13 Ekim 2025
Ahzâb Sûresi 63-73 (426. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Ahzâb Sûresi 63. Ayet

يَسْـَٔلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِۜ وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَر۪يباً  ٦٣


İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah katındadır.” Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَسْأَلُكَ sana soruyorlar س ا ل
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 عَنِ
4 السَّاعَةِ sa’atten س و ع
5 قُلْ de ki ق و ل
6 إِنَّمَا şüphesiz
7 عِلْمُهَا onun bilgisi ع ل م
8 عِنْدَ yanındadır ع ن د
9 اللَّهِ Allah’ın
10 وَمَا ve ne?
11 يُدْرِيكَ bilirsin د ر ي
12 لَعَلَّ belki
13 السَّاعَةَ sa’at س و ع
14 تَكُونُ olur ك و ن
15 قَرِيبًا yakın ق ر ب

Kimi inanmadığı, kimi merak ettiği için, kimileri alay etmek maksadıyla, bazıları ise korktuğu ve hazır olmak istediği için devamlı kıyamet üzerine konuşurlar, birilerinden onun ne zaman kopacağını sorar dururlar. Hz. Peygamber de bu soruya defalarca muhatap olmuş, bazan kendi sözü (hadis) bazan da âyetlerle şu cevabı vermiştir: Kıyametin ne zaman gerçekleşeceğini yalnız Allah bilir, bu bilgiyi bana dahi vermemiştir. Siz onu her zaman bekleyin ve imanınızla, güzel ahlâkınız ve davranışlarınızla ona hazır olun, inkârcılar ve zalimler de kıyametin vaktini merak edecek yerde orada kendilerini neyin beklediğini sorup öğrensinler!

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 402

Ahede عهد :   عَهْدٌ bir şeyi bir durumdan diğerine, korumak ve bakıp gözetmektir. Uyulması gereken antlaşmaya da عَهْدٌ denir.

  Allah'ın ahdi ile kimi zaman Allah'ın akıllarımıza yerleştirdiği şeyler; kimi zaman Resulleri ve kitaplarıyla bize emrettikleri ve kimi zaman da adak gibi bizim bir sorumluluk olarak üzerimize aldığımız ama Şeriatın aslında zorunlu kılmadığı şeyler kastedilir.

  Son olarak مُعاهَدَةٌ kavramı Şeriat terminolojisinde kafirlerden Müslümanların himayesi altına giren /onlarla antlaşma yapan kişi anlamındadır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 46 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri ahdetmek, ahid, taahhüd etmek, müteahhid, uhde(sinden gelmek), muâhede, (veli) ahd ve mahuttur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَسْـَٔلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِۜ 

 

Fiil cümlesidir. يَسْـَٔلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  النَّاسُ  fail olup damme ile merfûdur. عَنِ السَّاعَةِ  car mecruru  يَسْـَٔلُكَ  fiiline mütealliktir.

 قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’dir. Mekulü’l-kavli,  اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.

عِلْمُهَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِنْدَ  mekân zarfı mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  اللّٰهِۜ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org


 وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَر۪يباً

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İstifham ismi  مَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يُدْر۪يكَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.   

Fiil cümlesidir. يُدْر۪ي  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَعَلَّ السَّاعَةَ  cümlesi  يُدْر۪يكَ ’nin ikinci mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

السَّاعَةَ  kelimesi  لَعَلَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  تَكُونُ قَر۪يباً  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. تَكُونُ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. قَر۪يباً  kelimesi  تَكُونُ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

يُدْر۪ي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  درى ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

قَر۪يباً ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder.Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَسْـَٔلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

السَّاعَةِ  kelimesi, bu ayette kıyamet gününden kinayedir. Kur’an-ı Kerim’de belli bir zaman dilimini belirten sözlük anlamı yanında, sık sık kıyametin kopacağı vakti ifade etmek üzere de kullanılmaktadır.

‘İstemek’ manasındaki  سْـَٔل  fiili, عَنِ  harfi ceriyle kullanıldığında, sormak anlamına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

النَّاسُ  burada umumi örf içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

السَّاعَةِ  kelimesi burada marife gelerek Kur’an ıstılahında çoğunlukla bu dünyevi alemin yok olup uhrevi aleme girişi ifade eden ba’s veya kıyamet gününü ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Araf Suresi/187)

Keşşâf sahibi şöyle demektedir: “Necm kelimesinin, genel olarak her yıldız için kullanılıp elif lamlı geldiğinde ise ‘Süreyya Yıldızı’ anlamı taşıması gibi; saat kelimesi de elif lamlı geldiğinde kıyamet anlamında kullanılır. Bunlar ‘esmâ-i gâlibe’dendir. Kıyamet; ya ansızın geleceği için bu ismi almıştır ya da bütün mahlukatın muhasebesi, tek bir saatte ifa edileceği için yahut da uzun bir zaman olmasına rağmen canlılar nezdinde tek bir saat gibi geleceği için bu adla, ‘saat’ adıyla adlandırılmıştır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesi, اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  عِلْمُهَا  mübtedadır,  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinin müteallakı olan haber mahzuftur.

İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.  عِلْمُهَا , sıfat/maksûr,  عِنْدَ اللّٰهِ , mevsûf/ maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Veciz ifade kastıyla gelen müsned  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinde lafz-ı celâle muzaf olan  عِنْدَ  tazim edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

عِنْدَ اللّٰهِ  ifadesi (İş Allah’ın kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Enam/57) Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Ancak bunun aksi durumlarda da  اِنَّمَا  ile kasrın yapıldığı görülmektedir. Yani muhatabın inkâr ettiği durumlarda inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. Ancak bu harf ile yapılan kasrlarda sıfat ve mevsûfu tespit etmek zordur. Aslında bunun lafzî bir karinesi yoktur. Siyaktan tespit edilmesi gerekir. 

Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamı içeren kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâğat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlâ, onların dünyadaki durumlarının lanetlenme, hor ve hakir kılınma ve öldürülme olduğunu beyân edince, ahiretteki durumlarını da ortaya koymak istemiş ve böylece de onlara kıyameti ve kıyamette başlarına gelecek şeyleri hatırlatarak, “İnsanlar, sana o kıyametin ne zaman kopacağını sorarlar. De ki: Onun bilgisi, ancak Allah'ın elindedir.” Size açıklanmaz. Çünkü Allah onu, mükellefin suç işlemekten kaçınması ve kıyametten her an korkması hikmetinden ötürü gizlemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَر۪يباً

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, kınama ve taaccüp manası taşıması ve asıl söylenme kastının bu olması sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla istifhamda tecâhül-i arif sanatı vardır.  

مَا  istifham harfi mübtedadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَر۪يباً  cümlesi, haberdir. 

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

لَعَلَّ ’nin dahil olduğu  لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَر۪يباً  cümlesi, يُدْر۪يكَ  fiilinin ikinci mef'ûlü olarak mahallen mansubdur. Gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.  إِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. ‘Umulur ki’ anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘...olsun diye, ...olması için şeklinde tercüme edilir. Bu nedenle cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تَكُونُ قَر۪يباً  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

كَانَ  ’nin haberi olan  قَر۪يباً , mevsûfundan ivazdır. Yani  شَيْأً قَر۪يباً  demektir. Mevsûfun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

السَّاعَةَ  kelimesinin ayette önemine binaen tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يُدْر۪يكَ - عِلْمُهَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetteki  قَر۪يب  kelimesi, müzekker ve müennesi aynı olan, “faîl” vezninde bir kelimedir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قَر۪يبا’ ’in müzekkerliği  السَّاعَةَ  yevm (gün) manasına olmasındandır da denebilir. Bunda onu acele isteyenler için tehdit ve inat edenler için de susturma vardır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

كَانَ  fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ahzâb Sûresi 64. Ayet

اِنَّ اللّٰهَ لَعَنَ الْكَافِر۪ينَ وَاَعَدَّ لَهُمْ سَع۪يراًۙ  ٦٤


Şüphesiz Allah, kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 اللَّهَ Allah
3 لَعَنَ la’net etmiştir ل ع ن
4 الْكَافِرِينَ kafirlere ك ف ر
5 وَأَعَدَّ ve hazırlamıştır ع د د
6 لَهُمْ onlar için
7 سَعِيرًا çılgın bir ateş س ع ر

اِنَّ اللّٰهَ لَعَنَ الْكَافِر۪ينَ وَاَعَدَّ لَهُمْ سَع۪يراًۙ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَعَنَ الْكَافِر۪ينَ  cümlesi, اِنّ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.  

Fiil cümlesidir. لَعَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْكَافِر۪ينَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَعَدَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهُمْ  car mecruru  اَعَدَّ  fiiline mütealliktir. سَع۪يراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَعَدَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  عدد ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi  كفر  fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّ اللّٰهَ لَعَنَ الْكَافِر۪ينَ وَاَعَدَّ لَهُمْ سَع۪يراًۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, kalplerde mehabet ve haşyet duyguları uyandırmak, zihne yerleştirmek içindir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan  لَعَنَ الْكَافِر۪ينَ  cümlesi, haberdir.

Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, 

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olması, hükmü takviye ve hudûs temekkün ve istikrar ifade eder. 

الْكَافِر۪ينَ ’deki marifelik, ahd için de istiğrak için de olabilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَاَعَدَّ لَهُمْ سَع۪يراً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَهُمْ  car mecruru, şiddetli ateşin onlara ait olduğuna işaret etmek için mef’ûl olan  سَع۪يراًۙ ’e takdim edilmiştir.

اَعَدَّ  fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tehekkümî inadiye istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır. ‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Ateşin onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder.

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Mef’ûl olan  سَع۪يراً ‘deki nekrelik, tarifi mümkün olmayan nev ve tazim ifade eder. Alevli ateşin korkunçluğunu ve tarifinin mümkün olmadığını ifade etmektedir.

سَع۪يراً  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

فعيل  veznindeki  سَع۪يراً  kelimesi, مَسْعُورَةٌ  şeklinde ism-i mef‘ûl manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t -Tenvîr) Bu kullanım, mef’ûliyet alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hasan el-Basri,  سَع۪يراً ‘in cehennemin isimlerinden birisi olduğunu söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Furkan/11)

Ahzâb Sûresi 65. Ayet

خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۚ لَا يَجِدُونَ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراًۚ  ٦٥


Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 خَالِدِينَ kalacaklardır خ ل د
2 فِيهَا orada
3 أَبَدًا ebediyyen ا ب د
4 لَا
5 يَجِدُونَ bulamayacaklardır و ج د
6 وَلِيًّا bir dost و ل ي
7 وَلَا ve ne de
8 نَصِيرًا yardımcı ن ص ر

خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۚ 

 

خَالِد۪ينَ  önceki ayetteki  لَهُمْ  zamirinden hal olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. ف۪يهَا  car mecruru  خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.  اَبَداً  zaman zarfı  خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَالِد۪ينَ ; sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 لَا يَجِدُونَ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراًۚ

 

Ayet  لَهُمْ  ‘deki zamirin hali olup, mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَجِدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiildir. Zamir olan çoğul وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  وَلِياًّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَص۪يراً  atıf harfi وَ  ile  وَلِياًّ ’e matuftur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۚ

 

خَالِد۪ينَ , önceki ayetteki kâfirlerin hali olarak fasılla gelmiştir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Car mecrur ve zaman zarfı  خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir.

خَالِد۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni, car mecrur  ف۪يهَا  ve zaman zarfı  اَبَداً ‘e müteallak olmasını sağlamıştır. İsm-i fail, ism-i mef’ûl ve masdarlar zamandan bağımsızdır. خلد  aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı ’anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.  

خَالِد۪ينَ ف۪يهَا [Orada (ebedi) kalıcıdırlar.] sözünden sonra  اَبَداً ‘nin zikredilmesi tetmim ıtnâbıdır.

ف۪يهَا ’daki zamir cehenneme aittir. Onlar cehennemin içinde ebedi kalacaklardır. Bu ifadedeki  ف۪ي  harfinde zarfiyet anlamı dolayısıyla istiare vardır. Onları her yönden kuşattığını mübalağalı bir şekilde ifade etmek için cehennem, içi olan kapalı bir nesneye benzetilmiştir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

خَالِد۪ينَ  sıfatı zaten ebediyet manasındadır. Ayrıca اَبَداً  kelimesinin gelmesi manayı ziyadesiyle ortaya koymak içindir. Çünkü bu kelime bazı hallerde uzun kalmak manasına da gelir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Tevbe/22)

خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا  اَبَداً  Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar.” Burada cehennem ateşine “es-Sa'îr”e ait olan zamirin  ف۪يهَٓا  şeklinde müennes olarak gelmesi bunu “en-nar (cehennem ateşi)” anlamında oluşundan dolayıdır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

 

لَا يَجِدُونَ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراًۚ

 

Fasılla gelen cümle, kâfirlerin müekked hali olarak ıtnâbdır. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

و ’la gelmeyen bu hal cümlesi bu durumun sürekli bir özellik olduğuna işaret eder. Hal sahibinin durumunu tekid ifade ettiği için fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tekid edici halin başına  وَ  gelmez.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

نَص۪يراً ’e dahil olan nefy harfi, olumsuzluğu yani onların hiçbir şekilde yardım görmeyeceklerini tekid içindir.

يَجِدُونَ  fiilinin mef’ûlleri olan  وَلِياًّ  ve  نَص۪يراًۚ  kelimelerindeki nekrelik, nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalet eder.

وَلِياًّ  - نَص۪يراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.

Hal cümlesinin  و ’sız gelmesi, hal-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği, mesela: هذا اخوك عطوف “Bu, çok şefkatli kardeşindir.” cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman  و ‘sız gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah, “Onlar ne bir dost ne bir yardımcı bulamayacaklardır” buyurmuştur. Allah onların orada ebedî kalacaklarından bahsedince, işin iç yüzünü de beyan etmiştir. Çünkü azaba düçar edilmiş olanı, bundan ancak kendisine şefaat edecek bir dost yahut ondan o azabı savuşturacak bir yardımcı kurtarabilir. Onların ise ne böyle şefaat edecek dostları, ne de azabı def edecek bir yardımcıları vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ahzâb Sûresi 66. Ayet

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا  ٦٦


Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَوْمَ gün ي و م
2 تُقَلَّبُ çevrildiği ق ل ب
3 وُجُوهُهُمْ yüzleri و ج ه
4 فِي içinde
5 النَّارِ ateşin ن و ر
6 يَقُولُونَ derler ki ق و ل
7 يَا لَيْتَنَا keşke biz
8 أَطَعْنَا ita’at etseydik ط و ع
9 اللَّهَ Allah’a
10 وَأَطَعْنَا ve ita’at etseydik ط و ع
11 الرَّسُولَا elçiye ر س ل

Allah insanlara akıl vermiş, ona yardımcı olmak üzere peygamberlerle çok değerli bilgi ve ölçüler göndermiştir. Asıl kullanılacak olan bilgi araçları bunlardır. Bunları bırakıp da din, siyaset, cemiyet, sanat, medya vb. alanlarda meşhur veya karizma sahibi olmuş, otorite kazanmış olan veya öyle sunulan kimseleri taklit edenler, bunların söylediklerini ölçüp biçmeden, tenkide tâbi tutmadan kabul edip uygulayanlar ya doğru yoldan uzaklaşırlar veya tesadüfen onun üzerinde bulunsalar bile bunun şuurunda olamazlar. Hiç kimseyi, dünyada ve âhirette “Filân dedi ben de inandım ve yaptım” gibi bir mazeret kurtaramaz; “İnsana senin aklın ve iraden neredeydi diye?” sorarlar.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 403

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا

 

Fiil cümlesidir. يَوْمَ  zaman zarfı, يَقُولُونَ  fiiline mütealliktir. تُقَلَّبُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

تُقَلَّبُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. وُجُوهُهُمْ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي النَّار  car mecruru  تُقَلَّبُ ’ya mütealliktir.  

يَقُولُونَ  önceki ayette geçen  يَجِدُونَ ’nin hali olup mahallen mansubdur. 

يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli  يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا ’dır.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَا  tenbih edatıdır. لَيْتَ  temenni harfidir. اِنَّ  gibi isim cümlesine dahil olur, ismini nasb haberini ref yapar. Hasıl olması arzu edilen, sevilen ama bunun imkansız ya da çok zor olduğu durumlarda kullanılır. 

Mütekellim zamiri  نَٓا  harfi  لَيْتَ ’nin ismi olup mahallen mansubdur. اَطَعْنَا اللّٰهَ  cümlesi  لَيْتَنَا ’nın haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَطَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَطَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. الرَّسُولَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Fasıladan dolayı elif zaid harf olarak gelmiştir.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُقَلَّبُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قلب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اَطَعْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, önceki ayetteki  يَجِدُونَ ’deki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  يَوْمَ  zaman zarfı ihtimam için müteallakı olan  يَقُولُونَ  fiiline takdim edilmiştir.

Muzâfun ileyh konumundaki  تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُقَلَّبُ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

فِي النَّارِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü boyun hakiki manada içine halka takılmaya müsait değildir. Ateş, zarf gibi içi olan bir nesneye benzetilmiştir. Ateşle ona maruz kalan kişi arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Yüzlerinin ateşein içinde döndürülmesi cüz kül alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida üslubunda gelmiş olmasına rağmen temenni manası taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

يَا  nida harfi, münada ise mahzuftur. Nidanın cevabı olan  لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ  cümlesi, Temenni harfi  لَيْتَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi formunda gelen, talebî inşâî isnaddır.  لَيْتَ ’nin haberi olan  اَطَعْنَا اللّٰهَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

لَيْتَ , hasıl olması arzu edilen, sevilen ama, bunun imkânsız ya da çok zor olduğu durumlarda kullanılır.

Aynı üslupta gelen  وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle  لَيْتَ ’nin haberine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Kâfirlerin, اَطَعْنَا  fiilini tekrar etmeleri, tabi olmayı ne kadar çok istediklerine ve pişmanlıklarının fazlalığına işarettir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الرَّسُولَا ’in sonundaki elif fasılaya riayet için gelmiş zaid harftir. 

اللّٰهَ - الرَّسُولَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette özellikle yüzlerinin zikredilmesi, bedenin en şerefli organı olduğu içindir. Bu itibarla durumun çok feci ve halin pek korkunç olduğu ifade edilmiş olur. Ancak yüzler, bedenlerin tamamı anlamında da kullanılmış olabilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yüzlerin zikri, acıyı diğer organlardan daha fazla hissettiği  içindir. Gözler, kulaklar ağız gibi çok hassas organlar yüzün organlarıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ahzâb Sûresi 67. Ayet

وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُـبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا  ٦٧


Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالُوا ve dediler ki ق و ل
2 رَبَّنَا rabbimiz ر ب ب
3 إِنَّا şüphesiz biz
4 أَطَعْنَا uyduk ط و ع
5 سَادَتَنَا beylerimize س و د
6 وَكُبَرَاءَنَا ve büyüklerimize ك ب ر
7 فَأَضَلُّونَا bizi saptırdılar ض ل ل
8 السَّبِيلَا yoldan س ب ل

وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُـبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, nida ve cevap cümlesidir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اِنَّٓا اَطَعْنَا ’dır. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

نَا  mütekellim zamiri  اِنّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَطَعْنَا  cümlesi  اِنّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَطَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  سَادَتَنَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كُـبَرَٓاءَنَا  atıf harfi و ’la makabline matuftur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَضَلُّو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih  olarak mahallen mansubdur.  ٱلسَّبِیلَا۠  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Sonundaki elif fasıladan dolayı zaiddir.

اَطَعْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

اَضَلُّو  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  ضلل ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُـبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki …يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبَّنَٓا  cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır. 

Nida harfi mahzuftur.  رَبَّـنَا  izafeti, mütekellimin Allah’ın Rububiyet sıfatına sığınma isteğine, nida harfinin hazfi mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Nida üslubunda geldiği halde merhamet uyandırma manasında geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Nidanın cevabı olan  اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُـبَرَٓاءَنَا  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsned olan  اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُـبَرَٓاءَنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

وَكُـبَرَٓاءَنَا , mef’ûl olan  سَادَتَنَا ‘ya atfedilmiştir. Cihet-i camiâ, temasüldür. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)

سَادَةَ  lafzı  سَيِّدٍ ’in cemisidir. Fealetun veznindedir. Kavmin ve kabilenin melikleri gibi büyüklerine denir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

كُـبَرَٓاءَ  lafzı, كَبِيرٍ ’in cemisidir. Aşiretin büyüklerine denir. Kişi babası için  كَبِيرِي  der. Çünkü bu lafız, aile reisleri için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Aynı üslupta gelen  فَاَضَلُّونَا ٱلسَّبِیلَا۠  cümlesi atıf harfi  فَ  ile  اِنَّٓ ’nin haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl konumundaki  ٱلسَّبِیلَا۠ , Allah’ın dini anlamında mecaz-ı mürseldir. Sebil kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstearun leh) hazf edilmiş müstearun minh kalmıştır.

ٱلسَّبِیلَا۠ ’in sonundaki elif fasılaya riayet için gelmiş zaid harftir.  

اَطَعْنَا - اَضَلُّونَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Ayet sonlarındaki fasılalar vakfın tesbiti ve bir sonraki cümlenin istînâfıyla ilgilidir.  Bu ayette sebil kelimesi, normal hallerde nahiv kurallarına göre sonuna elif harfini almaz. Burada ise ayet sonunu belirlemek ve bir sonraki ayetin istînâf olduğunu işaret etmek üzere elif harfini almıştır. Zemahşerî, elif harfinin fasıla olduğunu, Kur’an fasılalarının şiirdeki kafiye gibi değerlendirildiğini ve ayetleri birbirinden net bir şekilde ayırdığını belirtmektedir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları) 

Onların ululardan ve büyüklerden kastettikleri, kendilerine küfrü telkin eden öncüleridir. Onların, bu adamları ulu ve büyük olarak vasıflandırmaları, özürlerini kuvvetlendirmek içindir. Yoksa onların ulu ve büyük dedikleri kimseler hakir ve rezil bir halde bulunuyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Bundan önceki ayette gelecek fiil kipi (diyecekler) kullanıldığı halde burada geçmiş fiil kipinin (dediler) kullanılması şunun içindir: Onlar bu sözü, mezkûr sözleriyle beraber her zaman söylemezler; fakat bunu bir çeşit mazeret için söylerler. Bundan maksatları, kendilerini bu vartaya atan kimselerin azaplarının iki kat olmasıyla yüreklerinin soğumasıdır. Gerçi, bu sözlerinin, kurtuluşları için bir mazeret olarak kabul edilmeyeceğini de biliyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm; (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ahzâb Sûresi 68. Ayet

رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟  ٦٨


“Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رَبَّنَا rabbimiz ر ب ب
2 اتِهِمْ onlara ver ا ت ي
3 ضِعْفَيْنِ iki kat ض ع ف
4 مِنَ -dan
5 الْعَذَابِ azab- ع ذ ب
6 وَالْعَنْهُمْ ve onlara la’net eyle ل ع ن
7 لَعْنًا bir la’netle ل ع ن
8 كَبِيرًا büyük ك ب ر

رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اٰتِهِمْ ’dır. 

اٰتِ  fiili illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Muttasıl zamir  هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ضِعْفَيْنِ  ikinci mef’ûlün bih olup müsenna olduğu için nasb alameti  يْ ’dir. مِنَ الْعَذَابِ  car mecruru  ضِعْفَيْنِ ’in mahzuf haline mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. الْعَنْهُمْ  dua manasında sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَعْناً  mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. كَب۪يراً۟  kelimesi  لَعْناً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتِ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  اتى ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen bu ayette kâfirlerin sözleri devam etmektedir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eder.

Cümle nida üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Nidanın cevabı olan  اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

مِنَ الْعَذَابِ  car-mecruru, ضِعْفَيْنِ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la,  اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle mef’ûlü mutlakla tekid edilmiştir.

Birbirine atfedilmiş iki cümle de emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

كَب۪يراً۟  kelimesi mef’ûlu mutlak olan  لَعْناً  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

كَب۪يرٌ  kelimesi, asıl olarak cüssedeki büyüklüğü ifade eder. لَعْناً ‘in  كَب۪يراً  ile sıfatlanması hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

الْعَذَابِ - لَعْناً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْعَنْهُمْ  - لَعْناً  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak sanatı ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ayetteki, “azabı iki kat ver” ve “Onları büyük bir lanetle rahmetinden kov” ifadesinde şöyle bir ince mana var: “Dua, ancak istenilen şey ortada olmadığı zaman olur. Halbuki o anda hem azap hem lanet onlar için mevcuttur. Binaenaleyh onlar, mevcut olmayan birşey istemişlerdir. Bu da ‘iki kat’ ifadesiyle azabın artırılması, ‘büyük bir lanetle’ ifadesiyle de lanetin artırılmasıdır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ahzâb Sûresi 69. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اٰذَوْا مُوسٰى فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُواۜ وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَج۪يهاً  ٦٩


Ey iman edenler! Siz Mûsâ’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı. Mûsâ, Allah katında itibarlı bir kimse idi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 لَا
5 تَكُونُوا olmayın ك و ن
6 كَالَّذِينَ kimseler gibi
7 اذَوْا eziyet eden ا ذ ي
8 مُوسَىٰ Musa’ya
9 فَبَرَّأَهُ onu beraat ettirdi ب ر ا
10 اللَّهُ Allah
11 مِمَّا
12 قَالُوا onların dediklerinden ق و ل
13 وَكَانَ ve idi ك و ن
14 عِنْدَ yanında ع ن د
15 اللَّهِ Allah
16 وَجِيهًا itibarlı و ج ه

Hz. Mûsâ hakkında “bulaşıcı hastalıkları var” şeklinde sözler çıka­ranlar, savaşmak gerektiğinde “Sen ve rabbin gidip savaşın, biz burada kalacağız” diyenler, “Bizi Mısır’dan niçin çıkardın? Orada hiç değilse karnımızı doyuruyorduk. Şimdi bu çölün ortasında ne yapacağız?” (Çıkış, 14/10-14, 16/3, 20, 28) diye söylenenler olmuş, Allah da peygamberini korumuş, yaptıklarının isabetli, söylediklerinin doğru olduğunu sonuçlarıyla ortaya koymuştu. Münafıklar ile bazı irfanı kıt müslümanlar da zaman zaman Hz. Peygamber’i üzecek sözler söylediler, haberler yaydılar. Eşi hakkında yapılan iftiraya kapılanlar oldu, Zeyneb’le evlendiğinde çıkarılan dedikodulara katılanlar bulundu, ganimet dağıtırken bazı kimselerin müslümanlara dostluğunu veya İslâm’a sevgisini kazanmak için verdiği paylara itiraz edenler çıktı. Hz. Peygamber bir beşerdi, tevazuu ve teklifsizliği sebebiyle imtiyazsız, merasimsiz, külfetsiz bir hayat yaşardı. Ama o Allah elçisi, rahmet peygamberi, ilâhî sevginin temsilcisi ve rehberi idi. Onu inciten Allah’ı incitmiş olurdu, ona karşı edepte kusur etmek, itaatte kusuru da beraberinde getirebilirdi. Bu yüzden müminler uyarıldılar.

Allah’a itaatsizlikten, onun rızâsına aykırı davranışlardan sakınmak mânasındaki takvâ ile aslında buna dahil olmakla beraber önemi sebebiyle ayrıca zikredilen doğru söz, İslâmî erdemlerin iki direği gibidir. Hayat ve ahlâk binasında bu iki direği koruyanlara burada Allah’ın vaad ettiği sonuç gerçekten heyecan vericidir: İşlerin düzeltilmesi, günahların bağışlanması; bir başka deyişle dünya ve âhiret saadeti. Bu iki kazancın, elde edilen bu iki mutluluğun ne kadar önemli, kapsamlı, büyük ve değerli olduğunu izaha hacet bulunmasa gerektir.

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 404
Resûl-i Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur:  İsrailoğulları çıplak olarak ve birbirine bakarak yıkanırlardı. Hazreti Musa ise hayası sebebiyle yalnız yıkanırdı. Bunun üzerine İsrailoğulları “Vallahi Musa’nın bizimle beraber yıkanmamasının sebebi, mutlaka derisinde veya vücudunda bir kusur bulunmasıdır. Ya alaca tenlidir yahut kasığı çıkıktır diyerek onu üzerler.  Allah Teala İsrailoğulları’nın bu iftiraların dan onu aklamak istedi.  Yine bir gün Musa aleyhisselam yıkanmaya gitti. Elbisesini de de bir taşın üzerine koydu yıkanıp da giymek için elbisesine uzanınca , taş elbisesini alıp kaçtı.  Musa asasını kapıp “ aman taş, elbisem !aman taş, elbisem !” diye taşın ardından koştu. İsrailoğulları onun endamlı ve kusursuz vücudunu görünce “Vallahi Musa da bir kusur yokmuş “ dediler. O zaman taş durdu, Musâ da elbisesini alıp giyindi, sonra da elindeki asâsıyla taşı dövmeye başladı. Hadisi rivâyet eden Ebû Hüreyre (ra) , Hz. Musâ’nın bu taşın üzerinde üç ila yedi bere izi oluştuğunu söylemiştir. 
( Buhâri, Gusül 20 Enbiyâ 28; Müslim, Hayz 75).

Riyazus Salihin, 43 Nolu Hadis
Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh şöyle dedi:
Huneyn Savaşı ganimetlerini taksim ederken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bazı kişilere diğerlerinden fazla hisse verdi. Akra’ İbni Hâbis’e yüz deve, Uyeyne İbni Hısn’a da bir o kadar verdi. Arapların ileri gelenlerine de o günkü taksimde biraz fazla pay verdi. Bunun üzerine bir kişi:
- Vallahi bu taksimde hakkâniyet yoktur, Allah rızâsı da gözetilmemiştir! dedi.
Ben de:
- Allah’a yemin ederim ki bunu ben Resûlullah’a söyleyeceğim, dedim. Gittim, adamın söylediklerini anlattım.
Bunun üzerine, kızgınlığından Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzü kıpkırmızı kesildi. Sonra şöyle cevap verdi:
- “Allah ve Resûlü de adâlet etmezse, hiç kimse adâlet etmez.” Daha sonra da şöyle buyurdu:
“Allah, Mûsâ’ya rahmet etsin. O bundan daha ağır bir ithama maruz kalmıştı da sabretmişti.”
Ben (kendi kendime), “Bundan sonra kimsenin sözünü Resûlullah’a iletmeyeceğim” diye karar verdim.
(Buhârî, Edeb 53; Müslim, Zekât 145)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اٰذَوْا مُوسٰى

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ  münadadan bedel olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  لَا تَكُونُوا ’dur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُونُوا  nakıs, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı  تَكُونُٓوا  ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur.

كَ  harf-i cerdir.  الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  كَ  harf-i ceriyle  تَكُونُوا ’nün mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰذَوْا ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰذَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مُوسٰ  mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

اٰذَوْا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أذي dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

 فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُواۜ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بَرَّاَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harfi ceriyle  بَرَّاَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  قَالُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

بَرَّاَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  برأ ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَج۪يهاً

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هُو ’dir. عِنْدَ اللّٰهِ  zaman zarfı  وَج۪يهاً ’a mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وَج۪يهاً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. وَج۪يهاً ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır.  “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اٰذَوْا مُوسٰى فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُواۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. 

Has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  اٰمَنُوا, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك  “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.

Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir) 

Nidanın cevap cümlesi olan  لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اٰذَوْا مُوسٰى , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen ayette  îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كان ’nin haberi mahzuftur.

Teşbih ve cer harfinin dahil olduğu  كَالَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlu, bu mahzuf habere mütealliktir. Sıla cümlesi olan  اٰذَوْا مُوسٰى , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.

فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُوا  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  harfi-cerle  بَرَّاَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  قَالُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)  

“Onların söylediği sözlerden beri olmak” ifadesi sebep sonuç alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

الَّذ۪ينَ ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اٰذَوْا مُوسٰى [Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın] cümlesinde mürsel, mücmel teşbih vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Şayet  مِمَّا قَالُوا  ifadesi ya söylemelerinden ya da sözlerinden anlamında; çünkü  مَّا ; ya masdariye ya da mevsûledir; hangisi olursa olsun ondan berî olmak nasıl doğru olabilir? dersen şöyle derim: Söyleme veya söylenen sözden murad, onun doğuracağı sonuç ve taşıdığı manadır ki burada ayıplanan bir haldir. Nitekim Araplar hakarete dedikodu derler. Dedikodu ise söyleme anlamındadır.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Allah Teâlâ, Allah'a ve Resulüne eziyette bulunanların lanetleneceğini ve azap edileceğini beyan edip bu da küfür olan bir eziyet edişe işaret olunca, Allah müminleri bundan daha hatif eziyetlerden de kaçınmaya sevk etmiştir. Bu tür eziyetler küfrü doğurmaz. Mesela, Hz. Peygamberin (s.a.v) taksimatına ve fey'i (ganimeti) bazılarına vermeye hükmetmesi gibi şeylere razı olmayanların eziyeti gibi. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, [“Ey iman edenler, siz de Musa'yı incitenler gibi olmayın”] buyurmuştur. (Fahreddin er-Râzî)

Kur'an'da bahsedilen “eziyet” ifadesi İsrailoğullarının Hz. Musa’ya, [“Sen ve Rabbin gidin ve savaşın”] (Maide Suresi, 24), [“Biz, Allah'ı apaçık görmedikçe sana iman etmeyeceğiz”] (Bakara Suresi, 55) ve [“Biz, bir çeşit yemeğe sabredemeyiz”] (Bakara Suresi, 61) şeklindeki sözleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Cenab-ı Hak müminlere, “Siz de onlar gibi olmayın. Peygamberiniz, sizden savaşa gitmenizi istediğinde, ‘Sen ve Rabbin gidin ve savaşın’ demeyin. Müsaade edilmediğiniz şeyleri sorup istemeyin. Peygamber size bir şey emrettiğinde, onu gücünüz yettiğince yapın” demek istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

 وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَج۪يهاً

 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عِنْدَ اللّٰهِ  mekan zarfı, ihtimam için amili olan  وَج۪يهاً ’e takdim edilmiştir.

كَانَ ’nin haberi olan  وَج۪يهاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

عِنْدَ اللّٰهِ ifadesi (Allah’ın kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - En’am/57) Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması, hükmün illetini bildirmek, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük içindir. Bu tekrarda tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْـدَ اللّٰهِ  izafeti, عِنْـدَ ‘nin şanı içindir.  

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَج۪يهاً  itiraz cümlesidir. Allah’ın Hz. Musa’yı temize çıkarma inayetini bildirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

وَج۪يهاً : Vecahetli, haysiyet ve mevki sahibi, şerefli, sevgili, tam Türkçesiyle “yüzlü” idi. Onun için duasını kabul ediverdi de düşmanlarını da kahreyledi veya daha yüzlü oldu, daha çok şerefi ve namı arttı. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ahzâb Sûresi 70. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداًۙ  ٧٠


70-71. Ayetler Meal  :   
Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 اتَّقُوا korkun و ق ي
5 اللَّهَ Allah’tan
6 وَقُولُوا ve söyleyin ق و ل
7 قَوْلًا söz ق و ل
8 سَدِيدًا doğru س د د

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداًۙ

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir.Cemi  müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  münadadan bedel olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  اتَّقُوا اللّٰهَ ’dir.  

اتَّقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قُولُوا قَوْلاً سَد۪يداً  cümlesi, atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına matuftur.

قُولُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْلاً  mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. سَد۪يداً  kelimesi  قَوْلاً ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقى ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداًۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida,  اَيُّهَا  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası  اٰمَنُوا, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك  “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.

Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir) 

Nidanın cevabı olan  اتَّقُوا اللّٰهَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  وَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداً  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قَوْلاً  masdarı, قُولُوا  fiilinin mef'ûlü mutlakı olarak cümleyi tekit etmiştir. 

قَوْلاً  için sıfat olan  سَد۪يداً  kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

قُولُوا - قَوْلاً  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

السَّدِيدُ , müminlerin aralarında kullandıkları sevgiyi muhabbeti ifade eden selam lafzı gibi salahı, güzelliği ifade eden sözlere denir. Bu lafız, her türlü peygamber ve alim sözünü içerir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

“Doğru söz söyleyin” cümlesinden maksat zıddını yasaklamaktır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu ayet, bir öncekini tamamlamaktadır. Hem emir hem nehiy ile muhatap olmaları için, önceki ayet Hz. Peygamberi incitecek şeyden nehyetme, bu ise dili koruma hususunda “Allah’tan korkma” ile emretme üzerine bina edilmişlerdir. Buna ilaveten, nehyin peşinden tehdit içeren Hz. Musa kıssasına ve emrin akabinde de tatminkâr bir vaade yer verilmiş, böylece incitmekten alıkoyan ve onu bırakmaya sevkeden unsur güçlendirilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu ayetten kastedilen, Müslümanları, Hz. Zeynep hakkında dillerine doladıkları haksız konuşmalardan kendilerini nehyetmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah onları kendilerinden sadır olması uygun olan fiillere, sözlere teşvik ve irşâd etmektedir. Bu fiiller hayır, sözler ise haktır. Çünkü hayrı yapıp, şerri terk eden, Allah'tan korkmuştur. Doğruyu söyleyen de doğru söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak, daha sonra bu kimselere bu iki emrine karşılık şu iki vaatte bulunmuştur: müminlerin hayır ve güzel olan işlerine karşılık, işlerinin iyiye götürülmesi... Çünkü kişi Allah'tan ittikâ ettiği için, amellerini düzeltir. Amel-i salih de göğe kaldırılır ve orada muhafaza edilir. Böylece de amel-i salih yapan, cennette ebedî bırakılır. Kişinin doğru söylemesine karşılık da günahlarının bağışlanması vadedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ahzâb Sûresi 71. Ayet

يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزاً عَظ۪يماً  ٧١


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يُصْلِحْ düzeltsin ص ل ح
2 لَكُمْ sizin
3 أَعْمَالَكُمْ işlerinizi ع م ل
4 وَيَغْفِرْ ve bağışlasın غ ف ر
5 لَكُمْ sizin
6 ذُنُوبَكُمْ günahlarınızı ذ ن ب
7 وَمَنْ ve kim
8 يُطِعِ ita’at ederse ط و ع
9 اللَّهَ Allah’a
10 وَرَسُولَهُ ve Resulüne ر س ل
11 فَقَدْ elbette
12 فَازَ ermiş olur ف و ز
13 فَوْزًا bir başarıya ف و ز
14 عَظِيمًا büyük ع ظ م

يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  karînesi olmadan gelen  يُصْلِحْ لَكُمْ  cümlesi mukadder şartın cevabıdır.  

يُصْلِحْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لَكُمْ  car mecruru  يُصْلِحْ  fiiline mütealliktir.  

اَعْمَالَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَغْفِرْ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

يَغْفِرْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لَكُمْ  car mecruru يَغْفِرْ  fiiline mütealliktir.  ذُنُوبَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يُصْلِحْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  صلح ’dır.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


 وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزاً عَظ۪يماً

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يُطِـعِ  şart fiili olup sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُ  atıf harfi  وَ ’la  اللّٰهَ  lafza-i celâl’e matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. فَازَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  فَوْزاً  mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. عَظ۪يماً  kelimesi  فَوْزاً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُطِـعِ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  طوع ’dır. 

عَظ۪يماً ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ 

 

Ayet, önceki ayetteki talebin cevabı olarak fasılla gelmiştir.  

يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ  cümlesi, meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Aynı üslupta gelen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Her iki cümlede de takdim tehir sanatı vardır. لَكُمْ  car-mecrurları ihtimam ve durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûllere takdim edilmiştir. لَكُمْ ’un tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَغْفِرْ - يُصْلِحْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.  

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَكُمْ  lafzının iki fiil ile beraber iki kere kullanılması, sedid söz söyleyen müttakilere olan inayete delalet etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 

وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزاً عَظ۪يماً

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden  وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümlesi şarttır. Şart ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümlesi haberdir.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Lafza-ı celâle tezayüf nedeniyle atfedilen  رَسُولَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, Hz. Peygamber için şan ve şeref ifade etmiştir. 

Cümlede Allah’a itaatten sonra resulüne itaatin zikredilmesi, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَقَدْ فَازَ فَوْزاً عَظ۪يماً , tahkik harfi  قَدْ  ve mef’ûlü mutlak  فَوْزاً ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

عَظ۪يمًا , mef’ûlu mutlak olan  فَوْزاً  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

فَوْزاً - فَازَ   kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

اللّٰهَ  ve  رَسُولَهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

قَدْ  mazi fiille kullanıldığında tahkik ifade eder. Ayrıca mazi fiil ile geldiğinde, yapılacak işin yaklaştığını göstermek üzere, takrib manasında kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cenab-ı Allah, “Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse” buyurmuştur. O halde Allah'a itaat, peygambere itaat demektir. Fakat Cenab-ı Hak, bu iki itaati, itaat edenin fiilinin çok kıymetli olduğunu göstermek için birlikte zikretmiştir. Çünkü bu kimse, bu tek hareketiyle Allah katında bir ahd, Resul katında da bir “el” edinmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“Muhakkak ki o, en büyük kurtuluşla kurtulmuştur” buyurmuştur. Cenab-ı Hak bu kurtuluşu şu iki sebepten dolayı “büyük” olarak nitelemiştir: Bu, büyük bir azaptan kurtuluştur. Azaptan kurtulma ise azabın büyüklüğü nispetinde büyük olur. Bu kimse büyük bir mükâfata ulaşmıştır. Bu da ebedî olan bir mükâfattır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ahzâb Sûresi 72. Ayet

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاًۙ  ٧٢


Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّا şüphesiz biz
2 عَرَضْنَا sunduk ع ر ض
3 الْأَمَانَةَ emaneti ا م ن
4 عَلَى
5 السَّمَاوَاتِ göklere س م و
6 وَالْأَرْضِ ve yere ا ر ض
7 وَالْجِبَالِ ve dağlara ج ب ل
8 فَأَبَيْنَ fakat kaçındılar ا ب ي
9 أَنْ
10 يَحْمِلْنَهَا onu yüklenmekten ح م ل
11 وَأَشْفَقْنَ ve korktular ش ف ق
12 مِنْهَا ondan
13 وَحَمَلَهَا ve onu yüklendi ح م ل
14 الْإِنْسَانُ insan ا ن س
15 إِنَّهُ doğrusu o
16 كَانَ ك و ن
17 ظَلُومًا çok zalimdir ظ ل م
18 جَهُولًا çok cahildir ج ه ل

Burada yine bir benzetme ve temsil yoluyla anlatım örneği görüyoruz. Âyeti bazı tefsirciler hakiki mânasıyla alarak “Allah’ın ezelde, göklere, yere ve dağlara şuur verdiğini, emaneti almayı onlara teklif ettiğini, onların bundan çekinerek yüklenmek istemediklerini, sonra insana teklif ettiğini, insanın ise tabiatı itibariyle bilgisiz ve neyi nereye koyacağı konusunda genellikle başarısız olduğu için, başka bir deyişle dağlar taşlar kadar bile düşünemediği, bilemediği için emaneti yüklendiğini” söylemiş, böyle anlamışlardır. Ancak bizim tercihimiz burada bir temsilî anlatımın söz konusu olduğudur. Anlatılmak istenen şudur: Emanet, ilk bakışta insandan daha büyük, güçlü ve dayanıklı gibi görülen göklerin, yerin ve dağların taşıyamayacağı kadar ağır ve önemlidir. Bu ağırlık ve önemdeki emaneti insan yüklenmiştir. Çünkü o, bir yandan bunu yüklenecek kabiliyet ve yetenektedir, ama öte yandan neyi yüklendiğinin farkında değildir, onu hakkıyla taşımada başarılı olamamaktadır. Yani insan şuursuz ve cahil olmamalı, kimliğinin, kabiliyetinin ve yüklendiği emanetin farkında olmalıdır; bu konulardaki bilgisizlik büyük bir cehalettir. Taşıdığı emanetin hakkını yerine getirmeye de gayret etmelidir, onun hakkını yerine getirmemek büyük bir zulümdür.

Emanet kelimesinin sözlük anlamı “korku ve kaygının gitmesi, insanın korunma konusunda gönül rahatlığı içinde olması”dır. Emanet kelimesi bu güvenlik hali, psikolojisi için kullanıldığı gibi, güvenme ve koruma konusu olan, korunması istenen şey için de kullanılır. Bir din terimi olarak emanete birçok anlam yüklenmiştir. Bunlar içinde maksada en yakın bulduklarımız, “tevhid kelimesi ve inancı, adalet, okuma-yazma, akıl ve yükümlü (mükellef) olma kabiliyeti ve Türkçe’deki anlamıyla emanet”tir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “emn” md.; Râzî, XXV, 202; İbn Âşûr, XXII, 126). Bunların da tamamını, “insanın, akıl ve hür iradeye dayalı yükümlülüğü” kavramı içinde toplamak mümkündür. İnsandan başka her şey, yaratıcı tarafından nasıl programlanmışsa öyle işler, tabiatının dikte ettiği davranış biçimini değiştiremez. Bu sebeple dünyada ve âhirette göklere, yerlere, canlı ve cansız varlıklara “Niçin böyle yaptın?” diye sorulmaz. İnsana gelince onda akıl, bilgi edinme, bilgisini, kararını ve davranışını değiştirme kabiliyeti vardır. Ancak gerek din ve ahlâk alanlarında doğruyu bilme ve gerekse doğru, iyi ve hayırlı olanı yapma konusunda insanın önünde önemli engeller de vardır. Bu yüzden –ilâhî bir bilgi ve hidayet desteğinden mahrum olan– insanların bilmedikleri bildiklerinden fazladır (72. âyetteki deyimiyle insan cehûldür, çok bilgisizdir); din ve ahlâk konusunda kötülükleri iyiliklerinden çoktur (aynı âyetteki ifadeyle insan zalûmdur, gerekeni yapma, her şeyin hakkını verme konusunda başarısızdır). Belki her devirde ama kesin olarak çağımız insanları arasında, Allah’ın razı olduğu bir inanç, ibadet ve ahlâk hayatını yaşayanların sayısı, böyle olmayanlara göre oldukça azdır. İnsana tevdi edilen yükümlülük kabiliyeti çok değerli bir emanettir, iyi muhafaza edildiği, hakkı verildiği takdirde insan, onun sayesinde eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en değerlisi ve şereflisi) olur; hakkını veremezse, sermayeyi kötüye kullanırsa, şeytana uyarsa aşağıların aşağısına yuvarlanır. İşte bu yüzden emanet, insandan başka bir mahlûkun yüklenmeye cesaret edemeyeceği kadar büyüktür, önemlidir ve değerlidir.

Âyette geçen “emanet” Türkçe’deki karşılığı ile alınır, bunun kastedildiği yorumu tercih edilirse, daha genel olan yükümlülükler kümesi içinden bir önemlisi öne çıkarılmış olur. Bu takdirde Allah kullarının dikkatini, eşya gibi maddî veya görevler ve ödevler gibi mânevî emanetin önemine çekmiş olmaktadır.

Sûrenin ana konularından biri münafıkların ve müşriklerin Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı kurdukları tuzaklar, çektirdikleri eziyetler, bunlar sebebiyle hem müminleri hem ötekileri iki cihanda bekleyen âkıbetler idi. Son âyetlerde emanetin mahiyet ve önemine temas edildikten sonra, insanın bunu yüklenmesinin hikmetine, onu iyi koruyan müminlerin mutlu sonuna, kötüye kullanan münafıkların ve müşriklerin de acı sonlarına işaret edilerek ana konu bir daha vurgulanmıştır.


 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 405-407

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَرَضْنَا  cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

عَرَضْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  الْاَمَانَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَلَى السَّمٰوَاتِ  car mecruru  عَرَضْنَا  fiiline mütealliktir. الْاَرْضِ  ve الْجِبَالِ  kelimeleri atıf harfi و ’la makabline matuftur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَبَيْنَ  fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَحْمِلْنَ   fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَشْفَقْنَ  fiili atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اَشْفَقْنَ  fiili  (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.  مِنْهَا  car mecruru  اَشْفَقْنَ  fiiline mütealliktir. حَمَلَهَا  fiili atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

حَمَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْاِنْسَانُ  fail olup damme ile merfûdur. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَشْفَقْنَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  شغق ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 


اِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاًۙ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. ظَلُوماً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. جَهُولاً  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.

جَهُولاًۙ  -  ظَلُوماً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)

Müsned olan  عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

عَرَضْنَا  fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

وَالْاَرْضِ  ve  وَالْجِبَالِ  car-mecrurları, عَلَى السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ, temasüldür.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ ’ın ve  الْجِبَالِ ‘nin zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ  - الْاَرْضِ  - الْجِبَالِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, الْاَرْضِ  - السَّمٰوَاتِ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ayette gökler, yer ve dağlara teklifte bulunmak ya mecaz yahut hakikattir ya da bir misal getirmedir. Bir grup alim şöyle demiştir: Ayetin manası şudur: Biz emaneti göklerin ve yerin ahalisi olan meleklere ve cinlere teklif ettik. Onlar bunun yükünü taşımaktan  kaçındılar. Bunun benzeri: (Köye sor) (Yusuf  Suresi, 81) ayetinin “köy halkına sor” anlamında olmasıdır. Bu duruma nispeten ayet mecaz-ı mürseldir. (Süleyman Kablan, Arap Dili ve Belâgatında Mecaz-ı Mürsel Ve Alakaları) 

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ [Emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik] cümlesinde istiâre-i temsîliyye vardır. Yüce Allah, büyüklüğü, şanının yüceliği ve önemi hususunda emânetin, ağır şeylerden olduğunu temsilî olarak anlattı. Şöyle ki bu emanet eğer göklere, yere ve dağlara verilseydi, onlar, en kuvvetli ve muhkem varlıklar olmalarına rağmen almaktan kaçınır ve korkarlardı. İşte bu ifade, emaneti yüklenme­nin dikkat ve itina isteyen bir konu olduğunu, neticesinden korkulması ge­rektiğini vurgulayan parlak bir misaldir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Emanet; bu husustaki en sahih görüşe göre dinin bütün görevlerini kapsamaktadır. Cumhur'un görüşü budur. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) 

Mükellefiyetlerin emanet olarak ifade edilmesi, şu hakikate dikkat çekmek içindir: Bu mükellefiyetler, gözetilmesi gereken haklar olup Yüce Allah, onları mükelleflere emanet olarak tevdi etmiş; onlarin, bu emanetleri itaat ve inkiyad (boyun eğmek) göstererek güzel telakki etmelerini zorunlu, kılmış ve haklarından hiçbir şey ihlal etmeksizin onları hakkıyla gözetip korumalarını emretmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayette, göklerin, yerin ve dağların, bu mükellefiyetlere istidatlı olup olmadıklarına bakmaksızın bu emanetleri onlara arz etmek olarak ifade edilmesi, bu mükellefiyetlere fazlasıyla önem verildiğini ve göklerin, yerin ve dağların bu mükellefiyetleri kabul etmelerinin talep edildiğini belirtmek içindir. Göklerin, yerin ve dağların, o emanetleri kabul etmek istidatlarının olmamasının da onların, bu emanetleri yüklenmekten çekinmeleri ve ürkmeleri olarak ifade edilmesi, bu mükellefiyetlerin heybet ve azametini göstermek içindir. Bu emanetlerin kabulünün, yüklenmek olarak ifade edilmesi de bu emanetlerdeki zorluk manasını tahkik etmek içindir. Şöyle ki bu emanetler, yüklenmek için maddî kuvvetlerin en büyüğünün ve en çetininin kullanıldığı ağır cisimler kabilinden kılınmıştır.

Yani o emanetler, şanları o kadar muazzamdır ki eğer kuvvet ve şiddette, en büyük misâl olan bu büyük cisimlere riayetleri teklif edilse ve bu cisimler, şuur ve idrak sahibi olsalar, kesinlikle bu emanetleri kabul etmekten çekinirler ve ürkerlerdi. Fakat bu kelam, gerçek cihetiyle vârid olmayıp farz edilen bir şey, gerçek olan bir şey suretinde tasvir edilmiştir. Bundan amaç, kastedilen manayı temsil ve izah ile ziyadesiyle tahkik etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ 

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile istînâfiyye cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَحْمِلْنَهَا  cümlesi, masdar teviliyle  اَبَيْنَ  fiilinin mef’ûlun bihi konumundadır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا  ve  وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ  cümleleri hükümde ortaklık nedeniyle  فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümleler müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

حَمَلَهَا - يَحْمِلْنَهَا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْاِنْسَانُ  lafzındaki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Başkalarının haklarının yüklenmek manasını ifade eden emanet kendilerine teklif olunduğu zaman çekindiler ve ondan korktular. Emanet, böyle göklerin ve yeryüzünün ve dağların dayanamayacakları derecede ağır, yerine getirilmesi zor, sorumluluk getiren büyük ve korkunç bir yüktür. Burada “teklif” etmeyi ve “yüz çevirme”yi gerçek manası üzere anlayan tefsir bilginleri varsa da çokları emanetin büyüklüğünü beyan için “temsili istiare” biçiminde bir ifade olduğu kanaatine varmışlardır. Emanet ifa edildiği takdirde sonuçları çok büyük bir keramet olduğu gibi yerine getirilmediği takdirde de hıyanet ve tazmin etmek cezası ile büyük bir rezalettir. İnsan ise onu yüklendi, (بَلا) dedi, teklifi ve halifeliği kabul etti. O insan çok zalim ve çok cahil bulunuyor. Her ferdi değil, insan cinsi. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ [Ve bunu insan yüklendi.] Yani bu emanetler insana teklif edilince insan onları yüklendi. Bu yüklenme, insanın bunlara istidadı olması itibarı iledir yahut misâk günü (قَالوُ بلا) sürecinde insandan ahit alınırken) bu emanetlerin ona teklif edilmesiyle olmuştur. Hülasa insan, zayıf bünyesine ve gevşek kuvvetine rağmen bu emanetleri yüklendi ve kabullendi. Bu, insanın, fıtrî istidadının gereği olarak, bu emanetleri kabul etmesinden ibarettir yahut yüce Rabbin: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına “بَلا / elbette ki” cevabıyla ikrarda bulunmasından ibarettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 اِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاًۙ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ’nin haberi olan  كَانَ ظَلُوماً جَهُولاً  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin iki haberi olan  جَهُولاًۙ - ظَلُوماً  kelimelerinin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında  وَ  olmaması bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir. Her ikisi de  فَعُولٌ  vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Aralarında muvazene sanatı vardır.

ظَلُوماً : Çok zalim, zulme haksızlığa çok yatkın, Allah'ın ve Allah'ın kullarının haklarını yüklendiği halde gerektiği gibi ifa etmeyip kendine yazık ediyor, manasındadır.

جَهُولاًۙ : İddiası gibi âlim değil, aksine çok cahil, çünkü akıbetinin nasıl olacağını bilmiyor, onun için zulmediyor. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

ظَلُوماً  ve جَهُولاً  sıfatları mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Mübalağalı ism-i fail kalıbı, bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Aralarında muvazene sanatı vardır.

Bu kelamın, bir ara cümlesi olarak, insanın emaneti yüklenmesi ile gayesi arasında zikredilmesi, insanın, ahdine ve yükümlülüğüne vefa göstermeyeceğinin baştan bildirmek içindir.

Yani insanların, sağlam fıtratlarının yahut ezelde verdikleri ikrarın gereklerim yerine getirmeyen fertleri çok zalim ve çok cahildirler; Yüce Allah’ın yarattığı fıtratı değiştirmeyen insanlar ise zalim ve cahil değillerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kimileri de bu ayetin tefsiri hakkında şöyle demişlerdi: Mahlukat, idrak edebilen ve edemeyen diye ikiye ayrılır. İdrak edenler de mesela insanoğlu gibi hem külliyatı hem de cüziyatı idrak eden ve hayvanlar gibi sadece cüziyyâtı idrak edenler diye, ikiye ayrılır. Çünkü hayvan, yediği arpayı idrak eder fakat işlerin nereye varacağı hususunda tefekkür edemez ve delillere ve burhanlara derinliğine bakamaz. Yine melekler gibi külliyatı idrak edip de cüziyatı idrak edemeyenler de vardır. Melek, külliyatı idrak eder, mesela cima ve yemek gibi şeylerin lezzetini idrak edemez. Bu görüşte olanlar sözlerine devamla şöyle demişlerdir: İşte bu hususa Cenab-ı Hak, “Sonra onlar, meleklere gösterip[‘’ ... ‘bunları adlarıyla bana haber verin’ dedi”] (Bakara Suresi, 31) ifadesiyle işaret etmiştir. Böylece melekler, o cüziyatı bilmediklerini itiraf etmişlerdir. Teklif, ancak her iki şeyi (cüziyatı ve külliyatı) idrak edenlere yapılır. Çünkü böylesi bir idrak sahibinin cüzi şeylerden duyduğu lezzetler bulunmaktadır. Böylece böylesi bir idrak sahibi, tıpkı meleklerin Allah'a ibadet edip de O'nu ikrar etmeleri sayesinde duydukları lezzet gibi hakiki lezzeti elde etsin diye, bu cüzi lezzetten uzak tutulmak istenmiştir. Bu iki şeyi idrak edebilenden başkası, eğer mükellef tutulmuşsa kendisinde birtakım külfet ve sıkıntıların bulunduğu bir şeyin kendilerine emredilmiş olduğu anlamında değil de tam aksine bir hitaba mazhar kılınma manasında mükellef tutulmuştur. Çünkü muhataba da mükellef ismi verilir. Zira mükellef kendisine hitap olunmuş kimse demektir. O halde hitap edilen kimseye mükellef denilebilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ahzâb Sûresi 73. Ayet

لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً  ٧٣


Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve Allah’a ortak koşan kadınlara azap etmek; mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların da tövbelerini kabul etmek için insana emaneti yüklemiştir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِيُعَذِّبَ azab etsin diye ع ذ ب
2 اللَّهُ Allah
3 الْمُنَافِقِينَ iki yüzlü erkeklere ن ف ق
4 وَالْمُنَافِقَاتِ ve iki yüzlü kadınlara ن ف ق
5 وَالْمُشْرِكِينَ ve ortak koşan erkeklere ش ر ك
6 وَالْمُشْرِكَاتِ ve ortak koşan kadınlara ش ر ك
7 وَيَتُوبَ ve bağışlasın diye ت و ب
8 اللَّهُ Allah
9 عَلَى
10 الْمُؤْمِنِينَ inanan erkekleri ا م ن
11 وَالْمُؤْمِنَاتِ ve inanan kadınları ا م ن
12 وَكَانَ ve ك و ن
13 اللَّهُ Allah
14 غَفُورًا çok bağışlayandır غ ف ر
15 رَحِيمًا çok esirgeyendir ر ح م

لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ

 

لِ  harfi,  يُعَذِّبَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle önceki ayette geçen  وَحَمَلَهَا  veya  عَرَضْنَا fiiline mütealliktir. 

Fiil cümlesidir. يُعَذِّبَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  الْمُنَافِق۪ينَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. الْمُنَافِقَاتِ  atıf harfi و ’la makabline matuf olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. الْمُشْرِك۪ينَ  - الْمُشْرِكَاتِ  kelimeleri atıf harfi و ’la makabline matuftur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَتُوبَ  fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْمُؤْمِن۪ينَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. الْمُؤْمِنَاتِ  atıf harfi و ’la  makabline matuf olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُعَذِّبَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الْمُنَافِق۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfâ’ale babının ism-i failidir.

الْمُشْرِك۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

الْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. غَفُوراً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. رَح۪يماً  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.

غَفُوراً  -  ظَلُوماً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ

 

Önceki ayetin devamı olan bu ayette sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ  cümlesi,  وَحَمَلَهَا  veya  عَرَضْنَا fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır. 

Önceki azamet zamirden bu ayette Allah’ın uluhiyet vasfına dikkat çekmek, mehabet ve ikazı artırmak için lafz-ı celâle geçişte, iltifat sanatı vardır. 

Birbirine matuf  وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ  kelimeleri, temasül nedeniyle mef’ûl konumundaki  الْمُنَافِق۪ينَ ‘ye atfedilmiştir.

Aynı üslupta gelen  وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ  cümlesi, masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Zamir makamında lafza-i celâlin zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında zahir olarak zikredilmesinde tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

Azap edilecek olanların münafık erkek ve kadınlar ile müşrik erkek ve kadınlar tövbelerinin kabul edilecek olanların mümin erkeklerin ve mümin kadınlar olarak sayılması taksim sanatıdır. 

الْمُنَافِق۪ينَ  -  الْمُنَافِقَاتِ  ve  الْمُشْرِك۪ينَ - الْمُشْرِكَاتِ  ve  الْمُؤْمِن۪ينَ - الْمُؤْمِنَاتِۜ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası, mürâât-ı nazîr ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesiyle  الْمُشْرِك۪ينَ - الْمُنَافِق۪ينَ  kelimeleri ve  الْمُؤْمِنَاتِۜ  kelimesiyle  الْمُنَافِقَاتِ - الْمُشْرِكَاتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ  cümlesiyle  ve  وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

Bu ayette kadınların ayrıca zikredilmesinde, Hendek Savaşı olaylarındaki kadınların da Müslümanlara karşı kurulan tuzaklarda erkeklerine yardım ettiklerine şaret vardır. Bunun zıddı Müslüman kadınlar da erkeklerine yardım etmişlerdi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaidini ağırlaştırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) Âşûr da inayeti arttırmak içindir der.

Zuhaylî’nin izahına göre surenin başlangıcındaki  وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَۜ / َaçık ve gizli inkârcıların sözünü dinleme ifadesi ile  لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ  diye bitirilmesi arasında bedî‘ ilminde reddü’l-acüz ale’s-sadr diye isimlendirilen sanat vardır. Zira başlangıç münafıkların zemmi ile olmuş ve sure onların kötü akıbetlerini açıklayarak bitirilmiştir. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsîru’l-Münîr Adli Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

 


وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

 

وَ , İstînâfiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Müsned olan  غَفُوراً  ve  رَح۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

غَفُوراً  ve  رَح۪يماً  şeklindeki mübalağa kalıbındaki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

كَان  fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani  Allah ezelde  غَفُوراً  ve  رَح۪يماً  olduğu gibi gelecekte de Gafûr ve Rahîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak değişikliklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c, 7, s. 314)

Cenab-ı Hak insan hakkında, onun zalim ve cahil olma gibi vasıflarından bahsetmiş, kendi vasıflarından da iki vasıf zikrederek, “Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir” buyurmuştur ki bu, “O, çok zalim olanı çokça bağışlayan; cahil olana karşı da çok merhametli olandır” demektir. Bu böyledir, çünkü Allah, kullarına (tövbe etmemesi halinde) en büyük zulüm olan şirk hariç, bütün günahlarını bağışlayacağı vaadinde bulunmuştur. Keza Cenab-ı Hak, (Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür.) (Lokman Suresi, 13) buyurmuştur. Bütün günahtan bağışlayacağı vaadinin delili ise Cenab-ı Hakk'ın (Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak tanınmasını bağışlamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için bağışlar.) (Nisa Suresi, 48) ifadesidir. Cenab-ı Hakk'ın, cehalete karşı merhametli olmasına gelince, çünkü cehalet, merhametin beklendiği bir durumdur. İşte bundan dolayı, hata eden kimse, “bilemedim…” diyerek mazeret beyan eder.

Burada da şöyle bir incelik vardır: Allah Teâlâ, kuluna, kendisinin gafur ve rahîm olduğunu bildirmiş ve kulun kendisini kendisine göstermiş, böylece kul da kendisinin çok zalim ve çok cahil olduğunu görmüş. Daha sonra Cenab-ı Hak, kuluna emaneti teklif etmiş, kulu da o emaneti, bu zulmü ve cehline rağmen Hakk Teâlâ'nın, o emaneti gufran ve rahmet vasıflarıyla onaracağını bildiği için üstlenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kur’an’daki bütün surelerde olduğu gibi bu surenin de son ayeti, hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir.

Hüsn-i intihâ, mütekellimin sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlamasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

64. ayet  وَاَعَدَّ لَهُمْ سَع۪يراًۙ  ve  17.ayet  وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً  ve  68. ayetteki  وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟  cümlesi gibi ayet son­larının birbiriyle uygunluğu kulağa hoş gelmektedir. Bu da güzelleştirici edebî sanatlardandır. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Son sayfadaki ayetlerin fasılaları da surenin genelinde olduğu gibi dikkate şayandır. Suredeki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Bu özellik Kur'an’ı dinleyen kişide derin bir tesir bırakır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.

Günün Mesajı
Aklı başında olan bir kimsenin doğru yoldan sapmışları, günahkârları ve fâsıkları taklit etmemesi gerekir. Onun yapması gereken salih müminlerden uyulacak güzel örnekler edinmektir. Böylelikle pişmanlığın fayda vermeyeceği bir zamandan da pişman olmaktan kurtulur.
Mümin bir kimsenin münafıkların ve kâfirlerin yolunu izleyerek bâtıl yaygaraları yayması caiz değildir. Doğruluğu sabit olmamış bir söz söylememelidir. Tâ ki böylece kendisine ve toplumuna zarar vermemiş olur, Allah'ı ve Resülü'nü gazaplandırmamış olur. Her zaman hakkı ve doğruyu söylemeye oldukça gayret göstermelidir.
Sayfadan Gönüle Düşenler
Nefis, bazen küçük bir çocuk gibidir. Yaptıklarının sorumluluğunu başkasına yüklemek ister ama artık bir çocuğun saf masumiyetine sahip değildir. Toplumları insan elinden çıkma kanunlarla ve kavramlarla düzene sokmaya çalışınca, çatlamalar meydana gelir. Zira, onlar da nefsin bu oyununu devam ettirmeye meyillidir.

Halbuki, iki cihanda da, sorumluluklarını üstlenenler ilerleme kaydeder. Doğru bilgileri araştırır. Yanlışlarını düzeltmeye çalışır. Bulunduğu durumlarda, kendisinin ne yapabileceğini araştırır ve ona göre hareket eder. Aksi takdirde, günün birinde kaçtığı sorumlulukların altında ezilir. Zira; belki bu dünyada suçunu yükleyecek birilerini bulur ama ahirette, herkes kendi yüküyle başbaşa kalır.

Ey Allahım! Dünyada bize yüklediğin emanetimize hakkıyla sahip çıkmamız ve yaşantımızla rızanı kazanmamız için yar ve yardımcımız ol. Zalimlikten ve cahillikten Sana sığınırız. Bizi; kul olarak sorumluluğunu bilenlerden, doğrunun peşinden gidenlerden ve doğru söz söyleyenlerden eyle. İki cihanda da ‘keşke’ pişmanlığından Sana sığınırız. İşlerimizi kolaylaştır ve günahlarımızı affet.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji