بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
لَا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓائِهِنَّ وَلَٓا اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اَخَوَاتِهِنَّ وَلَا نِسَٓائِهِنَّ وَلَا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّۚ وَاتَّق۪ينَ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً ٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَا | yoktur |
|
| 2 | جُنَاحَ | bir günah |
|
| 3 | عَلَيْهِنَّ | onlara |
|
| 4 | فِي | hakkında |
|
| 5 | ابَائِهِنَّ | babaları |
|
| 6 | وَلَا | ve yoktur |
|
| 7 | أَبْنَائِهِنَّ | oğulları |
|
| 8 | وَلَا | ve yoktur |
|
| 9 | إِخْوَانِهِنَّ | kardeşleri |
|
| 10 | وَلَا | ve yoktur |
|
| 11 | أَبْنَاءِ | oğulları |
|
| 12 | إِخْوَانِهِنَّ | kardeşlerinin |
|
| 13 | وَلَا | ve yoktur |
|
| 14 | أَبْنَاءِ | oğulları |
|
| 15 | أَخَوَاتِهِنَّ | kızkardeşlerinin |
|
| 16 | وَلَا | ve yoktur |
|
| 17 | نِسَائِهِنَّ | kadınları |
|
| 18 | وَلَا | ve yoktur |
|
| 19 | مَا |
|
|
| 20 | مَلَكَتْ | bulunan(köle)leri |
|
| 21 | أَيْمَانُهُنَّ | ellerinde |
|
| 22 | وَاتَّقِينَ | ve korkun |
|
| 23 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 24 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 25 | اللَّهَ | Allah |
|
| 26 | كَانَ |
|
|
| 27 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 28 | كُلِّ | her |
|
| 29 | شَيْءٍ | şey |
|
| 30 | شَهِيدًا | şahittir |
|
لَا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓائِهِنَّ وَلَٓا اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اَخَوَاتِهِنَّ وَلَا نِسَٓائِهِنَّ وَلَا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّۚ
İsim cümlesidir. لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
جُنَاحَ kelimesi لَا ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. عَلَيْهِنَّ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Muzaf mahzuftur. Takdiri, في رؤية آبائهنّ (babalarının görmesinde) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَٓا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. لَٓا اَبْنَٓائِهِنَّ ,لَٓا اِخْوَانِهِنَّ ,لَٓا اَبْنَٓاءِ اِخْوَانِهِنَّ , لَٓا اَبْنَٓاءِ اَخَوَاتِهِنَّ , لَا نِسَٓائِهِنَّ kelimeler atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
لَٓا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. مَا müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ ’ye matuftur. İsm-i mevsûlun sılası مَلَكَتْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
مَلَكَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. اَيْمَانُهُنَّۚ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَاتَّق۪ينَ اللّٰهَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّق۪ينَ fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni emir fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
اتَّق۪ينَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ’nin dahil olduğu cümle اِنّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلٰى كُلِّ car mecruru شَه۪يداً ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شَه۪يداً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
شَه۪يداً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا جُنَاحَ عَلَيْهِنَّ ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓائِهِنَّ وَلَٓا اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اِخْوَانِهِنَّ وَلَٓا اَبْنَٓاءِ اَخَوَاتِهِنَّ وَلَا نِسَٓائِهِنَّ وَلَا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cinsini nefyeden لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. جُنَاحَ , cinsini nefyeden لَا ’nın ismidir. Haberi ise mahzuftur. Haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. عَلَيْهِنَّ car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.
لَا ’nın haberine müteallik ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ ibaresinde muzaf, mahzuftur. Takdiri رؤية [Görmesi] şeklindedir.
ف۪ٓي اٰبَٓائِهِنَّ ’ye temasül nedeniyle atfedilen müteakip isimlerde nefiy harfi لَا ’nın tekrarı, olumsuzluğu tekid etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مَا müşterek ism-i mevsûlu, öncesine matuftur. Sılası olan مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ [sağ elinizin sahip olduğu] tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan sahip olmak özelliği, اَيْمَانُكُمْ ‘a isnad edilerek, sağ el bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Gerçekte sahip olan insanın kendisidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ya da cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Bir şeye sahip olmak çoğunlukla sağ elle yapılan akitlerle gerçekleşir.
Ayette “günah yoktur” ifadesinden sonra günah olmayanların sayılması taksim sanatıdır.
اٰبَٓائِهِنَّ - اَبْنَٓائِهِنَّ - اِخْوَانِهِنَّ - اَخَوَاتِهِنَّ - نِسَٓائِهِنَّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. اِخْوَانِ - اَبْنَٓائِ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette amca ve dayı zikredilmemiştir, çünkü onlar da baba hükmündedir. İşte bundan dolayıdır ki وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ [ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı…] Bakara Suresi 133. ayetinde böyle ifade edilmiştir. Hz. İsmail, Hz. Yakub'un amcası olduğu halde babası olarak ifade edilmiştir.
Ellerinin altında bulunanlardan murat, köleleri ile cariyeleri yahut yalnız cariyeleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاتَّق۪ينَ اللّٰهَۜ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
Bu ayet-i kerimede mahrem olanların bazıları sözkonusu edilmiştir. Mahremlerin hepsi ise Nûr Sûresi'nde söz konusu edilmişlerdir. Bu ayet-i kerime Nur Suresi'ndeki o ayetin bir bölümüdür. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Peygamberin eşlerini onurlandırmak için ilahi kelamı onlara yönelterek gaibden وَاتَّق۪ينَ اللّٰهَۜ şeklinde muhataba iltifat yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Lafza-ı celâl اِنَّ ‘nin ismi, كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً cümlesi haberidir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, onun kudret ve celâlini hissettirmek, mehabeti artırarak îkazda mübalağa içindir. Bu tekrarda, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنّ ’nin haberi olan كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً۟ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِكُلِّ شَيْءٍ car-mecruru, ihtimam için amili olan كَانَ ’nin haberi olan شَه۪يداً۟ ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.
Muzafun ileyh olan شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
شَه۪يداً۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Her şeye şahittir] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeye şahit olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يماً ٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | اللَّهَ | Allah |
|
| 3 | وَمَلَائِكَتَهُ | ve melekleri |
|
| 4 | يُصَلُّونَ | salat etmektedir |
|
| 5 | عَلَى | üzerine |
|
| 6 | النَّبِيِّ | Peygamber |
|
| 7 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 8 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 9 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 10 | صَلُّوا | siz de salat edin |
|
| 11 | عَلَيْهِ | ona |
|
| 12 | وَسَلِّمُوا | ve selam edin |
|
| 13 | تَسْلِيمًا | içtenlikle |
|
Türkçe’de genellikle çoğul şekliyle salavat olarak kullanılan salât kelimesinin kök mânası “ateşe tutmak, kızartmak”tır. İnsan kendini ya Allah’a yöneltir, O’na arzeder, O’nun şuurunda olarak yaşar veya O’ndan yüz çevirir, bu takdirde kendini ateşe tutmuş, ateşin üstüne koymuş olur. Bu kök mânadan hareketle bir dinî terim olarak kulların “salât”ı iki mâna ifade etmektedir: 1. Genel olarak dua. Çünkü dua, kulun özünü ve gönlünü Allah’a yöneltmesidir. 2. Özel olarak namaz ibadeti. Çünkü bu ibadet, kendini Allah’a vermenin, O’nun huzuruna sunmanın en güzel aracıdır, en uygun şeklidir. Müminlerin Hz. Peygamber’e salâtı, ona dua etmeleri, onu övgü ve hayırla anmalarıdır. Kendisine, “Selâmın nasıl verileceğini bildik, sana salât nasıl olacak?” diye sorulduğunda, Resûlullah namazların oturuşlarında okuduğumuz “salavât-ı şerife”yi öğretmiş, “Bana böyle salât edersiniz” demiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 33/10). Sahih kaynaklarda meleklerin salâtı da dua, övgü ve tebrik olarak açıklanmıştır (Buhârî, “Tefsîr”, 33/10). Allah’ın bir kuluna salâtı şüphe yok ki büyük bir iltifat, şeref, lutuf ve rahmettir. Ancak bunun mahiyet ve keyfiyetini bilmek mümkün değildir. Kaynaklarda bu açıdan salât, “rahmet ve övgü” şeklinde tanımlanmıştır.
43. âyette Allah’ın müminlere rahmetiyle lutuflarda bulunması, meleklerin de onlara dua etmeleri salât kelimesiyle ifade edilmiş, hemen arkasından da bu salâtın doğurduğu sonuç açıklanmıştır: İnsanı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak. Şu halde Allah’ın salâtı yalnızca övgü ve rahmetle sınırlı değildir, ona mazhar olanların gözlerini ve gönüllerini hakikate açan bir tecellidir.
“Siz de ona salât ve selâm okuyunuz” emri bağlayıcıdır, emrin yerine getirilmesi gereklidir. Ancak bunun zamanı, mekânı ve sayısı konusunda açıklama yapılmadığı için fıkıhçılar farklı yorumlar yapmışlardır. Ömürde bir defa Hz. Peygamber’e salavat okumanın ve selâm vermenin farz olduğunda ittifak vardır. Onun adı anıldıkça uygun aralıklarda aynı şeyi yapmanın müstehap (dince tavsiye edilmiş bir davranış) olduğu da ifade edilmiştir (Cessâs, III, 370; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III,1584; İbn Âşûr, XXII, 98 vd.). İbn Âşûr yaptığı araştırma sonunda sahâbenin, Hz. Peygamber’in ismi her anıldığında veya yazıldığında salavatı da okuyup yazdıklarına dair bir bilgi bulamadığını kaydetmektedir. Onun tesbitine göre sahâbe, her ismi geçtiğinde değil onun bazı fiil ve niteliklerini konuştuklarında bunu yapmışlardır. Kitapların başlangıcında salavata yer verme (salvele) âdeti Hârûnürreşîd zamanında hicrî 181 yılında başlamıştır. İsminin her geçtiği yerde salavatı okumak ve yazmak ise daha sonra, muhtemelen hicrî IV. asırda hadisçiler tarafından âdet haline getirilmiştir (s. 100-101). Ehl-i sünnet’in ilk temsilcileri salavatın Hz. Peygamber’e, kişinin gıyabında selâm vermenin ona ve diğer peygamberlere mahsus olmasını, yüz yüze selâmın bütün müminlere verileceğini bir edep olarak kabul etmişlerdir (selâmın hükmü için ayrıca bk. En‘âm 6/54; Yûnus 10/10; Nûr 24/27).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 397-399
اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَلٰٓئِكَتَهُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ cümlesi, اِنّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُصَلُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى النَّبِيِّۜ car mecruru يُصَلُّونَ fiiline mütealliktir.
يُصَلُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صلو ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يماً
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı صَلُّوا عَلَيْهِ ‘dir.
صَلُّوا illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru صَلُّوا fiiline mütealliktir. سَلِّمُوا fiili atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
سَلِّمُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَسْل۪يماً mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَلِّمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سلم ’dir.
صَلُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صلو ‘dir.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
Lafz-ı celâle matuf مَلٰٓئِكَتَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan melekler, şan ve şeref kazanmıştır.
اِنَّ ’nin haberi olan يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadir Suresi 1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Salat, dua etmek demektir. Arapçada, دعا له [Ona dua etti] manasında, deyimi kullanılır. Bu mana, Allah hakkında düşünülemez. Çünkü Allah ona, dua etmez. Zira dua, bir başkası için bir üçüncüsünden bir fayda talep etmek demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayet-i kerimede “salat” kelimesi geçmektedir. Bu kelime, Allah’a isnad edildiğinde “rahmet”, meleklere isnad edildiğinde “dua ve af dileme” anlamına gelmektedir. (Taberi Tefsiri, Câmiu’l- Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
وَمَلٰٓئِكَتَهُ kelimesi اِنَّ ve isminin mahalline atıfla merfû‘ olarak وَمَلٰٓئِكَتَهُ şeklinde de okunmuştur. Kûfelilere göre bu açık bir durumdur. Basralılara göre ise يُصَلُّونَ kelimesi kendisine delalet ettiği için haber mahzuftur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيّ [Allah ve melekleri Peygambere salat ederler.] cümlesinde Peygambere (s.a.v) övgü vardır. Cümlenin bu kalıpta gelmesinde, beyan ilmi bakımından birkaç edebî incelik vardır:
a. Önemine binaen, haber cümlesi اِنَّ edatıyla tekid edilmiştir.
b. Süreklilik ifade etmesi için, isim cümlesi ile söylenmiştir.
c. Cümle, başlangıçta اِنَّ اللّٰهَ ile isim cümlesi olarak başlamış, sonunda يُصَلُّونَ ile fiil cümlesi olarak bitmiştir. Bu durum Yüce Allah'ın, Resulünü övmesinin zaman zaman yenilenerek devam ettiğine işaret eder. Bu ince sırrı bir düşünün.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayetteki يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيّ [salavat getirirler] ifadesinden, anılan manaların her bir ferdinin, hakikî mana olabilecek şekilde genel bir mecazî mana kast edilmelidir. O da şöyle olur: Allah ve melekleri, Peygambere hayır ve salah getirmek için onunla ilgilenirler; onun şerefini izhar etmek ve şânını tazim etmek için onunla alakadar olurlar. İşte bu da Allah'ın rahmet etmesi ve meleklerin duâ ve istiğfarda bulunmaları ile olmaktadır. Ey iman edenler! Siz de buna itina gösterin; çünkü herkesten önce bu, sizin vazifenizdir. Bu “Allah’ım! Muhammed'e salat ve selam eyle!” demek veya benzerleriyle olmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيّ [Peygambere salat ederler]’den maksat kendisi için yararlı olan şeye ve faydalı olan işe önem verirler; şerefini ortaya koymaya ve durumunu yüceltmeye özen gösterirler. Bu da Allah'tan rahmet, meleklerden duâ ve af dilemekle gerçekleşir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l- Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يماً
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri sonraki haberin önemine işaret ve onlara tazim içindir.
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.
Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir)
Nidanın cevabı olan صَلُّوا عَلَيْهِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَسَلِّمُوا cümlesi atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
تَسْل۪يماً kelimesi, سَلِّمُوا fiilinden mef’ûlu mutlak olarak cümleyi tekid etmiştir.
اٰمَنُوا - سَلِّمُوا - تَسْل۪يماً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
سَلِّمُوا - تَسْل۪يماً kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
O’na salatü selam edin. Yani ألصٌَلاةُ عَلى الرٌَسولِ والسَّلام (Peygambere salat selam olsun!) deyin. Bu; Allah’ın, ona rahmetiyle muamele etmesi ve onu selamette kılması için dua etmek anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَسَلِّمُوا تَسْل۪يماً [Tam bir teslimiyetle de selam verin.] ifadesi bir emirdir. Binaenaleyh bu, vâcibtir. Halbuki bu, namazın dışında vâcib yani farz değildir. Bu, namazda farzdır ki bu da bizim teşehhüddeki, السلام عليك أيها النبي [Selam sana ey Peygamber…] şeklindeki sözümüzdür. Bu, selamın vâcib olmadığını söyleyenlerin aleyhine bir delildir. Cenab-ı Hakk, Peygambere (s.a.v) verilen selamın, mükemmelliğini ifade etsin diye, tekîd için de (ayrıca) masdarı getirmiştir. Halbuki “salat”ı bu şekilde tekid etmemişti. Çünkü “salat” da Cenab-ı Hakk'ın, “Şüphesiz ki Allah ve melekleri, o peygambere çok salat (ve tekrimde) bulunurlar” ifadesiyle tekid olunmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Sâvî şöyle der: Meleklerin ve müminlerin Peygambere (s.a.v) salat etmelerinin hikmeti, onları bununla şereflendirmektir. Şöyle ki onlar Peygambere (s.a.v) salat ve onu yüceltme hususunda Allah'a uymuşlardır. Aynı zamanda onun insanlar üzerindeki bazı haklarından dolayı bir mükafattır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), insanlara ulaşan bütün nimetlerde en büyük vasıtadır. Bir kimseye herhangi bir şahıstan bir nimet gelirse o şahsı mükâfatlandırması onun üzerine bir haktır. Ancak insanlar Resulullah'a (s.a.v) mükafat vermekten aciz oldukları için her şeyin sahibi ve herşeye güç yetiren Allah'tan ona mükâfat vermesini istediler. İşte “Allah'ım! Muhammed'e salat et!” sözünün sırrı budur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَاباً مُه۪يناً ٥٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ |
|
|
| 3 | يُؤْذُونَ | incitenler |
|
| 4 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 5 | وَرَسُولَهُ | ve Elçisini |
|
| 6 | لَعَنَهُمُ | onlara la’net etmiştir |
|
| 7 | اللَّهُ | Allah |
|
| 8 | فِي |
|
|
| 9 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 10 | وَالْاخِرَةِ | ve ahirette |
|
| 11 | وَأَعَدَّ | ve hazırlamıştır |
|
| 12 | لَهُمْ | onlar için |
|
| 13 | عَذَابًا | bir azab |
|
| 14 | مُهِينًا | alçaltıcı |
|
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَاباً مُه۪يناً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُؤْذُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يُؤْذُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
رَسُولَهُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَعَنَهُمُ اللّٰهُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَعَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. فِي الدُّنْيَا car mecruru لَعَنَهُمُ fiiline mütealliktir. الْاٰخِرَةِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعَدَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهُمْ car mecruru اَعَدَّ fiiline mütealliktir. عَذَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مُه۪يناً kelimesi عَذَاباً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْذُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أذي ’dir.
اَعَدَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عدد ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُه۪يناً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَاباً مُه۪يناً
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadir Suresi 1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve işin ne kadar korkunç ve dehşetli olduğunu ifade etmek için olabilir.
Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Lafza-ı celâle matuf olan رَسُولَهُ izafeti, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olan Hz. Peygamber için tazim, teşrif ve destek ifade eder.
Allah’a eziyet etmek tabirinde müşriklerin, namazı ve selamı küçümsemelerine işaret vardır.
اَنَّ ’nin haberi olan لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s.107)
İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Allah lafzının ayette iki kez geçmesi, onun kudret ve celâlini hissettirmek heybeti ve korkuyu artırmak içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Birbirine tezat nedeniyle atfedilmiş فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ car-mecrurları, لَعَنَهُمُ fiiline mütealliktir. Aralarında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Azabın dünya ve ahirette olmak üzere ayrıntılanması taksim sanatıdır.
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü burada zarfa benzetilen dünya ve ahiret, hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Ahiret ve dünya hayatı ile insanlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَاباً مُه۪يناً cümlesi, اِنَّ ’nin haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَهُمْ car-mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan عَذَاباً ’deki nekrelik, azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen مُه۪يناً ’le sıfatlanması bu korkunçluğa delildir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَذَاباً ‘in sıfatı olan مُه۪يناً mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsm-i fail vezninde gelen مُه۪يناً , hor-hakir eden demektir. عَذَاباً ‘nin مُه۪يناً ile sıfatlanması cansız bir şeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Azabın korkunçluğunu artıran bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Azap ile hor-hakir olmak arasında sebebiyet alakasına dayalı mecaz-ı mürsel bulunmaktadır. Burada sebep zikredilmiş, sonuç kastedilmiştir. Çünkü azap, hakir olmanın sebebidir. Azaba giren bu hale düşer.
اَعَدَّ fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tehekkümî inadî istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır. ‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Ateşin onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder.
لَعَنَهُمُ - عَذَاباً - مُه۪يناً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, عَذَابٌ مُه۪ينٌ , عَذَابٌ عَظ۪يمٌ , عَذَابٌ اَل۪يمٌ , عذاب شديد gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
Burada eza etmekten murat, mecazî olarak, Allah ve Resulünün sevmediği küfür ve günah fiilleri olabilir. Çünkü Allah hakkında hakikî manasıyla eza görmek imkânsızdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Allah'ın peygamberini incitenler, demektir. Allah'ın isminin zikredilmesi, onu şereflendirmek içindir. Ya da يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ [Allah'ı ve Resulünün incitenler] sözüyle, Allah'ı ve peygamberliği inkâr gibi Allah'ın ve Resulünün (s.a.v) razı olmadığı fiiller mecazen kastedilmiştir. Her ikisi içinde mecâzî anlamdadır. Çünkü sadece Resulullah hakkında (s.a.v) eziyet görmenin hakikati düşünülebilir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟ ٥٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ |
|
|
| 2 | يُؤْذُونَ | incitenler |
|
| 3 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’min erkekleri |
|
| 4 | وَالْمُؤْمِنَاتِ | ve mü’min kadınları |
|
| 5 | بِغَيْرِ | dışındaki |
|
| 6 | مَا | bir şeyle |
|
| 7 | اكْتَسَبُوا | yaptıklarının |
|
| 8 | فَقَدِ | elbette |
|
| 9 | احْتَمَلُوا | yüklenmişlerdir |
|
| 10 | بُهْتَانًا | bir iftira |
|
| 11 | وَإِثْمًا | ve bir günah |
|
| 12 | مُبِينًا | açık |
|
وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُؤْذُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُؤْذُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْمُؤْمِن۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
مُؤْمِنَاتِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. بِغَيْرِ car mecruru مُؤْمِن۪ينَ ’nin mahzuf haline mütealliktir.
مَا müşterek ism-i mevsûl muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اكْتَسَبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamiri mahzuftur. Takdiri, اكتسبوه (onu kazandılar) şeklindedir.
اكْتَسَبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
احْتَمَلُوا بُهْتَاناً cümlesi, mübteda الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
فَ harfi zaiddir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. احْتَمَلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بُهْتَاناً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِثْماً atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. مُب۪يناً۟ kelimesi اِثْم ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اكْتَسَبُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi كسب ’dir.
احْتَمَلُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi حمل ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مُب۪يناً۟ ;sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُؤْمِن۪ينَ - مُؤْمِنَاتِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında tahkir ifade eder.
Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûlün sılası olan يُؤْذُونَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا cümlesi, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا car-mecruru, temasül nedeniyle birbirine atfedilmiş الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِغَيْرِ için muzâfun ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan اكْتَسَبُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟ cümlesi, الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümle قَدْ tahkik harfi ve zaid فَ ile tekid edilmiştir.
İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
اِثْماً tezayüf nedeniyle mef’ûl olan بُهْتَاناً ’ne atfedilmiştir.
Mef’ûl konumundaki بُهْتَاناً ve اِثْماً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Kelimelerdeki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
اِثْماً için sıfat olan مُب۪يناً۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. مُب۪يناً۟ ’le tavsif edilmesi, اِثْماً ’in kötülük derecesini ve çeşidini artırmıştır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İsm-i fail vezninde gelen مُب۪يناً۟ , açıklayan demektir. اِثْماً ‘nin مُب۪يناً۟ ile sıfatlanması cansız bir şeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
مُب۪ينٌ kelimesi أبانَ fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve بانَ fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60)
يُؤْذُونَ - بُهْتَاناً - اِثْماً ve الْمُؤْمِن۪ينَ - الْمُؤْمِنَاتِ ve اكْتَسَبُوا - احْتَمَلُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْمُؤْمِن۪ينَ - الْمُؤْمِنَاتِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَدْ mazi fiille kullanıldığında tahkik ifade eder. Ayrıca mazi fiil ile geldiğinde, yapılacak işin yaklaştığını göstermek üzere, takrib manasında kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اكْتَسَبُوا ’deki zamir tağlib yoluyla mümin kadın ve erkeklere aittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bundan önce Allah ile Resulü hakkında eza vermek, mutlak olarak zikredildikten sonra burada “yapmadıkları bir şeyden dolayı” kaydıyla kayıtlandırılması, Allah ile resulüne yapılan ezanın mutlaka haksız bir eza olduğunu, müminlere yapılan ezanın ise haklı da haksız da olabileceğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Zahir olan görüşe göre bu ayet, anılan hususların hepsini ve bundan sonra gelecek kötü haber yayanların fitnesini de kapsamaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً ٥٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | النَّبِيُّ | Peygamber |
|
| 3 | قُلْ | söyle |
|
| 4 | لِأَزْوَاجِكَ | eşlerine |
|
| 5 | وَبَنَاتِكَ | ve kızlarına |
|
| 6 | وَنِسَاءِ | ve kadınlarına |
|
| 7 | الْمُؤْمِنِينَ | inananların |
|
| 8 | يُدْنِينَ | salsınlar |
|
| 9 | عَلَيْهِنَّ | üstlerine |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | جَلَابِيبِهِنَّ | örtülerini |
|
| 12 | ذَٰلِكَ | budur |
|
| 13 | أَدْنَىٰ | en elverişli olan |
|
| 14 | أَنْ |
|
|
| 15 | يُعْرَفْنَ | onların tanınması için |
|
| 16 | فَلَا |
|
|
| 17 | يُؤْذَيْنَ | incitilmemesi için |
|
| 18 | وَكَانَ | ve |
|
| 19 | اللَّهُ | Allah |
|
| 20 | غَفُورًا | çok bağışlayandır |
|
| 21 | رَحِيمًا | çok esirgeyendir |
|
İffeti koruma amacıyla güzelliklerin kapatılması mânasında örtünme emri daha önce Nûr sûresinin ilgili âyetlerinde geçmişti. Burada ise eza ve tâcizlerin engellenmesi gayesiyle dışarı çıkarken kadınların dış giysi kullanmaları istenmektedir. Hemen bütün tefsirlerin tarihe dayanarak verdiği ortak bilgiye göre Medine evleri dar ve tuvaletsiz idi. Kadınlar ihtiyaçlarını gidermek için geceleri evlerinden çıkar, biraz uzaklaşarak ihtiyaçlarını giderir ve dönerlerdi. Bu durumu fırsat bilen bazı münafıklar ve kendini bilmezler uygun yerlerde durur, kadınlara söz ve elle tâcizde bulunurlar, yakalandıkları zaman da “Biz onları câriye sandık” derlerdi. Bu mazereti ortadan kaldırmak üzere hür kadınların, dışarı çıkarken, cilbâb ismi verilen dış giysilerine bürünmeleri emredildi. Hz. Ömer, hür kadınları câriyelerden ayırarak asayişi korumak maksadıyla câriyelerin cilbâb kullanmalarını yasaklamıştı, daha sonraki dönemlerde bu yasak kalktı.
Râgıb el-İsfahânî’nin el-Müfredat’ında (“clb” md.) cilbâb, “baş örtüsü ve entari” olarak açıklanmıştır. Başka kaynaklarda hımâr denilen baş örtüsünden büyük, vücudun üst kısmına giyilen ridâdan küçük dış örtü olarak tanımlanmıştır. Kelimeye çarşaf mânası verenler de olmuştur. Bu mânanın sözlükte dayanağı bulunmakla beraber cilbâb kelimesine yalnızca çarşaf demenin ilmî dayanağı yoktur.
Konumuz olan Ahzâb sûresinden sonra inen Nûr sûresindeki örtünme, devamlı ve iffeti korumaya yönelik bir farzdır. Burada emredilen cilbâb giyme ise asayişi korumayı ve tacizi önlemeyi hedefleyen geçici bir tedbirdir. Genellikle tefsircilerin, “evlerde oturma, zaruret bulunmadıkça dışarı çıkmama” emri, Hz. Peygamber’in hanımlarına mahsus olduğu halde diğer hanımları da bu hüküm çerçevesine almaya çalışmalarını ve dışarı çıkarken –tesettüre ek olarak– bir dış giysiye bürünmeyi devamlı bir farz haline getirmelerini, haklı bir dinî ve ahlâkî gerekçeden çok, içinde yaşadıkları çağın ve toplumun âdet ve değerlerine bağlamak uygun olur.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 399-400يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّبِيُّ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ ’dır.
قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لِاَزْوَاجِكَ car mecruru قُلْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَنَاتِكَ ve نِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. الْمُؤْمِن۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ي ‘dir. Mekulü’l kavli, يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يُدْن۪ينَ fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. عَلَيْهِنَّ car mecruru يُدْن۪ينَ fiiline mütealliktir. مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ car mecruru يُدْن۪ينَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِنَّ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَدْنٰٓى mübtedanın haberi olarak, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf harf-i cer ile اَدْنٰٓى ’ya mütealliktir. Takdiri, إلى أن يعرفن (tanınmalarına) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُعْرَفْنَ fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni, meçhul muzari fiildir. Mahallen mansubdur. Naib-i faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.
فَ atıf harfidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْذَيْنَ fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni, meçhul muzari fiildir. Naib-i faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَدْنٰٓى ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. غَفُوراً kelimesi, كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. رَح۪يماً ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
غَفُوراً - رَح۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatab Hz. Peygamberdir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. اَيُّهَا münada, النَّبِيُّ ondan bedeldir.
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ nidasıyla, arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir.
Nidanın cevabı olarak gelen قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
بَنَاتِكَ ve نِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ izafetleri temasül nedeniyle قُلْ fiiline müteallik لِاَزْوَاجِكَ ‘ye atfedilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf لِاَزْوَاجِكَ ve بَنَاتِكَ izafetleri, Hz. Peygambere ait zamire muzaf olan لِاَزْوَاجِ ve بَنَاتِ için tazim ifade etmiştir.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ , hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fiil, talep (emir) cümlesinin cevabı konumunda da olabilir; tıpkı Yüce Allah’ın şu sözünde olduğu gibi: ل لعبادي يقيموا الصلاة (Kullarıma söyle: Namazı kılsınlar…) Burada da ‘söyle’ emrinin cevabı cezmedilmiş bir fiil olarak gelmiştir.
Bu durumda ayetteki ‘söylenen söz’ (makûl-i kavl) hazfedilmiş olur. Yani anlam şöyledir: ‘Onlara söyle: Dış örtülerinizden üzerinize sarkıtın.’ Buna karşılık mevcut cümlede يُدْن۪ينَ fiili, bu hazfedilmiş ifadenin (emrin) cevabı olarak gelmiştir.
جَلَاب۪يبِهِنَّ ‘ye dahil olan مِنْ , badiyet içindir.
اَزْوَاجِكَ - بَنَاتِكَ - نِسَٓاءِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Bundan önce, eza verenlerin kötü halleri, onları bundan caydırmak için müeyyide ile beyan edildikten sonra bu ayette de Allah, Peygamberimize, o ahlaksızlardan eza gören bazı hanımlara, onların ezalarını kısmen önleyecek olan tesettürü ve eza görmek yerlerinde tanınmayı sağlayacak giysiyi o kadınlara emretmesini emretmektedir.
Cilbab, hımar'dan (başörtüsünden) daha geniş ve ridâ'dan daha küçük olup kadınların başına sarıp devamını da göğüslerinin üstüne şarlattıkları giysidir. (Ridâ, baş ile belden yukarısını örten çar, şal, futa veya aba gibi giysidir.) Diğer bir görüşe göre ise cilbab, milhafe (yeldirme, ferace) ve kadınların bir iş için dışarı çıktıklarında yüzlerini ve bedenlerini örttükleri giysidir. Cilbablarını üstlerine almalarından kastedilen, cilbabın bir kısmıyla örtünüp geri kalan kısmını da bedenin üstüne salıvermektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh, en güzel şekilde temyîz edilmek için işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Allah’ın emirlerine işaret eden ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır. ذٰلِكَ ile hüküm, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Müsned olan اَدْنٰٓى , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve müteakip يُعْرَفْنَ cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen إلى harf-i ceriyle اَدْنٰٓى ’ya mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يُؤْذَيْنَ cümlesi, يُعْرَفْنَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
اَدْنٰٓى - يُدْن۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يُعْرَفْنَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
Müsned olan غَفُوراً ve رَح۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
غَفُوراً ve رَح۪يماً şeklindeki mübalağa kalıbındaki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak değişikliklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c, 7, s. 314)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
كَان fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde غَفُوراً ve رَح۪يماً olduğu gibi gelecekte de Gafûr ve Rahîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَد۪ينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ ف۪يهَٓا اِلَّا قَل۪يلاًۚۛ ٦٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَئِنْ | andolsun eğer |
|
| 2 | لَمْ |
|
|
| 3 | يَنْتَهِ | vazgeçmezlerse |
|
| 4 | الْمُنَافِقُونَ | iki yüzlüler |
|
| 5 | وَالَّذِينَ | ve |
|
| 6 | فِي | bulunanlar |
|
| 7 | قُلُوبِهِمْ | kalblerinde |
|
| 8 | مَرَضٌ | bir hastalık |
|
| 9 | وَالْمُرْجِفُونَ | kötü haberler yayanlar |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | الْمَدِينَةِ | şehirde |
|
| 12 | لَنُغْرِيَنَّكَ | seni üstüne süreriz |
|
| 13 | بِهِمْ | onların |
|
| 14 | ثُمَّ | sonra |
|
| 15 | لَا |
|
|
| 16 | يُجَاوِرُونَكَ | senin yanında kalamazlar |
|
| 17 | فِيهَا | orada |
|
| 18 | إِلَّا | dışında |
|
| 19 | قَلِيلًا | az bir zaman |
|
İslâm dini, farklı inanç sahipleriyle birlikte yaşamayı reddetmiyor. Farklı inanan ve yaşayanlar yapılan sözleşmeye ve ülkenin kanun-larına, kurallarına riayet ettikleri sürece genel kural olarak müslümanların hak ve özgürlüklerinden yararlanarak yaşarlar ve gelişirler. Müslüman olmayan tebaa sözleşmeyi bozar, müslümanlara karşı düşmanlarla iş birliği yapar veya ülkenin kanunlarına, genel ahlâka ve kamu düzenine aykırı davranırlarsa önce uyarılırlar, sonra da –içinde sürgün ve ölümün de bulunduğu– çeşitli cezalara çarptırılırlar. Medine’de bulunan münafıklarla kalplerinde çürüklük bulunanlar; yani iman-inkâr arasında gidip gelenler, sûrenin başından beri örnekleri verilen çeşitli kötü fiilleri işlemişlerdi. Bunlar içinde halkın moralini bozmak için durmadan asılsız haber yayanlar, müslüman akıncıların harekâtı hakkında olumsuz yalan bilgiler verenler de vardı. Âyetler bunlara bir ders verme zamanının geldiğini bildiriyor ve gerekli uyarıyı yapıyor.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 401
Ğarave غرو : غَرِيَ bir şeye düşkün veya tutkun olmak, yapışmak demektir. İf'al formu olan أغْرَى fiili ise tutkun, düşkün ya da bağlı hale getirmek manasına gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sadece if'al babı formunda fiil olarak 2 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekli iğra etmek (kışkırtmak)tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَد۪ينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ
Fiil cümlesidir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَنْتَهِ şart fiili olup illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. الْمُنَافِقُونَ fail olup, ref alameti و ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûlü atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. İsm-i mevsûlun sılası ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ’dır. İrabtan mahalli yoktur.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَرَضٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
الْمُرْجِفُونَ atıf harfi وَ ’la makabline matuf olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. فِي الْمَد۪ينَةِ car mecruru الْمُرْجِفُونَ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
نُغْرِيَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِهِمْ car mecruru نُغْرِيَنَّ fiiline mütealliktir. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُغْرِيَنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غرو ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُرْجِفُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُنَافِقُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfâle babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ ف۪يهَٓا اِلَّا قَل۪يلاًۚۛ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُجَاوِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ف۪يهَٓا car mecruru يُجَاوِرُونَكَ fiiline mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. قَل۪يلاً zaman zarfı mef’ulü fih olup يُجَاوِرُونَكَ fiiline mütealliktir. Veya mef’ûlu mutlaktan naibdir. Takdiri, زمنا قليلا [az bir zaman]’dır.
Mef’ûlün fih ; Fiilin işlendiği zamanı veya yeri bildiren mef’ûldür. Diğer adı zarftır. Mef’ûlün fih mansubdur. Başına harf-i cer gelirse mahallen mansub olur. Mef’ûlün fihin harfi cerleri şunlardır: فِي - بِ . Mef’ûlün fih fiilinin önüne geçebilir. Mef’ûlün fihi bulmak için fiile “nerede, ne zaman” soruları sorulur. Mef’ûlün fih ikiye ayrılır:
1. Zaman zarfı: Fiilin oluş zamanını bildiren mef’ûlün fihtir. 2. Mekan zarfı: Fiilin oluş yerini, mekânını bildiren mef’ûlün fihtir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ ; Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُجَاوِرُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جور ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Musareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَد۪ينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ
Kasem üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie, إنْ şart harfidir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasemle tekid edilen terkipte لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ cümlesi şarttır. Menfi muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)
إنْ şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106)
الْمُرْجِفُونَ ve وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ , tezayüf nedeniyle, fail olan الْمُنَافِقُونَ ’ye atfedilmiştir.
لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ [Eğer münafıklar son vermezlerse…]’den sonra لْمُرْجِفُونَ [yalan haber yayanlar]’ın söylenmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesidir. Çünkü yalan haber yayanlar münafıkların kendileridir. Yüce Allah, yaptıklarının çok çirkin olduğunu vurgulamak ve adiliklerini göstermek için önce genel, sonra özel olarak zikretti. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرَضٌ , muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan مَرَضٌ ’un nekreliği, teksir ve tahkir ifade eder.
Kalplerinde hastalık olanların ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, onların bilinen kişiler olduğunu belirtmenin yanında tahkir içindir.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak kalpteki nifakın şiddetini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Onların kalplerindeki hastalığın tehlikesinin şiddetine ve kötü akıbetlerine ima veya insanların tanıdığı hastalıkların dışında bir hastalık çeşidine delalet etmek için nekre gelmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, s. 77)
Münafıklar hakkındaki bu ayet-i kerimede مَرَضٌ kelimesinde istiare yapılmıştır. Maraz bedenî bir hastalıktır, kalbî bir hastalık olan nifak için müstear olmuştur. Aralarındaki benzerlik her ikisinin de yakaladıkları şeyi ifsad etmesidir. Maraz bedeni, nifak ve küfür ise kalbi ifsad eder. Bu kelimenin hakiki manasında kullanılmayıp müstear olduğunun delili yani karîne-i mânia ayet-i kerimenin küfürlerini gizleyip Müslüman olduklarını izhar eden münafıkları zem siyâkında olmasıdır. Bedenî hastalıkları değil, kalbî fesatları zemmedilmektedir. Ayette hakiki manadan mecazî manaya geçişin sebebi; nifakın bir hastalık gibi kanlarında dolaşacak kadar etkili hale geldiğini ifade etmektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فِي الْمَد۪ينَةِ car-mecruru, ism-i fail vezninde gelen الْمُرْجِفُونَ ’ye veya ondaki zamirin mahzuf haline mütealliktir.
Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Kasemin cevabının delaletiyle şart cümlesinin cevabı hazfedilmiştir. Mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mahzuf kasem ve nun-i sakile ile tekid edilmiş لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır.
لَنُغْرِيَنَّكَ fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Hz. Peygamberin üzerlerine gitmesinin teşvik edildiği kimselerin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
الْمُنَافِقُونَ - الْمُرْجِفُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın,Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1) Muhâtabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir. 2) Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.
3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belagat)
ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ ف۪يهَٓا اِلَّا قَل۪يلاًۚۛ
Cümle, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiştir. İki tekid hükmündeki kasr fiille, mahzuf zaman zarfı arasındadır. قَل۪يلاً , mahzuf zaman zarfının sıfatıdır. Takdiri, زمنا قليلا [az bir zaman]’dır.
يُجَاوِرُونَكَ maksur/sıfat, زمنا قليلا maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Ayetteki muzari fiiller hudus, istimrâr ve teceddüd ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَلْعُون۪ينَۚۛ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلاً ٦١
مَلْعُون۪ينَۚۛ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلاً
مَلْعُون۪ينَ , önceki ayetteki لَا يُجَاوِرُونَ ’deki failin hali olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Fiil cümlesidir. اَيْنَ مَا şart manalı iki fiili cezm eden mekân zarfı olup cevaba müteallliktir.
ثُقِفُٓوا şart fiili olup damme üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karinesi olmadan gelen اُخِذُوا cümlesi şartın cevabıdır.
اُخِذُوا damme üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. قُتِّلُوا atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
قُتِّلُوا damme üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. تَقْت۪يلاً mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur.
اَيْنَمَا şart manalı iki fiili cezm eden mekân zarfıdır. اَيْنَمَا edatın sonundaki مَا yalnız şart edatı olduğu zaman gelir. Soru edatı olduğu zaman gelmez. İrabı devamlı mekân zarfı yani cevabının mef’ûlü fihidir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُتِّلُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قتل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مَلْعُون۪ينَۚۛ ; sülâsi mücerredi لعن olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَلْعُون۪ينَۚۛ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلاً
مَلْعُون۪ينَ , önceki ayetteki يُجَاوِرُونَكَ fiilinin failinin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
İstînâfiyye olarak fasılla gelen اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلاً cümlesinde اَيْنَ مَا şart edatıdır. Mef’ûle dikkat çekmek için meçhul bina edilen ثُقِفُٓوا, şart fiili, müspet mazi fiil sıygasında gelerek, hudus, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi اُخِذُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)
Aynı üslupta gelen وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلاً cümlesi şartın cevabına atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. تَقْت۪يلاً kelimesi, tekid ifade eden mef’ûlü mutlaktır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
ثُقِفُٓوا - اُخِذُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
قُتِّلُوا - تَقْت۪يلاً kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلاً “Nerede ele geçirilirlerse...” yani nerede bulunurlarsa, demektir. قُتِّلُوا ’nun tef’îl babından olması çokluğa delalet eder. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاً ٦٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | سُنَّةَ | sünneti (yasası) budur |
|
| 2 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 3 | فِي | arasındaki |
|
| 4 | الَّذِينَ |
|
|
| 5 | خَلَوْا | geçen(millet)ler |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | قَبْلُ | önceden |
|
| 8 | وَلَنْ | ve |
|
| 9 | تَجِدَ | (imkan) bulamazsın |
|
| 10 | لِسُنَّةِ | sünnetini (yasasını) |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 12 | تَبْدِيلًا | değiştirmeğe |
|
سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۚ
Fiil cümlesidir. سُنَّةَ mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, سنّ الله ذلك سنّة (Allah bunu sünneti olarak koydu) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl فِي harf-i ceriyle سُنَّةَ ’ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası خَلَوْا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
خَلَوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلُۚ car mecruru خَلَوْا fiiline müteallik olup, cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَجِدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لِسُنَّةِ car mecruru تَجِدَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تَبْد۪يلاً ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُنَّةَ , takdiri, سنّ [sünnet olarak koydu] olan mahzuf bir fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Mef’ûlü mutlakın amilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen سُنَّةَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celale muzaf olan سُنَّةَ şan ve şeref kazanmıştır.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harfi-cerle birlikte سُنَّةَ اللّٰهِ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Sılası olan خَلَوْا مِنْ قَبْلُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
خَلَوْا fiiline müteallik مِنْ قَبْلُ car-mecrurunda قَبْلُۚ , mahzuf bir kelimeye muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
(Allah'ın daha önce geçen kimseler hakkındaki kanunu gibi) tekid eden mastardır yani سن اللّه ذلك في الأمم الماضية (Allah bunu geçmiş ümmetlerde adet edinmiştir) demektir. O da peygamberlere münâfıklık edip onların sarsılmasına çalışanların ve benzerlerinin nerede yakalanırlarsa öldürülmeleridir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاً
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istinafa atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Fiilin muzari sıygada gelmesi hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi etkilenir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan لِسُنَّةِ اللّٰهِ car-mecruru ihtimam için ilk mef’ûl olan تَبْد۪يلاً ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan تَجِدَ fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûl olan تَبْد۪يلاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Kelimedeki nekrelik kıllet ve umum ifade eder. Menfî siyakta nekre, umum ve şumule işarettir.
سُنَّةِ اللّٰهِ ayette önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eden, hükmün illetini bildiren iltifat sanatıdır.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
سُنَّةِ اللّٰهِ pekiştirici masdar konumunda olup [Allah peygamberlerine münafıklık edenlerin bulundukları yerde öldürülmesini sürekli başvurduğu bir uygulama kılmıştır.] anlamındadır. Mukātil “Tıpkı Bedir savaşına katılanlar öldürüldüğü ve esir alındığı gibi.” demiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Sayfadaki bütün ayetler, fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.
Başımı örtme kararını orta ikide aldım. Ailem emin misin? diye sordu. Çünkü engelliydim ve beni tanımayan insanlar, nereye gidersem gideyim, beni gözleriyle takip ediyordu. Parmaklarıyla gösterip aralarında fısıldaşıyorlardı. Engelliyim diye beni adam yerine koymayan çok insan vardı. Bazı insanlar sadece fiziksel değil, zihinsel olarak da engelli olduğum önyargısıyla yaklaşıyordu. Ve başımı örttüğümde bu sıkıntılar artacak diye endişeleniyordu ailem. Haklıydılar. Arttı.
Ergenliği atlatıp yüzüm biraz daha yaşımı belli edene kadar ki - bu yıllar aldı - başörtüsünü hoş karşılamayan teyzeler bedenleriyle ve sözleriyle çok yorum yaptı. Bana bakarak "çık çık" sesi çıkardılar. Kaç teyze "çocuğu örtüye sarmışlar" diyerek anneme düşmanca baktı. Yanımızdan geçerken nefretle bir şeyler mırıldandılar. Kimisi zaten engelliyim, kimden neyimi saklıyorum diye düşündü. Dar zihniyetliler, bunun benim kararım olamayacağını ve birilerinin beni zorladığını düşündü. Başörtüsünden zorlandığımı hissetmedim. Benim yaptığım Allah'ın emriydi. Öyleyse kusur insanlardaydı.
Bu yüzden tesettürü amacından saptıran ve "tesettür zor, yapmayan anlamaz" diyenlere katılmıyorum. Zor olan Allah'ın emri değil. Allah'ın emirlerini zorlaştıran, devamlı dünyaya yaklaşmak isteyen ve etrafındaki insanların yorumlarını önemseyen, insanın kendi nefsi. Uygulamaya çalıştığımız her emirde, çektiğimiz her sıkıntıda Allah'ı hatırlayıp tevekkül etmek nefsimize ağır gelmeseydi, bu dünya imtihan yeri olmazdı.
Rabbim Senin emirlerine, yalnız Senin rızan için uymamda. Dırdır eden nefsime, onun kölesi olmadığımı hatırlatmamda yardımcım ol. Emirlerini gerçekleştirmek isteyen ama nefislerine kulaklarını tıkayamayan her kuluna yardım et. Attığım her adım Senin yolunda ilerlememe vesile olsun. Yaptığım her hareket ve verdiğim her karar Senin rızanı gözetsin. Rahmet et ya Rab! Af et ya Rab!
Amin.
***
Bazen belki şeytani vesveseler, belki de nefsani hırslar araya girer ve insanı boşvermişlik kuyusuna indirip, ona ‘aman ne olursa olsun’ dedirtir. İncinmekten hoşlanmayana başkalarını incitmeyi hoş gösterir. Bahaneleri hazırdır ve bu yüzden de kendince sonuna kadar haklıdır.
Bu öyle bir haldir ki indikçe her kademesi daha da karanlıktır. Nefsin heyecanının küflü kokusu yerleşir. Kalbinin hakikat pencerelerini kapalı tutmaya devam ettikçe sahibi zehirlenir. Çürümenin şiddeti ve hastalığının sinsiliği hakkında cahil kalmakta ısrarcıdır.
Ağırlığını taşımaktan aciz ince dallara benzeyen bahanelerine tutunur ve sallanır. Haklı olduğuna inanır ve sanki birçok gerçeği unutur. Halbuki şartlar iyi olduğu zaman iyi olmak zaten kolay seçenektir. Ayrıca insanların ve ilişkilerin hep iyi kaldığı bir yer, imtihan alemi değil demektir.
Nefsi kışkırtır: ‘hep sen mi iyi davranacaksın’. Kalbin cevabı hazırdır: ‘Allah için’. Sınırları aşmamak için susmak, dönüp gitmek ve araya mesafe koymak da bir çeşit iyiliktir. Herkes, herkesi sevmek ve iyi anlaşmak zorunda değildir. Mesafeler kalben de konulabilir.
Ey Allahım! Kalplerimizin sahibi Sensin! İncinmekten ve incitmekten muhafaza buyur. Bunun için daima doğru adımlar atanlardan ve doğru tedbirleri alanlarda eyle. Seni ve rasulunu itaatsizlik ile incitmekten, dünyanın hevesine kapılıp müminleri ve kalbimizdeki imanı incitmekten muhafaza buyur. Yaşamın herhangi bir yolunda karşılaştığımız insanları ve diğer canlıları bilerek ya da bilmeyerek incitmekten muhafaza buyur. Bizi, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden ve sünnetten taviz vermeden hoşgörüyle ve muhabbetle yaklaşanlardan eyle. Yaptığımız her işte yalnız Senin rızanı umanlardan, gördüğümüz hoş tavırları Senden bir nimet bilip Sana şükredenlerden ve incitici halleri bir imtihan ya da ibret hali belleyip Senin halimizi en iyi bilen olduğun imanıyla Sana sığınanlardan eyle. İki cihanda da gönüllerimizi huzur ile buluştur ve bizi kurtuluşa erenlerden eyle.
Amin.