بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
تُرْج۪ي مَنْ تَشَٓاءُ مِنْهُنَّ وَتُــْٔـو۪ٓي اِلَيْكَ مَنْ تَشَٓاءُۜ وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَٓا اٰتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَل۪يماً ٥١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | تُرْجِي | geri bırakır |
|
| 2 | مَنْ | kimseyi |
|
| 3 | تَشَاءُ | dilediği |
|
| 4 | مِنْهُنَّ | onlardan |
|
| 5 | وَتُؤْوِي | ve alırsın |
|
| 6 | إِلَيْكَ | yanına |
|
| 7 | مَنْ | kimseyi |
|
| 8 | تَشَاءُ | dilediğin |
|
| 9 | وَمَنِ | ve kimseye |
|
| 10 | ابْتَغَيْتَ | arzu ettiği(ne dönmekte) |
|
| 11 | مِمَّنْ |
|
|
| 12 | عَزَلْتَ | ayrıldıklarından |
|
| 13 | فَلَا | yoktur |
|
| 14 | جُنَاحَ | bir günah |
|
| 15 | عَلَيْكَ | senin üzerine |
|
| 16 | ذَٰلِكَ | budur |
|
| 17 | أَدْنَىٰ | en elverişli olan |
|
| 18 | أَنْ |
|
|
| 19 | تَقَرَّ | aydınlanmasına |
|
| 20 | أَعْيُنُهُنَّ | onların gözlerinin |
|
| 21 | وَلَا | ve |
|
| 22 | يَحْزَنَّ | tasalanmamalarına |
|
| 23 | وَيَرْضَيْنَ | ve razı olmalarına |
|
| 24 | بِمَا |
|
|
| 25 | اتَيْتَهُنَّ | senin verdiklerine |
|
| 26 | كُلُّهُنَّ | hepsinin |
|
| 27 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 28 | يَعْلَمُ | bilir |
|
| 29 | مَا | olanı |
|
| 30 | فِي |
|
|
| 31 | قُلُوبِكُمْ | sizin kalblerinizde |
|
| 32 | وَكَانَ | ve |
|
| 33 | اللَّهُ | Allah |
|
| 34 | عَلِيمًا | bilendir |
|
| 35 | حَلِيمًا | halimdir |
|
“Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın” ifadesinden maksat, çeşitli yorumlar arasından bizim tercih ettiğimize göre, beraber kalma süresinin eşit olması mecburiyetinin (kasm) kaldırılmasıdır. Bu izne rağmen Hz. Peygamber, eşlerini incitmemek için eşitliğe riayet etmiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 33/7; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1569). Eşleri de ona olan saygı ve sevgileri sebebiyle, boşayabileceğini ima ettiğinde dünyaları yıkılmış, yanlarında eşit kalmaya riayet etmese de, dünya nimet ve ziynetlerinden kendilerini mahrum etse de onun eşi olmayı tercih etmişler, buna razı ve bununla mutlu olmuşlardır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 396
تُرْج۪ي مَنْ تَشَٓاءُ مِنْهُنَّ وَتُــْٔـو۪ٓي اِلَيْكَ مَنْ تَشَٓاءُۜ
Fiil cümlesidir. تُرْج۪ي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَشَٓاءُ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. مِنْهُنَّ car mecruru mukadder aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, من تشاء إرجاءه منهن (onlardan kimi ertelemek istersen) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُــْٔـو۪ٓي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. اِلَيْكَ car mecruru تُــْٔـو۪ٓي fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَشَٓاءُ ’dir. İrabtan mahalli yoktur.
تَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
تُرْج۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رجو ’dir.
تُــْٔـو۪ٓي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أوي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَۜ
İsim cümlesidir. Müşterek ism-i mevsûl مَنِ atıf harfi وَ ile önceki ism-i mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası ابْتَغَيْتَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
ابْتَغَيْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl, مِنْ harfi ceriyle mahzuf aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, من ابتغيتها ممّن عزلت (ertelediğini istemen) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası عَزَلْتَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
عَزَلْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ istînâfiyyedir. لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
جُنَاحَ kelimesi لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. عَلَيْكَ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
ابْتَغَيْتَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَٓا اٰتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك muhatap zamiridir. اَدْنٰٓى mübtedanın haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf إلى harf-i ceriyle اَدْنٰٓى fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَقَرَّ fetha ile mansub muzari fiildir. اَعْيُنُهُنَّ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir هُنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَحْزَنَّ fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. يَرْضَيْنَ fiili atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
يَرْضَيْنَ fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle يَرْضَيْنَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰتَيْتَهُنَّ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰتَيْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. كُلُّهُنَّۜ kelimesi يَرْضَيْنَ ‘daki faili te’kid eder. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette manevi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَدْنٰٓى ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَعْلَمُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَا müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي قُلُوبِكُمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَل۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَز۪يزًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يماً - حَل۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُرْج۪ي مَنْ تَشَٓاءُ مِنْهُنَّ وَتُــْٔـو۪ٓي اِلَيْكَ مَنْ تَشَٓاءُۜ وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatab Hz. Peygamberdir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تُرْج۪ي fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sıla cümlesi olan تَشَٓاءُ مِنْهُنَّ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَتُــْٔـو۪ٓي اِلَيْكَ مَنْ تَشَٓاءُ cümlesi, تُرْج۪ي مَنْ تَشَٓاءُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تُــْٔـو۪ٓي fiiline müteallik اِلَيْكَ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sıla cümlesi olan تَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تُرْج۪ي مَنْ تَشَٓاءُ مِنْهُنَّ ve تُــْٔـو۪ٓي اِلَيْكَ مَنْ تَشَٓاءُ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
تُرْج۪ي (Bekletirsin) - تُــْٔـو۪ٓي (yanında alıkoyabilirsin) kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Üçüncü müşterek ism-i mevsûl مَنِ , öncesindeki mevsûle matuftur. Sıla cümlesi olan ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مِمَّنْ mevsûldeki mukadder aid zamirin haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Sılası olan عَزَلْتَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
عَزَلْتَ - تُــْٔـو۪ٓي kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, تُرْج۪ي - ابْتَغَيْتَ ve تُرْج۪ي - تَشَٓاءُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَشَٓاءُ - مَنْ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
الإيواءُ Bir şeyi yanına alarak korumaktır. Bu kelime ayrılan bir şeyin dönmesi için kullanılır. Burada, ayrılıktan sonra veya ayrılmaksızın, daha önce orada yerleşim olup olmamasına bakmaksızın, mutlak olarak istikrar anlamında mecazidir.
Bırakmak manasındaki الإرْجاءِ fiilinin mukabili olarak, onun zıddı olmasını gerektirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَۜ
فَ , istînâfiyyedir. Cümle cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. جُنَاحَ , cinsini nefyeden لَا ’nın ismidir. لَا ’nın haberi mahzuftur. عَلَيْكَ car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.
عَلَيْكَ - اِلَيْكَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَٓا اٰتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular ve tazim ifade eder. İşaret ismi işaret edileni kamil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.
İşaret isminde istiare sanatı vardır. ذٰلِكَ ile önceki hükümlere işaret edilmiş ve Allah’ın hükümleri, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
İsm-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden اَدْنٰٓى, müsneddir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen إلى harf-i ceriyle birlikte اَدْنٰٓى ’ya mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ sükûnet ve nefsin huzurundan kinayedir. Bu ifadede göz zikredilip insan kastedilmiştir. Bundan maksat, en çok gözden anlaşılan sevinç ve mutluluktur. Cüziyyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam وَلَا يَحْزَنَّ cümlesi, تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
وَيَرْضَيْنَ بِمَٓا اٰتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّ cümlesi de hükümde ortaklık nedeniyle, … تَقَرَّ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا harfi-cerle birlikte يَرْضَيْنَ fiiline mütealliktir. Sılası olan اٰتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ cümlesiyle, وَلَا يَحْزَنَّ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil, lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsned olan يَعْلَمُ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi, zamana dikkat çeker ve hükmü takviye, hudûs, ve teceddüt ifade eder. Medih makamında oluşu istimrar manasına da işaret eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يَعْلَمُ fiilinin mef’ûlu konumunda gelen müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası mahzuftur. ف۪ي قُلُوبِكُمْ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِي قُلُوبِكُمْ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır.
Hakiki manada içine girilmeye müsait olmayan kalp, burada zarfa benzetilmiştir. Kalp ile insanın düşünceleri arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
اَعْيُنُهُنَّ - قُلُوبِكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَل۪يماً
وَ , istînâfiyye, cümle ta’lil hükmündedir.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
Zamir yerine zahir isim gelerek lafza-i celâlin tekrarlanması ise hükmün illetini bildirmek, azamet ve heybeti artırmak için yapılmış iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatlarıdır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca aralarında muvazene sanat bulunan bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
عَل۪يماً ve حَك۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Cümlede, ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يمًا حَك۪يمًا ifadesinde, lafzen sarih olarak Allah’ın her şeyi bildiği ve hikmet sahibi olduğu beyan edilirken, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği, herkesin gereken karşılığı göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
يَعْلَمُ - عَل۪يماً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Ayetin son cümlesi ufak değişikliklerle başka surelerde de mevcuttur. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 7, s. 314)
Alîm; mübalağa ile âlim, çok, pek çok bilir; onun için gizli açık neyiniz varsa bilir. Fakat halimdir, ceza vermekte acele edivermez, mühlet verir, ihmal etmez; o halde cezanın geri bırakılmasından dolayı aldanmamalı ve çok titizlik etmemelidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَل۪يماً ve حَك۪يماًۙ olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَٓاءُ مِنْ بَعْدُ وَلَٓا اَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ اَزْوَاجٍ وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ رَق۪يـباً۟ ٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَا | değildir |
|
| 2 | يَحِلُّ | helal |
|
| 3 | لَكَ | sana |
|
| 4 | النِّسَاءُ | (başka) kadınlar |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | بَعْدُ | bundan sonra |
|
| 7 | وَلَا | ve yoktur |
|
| 8 | أَنْ |
|
|
| 9 | تَبَدَّلَ | değiştirmen |
|
| 10 | بِهِنَّ | bunları |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | أَزْوَاجٍ | başka eşlerle |
|
| 13 | وَلَوْ | şayet |
|
| 14 | أَعْجَبَكَ | çok hoşuna gitse de |
|
| 15 | حُسْنُهُنَّ | güzellikleri |
|
| 16 | إِلَّا | bunun dışındadır |
|
| 17 | مَا |
|
|
| 18 | مَلَكَتْ | bulunanlar (cariyeler) |
|
| 19 | يَمِينُكَ | elinde |
|
| 20 | وَكَانَ | ve |
|
| 21 | اللَّهُ | Allah |
|
| 22 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 23 | كُلِّ | her |
|
| 24 | شَيْءٍ | şey |
|
| 25 | رَقِيبًا | gözetleyicidir |
|
لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَٓاءُ مِنْ بَعْدُ وَلَٓا اَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ اَزْوَاجٍ وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَۜ
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَحِلُّ damme ile merfû muzari fiildir. لَكَ car mecruru يَحِلُّ fiiline mütealliktir. النِّسَٓاءُ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ بَعْدُ car mecruru mahzuf hale müteallik olup, cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, النِّسَٓاءُ ‘ye matuf olup mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَبَدَّلَ fetha ile mansub muzari fiildir. تَ harflerinden biri hazf edilmiştir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. بِهِنَّ car mecruru تَبَدَّلَ fiiline mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. اَزْوَاجٍ lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ cümlesi, تَبَدَّلَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. اَعْجَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حُسْنُهُنَّ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, لو أعجبك حسن النساء لا يحلّ لك التبديل. (Kadınlar hoşuna gitmesede değiştirmek helal olmaz.)şeklindedir.
اِلَّا istisna harfidir. مَا müşterek ism-i mevsûl, النِّسَٓاءُ ’den bedel olarak mahallen merfû veya مِنْ اَزْوَاجٍ ‘den müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
مَلَكَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. يَم۪ينُكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَبَدَّلَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بدل ’dir. Aslı تتبدّل şeklindedir. تَ harflerinden biri hazf edilmiştir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اَعْجَبَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عجب ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ رَق۪يـباً۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru رَق۪يـباً۟ ’a mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. رَق۪يـباً۟ kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
رَق۪يـباً۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَٓاءُ مِنْ بَعْدُ وَلَٓا اَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ اَزْوَاجٍ وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatab Hz. Peygamberdir.
Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiiller, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَكَ car-mecruru, ihtimam için fail olan النِّسَٓاءُ ’ya takdim edilmiştir.
مِنْ بَعْدُ car-mecruru, النِّسَٓاءُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir.
بَعْدُ , cer mahallinde olup muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Halin ve muzâfun ileyhin sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki وَلَٓا اَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ اَزْوَاجٍ وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ cümlesi, masdar teviliyle, ref mahallinde النِّسَٓاءُ ’ya matuftur. Masdar harfine dahil olan لَٓا , olumsuzluğu tekit için gelmiş zaid harftir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِهِنَّ car-mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan مِنْ اَزْوَاجٍ ’deki مِنْ zaiddir. Kelimedeki nekrelik, umum ve cins ifade eder. مِنْ harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Menfî siyakta nekre, nefyin umum ve şumûlüne işarettir.
Şart üslubunda gelen وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ terkibi, تَبَدَّلَ ’deki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Şart cümlesi olan اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İstisna edatı اِلَّا ’dan sonra gelen مَا ism-i mevsûlu , müstesnadır. Sılası olan مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ [sağ elinin sahip olduğu] tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan sahip olmak özelliği, يَم۪ينُكَ ‘a isnad edilerek, sağ el bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Gerçekte sahip olan insanın kendisidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ya da cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Bir şeye sahip olmak çoğunlukla sağ elle yapılan akitlerle gerçekleşir.
يَم۪ينُكَ izafetinde Hz.Peygambere ait zamire muzaf olan يَم۪ينُ ‘ye, tazim içindir.
Şartın, takdiri لا يحلّ لك التبديل (Değiştirmek sana helal olmaz) olan cevabı öncesinin delaletiyle hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
النِّساءُ kelimesi böyle bir makamda kullanıldığında çoğunlukla eşler manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا يَحِلُّ [Helal değildir] ifadesi müzekker olarak لَا تَحِلُّ da okunmuştur; çünkü çoğulluktan doğan müenneslik gerçek bir müenneslik değildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayet-i kerimede geçen تَبَدَّلَ lafzında, sıyganın aslında bulunan iki تَ ’den biri hazfedilmiştir. Yani aslı تَتَبَدَّلَ şeklindedir. (Celaleyn Tefsiri)
مِنْ اَزْوَاجٍ ifadesindeki مِنْ nefyi tekid etmektedir; faydası ise haramlığın bütün kadın cinsini kapsamasıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
مِنْ edatı genelliği tekit etmek içindir. Güzellikleri hoşuna gitse de yeni alacağın eşlerin güzellikleri demektir. Bu تَبَدَّلَ ’nin failinden haldir, mef’ûlünden değil, o da مِنْ اَزْوَاجٍ ’dir, çünkü o her yönden nekiredir. Takdiri de şöyledir: مفروضا عجابك بهن (faraza hoşuna gitse de). (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Zemahşerî şöyle der: “Bu cümledeki وَلَوْ اَعْجَبَكَ ifadesi, hal manasındadır. Zîlhalin (hal sahibi olan kelimenin) ayetteki مِنْ اَزْوَاجٍ olması caiz değildir. Çünkü bu kelime, alabildiğine belirsizdir, bir de zilhalin nekire olması uygun düşmez. O halde zilhal olan kelime, Hz. Peygamberdir (s.a.v). Buna göre mana, “Sana, (diğer) kadınlar helal olmaz. Ve sen, güzellikleri sebebiyle hoşuna gitseler dahi bunları başka zevcelerle değiştirmen caiz değildir” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki istisna, munkatıdır. Cümlenin manası لَكِنْ ما مَلَكَتْ يَمِينُكَ حَلالٌ في كُلِّ حالٍ şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ رَق۪يـباً۟
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eder.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car-mecruru, amili olan كَانَ ’nin haberi olan رَق۪يـباً۟ ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.
شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
كَانَ ‘nin haberi olan رَق۪يباً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Ayetin bu son cümlesi, önceki ibareyi tekid için gelmiş mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ اِلَّٓا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِر۪ينَ اِنٰيهُۙ وَلٰكِنْ اِذَا دُع۪يتُمْ فَادْخُلُوا فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِس۪ينَ لِحَد۪يثٍۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْـي۪ مِنْكُمْۘ وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْـي۪ مِنَ الْحَقِّۜ وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعاً فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَٓاءِ حِجَابٍۜ ذٰلِكُمْ اَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّۜ وَمَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ وَلَٓا اَنْ تَنْكِحُٓوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه۪ٓ اَبَداًۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ عِنْـدَ اللّٰهِ عَظ۪يـماً ٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَدْخُلُوا | girmeyin |
|
| 6 | بُيُوتَ | evlerine |
|
| 7 | النَّبِيِّ | Peygamber’in |
|
| 8 | إِلَّا | ancak hariçtir |
|
| 9 | أَنْ |
|
|
| 10 | يُؤْذَنَ | izin verilmesi |
|
| 11 | لَكُمْ | size |
|
| 12 | إِلَىٰ |
|
|
| 13 | طَعَامٍ | yemeğe |
|
| 14 | غَيْرَ | olmadan |
|
| 15 | نَاظِرِينَ | gözetleyiciler |
|
| 16 | إِنَاهُ | vaktini |
|
| 17 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 18 | إِذَا | zaman |
|
| 19 | دُعِيتُمْ | çağrıldığınız |
|
| 20 | فَادْخُلُوا | girin |
|
| 21 | فَإِذَا |
|
|
| 22 | طَعِمْتُمْ | yemeği yeyince |
|
| 23 | فَانْتَشِرُوا | dağılın |
|
| 24 | وَلَا |
|
|
| 25 | مُسْتَأْنِسِينَ | dalmayın |
|
| 26 | لِحَدِيثٍ | söze |
|
| 27 | إِنَّ | çünkü |
|
| 28 | ذَٰلِكُمْ | bu |
|
| 29 | كَانَ |
|
|
| 30 | يُؤْذِي | incitiyordu |
|
| 31 | النَّبِيَّ | Peygamberi |
|
| 32 | فَيَسْتَحْيِي | fakat o utanıyordu |
|
| 33 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 34 | وَاللَّهُ | fakat Allah |
|
| 35 | لَا |
|
|
| 36 | يَسْتَحْيِي | utanmaz |
|
| 37 | مِنَ | -ten |
|
| 38 | الْحَقِّ | gerçek(i söylemek)- |
|
| 39 | وَإِذَا | zaman |
|
| 40 | سَأَلْتُمُوهُنَّ | onlarda istediğiniz |
|
| 41 | مَتَاعًا | bir şey |
|
| 42 | فَاسْأَلُوهُنَّ | isteyin |
|
| 43 | مِنْ | -ndan |
|
| 44 | وَرَاءِ | arkası- |
|
| 45 | حِجَابٍ | perde |
|
| 46 | ذَٰلِكُمْ | bu |
|
| 47 | أَطْهَرُ | daha temizdir |
|
| 48 | لِقُلُوبِكُمْ | sizin kalbleriniz için |
|
| 49 | وَقُلُوبِهِنَّ | ve onların kalbleri için |
|
| 50 | وَمَا | ve olamaz |
|
| 51 | كَانَ |
|
|
| 52 | لَكُمْ | sizin |
|
| 53 | أَنْ |
|
|
| 54 | تُؤْذُوا | incitmeniz |
|
| 55 | رَسُولَ | Elçisini |
|
| 56 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 57 | وَلَا | ve olamaz |
|
| 58 | أَنْ |
|
|
| 59 | تَنْكِحُوا | nikahlamanız |
|
| 60 | أَزْوَاجَهُ | onun eşlerini |
|
| 61 | مِنْ |
|
|
| 62 | بَعْدِهِ | kendisinden sonra |
|
| 63 | أَبَدًا | asla |
|
| 64 | إِنَّ | çünkü |
|
| 65 | ذَٰلِكُمْ | bu |
|
| 66 | كَانَ |
|
|
| 67 | عِنْدَ | katında |
|
| 68 | اللَّهِ | Allah |
|
| 69 | عَظِيمًا | büyük(bir günah)tır |
|
Hicâb (perde, örtü) âyeti diye anılan 53. âyet ile onu takip eden iki âyetin gelmesine sebep olarak iki olay nakledilmektedir. Bunlardan birincisine göre Hz. Peygamber’in kayınpederi de olan Hz. Ömer, “Evinize iyiler de kötüler de girip çıkıyor, eşlerinize perde arkasında olmalarını söyleseniz!” deyip duruyordu, sonunda hicâb âyeti nâzil oldu. En detaylı bir şekilde olayın şahidi Enes b. Mâlik tarafından anlatılan ikinci olay, Hz. Peygamber’in Zeyneb ile evlendiği günün akşamında verdiği düğün yemeği ile ilgilidir. Yemek yendikten sonra davetliler kendi aralarında sohbete dalmışlar, yeni evlileri bir türlü baş başa bırakmamışlardı. Hz. Peygamber birkaç kere dışarı çıkıp girerek rahatsız olduğunu bildirmek istediyse de fayda vermedi, bilhassa sona kalan üç kişi oldukça geç vakitte kalkıp gitti, Resûlullah tam yatak odasına girmek üzere idi ki bu âyet vahyedildi (Buhârî, “Tefsîr”, 33/8).
53. âyette, kuşkusuz beşerî ilişkiler ve muaşeret kuralları bakımından diğer müslümanlar için de aydınlatıcı olan şu hükümlere yer verilmiştir:
a) Hz. Peygamber’in evine, davet edilmeden yemek maksadıyla girmek yasaklanmıştır.
b) Yemeğe gelenlerin erken gelip yemeğin hazırlanmasını evin içinde bekleyerek hâne halkını rahatsız etmemeleri istenmiştir.
c) Yemek yendikten sonra davetlilerin kendi aralarında sohbete dalıp evde gereğinden fazla kalmaları menedilmiştir. Burada Hz. Peygamber’in rahatsız bile olsa bunu sineye çekerek insanları incitmekten geri durduğuna; yani onun güzel ahlâkına, utanıp çekinen kişiliğine, nezaket ve zarafetine de dikkat çekilmiştir.
d) Peygamber eşlerinin her türlü şaibeden, münafıklarla kendini bilmezlerin dedikodu malzemesi olmaktan uzak kalmalarını sağlamak maksadıyla bundan böyle yabancılarla hep perde arkasından görüşüp konuşmaları emredilmiştir.
e) Hz. Peygamber’i üzmek ve kendisinin bırakmasından veya vefatından sonra eşleriyle evlenmek müminlere haram kılınmıştır. 57-58. âyetlerde Resûlullah’ı üzme yasağına müminleri üzmek de eklenmiş, bunları üzenin Allah’ı üzmüş olacaklarına işaret edilmiş ve üzenleri bekleyen korkunç âkıbet haber verilmiştir.
Se'ele سأل : سُؤالٌ bilgiyi ya da bilgiye sevkeden; malı vaya mala sevkeden şeyi istemektir. Bir şey talep etmesi/istemesi durumunda fakir kimse de سائِلٌ olarak isimlendirilir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de pekçok farklı formda olmak üzere 129 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri sâil, sual, mesul, mesuliyet ve meseledir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ اِلَّٓا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِر۪ينَ اِنٰيهُۙ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ ’dır.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَدْخُلُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بُيُوتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّبِيِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِلَّٓا istisna harfidir. اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, müstesna olarak mahallen mansubdur.
يُؤْذَنَ fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. لَكُمْ car mecruru naib-i faildir. اِلٰى طَعَامٍ car mecruru يُؤْذَنَ fiiline mütealliktir. غَيْرَ kelimesi لَكُمْ ’deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur. نَاظِر۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اِنٰيهُ ism-i fail نَاظِر۪ينَ ’nin mef’ûlun bihi olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَاظِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi نظر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:
وَلٰكِنْ اِذَا دُع۪يتُمْ فَادْخُلُوا فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِس۪ينَ لِحَد۪يثٍۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنْ istidrak harfidir. اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. دُع۪يتُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
دُع۪يتُمْ fiili ي üzere mukadder fetha ile mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
ادْخُلُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِذَا طَعِمْتُمْ atıf harfi فَ ile makabline matuftur.
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. طَعِمْتُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
طَعِمْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. مُسْتَأْنِس۪ينَ atıf harfi وَ ile غَيْرَ نَاظِر۪ينَ ’ye matuftur. لِحَد۪يثٍ car mecruru مُسْتَأْنِس۪ينَ ’ye mütealliktir.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْتَشِرُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi نشر ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مُسْتَأْنِس۪ينَ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْـي۪ مِنْكُمْۘ وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْـي۪ مِنَ الْحَقِّۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ذٰلِكُمْ işaret ismi اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْ muhatap zamiridir. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. يُؤْذِي النَّبِيَّ cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يُؤْذِي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. النَّبِيَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَسْتَحْـي۪ atıf harfi ف ile يُؤْذِي fiiline matuftur.
يَسْتَحْـي۪ fiili ى üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْكُمْ car mecruru يَسْتَحْـي۪ fiiline mütealliktir.
وَ itiraziyyedir. للّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَسْتَحْـي۪ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَحْـي۪ fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنَ الْحَقّ car mecruru يَسْتَحْـي۪ fiiline mütealliktir.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
يُؤْذِي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أذي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَسْتَحْـي۪ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, حيي ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعاً فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَٓاءِ حِجَابٍۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. سَاَلْتُمُوهُنَّ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سَاَلْتُمُو sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَتَاعاً ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
سْـَٔلُو fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ وَرَٓاءِ car mecruru سْـَٔلُوهُنَّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. حِجَابٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. سَاَلْتُمُوهُنَّ fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
ذٰلِكُمْ اَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْ muhatap zamiridir. اَطْهَرُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
لِقُلُوبِكُمْ car mecruru اَطْهَرُ ’a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun İleyh olarak mahallen mecrurdur. قُلُوبِهِنَّ atıf harfi و ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir هِنَّ muzâfun İleyh olarak mahallen mecrurdur.
اَطْهَرُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ وَلَٓا اَنْ تَنْكِحُٓوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه۪ٓ اَبَداًۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَكُمْ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُؤْذُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَسُولَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. اَنْ ve masdar-ı müevvel اَنْ تُؤْذُوا ’ye matuftur.
تَنْكِحُٓوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَزْوَاجَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ بَعْدِه۪ٓ car mecruru تَنْكِحُٓوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَبَداً zaman zarfı تَنْكِحُٓوا fiiline mütealliktir.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ عِنْـدَ اللّٰهِ عَظ۪يـماً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ذٰلِكُمْ işaret ismi اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْ muhatap zamiridir. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. عِنْـدَ mekân zarfı mahzuf hale mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَظ۪يـماً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
عَظ۪يـماً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ اِلَّٓا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِر۪ينَ اِنٰيهُۙ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
Cemî müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı.
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir)
Nidanın cevabı olan لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ اِلَّٓا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِر۪ينَ اِنٰيهُۙ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastıyla gelen بُيُوتَ النَّبِيِّ izafeti, Hz. Peygamberin evlerine tazim ifade eder.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ cümlesi, masdar teviliyle umumi durumdan müstesnadır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُؤْذَنَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
لَكُمْ ve اِلٰى طَعَامٍ car-mecrurları, يُؤْذَنَ fiiline mütealliktir.
طَعَامٍ ’deki nekrelik, herhangi bir manasında nev ifade eder.
غَيْرَ نَاظِر۪ينَ اِنٰيهُۙ ibaresi, لَا تَدْخُلُوا ’nun failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
اِنٰيهُ ism-i fail olan نَاظِر۪ينَ ’nin failidir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Hz. Peygamberin evlerine izinsiz girilmeyecek vakitlerin sayılması taksim sanatıdır.
لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ [Peygamberin evlerine girmeyin] cümlesindeki izafet evlerin şereflendirilmesi içindir. Çünkü evler Peygambere (s.a.v) nisbet edilince şeref kazanmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اِلَّٓا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ [Size izin verilmedikçe…] ibaresi zarf anlamındadır yani size izin verildiği zamana kadar demektir. غَيْرَ نَاظِر۪ينَ [Beklemeksizin] ifadesi ise لَا تَدْخُلُوا [girmeyin] cümlesinden haldir. İstisna hem zaman hem de hal için vaki olmuştur. Adeta “Peygamberin evine ancak izin verildiği zamanda girin. Ve oraya içeride beklemeksizin girin” denilmiştir. Bunlar Peygamberin vereceği yemeğin vaktini kollayarak, içeri girip oturan ve yemeği kaçırmamak için bekleyen bir topluluktu. Yani “Ey yemek vaktini kollayanlar! [Peygamberin evine] size yemek için izin verilmedikçe girmeyin, verildiğinde de [içeride] yemeğin hazırlanmasını bekleyerek değil…” Aksi halde eğer bu yasak sadece bunlara dönük olmasaydı, hiç kimse kendisine özel bir izin yani yalnızca yemek yeme izni verilmedikçe Peygamberin evine giremezdi.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Sizin için yemeğe izin verilmedikçe…لِطَعَامٍ “yemek için” denilmeyip اِلٰى طَعَامٍ “yemeğe” denilmesi, izin kelimesinin içine davet manasını da yüklemek içindir. Beydavi’nin ifadesine göre bu mana yüklemenin sebebi de, izin verilse bile yemeğe çağrılmadan varmanın güzel olmayacağına işaret etmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اِنٰي , Bir şeyin zamanı gelip çatmak yahut bir şey kemaline erip yetişmek manalarına gelir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَلٰكِنْ اِذَا دُع۪يتُمْ فَادْخُلُوا فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِس۪ينَ لِحَد۪يثٍۜ
İstidrak harfinin dahil olduğu اِذَا دُع۪يتُمْ فَادْخُلُوا terkibi, atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya, nehiy üslubundan, şart üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
لٰكِنْ kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)
Şart cümlesi olan دُع۪يتُمْ , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَادْخُلُوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
دُع۪يتُمْ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Aynı üslupta gelen فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا terkibi, hükümde ortaklık nedeniyle …اِذَا دُع۪يتُمْ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi olan طَعِمْتُمْ , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi انْتَشِرُوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لَا مُسْتَأْنِس۪ينَ ibaresinde, nehyi tekid için gelen لَا , zaiddir.
مُسْتَأْنِس۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek, نَاظِر۪ينَ ’ye atfedilmiştir. لِحَد۪يثٍۜ car-mecruru, مُسْتَأْنِس۪ينَ ’ye mütealliktir.
فَادْخُلُوا - لَا تَدْخُلُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, reddü’l-acüz ale’s-sadr ve iştikak cinası sanatları vardır.
ادْخُلُوا - انْتَشِرُوا ve مُسْتَأْنِس۪ينَ - انْتَشِرُوا gruplarındaki kelimeler arasında tıbâkı hafiy sanatı vardır.
İznin, açıkça söylenmesi şartı yoktur. Tam aksine, razı olunduğuna dair bir bilgi tahakkuk ettiğinde, girmek caiz olur. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk, faili beyân etmeksizin, meçhul sıygasıyla, “size müsaade edilmesi durumu müstesna...” buyurmuştur. Binaenaleyh, müsaade eden, şayet Allah veya Peygamber veyahut da delil ile desteklenmiş akıl olursa (girmek) caiz olur. Nakil de buna delalet etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada إنْ değil, اِذَا buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)
اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْـي۪ مِنْكُمْۘ
Ta’liliye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ile tekit edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
اِنَّ ’nin isminin ismi işaret olarak gelmesi, işaret edilene dikkat çekip zihinlerde yerleştirmek içindir.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
İşaret isminde istiare sanatı vardır. ذٰلِكُمْ ile yapılmaması istenen davranışlara işaret edilerek, durum, maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذٰلِكُ ve ذٰلِكُمْ ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 5, s. 190)
اِنّ ’nin haberi olan كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan يُؤْذِي النَّبِيَّ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Zamir yerine zahir isim gelerek, النَّبِيَّ lafzının, zihne yerleştirmek, muhabbeti ve ikazı artırmak için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَيَسْتَحْـي۪ مِنْكُمْ cümlesi, كَانَ ’nin haberine atıf harfi فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ - لٰكِنْ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İznin, açıkça söylenmesi şartı yoktur. Tam aksine, razı olunduğuna dair bir bilgi tahakkuk ettiğinde, girmek caiz olur. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk, faili beyân etmeksizin, meçhul sıygasıyla, “size müsaade edilmesi durumu müstesna…” buyurmuştur. Binaenaleyh, müsaade eden, şayet Allah veya Peygamber veyahut da delil ile desteklenmiş akıl olursa (girmek) caiz olur. Nakil de buna delalet etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ولا مُسْتَأْنِسِينَ ifadesindeki vav, ناظِرِينَ kelimesine atıf içindir. Aralarında olan ifade ise istidraktır ve itiraz olarak gelmiştir. Nefiy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْـي۪ مِنَ الْحَقِّۜ
İtiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
Cümlenin müsnedi olan لَا يَسْتَحْـي۪ مِنَ الْحَقِّۜ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَيَسْتَحْـي۪ مِنْكُمْ cümlesiyle, وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْـي۪ مِنَ الْحَقِّۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَسْتَحْـي۪ - لَا يَسْتَحْـي۪ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْحَقّ ’daki tarif, istiğrak ifade eden cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعاً فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَٓاءِ حِجَابٍۜ
Şart üslubunda gelen terkip, önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi olan سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعاً , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafât, S.107)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَٓاءِ حِجَابٍ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مَتَاعاً ve حِجَابٍ kelimelerindeki nekrelik, herhangi bir manasında nev ifade eder.
فَسْـَٔلُوهُنَّ - سَاَلْتُمُوهُنَّ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ذٰلِكُمْ اَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّۜ
Beyanî istînâf veya ta’liliye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübtedanın ism-i işaret olması, müsnedün ileyhe dikkat çekerek önemini vurgulamak amacına matuftur.
İşaret isminde istiare sanatı vardır. ذٰلِكُمْ ile yapılması istenen davranışlara işaret edilerek, durum, maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Müsned olan اَطْهَرُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
قُلُوبِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَمَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ وَلَٓا اَنْ تَنْكِحُٓوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه۪ٓ اَبَداًۜ
وَمَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Menfi nakıs fiil كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Menfî sıygada gelen cümle nehiy manası taşımaktadır.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. لَكُمْ car mecruru كان ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ cümlesi, masdar teviliyle مَا كَانَ ’nin, muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İkinci masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ تَنْكِحُٓوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه۪ٓ اَبَداً cümlesi, masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen رَسُولَ اللّٰهِ izafeti, Allah lafzına muzaf olan رَسُولِ ‘e şan ve şeref ifade eder. اَزْوَاجَهُ izafeti ile Hz. Peygambere ait zamire muzaf olan اَزْوَاجَ , tazim edilmiştir.
Zaid harf لَٓا ve اَبَداً olumsuzluğu tekid eden unsurlardır.
تُؤْذِي - يُؤْذِي kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müminler için yasak olan şeylerin sayılması taksim sanatıdır.
Bu cümlede fiil لَمْ ile değil مَا ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir. ما فعل sözü, لقد فعل (Yemin olsun ki muhakkak yaptı) cümlesini, لم يفعل sözü فعل (yaptı) cümlesini olumsuzlar. مَا harfi mazi fiili olumsuzladığı zaman kasemin cevabı menzilindedir. (Kitâbü Sîbeveyh, 2/593)
“Sizin Allah'ın resulünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâh etmeniz ebediyen caiz değildir. Çünkü bu, Allah katında gerçekten pek büyük bir şeydir.” kelamı, pek açık bir şekilde Resulüllah'ın şanını tazim etmekte ve hayatta iken de vefat ettikten sonra da kendisine hürmet gösterilmesinin zorunlu olduğunu bildirmektedir. İşte bundan dolayıdır ki bundan sonraki ayette, bu insanlar için ağır bir tehdit zımnî olarak bildirilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ عِنْـدَ اللّٰهِ عَظ۪يـماً
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder. İşaret edilene dikkat çekip zihinlerde yerleşmesini sağlar.
İşaret isminde istiare sanatı vardır. ذٰلِكُمْ ile yasaklara işaret edilmiştir. Allah’ın hükümleri, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذٰلِكُ ve ذٰلِكُمْ ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c.5, s.190)
اِنّ ’nin haberi olan كَانَ عِنْـدَ اللّٰهِ عَظ۪يـماً , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عِنْـدَ اللّٰهِ mekan zarfı, konudaki önemine binaen amili olan عَظ۪يـماً ’e takdim edilmiştir.
عِنْـدَ اللّٰهِ ifadesi (Allah’ın kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Enam/57) Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf عِنْـدَ اللّٰهِ izafeti, عِنْـدَ’nin şanı içindir.
كَان ’nin haberi olan عَظ۪يـماً, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Ayette tekrarlanan كَانَ , اِذَا , اَنْ , اِنَّ , وَقُلُوبِ , يَسْتَحْـي۪ , مِنْ - ذٰلِكُمْ kelimeleri arasında ıtnab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
كَان fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
اِنْ تُبْدُوا شَيْـٔاً اَوْ تُخْفُوهُ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً ٥٤
اِنْ تُبْدُوا شَيْـٔاً اَوْ تُخْفُوهُ
Fiil cümlesidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُبْدُوا şart fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تُخْفُوهُ cümlesi atıf harfi اَوْ ile تُبْدُوا fiiline matuftur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تُخْفُو fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَوْ ;Türkçede “veya yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُبْدُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi بدو ’dir.
تُخْفُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خفي ‘dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً
İsim cümlesidir. فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. بِكُلِّ car mecruru عَل۪يماً ’e mütealliktir. عَل۪يماً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يماً, mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ تُبْدُوا شَيْـٔاً اَوْ تُخْفُوهُ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkibin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Şart cümlesi olan تُبْدُوا شَيْـٔاً , müspet muzari fiil sıygasında gelerek, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
اِنْ , şart fiilinin vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.
Mef’ûl olan شَيْـٔاً ‘deki nekrelik muayyen olmayan cins ve kesret ifade eder.
Aynı üsluptaki müteakip اَوْ تُخْفُوهُ cümlesi, muhayyerlik ifade eden اَوْ atıf harfiyle şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
تُبْدُوا - تُخْفُوهُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فَ karinesiyle gelen فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً cevap cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
اِنّ ’nin haberi olan كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِكُلِّ شَيْءٍ , amili olan كَانَ ’nin haberi olan عَل۪يماً ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
شَيْءٍ ’deki tenvin kesret ve nev ifade eder. Tekrarında ise ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَل۪يماً mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Ayetin bu son cümlesi önceki ibare için mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Beyzâvî şöyle der: “Ayetteki genel ifade, maksat için bir delil olmakla birlikte tehditin şiddetini de vurgular.”
Bu kelamın ifade ettiği tamimde (genellemede), maksudun hüccetinden başka bir de cezanın korkunçluğu, ağırlığı ve çetinliği ziyadesiyle bildirilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sayfadaki bütün ayetler, fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.