte secde etmiyorsun?) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
ﻻ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder
تَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَ ‘nin ismi, müstetir olup takdiri أنت ’dir. مَعَ mekan zarfı, يَكُونَ ‘ün mahzuf haberine mütealliktir. السَّاجِد۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَاجِد۪ينَ ; sülasi mücerredi سجد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan … يَٓا اِبْل۪يسُ nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi مَا mübtedadır.
Zamandan mücerret, sübut ifade eden isim cümlesinde haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. لَكَ bu mahzuf habere mütealliktir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek manada soru olmayıp takrir, ikrara zorlamak ve tevbih manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَلَّا , masdar harfi اَنْ ve nefy harfi لَا ‘dan müteşekkildir. Masdar harfi أن ve müteakip تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ cümlesi, masdar tevilinde takdir edilen فِی harfiyle, mahzuf hale mütealliktir. Halin ve harfin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır
Masdar-ı müevvel, menfi nakıs fiil كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مَعَ السَّاجِد۪ينَ , nakıs fiil تَكُونَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ ٣٣
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir takdiri هُوَ ‘dir. Mekul’lül-kavli, لَمْ اَكُنْ ‘dür. قَالَ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَكُنْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. اَكُنْ ‘ün ismi, müstetir olup takdiri أنا ‘dir.
اَسْجُدَ fiiline dahil olan لِ , lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ile اَكُنْ ‘nün mahzuf haberine mütealliktir.
اَسْجُدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ‘dir. لِبَشَرٍ car mecruru اَسْجُدَ fiiline mütealliktir. خَلَقْتَهُ cümlesi, بَشَرٍ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
خَلَقْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamiri تَ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamiri هُ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ صَلْصَالٍ car mecruru بَشَرٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. مِنْ حَمَأٍ car mecruru صَلْصَالٍ ‘ın mahzuf sıfatına mütealliktir. مَسْنُونٍ kelimesi حَمَأٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَسْنُونٍ ; sülâsi mücerredi سنن olan fiilin ism-i mef’ûludür.
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin İblisin sözlerinden oluşan mekulü’l-kavl cümlesi olan لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ , menfî كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Lâm-ı cuhud olumsuz كَانَ ‘nin olumsuzluğunu tekid eder.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَانَ ’nin haberi mahzuftur.
Sebep bildiren lam-ı cuhudun gizli أنْ ‘le masdar yaptığı لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ cümlesi بَشَرٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun bir özelliğini bildirmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْ صَلْصَالٍ car mecruru بَشَراً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.
مِنْ حَمَأٍ car mecruru صَلْصَالٍ ‘ın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatların hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مَسْنُونٍ kelimesi حَمَأٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
حَمَأٍ ve صَلْصَالٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
26 ve 28. ayetlerde zikredilen, مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ ibaresinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ [Ben çamurdan yarattığın adama secde mi ederim?] demek suretiyle, İblis, Âdem'in topraktan yaratıldığını söylemekle iktifa etmiştir. İblisin cevabını suale uygun olarak vermemesi, tartışmadan kurtulmak içindir. Zaten tartışma onun ne haddine! Hülasa olarak şöyle demiş oluyor: "Ben emre uymaktan ve melekler zümresine dahil olmaktan imtina etmedim; ben şanıma layık olmayan benden aşağı olan birine boyun eğmekten imtina ettim." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İblis'in Diretmesi: Kelamın başındaki lâm, olumsuzluğu tekid içindir ve manası: "Benim bir beşere secde etmem doğru olmaz" şeklindedir. "Âdem'in beşer oluşunun, kesif (katı) bir cisim olduğunu gösterir. Halbuki İblis, ruhanî ve latif bir varlıktır. O halde şu anda bile, bu bakımdan ikisi arasında fark vardır." Buna göre sanki şeytan, "Beşer, kesif bir varlıktır ve derisi (beşeresi) vardır. Ben ise ruhanî ve latif bir varlığım. Kesif ve maddi olan, ruhanî ve latif olanlardan daha düşüktürler. Daha düşük olana, daha yüce olan nasıl secde edebilir? Hem sonra Âdem, kuru bir çamurdan, suretlenmiş bir balçıktan yaratılmıştır. Bu asıl madde ise, son derece değersizdir. İblisin asıl maddesi ise ateştir. Ateş ise, dört asıl elementin en kıymetlisidir. İblis'in aslı, Âdem'in aslından daha kıymetlidir. Binaenaleyh İblis'in Âdem'den daha kıymetli ve şerefli olması gerekir. Şerefliye daha aşağı durumda olana secde etmesini emretmek çirkin olur. Binâenaleyh birinci söz, beşerî veya ruhanî olmak bakımından söz konusu olan farka -ki bu şu anda da mevcuttur-; ikinci söz ise, meydana geldikleri asıl maddeler bakımından bulunan farka işarettir. İblis'in şüphesinin tamamı bundan ibarettir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ ٣٤
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir takdiri هُوَ ‘dir. Mekul’ül-kavl, mukadder şart cümlesidir. قَالَ fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri; إن لم ترض السجود فاخرج (Eğer secdeye razı değilsen, çık.) şeklindedir.
اخْرُجْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. مِنْهَا car mecruru اخْرُجْ fiiline mütealliktir.
فَ ta’liliyyedir. İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. رَج۪يمٌ kelimesi, اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli, şart üslubunda gelmiştir.
فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
فَاخْرُجْ مِنْهَا cümlesi, takdiri إن لم ترض السجود فاخرج (Eğer secdeye razı değilsen,) olan mukadder şartın cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ
Fasılla gelen cümlede فَ , ta’liliyyedir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
اِنَّ ’nin haberi olan رَج۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe kalıbında vezninde gelerek mübalağa ifade etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ’nın فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ sözü kinayedir. Taşlanan kimse zaten her hayırdan ve şereften uzaklaştırılmış kimsedir. (https://tafsir.app/aljadwal/15/34 )
فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ [Çünkü sen gerçekten taşlandın, kovuldun!] Sen gerçekten bütün hayır ve bereketlerden kovuldun. Zira kovulan kimse, taşlanır. Yahut sen gerçekten semavi alevlerle kovuldun. Bu ilâhi kelam, İblisin şüphesine verilecek cevabı zımnen ifade eden bir tehdittir. Zira nassa kıyasla karşı çıkan kimse, kovulmuş bir lanetlidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Hak Teâlâ’nın, “çık buradan” emri ile, “Adn cennetinden çık”; yahut “göklerden” ya da “meleklerin içinden çık” gibi manaların kastedildiği söylenmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki ilk فَ , “fâ-i fasiha”, ikinci فَ , ta’lil harfidir. (https://tafsir.app/iraab-aldarweesh/15/34, (Muhiddin Derviş, İrabi’l Kur’an)
وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ ٣٥
وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
عَلَيْكَ car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اللَّعْنَةَ kelimesi, اِنَّ ‘nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.
اِلٰى يَوْمِ car mecruru اللَّعْنَةَ ‘a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الدّ۪ينِ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.
وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki اِنَّكَ رَج۪يمٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلَيْكَ car-mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اللَّعْنَةَ kelimesi اِنَّ ’nin muahhar ismidir.
اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Az sözle çok anlam ifade etmek üzere izafet formunda gelen يَوْمِ الدّ۪ينِ , karşılıkların verildiği gün, kıyamet günü anlamındadır.
Cenab-ı Hak وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ [Hiç şüphesiz din gününe kadar lanet senin tependedir.] buyurmuştur. İbn Abbas (r.a) ayetteki يَوْمِ الدّ۪ينِ (din günü) tabiri ile, kıyamet gününün kastedildiğini söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette, "kıyamet gününe değin" denilmesi, İblisin asıl azap ve cezasının kıyamete ertelendiğini ve son derece fecaati ile beraber lanetin, İblisin fiilinin tam cezası olmadığını, o cezanın kıyamet gününde gerçekleşeceği ve bu azabın anlatılamayacak kadar korkunç olduğunu zımnen bildirmek içindir. "Gökler ile yer durduğu müddetçe cehennemde kalacaklardır" (Hûd: 11/107) ayeti de bu kabildendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İblisin bundan maksadı, onları azdırmak için zaman bulması, onlardan intikam alması ve ölümden kurtulması idi. Zira kıyamet gününden sonra ölmek artık imkânsızdır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ٣٦
İblisin emir sigasıyla gelen sözleri dua manasında mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Rabbi lafzında muzafun ileyh olan mütekellim zamiri mahzufdur. Esre zamirden ivazdır.
Fiil cümlesi olarak gelen bu ayet beyani istinaf cümlesidir.
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ‘dir. Mekulü’l-kavli, رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri, إن طردتني ولعنتني فأنظرني (Beni kovduysan ve lanetlediysen bana mühlet ver) şeklindedir. Nidanın cevabı mukadder şart cümlesidir.
اَنْظِرْن۪ٓي dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.Sonundaki نَ , nûn-u vikayedir. Mütekellim zamiri ى mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
اِلٰى يَوْمِ car mecruru اَنْظِرْن۪ٓي fiiline mütealliktir. يُبْعَثُونَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُبْعَثُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْظِرْن۪ٓي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نظر ‘dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Nida harfi ve münada konumundaki رَبِّ izafetinde, mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve mütekellim zamirinin hazf edilmesi mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eder.
Nidanın cevabı olan فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ şart üslubunda gelmiştir. Takdiri إن طردتني ولعنتني (Beni kovduysan ve lanetlediysen) olan mahzuf şartın cevabıdır. Cevap cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şartın cevabı emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husûle gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifâde eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
يَوْمِ ’nin muzâfun ileyhi olan يُبْعَثُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çoğunlukla رَبّ kelimesinden önce nida harfi hazf olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yüce Allah lanetin sınırı olarak din gününü belirlemiştir. Bunun sebebi ya insanların sözlerinde kullandıkları en uzak sürenin bu olmasıdır ki “Gökler ve yer durdukça…” (Hûd 11/107) ifadesi de buna benzer şekilde ebedilik anlamında kullanılmıştır ya da anlam, “Sen azaba uğramaksızın yerde ve göklerde yargılanma gününe kadar kınanmış, lanetlenmiş durumdasın; ama yargılanma günü geldiği zaman lanetlenmenin acısını bile unutturacak bir azaba maruz kalacaksın!” şeklindedir. Kur’an’da: “Yargılanma günü” (Hicr 15/35), “Diriltilecekleri gün” (Hicr 15/36) ve “Vakti malum gün” (Hicr 15/38) ifadeleri aynı manadadır. Ancak sözün belâgat üslubunca ifade edilmesi için aynı anlam farklı ifadelerle dile getirilmiştir (tefennün). (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ ٣٧
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir takdiri هُوَ ‘dir. Mekulü’l-kavl mukadder şart cümlesidir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri, إن أردت الإنظار فإنّك من المنظرين (Mühlet istiyorsan muhakkak ki mühlet verilenlerdensin) şeklindedir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ‘nin ism-i olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
مُنْظَر۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. Cümle, takdiri إن أردت الإنظار (Mühlet istiyorsan) olan mukadder şartın cevabıdır.
Cevap cümlesi olan اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ car mecruru اِنَّ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Denilmiştir ki: “İblis, sırf ölmemek için insanların diriltileceği gün olan kıyamete kadar kendisine zaman tanınmasını ve mühlet verilmesini istemiştir. Bunun da nedeni, insanların diriltildiği gün, artık bundan böyle ölüm denen olay olmayacaktır ve dolayısıyla kendisi de ölmemiş olacaktır. İblis böyle bir hileye başvurmuş olmakla birlikte ona, sorumluluk günlerinin kalkacağı günlerin sonuna kadar bu mühlet tanınmıştır. Ölümden kurtuluşu olmayacaktır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ ٣٨
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
اِلٰى يَوْمِ car mecruru مُنْظَر۪ينَ ‘a mütealliktir. الْوَقْتِ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. الْمَعْلُومِ kelimesi الْوَقْتِ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَعْلُومِ sülâsi mücerredi علم olan fiilin ism-i mef’ûludür.
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
Önceki ayetin devamı olan ayette car mecrur, önceki ayetteki ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden الْمُنْظَر۪ينَ ’ye mütealliktir.
يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ ibaresi, kıyamet gününden, hesap gününden kinayedir.
الْمَعْلُومِ kelimesi الْوَقْتِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَوْمِ - الْوَقْتِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
O güne din günü denilmesi, zikredilen ceza günü olması itibarıyladır. Ona o belli vaktin günü denilmesi de, zikredilen husustan dolayıdır. Bu değişik ifadelerin kullanılmasının sebeplerini elbette yalnız Allah bilir; o bilgiyi yalnız kendisine saklamıştır. Muhtemeldir ki, bütün halkın helaki, dirilmeleri ve hesaplarının görülmesi bir günde gerçekleşecektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi |
|
| 2 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 3 | بِمَا | ötürü |
|
| 4 | أَغْوَيْتَنِي | beni azdırmandan |
|
| 5 | لَأُزَيِّنَنَّ | andolsun (günahları) süsleyeceğim |
|
| 6 | لَهُمْ | onlara |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | الْأَرْضِ | yer yüzünde |
|
| 9 | وَلَأُغْوِيَنَّهُمْ | ve onları azdıracağım |
|
| 10 | أَجْمَعِينَ | hepsini |
|
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ‘dir. Mekulü’l-kavli nida ve cevabıdır. قَالَ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır.
مَٓا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceri ile mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, أقسم بإغوائك لأزيّننّ (Beni saptırdığın için mutlaka ….. süsleyeceğim.) şeklindedir.
اَغْوَيْتَن۪ي sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نَ , nûn-u vikayedir. Mütekellim zamiri ى mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اُزَيِّنَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ‘dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. لَهُمْ car mecruru زَيِّنَنَّ fiiline mütealliktir.
فِي الْاَرْضِ car mecruru زَيِّنَنَّ fiilinin mukadder mef’ûlün bihine mütealliktir. Takdiri, أزيّننّ لهم المعاصي كائنة في الأرض (Yeryüzündeki isyanları mutlaka onlara süsleyeceğim.) şeklindedir. لَاُغْوِيَنَّهُمْ cümlesi atıf harfi وَ ‘la kasemin cevabına matuftur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اُغْوِيَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ‘dir. Fiilin sonundaki نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
اَجْمَع۪ينَ gaib zamiri için manevi tekid veya hal olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
Tekid, tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı îrabı alan sözdür. Tekide “tevkid” de denir. Tekid eden kelimeye veya cümleye tekid (müekkid - ٌمُؤَكِّد ), tekid edilen kelime veya cümleye de müekked ( مُؤَكَّدٌ ) denir. Tekid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Tekid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette manevi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.
اُغْوِيَنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi غوي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اُزَيِّنَنَّ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زين ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Nida harfi ve münada konumundaki رَبِّ izafetinde, mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve mütekellim zamirinin hazf edilmesi mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eder.
Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çoğunlukla رَبّ kelimesinden önce nida harfi hazf olur. (Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nidanın cevabı olan بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ terkibi, kasem üslubunda gelmiştir.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve masdar tevilindeki اَغْوَيْتَن۪ي cümlesi, harf-i cerle, takdiri أقسم (Yemin ederim) olan mahzuf kasem fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بِمَٓا ifadesindeki بِ harfi, kasem (yemin) بِ ’sı; مَٓا ise, ma-i masdariyye olup, bu kasemin cevabı, “mutlaka süslü göstereceğim” ifadesidir. Buna göre mana “senin beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, onların masiyetlerini mutlaka onlara süslü göstereceğim” şeklindedir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي terkibindeki بِ harf-i ceri sebep içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Kasemin cevabı; başına gelen lam, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede dünya hayatı allanıp pullanarak hoş gösterilen, bir mala benzetilmiştir. Çünkü süslemeden kasıt, cezbedici hale getirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
زَيِّنَ fiilinin فِي ile geçişli kılınması yer ile dünyanın kastedilmesi itibariyledir. Mesela [“o, yere (dünyaya) meyl etti”] (Araf /176) ayetinde olduğu gibi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Aynı üslupta gelen وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَ cümlesi, kasemin cevabına atıf harfi وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. اَجْمَع۪ينَ manevi tekid için gelmiştir.
اَغْوَيْتَن۪ي - اُغْوِيَنَّهُمْ fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İblis’in bu işte ne kadar kararlı olduğu cümledeki tekid لَ ‘ı, tekid نَّ ‘u, zaid بِ harfi ve manevi tekid olan اَجْمَع۪ينَ lafzının delaletiyle anlaşılır.
Burada sözü edilen İblisin süslü göstermesi; ya masiyetlerin işlenmesi yahut da onları dünya süsü ile uğraştırarak itaat fiillerini işlemelerini engellemesi suretiyle olur. (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ ٤٠
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ
اِلَّا istisna harfidir. عِبَادَكَ müstesna olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْهُمُ car mecruru عِبَادَكَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. الْمُخْلَص۪ينَ kelimesi عِبَادَكَ ‘nin sıfatı olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir. 3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları üçe ayrılır: 1. Muttasıl istisna 2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُخْلَص۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ
Ayet önceki ayette sayılanlardan, istisna edilenleri bildirmektedir. عِبَادَكَ müstesnadır.
عِبَادَكَ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait كَ zamirine muzâf olmasıyla عِبَادِ , şan ve şeref kazanmıştır.
الْمُخْلَص۪ينَ kelimesi عِبَادَكَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ [Ancak onlardan ihlaslı kulların hariç ] taat için ihlaslı kıldığın ve günah şaibelerinden arındırdığın kulların hariçtir ki, hilem onlara tesir etmez. İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ebû Bekir Kur’ân’ın her yerinde kesr ile مخلِصين okumuşlardır ki, nefislerini Allah için halis kılanlar demek olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bil ki İblis, مُخْلَص۪ kimseleri istisna etmiştir. Çünkü hile ve tuzağının, onlara tesir etmeyeceğini ve onların onu kabul etmeyeceğini biliyordu. Bir va’z-u nasihatimde şöyle dedim: İblis’i bu istisnayı yapmaya sevkeden şey, iddiasında yalancı duruma düşmemektir. İblis bile, yalandan sakındığına göre, yalanın son derece hasis, adi bir iş olduğunu anlıyoruz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ ٤١
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir takdiri هُوَ ‘dir. Meku’lül-kavli, هٰذَا صِرَاطٌ ‘dür. قَالَ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. صِرَاط mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. عَلَيَّ car mecruru صِرَاطٌ ‘ın mahzuf sıfatına mütealliktir. مُسْتَق۪يمٌ ikinci sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْتَق۪يمٌ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i işaret ile merfû oluşu; işaret edilenin önemini, şerefini ifade eder. Burada müsnedün ileyhi, yakında, elle tutulur, gözle görülür, işitilebilir hissi bir şey menziline koyarak, muhatabın dikkatini çekip iyice belirlemek içindir.
هٰذَا istisnanın içerdiği şeye işaret etmektedir ki, o da ihlaslıların onun azdırmasından kurtulmalarıdır ya da ihlasa işaret etmektedir ki, mana şöyle olur: O öyle bir yoldur ki, eğilmeden ve sapmadan bana ulaştırır.
هٰذَا ile Allah’ın dinine işaret edilmiştir. Bu nedenle işaret isminde istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’ her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
عَلَيَّ car mecruru صِرَاطٌ ‘ın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
عَلى ise mecazî vücub anlamında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مُسْتَق۪يمٌ kelimesi صِرَاطٌ için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُسْتَق۪يمٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
صِرَاطٌ - مُسْتَق۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Buradaki صِّرَاطَ kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr صِرَاطٍ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. صِرَاطٍ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر ve ط harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif; med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر ve ق harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.
صراط kelimesi; bir noktaya ulaştırması veya bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir. Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).
Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok manada deyim olarak kullanılır. Yol manasında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır. Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır. طريق ; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur. صراط ise açık ve geniş yoldur. (Mustafavî, et-Tahkîk).
صِرَاطٌ عَلَيَّ de okunmuştur ki, yüksek ve şerefli demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)
مُسْتَق۪يمٌ kelimesi صِرَاطٌ için sıfattır. Onda eğrilik yok, demektir. İstikamet kelimesi kâmil halin mülazımı manasında müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ ٤٢
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
عِبَاد۪ي kelimesi اِنَّ ‘nin ismi olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ cümlesi اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَكَ car mecruru لَيْسَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عَلَيْهِمْ car mecruru سُلْطَانٌ ‘nın mahzuf haline mütealliktir. سُلْطَانٌ kelimesi, لَيْسَ ‘nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
اِلَّا istisna harfidir. Müşterek ism-i mevsûl مَنِ istisna-i munkatı’ olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası اتَّبَعَكَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اتَّبَعَك fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ‘dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْغَاو۪ينَ car mecruru failin mahzuf haline mütealliktir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّبَعَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
غَاو۪ينَ ; sülâsî mücerredi غوي olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Önceki ayetteki mekulü’l-kavle dahildir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin ismi olan عِبَاد۪ي lafzı, izafet şeklinde gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Bu izafette Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan عِبَاد۪ , tazim edilmiştir.
اِنَّ ’nin haberi olan لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ cümlesi, nakıs fiil لَيْسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sübut ve istimrar ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَكَ car-mecruru, لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. سُلْطَانٌ muahhar ismidir.
سُلْطَانٌ ’daki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta tenkir, selbin umumuna işarettir.
عَلَيْهِمْ car-mecruru, سُلْطَانٌ ‘un mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اِلَّا istisna edatı, müşterek ism-i mevsûl مَنِ , müstesnadır. مَنِ ’nın sıla cümlesi olan اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
مَنِ اتَّبَعَكَ ibaresinde istiare sanatı vardır. اتَّبَعَكَ fiili şeytana nisbet edilerek, şeytan arkasından gidilen, takip edilen bir lidere benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
الْغَاو۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
عِبَاد۪ي - غَاو۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
الِاتِّباعُ kelimesi, فاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ ayetinde olduğu gibi itaat etmek ve görüşü onaylamak anlamında mecaz olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ [Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak sapkınlardan sana uyanlar müstesna.] Bu kelam, İblisin söylediklerinin, bir tespiti olmakla beraber, halis kulların şanını tazim ve onların yüksek mertebesini beyan etmekte, azdırma pençelerinin bu bahtiyar kullardan kesildiğini ve İblisin sapkınları azdırmasının, onlara hakimiyet yoluyla olmadığını, fakat onların kendi kötü tercihleriyle olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümle İblis’i yaptığı istisnada tasdik etmekte olanlara ve ihlaslılara saygı göstermesinde durumun farklı olduğunu bildirmektedir. Bir de maksat onların masum olduklarını ve şeytanın pençesinden kurtulduklarını açıklamaktır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Taberî bu ayet-i kerimeyi şu şekilde izah etmiştir: “Ey İblis, şüphesiz ki senin, kullarımı saptırırken bu yaptığını haklı gösterecek hiçbir delilin yoktur. Ancak kendi heva ve heveslerine uyarak azıp sana tabi olanlar müstesnadır.
Taberî bu ayet-i kerimenin izahında şunları da anlatmaktadır: “Bir mümin, Şeytanın şerrinden, Allah’a sığınarak kurtulabilir. Zira Allah Teâlâ, izah edilen bu ayet-i kerimede: [“Eğer Şeytan tarafından sana bir vesvese gelirse Allah’a sığın. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir”] manasındaki A’raf/200 ayetinde, şeytandan bir vesvese geldiğinde, kendisine sığınılmasını emretmektedir. Şeytanın insana galip gelmesi ise, insanın öfkeli bulunduğu an ve heva ve hevesine kapıldığı zamandır. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
Zemahşerî, Bakara/169 ve benzeri olan ayet Hicr/42 arasında, görünüşte bir çelişki olduğunu kaydeder. Çünkü her ne kadar emretmek ve emre itaatı mecbur kılmak birbirlerinden farklı olsalar da, hükümranlık gücüne sahip olmayanın emir yetkisine de sahip olmaması gerekir. Şu halde Şeytanın kötülükleri süsleyerek güzel göstermesi ve insanlara kötülük yolları açması, bir bakıma emretmesine benzetilerek teşbih yapılmıştır. Görüldüğü gibi teşbih unsurunun göz önünde bulundurulduğu bu yaklaşımla ayetler arasında var olduğu düşünülebilen çelişki rahatça çözümlenebilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bil ki İblis, ["Yemin olsun ki ben de yeryüzünde, onların masiyetlerini mutlaka onlara süslü göstereceğim. Onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan, muhlis kulların müstesna"] (Hicr, 39-40) deyince, bu söz o İblis'in Allah'ın ihlaslı olan kulları üzerinde de bir sultası olduğu zannını uyandırmıştır. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayette, ister ihlaslı isterse ihlassız olsunlar, onun Allah'ın herhangi bir kulu üzerinde bir sultasının bulunmadığını, aksine o kullardan, İblis'e sadece kendi irade ve ihtiyariyle tabi olanların tabi olacaklarını, ancak ne var ki, bu tabi olmanın da İblis'in tabi olmaya zorlaması ve icbariyle olmadığını beyan etmiştir. Netice olarak diyebiliriz ki: İblis, kendisinin Allah'ın kullarından bazısı üzerinde bir sultası olduğu zannını vermeye çalışmış, Allah Teâlâ ise onun bu hususta yalan söylediğini, kullarından hiçbiri üzerinde asla bir sultası ve hükümranlığı olmadığını beyan buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ٤٣
وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
جَهَنَّمَ kelimesi اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مَوْعِدُهُمْ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَجْمَع۪ينَ kelimesi مَوْعِدُهُمْ ‘deki gaib zamir için tekid olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanırlar.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf ( اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ )” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette manevi tekiddir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki … اِنَّ عِبَاد۪ي cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler; اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ‘nin haberinin izafet formunda gelmesi veciz ifade kastına matuftur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
لَمَوْعِدُهُمْ ‘daki muzafun ileyh konumundaki zamir önceki ayette geçen müstesnaya aiddir.
لَمَوْعِدُهُمْ ifadesinde istiare sanatı vardır. Cehennemi hak edenlere tehekküm ve alay ifâdesi vardır. Burada tehekkümî istiâre yoluyla vaad edilen yer, tehdit manasında kullanılmıştır. Genelde iyi bir şeyi vaad etmek için وعد , kötü bir şeyle tehdit etmek için اوعد fiili kullanılır. Azabın korkunçluğunu mübalağa için vaad, vaid yerine kullanılmıştır.
اَجْمَع۪ينَ , lafzi tekiddir. لَمَوْعِدُهُمْ ‘daki zamiri tekid eder. Ya da haldir. Amili de مَوْعِدُ ’dir, eğer müevvel masdar kabul edilirse amili, izafetteki manadır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
المَوْعِدُ vaad edilen yerdir. Burada Allah’a dönme manasında kullanılmıştır. İnsanlar arasındaki buluşma için tayin edilen mekâna benzetilerek, buluşma yeri anlamında istiare yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟ ٤٤
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍ cümlesi, önceki ayetteki اِنَّ ‘nin ikinci haberi olup mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سَبْعَةُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اَبْوَابٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟
Cümle, سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لِكُلِّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. بَابٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْهُمْ car mecruru جُزْءٌ ‘ün mahzuf haline mütealliktir.
جُزْءٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مَقْسُومٌ۟ kelimesi جُزْءٌ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَقْسُومٌ۟ ; sülâsi mücerredi قسم olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟
Fasılla gelen ayet, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سَبْعَةُ اَبْوَابٍ , muahhar mübtedadır. Mübtedanın izafet formunda gelmesi veciz ifade kastına matuftur.
اَبْوَابٍ ‘in sıfatı konumundaki لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لِكُلِّ بَابٍ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟ , muahhar mübtedadır. Sıfat terkibi formunda gelen mübtedanın nekre gelişi nev, kesret ve tahkir ifade eder.
مَقْسُومٌ۟ kelimesi جُزْءٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اَبْوَابٍ ve بَابٍ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları,
جُزْءٌ ve مَقْسُومٌ۟ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
جُزْءٌ , bir şeyin parçası manasında olup cemi أجزاء lafzıdır. Nitekim “onu parçalara ayırdım” manasında kullanılır. Buna göre ayet “Allah, onları kısım kısım ayırdı” manasında, “İblise tabi olanlarını kısımlara ayırdı, cehennemin bir bölümüne soktu” demektir. Bunun sebebi şudur: Küfrün mertebeleri ve dereceleri, ağırlık ve hafiflik bakımından farklı farklı olunca, azap ve ikâbın da dereceleri ağırlığına ve hafifliğine göre farklı farklı olmuştur. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ ٤٥
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الْمُتَّق۪ينَ kelimesi اِنَّ ‘nin ismi olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanırlar. ف۪ي جَنَّاتٍ car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. عُيُونٍ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
الْمُتَّق۪ينَ , sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
İbtidaî istînaftır. Kur’an’ın alışılagelmiş tefennün üslubuyla, günahkârlara yapılan tehditten muttakiler için olan müjdeye geçilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪ي جَنَّاتٍ car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
اِنَّ ’nin ismi olan الْمُتَّق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Tevbe Suresi, 120-121) (Halidî, Vakafât, s. 80)
İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
جَنَّاتٍ ‘e matuf olan عُيُونٍ ’in atıf sebebi temâsüldür. Bu kelimelerdeki nekrelik nev, kesret ve tazim ifade eder.
ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla bahçe ve pınar, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü pınar hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu nimetlerin güzelliklerini etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’ her ikisindeki mutlak irtibattır.
Pınar başlarında ve bahçelerde olmaları aslında her türlü sıkıntı ve zorluktan uzak olmaları demektir. Bu ifadede idmâc sanatı vardır.
Muttakiler için vaad edilenlerin, bahçe ve pınar olarak belirtilmesi taksim sanatıdır.
جَنَّاتٍ ve عُيُونٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
“Takva sahipleri ise, muhakkak cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.” Yani, hayasızlıklardan ve şirkten korunan kimseler cennetlerde, bağ ve bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.” (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Evet, cennetlikler için ahirette herhangi bir felakete maruz kalma söz konusu olmadığı gibi bunlar, güven içinde yaşayacaklar, cennetten çıkarılma veya cennet nimetlerinden mahrum olma yahut belli bir süre sonra yok olma korkusu taşımayacaklardır. Zira cennet, esenlik ve güven yurdudur. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ ٤٦
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ
Cümle, mahzuf sözün mekulü’l-kavlidir. Takdiri يقال لهم [Onlara … denir.] şeklindedir.
Fiil cümlesidir. اُدْخُلُو fiili نَ ‘nun hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
بِسَلَامٍ car mecruru اُدْخُلُو ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. اٰمِن۪ينَ ikinci hal olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanırlar.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمِن۪ينَ ; sülâsî mücerredi أمن olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ
Fasılla gelen ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ cümlesi, takdiri يقال لهم [Onlara … denir.] olan fiilin mekulü’l-kavlidir.
Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen ibaha ve ikram amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
اُدْخُلُو emir fiili; ikram için gelebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِسَلَامٍ - اٰمِن۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بِسَلَامٍ car-mecruru, اُدْخُلُو fiilinin failinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِ harf-i ceri, musahabe içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اٰمِن۪ينَ , hal-i müekkide olarak ıtnâbtır. Cümlenin manası onsuz da anlaşılan müekked hal, cümlenin anlamını tekid etmek amacını güder.
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ [Oraya selametle girin] cümlesinde hazif yoluyla îcâz vardır. ‘’Onlara, oraya selametle girin denilir’’ demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu söz, Allah Teâlâ’ya ait olabileceği gibi, melekler tarafından söylenmiş olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَاناً عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ٤٧
صدر Sadera : صَدْرٌ vücudun bir organı olan göğüstür. Çoğulu صُدُورٌ şeklinde gelir. Bu asıl anlamdan sonra herşeyin ön kısmı/baş tarafı için istiare olarak kullanılmaktadır. صَدَرَ fiili عَنْ harfi ceriyle müteaddi (geçişli) yapıldığında geri dönmek anlamına gelir. Hikmet ehlinden bazıları şöyle demiştir: Yüce Allah kalb قَلْبٌ sözcüğünü zikrettiği her yerde akıl ve ilme işaret ederken صَدْرٌ’u zikrettiği her yerde ise hem bunlara hem de şehvet, heva ve öfke gibi kuvvelere işaret etmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 46 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sadr, sudûr, masdar, müsâdere, sadr-ı âzam ve sedirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَاناً عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ
Fiil cümlesidir. نَزَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا , mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
ف۪ي صُدُورِهِمْ car mecruru ism-i mevsûlün mahzuf sılasına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ غِلٍّ car mecruru mahzuf sılanın aid zamirinin haline mütealliktir.
اِخْوَاناً kelimesi, صُدُورِهِمْ ‘deki gaib zamirin hali olarak fetha ile mansubdur. عَلٰى سُرُرٍ car mecruru اِخْوَاناً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. مُتَقَابِل۪ينَ ikinci sıfatı olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanırlar.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُتَقَابِل۪ينَ , sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan تَفَاعَلَ babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَاناً عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. İnşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
نَزَعْنَا [çıkarıp attık] fiilinin mazi oluşu kesinlik ifadesi içindir. Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Henüz gerçekleşmemiş olayların mazi fiille ifade edilmesi, Kur’an’ın beyan özelliklerindendir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
نَزَعْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
نَزَعْنَا fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası mahzuftur. ف۪ي صُدُورِهِمْ car mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ غِلٍّ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
غِلٍّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
غِلٍّ ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder.
اِخْوَاناً kelimesi, ف۪ي صُدُورِهِمْ ‘daki zamirden hal-i müekkide olarak ıtnâbtır. Cümlenin manası onsuz da anlaşılan müekked hal, cümlenin anlamını tekid etmek amacını güder.
إخْوانًا haldir ve teşbih manasındadır. Yani onlar, orada kardeş gibilerdir, halleri dünyada kardeş olanların halleri gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَلٰى سُرُرٍ car mecruru اِخْوَاناً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مُتَقَابِل۪ينَ kelimesi سُرُرٍ için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
سُرُرٍ ve غِلٍّ ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder.
سرير , سُرُرٍ sevinç için hazırlanmış, kıymetli ve yüksek bir oturma yeridir. Bu oturma yeri sevinç meclisi olduğu için böyle isimlendirilmiştir. Leys şöyle der: “Araplar, kendisinde sevinçli ve huzurlu olarak itminan buldukları, huzura erdikleri yer için, سريرالعيش tabirini kullanırlar.” Ayetteki مُتَقَابِل۪ينَ kelimesinin masdarı olan تقابل , yüz yüze, karşılıklı oturma olup, تدابر ‘ün (sırt sırta durmanın) zıddıdır. Oturmanın en kıymetli ve güzel şeklinin, yüz yüze oturma şekli olduğunda şüphe yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِخْوَاناً kelimesi جَنَّاتٍ ‘deki zamirden veya اُدْخُلُوهَا ‘daki failden ya da اٰمِن۪ينَ ‘deki zamirden yahut ona muzâf olanın zamirinden haldir, amili de izafetteki manadır.
عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ de öyledir. İkisinin de اِخْوَاناً ’e sıfat, yahut zamirinden hal olması da caizdir, çünkü متصافين manasındadır, مُتَقَابِل۪ينَ ’in عَلٰى سُرُرٍ şeklindeki zarf-ı müstekardan hal olması da caizdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ ٤٨
لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمَسُّهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. ف۪يهَا car mecruru يَمَسُّهُمْ fiiline mütealliktir. نَصَبٌ fail olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
هُمْ munfasıl zamiri مَا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا car mecruru مُخْرَج۪ينَ ‘ e mütealliktir.
بِ harf-i ceri zaiddir. مُخْرَج۪ينَ lafzen mecrur, مَا ‘nın haberi olarak mahallen mansub olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanırlar.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık - bedel, istiane, zaman - mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُخْرَج۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ
مُتَقَابِل۪ينَ ’deki zamirden hal olan ayet, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ ifadesinde istiare sanatı vardır. Elle maddi bir şeye temas etmek anlamındaki يَمَسُّهُمْ fiili, نَصَبٌ ’ya nispet edilmiştir. Böylece yorgunluk, iradesi olan bir canlı yerine konmuştur. Aynı zamanda cümlede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.
Yorgunluğun, مَسُّ fiiline isnadı mecaz-ı aklîdir. Sebep zikredilmiş müsebbeb kasdedilmiştir.
المَسُّ ; isabetten kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
نَصَبٌ ‘daki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir. Yani onlara, herhangi bir çeşit, herhangi bir miktarda, herhangi bir şekilde yorgunluk dokunmaz.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. ف۪يهَا car mecruru, ihtimam için fail olan نَصَبٌ ’a takdim edilmiştir.
Ayetteki وَ ’la gelen وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ , ikinci hal cümlesi olup makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. Haberi olan بِمُخْرَج۪ينَ ’ye dahil olan بِ harfi zaiddir.
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için gelmiş zâid harftir. Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve ما 'nın haberinin başında gelen بِ harfi tekit bildirir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. مِنْهَا car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan بِمُخْرَج۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de بِ harfi 22 yerde لَيْسَ ’nin, 19 yerde de ما ’nın haberinin başında zâid olarak gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’ân-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
İsim cümleleri sübut ifade eder. Bu ayette medih makamı dolayısıyla istimrar da ifade etmiştir.
Önceki ayetle birlikte bu ayette cennete selametle girenlerin halleri sayılmıştır. Taksim sanatı vardır.
“Onlara orada bir yorgunluk dokunmaz” yeni söz başıdır veya da ikinci haldir ya da مُتَقَابِل۪ينَ ’deki zamirden haldir. “Ve onlar oradan çıkacak değiller” çünkü nimet ölümsüzlükle tamam olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ ٤٩
نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ
Fiil cümlesidir. نَبِّئْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir takdiri أنت ‘dir. عِبَاد۪ٓي mef’ûlün bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, نَبِّئْ fiilinin ikinci mef’ûlü olarak mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
ي mütekellim zamiri اَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ cümlesi, اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir اَنَا mübteda olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamirini tekid eder. الْغَفُورُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الرَّح۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayet lafzi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَبِّئْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نبأ ‘dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الْغَفُورُ - الرَّح۪يمُ isimleri mübalağa sıygasındadır. Mübalağalı ism-i fail kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hitap, Hz. Peygamberedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, عِبَاد۪ٓي izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِبَاد۪ٓ , şan ve şeref kazanmıştır.
Kulların Hak Teâlâ’ya ait zamire muzâf olarak marife olması kulları yüceltme ve medih içindir.
Allah Teâlâ, kendisinin affedici ve merhametli olduğunu, kullarının bu konuda hiçbir şüpheleri kalmaması için اِنَّ , fasıl zamiri olmak üzere çok tekitli isim cümlesiyle bildirmiştir. ‘Haber ver, söyle, bildir’ manasındadır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ , masdar teviliyle نَبِّئْ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اَنّ۪ٓ , fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere dört tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
الْغَفُورُ haberdir. الرَّح۪يمُ , mübteda için ikinci haberdir. اَنَا fasıl zamiridir.
Her iki haberin de الْ takısıyla marife olması, bu vasıfların müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir.
الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında و olmadan gelmesi bu iki vasfın Allah Teâlâda her ikisinin birden mevcudiyetine delalet eder.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail vezninde, gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu cümledeki fasıl zamiri, haberi tekit ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) Bu fasılada tekid edatı, fasl zamiri, iki tarafın marife oluşu ve الْغَفُورُ - الرَّح۪يمُ isimlerinin zikri dolayısı ile dört tekid vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 2, s.158)
Bilindiği gibi fasl zamiri, haberin sıfat olmadığına da delâlet eder. Bu tip kasrlarda, fasl zamiri tahsise ilaveten haberin, mübtedaya nisbetini de tekîd eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın/devamlılığın karînesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ, عِبَاد۪ٓي [kullarım] diyerek, kulları kendisine izafe etmiştir ki bu, büyük bir şereflendirmedir. Cenab-ı Hak, “Kullarıma haber ver” deyince, bu “Bana kulluk etmeyi kabul eden herkese haber ver” demek olur. Dolayısıyla buna, itaatkâr mümin girdiği gibi, günahkâr mümin de girer ki bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın rahmet ve mağfiret tarafının daha ağır bastığına delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ ٥٠
وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
عَذَاب۪ي kelimesi اَنَّ ‘nin ismi olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ cümlesi, اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابُ haber olup damme ile merfûdur. الْاَل۪يمُ kelimesi, الْعَذَابُ ‘ın sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَل۪يمٌ sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ‘nin dahil olduğu عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ cümlesi, masdar teviliyle önceki ayetteki masdar-ı müevvele matuftur.
Bu kelam, daha önce geçen mükâfat ve ceza vaatlerine bir fezleke ve izah mahiyetindedir.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir.
Fasıl zamiri هُوَ , mübteda الْعَذَابُ haberdir.
Haberin الْ takısıyla marife olması, bu vasıfların müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir.
الْاَل۪يمُ kelimesi, الْعَذَابُ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
عَذَابٌ - اَل۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Azabın Allah Teâlâ’ya ait olan zamire izafesi, elîm sıfatıyla vasıflanıp tekrar edilmesi, azabın korkunçluğunu ve tehdidin büyüklüğünü ifade etmektedir. عَذَاب۪ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr Suresi, 1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
عَذَابٌ عَظ۪يمٌ Azim azab ifadesi 14 kere geçerken عَذَابٌ اَل۪يمٌ ifadesi 46 kere geçmiştir.
نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ [Kullarıma, benim çok bağışlayıcı ve merhamet edici olduğumu haber ver] ayeti ile وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ [Benim azabımın, acıklı azap olduğunu da söyle] ayeti arasında güzel bir mukabele sanatı vardır. Burada Yüce Allah mağfirete karşılık da elem verici azabı getirdi. Bu, güzel edebî sanatlardandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Allah Teâlâ önceki ayette غَفُورُ ve رَّح۪يمُۙ vasıflarıyla muttasıf olduğunu çok tekidli bir cümle ile haber vermiştir. Fakat azabından bahsedince, “benim, ben, azab eden” dememiş ve kendisini açıkça böyle tavsif etmemiş, aksine وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ [benim azabım da, azab-ı elîmdir.] buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
غَفُورُ sıfatı zımnında (maksadıyla) mağfiretin zikredilmesi bize bildiriyor ki, takva sahiplerinden murad, büyükleri de küçükleri de dahil bütün günahlardan sakınanlar değildir. Allah'ın (c.c) zatının mağfiret ve rahmetle hasr şeklinde vasıflandırılması ve azap vermekle vasıflandırılmaması bize bildiriyor ki, mağfiret ve rahmet Allah'ın zatının gerekleridir; azap ise ancak, onu gerektiren haricî bir sebeple tahakkuk etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
‘’Ey Resulüm, kullarıma bildir ki, onlar, günahlarından tevbe ettikleri takdirde onların günahlarını örtecek ve cezalarını affedecek olan benim. Yaptıklarından vazgeçmeleri halinde, onlara merhametli davranacak olan da benim. Yine onlara haber ver ki, günahlarında ısrar edip vaz geçmeyenlere karşı benim azabım can yakıcı bir azaptır. O, hiçbir azaba benzememektedir.’’ (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ ٥١
وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَبِّئْهُمْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. عَنْ ضَيْف car mecruru نَبِّئْهُمْ fiiline mütalliktir. Aynı zamanda muzaftır. اِبْرٰه۪يمَۢ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَبِّئْهُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نبأ ‘dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ
Ayet atıf harfi وَ ‘ la 49.ayetteki .. نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Az sözle çok anlam ifade kastına matuf ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَ izafetinde, Hz.İbrahim’e muzâf olması sebebiyle ضَيْفِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Cenab-ı Hakk’ın, نَبِّئْهُمْ [Onlara haber ver] emrindeki هُمْ zamiri, 49. ayetteki عِبَاد۪ٓي [kullarım] ifadesine raci olup, bunun takdiri, “kullarıma İbrahim’in misafirlerinden bahset” şeklinde olur. Allah Teâlâ bu ayette, Hazret-i İbrahim’in misafirlerinin, yaşlılığına rağmen çocuğunun olacağı; Lût’un kavminden olan müminlere de, azab-ı ilahiden kurtulacakları müjdesini verdiklerini, Allah Teâlâ’nın, Lût’un inanmayan kavmine, köklerini kazıma azabı ile azap edeceğini haber verdiklerini belirtmiştir ki, bütün bunlar, Cenab-ı Hakk’ın, müminler için Gafûr ve Rahîm olduğuna; O’nun azabının ise kâfirler hakkında çok elîm bir azap olduğuna dair bahsetmiş olduğu açıklamaları destekler. ضَيْفِ kelimesi aslında, bir kimse bir kimseye misafir olmak için geldiğinde kullanılan ضاف fiilinin masdarıdır. Daha sonra ise, masdar olan bu kelime, misafire verilen isim olmuştur. Bundan dolayı, Hazret-i İbrahim’e gelen misafirler çok olduğu halde, kelime cins manasında olmak üzere, müfred olarak getirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Şeytanın ettiği yeminleri anlattıktan sonra hoca dersine şöyle devam etti:
İnsanın kendisiyle ilgili değiştirebileceği özellikleriyle, tamamlayabileceği eksiklikleriyle, düzeltebileceği hatalarıyla ve eğitebileceği nefsiyle; değişime gerek duymaksızın barışması, belki kısa dönem rahatlık ama uzun dönem zarar ve huzursuzluk getirir. Kötü alışkanlıklara, yapılmayan ibadetlerin boşluğuna, doyumsuz nefsani isteklere ve dünyayı sevdiren vesveselere teslim olmak, ruhu daraltan ama nefsi sevindirendir. Bir nevi kolay olan seçenektir çünkü değişim; çaba, zaman, azim, istikrar ve sabır ister.
Tekrarlanması tercih edilen ya da de sevilen görüş, insanın değişemeyeceği yönündedir çünkü insan temelde zaten pistir ve o yüzden de çaresizdir. Halbuki, İslam nazarında insan temelde temizdir ve asla çaresiz değildir. Seçimleriyle saflığının üzerini kirletip örtebildiği ve karanlıklara bürünebildiği gibi tövbesiyle saf haline geri dönebilir ve aydınlıklara kavuşabilir. Zira insan, Allah katında derecesi yükselebilen ve alçalabilen bir varlıktır.
Allah yolunda değişim; Allah’ın sınırlarına aykırı olan ve insanın saf doğasını yıpratan/karartan hatalarının varlığını kabul etmekle ve onlar üzerinde söz hakkına sahip olduğunu idrak etmekle başlar. Hedef; kalbi bulanıklaştıran halleri zayıflatarak, temize çıkaran halleri alışkanlık haline getirerek güçlendirmektir.
Ey Rabbim! Kalbimin etrafını haya duvarlarıyla ör ve iman sarmaşıklarıyla etrafını sarmala ki; sevmekte seçici olsun ve daima hakka ulaştıranı seçsin. Kalbimi zikrinle ve kelamınla doldur ki; vesveselerin ve yolundan sapmış nefsani isteklerin sesi duyulmasın. Kalbimin içini ve dışını, nurunla aydınlat ki; karartıya sebep olacak hiçbir şey içeriye sızamasın. Dünyevi meseleler gözümde küçülsün. Batıl sevimsizleşsin, hak ise güzelleşsin.
Ey Rabbim! Bedenime, zihnime, iç huzuruma, amellerime ve etrafımdakilere zarar veren hallerimi; Senin rızanı gözeterek ve yardımınla değiştirmemi nasip et. Beni; şeytanın vesveselerinin tesir edemediği ihlas sahibi kullarından eyle.
Amin.
***
Allah’a nankörlük edenlerin çoğunda, belki de tamamında, şeytanın kibrine benzer bir hal vardır.
Kötü ahlaka ya da kalpteki reziletlere karşı uyarıldığında; insanın nefsi heyecanlanır ve kesinlikle öyle biri olmadığını iddia eder. Halbuki kötü ahlak uyuyan bir sinsidir. Yani nefsinin şartları zorlandığında uyanır.
Hz. Adem’e secde etmesi emredildiği zaman şeytanın kibri uyandı ve Allah’a itaatsizlik belasına yuvarlandı.
Kötü ahlak kördür ve sahibini de körleştirir. Öyle ki verdiği geçici lezzetle ne yaptığının, ne de kimin karşısında olduğunun bir önemi yoktur. Uydurduğu savunmasından emindir ve savundukça arsızlaşır.
Bakımsız kalan ve beslenmeyen her canlı gibi kalbin koruma duvarları da zayıflar ve hastalıklar türemeye başlar.
Kötü ahlak yalancıdır ve sahibini de kandırır. İnsan, kendi ter ve ağız kokusunu alamadığı gibi yozlaşan ahlakının da farkında değildir. Kalbine, beden ve ağız temizliğine özen gösterdiği gibi davranmalıdır.
Ancak o zaman bugünkü halinden emin olmamanın verdiği telaşla Allah’a ve O’nun emirlerine sığınır. İtaatsizliğe itecek her ihtimalden kaçınır.
Ey Allahım! Kibir, haset, cimrilik, iki yüzlülük, kendimizi ve amellerimizi beğenmek, öfkeye yenik düşmek, aşırı yemek ve gereksiz konuşmak, dünyalıklara sevgiyle bağlanmak, mala ve makama düşkünlük göstermek gibi felaketlerin hepsinden muhafaza buyur.
Ey Allahım! Ahlakımızı güzelleştir. İmanımızı sağlamlaştır. Kalplerimizi reziletlerden arındır. Faziletler ile doldur. Ahlakımıza ve imanımıza zarar getirebilecek her şeyden uzaklaşanlardan ve bunun için de hep tetikte bekleyenlerden eyle. Yüzümüzü, kalbimizi, bedenimizi ve amellerimizdeki niyetlerin hedefini Sana çevir. Senden sakınanlardan ve Senin emirlerini samimiyet ile yerine getirenlerden ve Senin kelamın ile Rasulunun sünnetine sımsıkı yapışanlardan eyle.
Amin.